
Anahatlarda Felsefi Bilimler Ansiklopedisi I
Mantık Bilimi
Çeviren: Aziz Yardımlı
Giriş
§ 1
Felsefe başka bilimlerin yararlandıkları bir üstünlükten, nesnelerinin
tasarım yetisi tarafından dolaysızca verilmiş ve başlama ve ilerleme için
bilgilenme yönteminin daha şimdiden benimsenmiş olduğunu varsayma
olanağından yoksundur. Felsefe hiç kuşkusuz nesnelerine ilk olarak din
ile ortaklaşa iyedir. İkisi de Gerçekliği nesneleri olarak alırlar,
ve dahası en yüksek anlamda,—Tanrının Gerçeklik ve salt onun
Gerçeklik olduğu anlamında. Bundan başka, ikisi de sonlunun alanlarını,
Doğayı ve insan Tinini, bunların birbirleri ile ve gerçeklikleri
olarak Tanrı ile ilişkilerini ele alırlar. Felsefe buna göre nesneleri
ile belli bir tanışıklığı varsayabilir, ya da daha doğrusu böyle
bir tanışıklığı ve ayrıca onlara duyulan bir ilgiyi varsaymalıdır—salt
şu nedenle ki, bilinç zamana göre nesnelerin tasarımlarını onların
kavramlarından daha önce oluşturur, ve düşünen Tin bile ancak
tasarımlama yoluyla ve ona başvurarak düşünerek bilme ve
kavrama düzlemine yükselir.
Ama düşünsel irdelemede çok geçmeden açığa çıkar ki bu
irdeleme içeriğinin zorunluğunu gösterme ve nesnelerinin belirlenimlerini
olduğu gibi varlıklarını da tanıtlama gereksinimini kendi içinde
taşır. Bu yüzden onlarla o ilk tanışıklık yetersiz, ve varsayımlar
ve inancalar ileri sürme ya da bunları geçerli sayma tutumu kabul
edilemez görünür. Ama böylelikle bir başlangıç yapmanın güçlüğü
de ortaya çıkar, çünkü bir başlangıç dolaysız birşey olarak kendi
varsayımını yapar ya da daha doğrusu kendisi böyle bir varsayımdır.
§ 2
Felsefe ilkin genel bir anlamda nesnelerin düşünerek irdelenişi
olarak tanımlanabilir. Ama eğer insanın kendini hayvandan
düşünce yoluyla ayırdettiği doğruysa (ki hiç kuşkusuz doğrudur), o zaman
insansal herşey yalnızca ve yalnızca düşünce tarafından ortaya çıkarıldığı
için insansal olacaktır. Ama gene de felsefe kendine özgü bir düşünme kipi,
düşünmeyi bilgiye ve kavrayan bilgiye dönüştüren bir kip olduğu için, felsefi
düşüncenin de insansal herşeyde etkin olan, giderek insansal olanın bu
insansallığını ortaya çıkaran düşünme yolundan bir ayrımı olacaktır—üstelik
onunla özdeş olmasına, kendinde salt bir düşünce olmasına
karşın. Bu ayrım bilincin düşünce yoluyla temellendirilmiş insansal içeriğinin
ilkin düşünce biçiminde değil ama bir duygu, bir sezgi, bir tasarım
olarak görünmesi olgusuna bağlıdır—biçimler ki, biçim olarak
düşünceden ayırdedilmelidirler.
Günümüzde artık basmakalıp bir önerme düzeyine düşmüş
eski bir önyargıyı anımsayabiliriz: insan kendini hayvandan düşünce yoluyla
ayırdeder; basmakalıp olabilir, ama gerekli olduğunda böyle eski inançları
anımsamak, tuhaf görünse de, yerinde olacaktır. Ve günün bir önyargısı
karşısında bunu bir gereksinim olarak görebiliriz; bu önyargı duygu
ve düşünceyi birbirinden öylesine ayırır ki, bunların birbirlerine
karşıt, üstelik düşman olmaları gerekir, öyle ki, duygu—özellikle dinsel
duygu—düşünce tarafından kirletilir, saptırılır, giderek bütünüyle yok
edilir, ve din ve dindarlığın köklerini ve yerlerini özsel olarak düşüncede
değil ama başka bir yerde bulmaları gerekir. Oysa böyle bir ayrılık durumunda
unutulmaktadır ki salt insan dine yeteneklidir, ve hayvanların ise tüze
ve ahlaklarından daha öte bir dinleri yoktur.
Dinin düşünceden bu kopması ileri sürüldüğünde genellikle
göz önüne getirilen düşünce ‘‘üzerine düşünce’’ olarak belirtilebilir—ya
da derin düşünce olarak, ki düşünce olarak düşünceyi içeriği
olarak alır ve bilince getirir. Felsefenin düşünce açısından belirgin olarak
saptadığı bu ayrımı tanıma ve gözetmede savsaklık felsefeyle ilgili en
kaba görüşlerin ve suçlamaların kaynağıdır. Yalnızca insanın dini, tüzesi
ve törel bir yaşamı vardır—hiç kuşkusuz salt düşünen varlık olduğu için;
ve bu yüzden dinsel, tüzel ve törel alanlarda—ister duygu ve inanç, isterse
tasarım olsun—genel olarak Düşünce hiçbir zaman etkinliğine son
vermez; etkinlik ve ürünleri orada bulunur ve kapsanırlar.
Ama düşüncenin belirlediği ve içlerine işlediği böyle duygu
ve tasarımları taşımak bir şeydir, bunlar üzerine düşünceler taşımak
başka bir şey. Bu bilinç kiplerinin üzerine düşünme yoluyla üretilen
düşünceler ‘‘derin düşünme,’’ ‘‘sıradan uslamlama’’ ve benzerleri altında,
ve ayrıca felsefenin kendisi altında kapsanan düşüncelerdir.
Bu bağlamda bu tür üzerine-düşünceyi bizi Bengi
ve Gerçek olanın bir tasarımına ve kesinliğine ulaştıran koşul olarak,
giderek biricik yol olarak ileri süren ve daha sık karşılaşılan bir başka
yanlış anlama geçerlik kazanmıştır. Böylece, örneğin Tanrının varoluşunun
metafiziksel tanıtları (ki artık oldukça eskimişlerdir) sanki
Tanrının varoluşu konusundaki inanç ve kanı özsel olarak ve yalnızca onların
bilgisi ve onlara ilişkin kanı yoluyla ortaya çıkarılabilecekmiş gibi ele
alınmışlardır. Böyle bir önesürüm besinlerin kimyasal, botanik ya da zoolojik
belirlenimlerinin bir bilgisini edinmeden önce yemek yemenin olanaksızlığını,
ya da sindirim için anatomi ve fizyoloji öğrenimini bitirinceye dek beklemek
gerektiğini ileri sürmeye denk düşecektir. Eğer böyle olsaydı, kendi alanlarında
bu bilimler, tıpkı kendi alanındaki felsefe gibi, yararlık açısından hiç
kuşkusuz çok şey kazanacak, giderek yararlıkları saltık ve evrensel vazgeçilemezlik
düzeyine yükselecekti; ya da, daha doğrusu, tümü de, vazgeçilemez olmak
yerine, hiç varolmayacaklardı.
§ 3
Bilincimizi dolduran içerik, hangi türden olursa olsun, duyguların,
sezgilerin, imgelerin, tasarımların, amaçların, ödevlerin vb. ve düşünce
ve kavramların belirliliklerini oluşturur. Duygu, sezgi, imge vb.
bu bakımdan bu içeriğin Biçimleridirler: İçerik bir ve aynı
kalır—ister duyulsun, sezilsin, tasarımlansın ya da istensin, isterse yalnızca
duyulsun ya da düşüncelerden bir karışımla birlikte duyulsun, sezilsin
vb., ya da bütünüyle katışıksız olarak düşünülsün. Bu biçimlerden
herhangi birinde, ya da birçoğunun karışımında, içerik bilincin nesnesidir.
Ama bu nesnellikte bu biçimlerin belirlilikleri de kendilerini içeriğe
katarlar; öyle ki, bu biçimlerden her birine göre tikel bir nesne ortaya
çıkıyor gibi görünür, ve böylece kendinde aynı olan, ayrı bir içerik gibi
görünebilir.
Duygu, sezgi, istek, istenç vb. belirlilikleri, onların
bilincinde olunduğu sürece, kabaca tasarımlar olarak adlandırıldıkları
için, genel olarak diyebiliriz ki felsefe düşünceleri, kategorileri,
ya da daha sağın bir deyişle, Kavramları tasarımların yerine geçirir.
Genel olarak tasarımlar düşünce ve Kavramların eğretilemeleri olarak
görülebilirler. Ama tasarımlara iye olmak henüz bunların düşünme için imlemlerini,
onlara karşılık düşen düşünce ve Kavramları bilmek demek değildir. Evrik
olarak, düşünce ve Kavramlara iye olmak, ve bunlara karşılık düşen tasarımların,
sezgilerin ve duyguların neler olduklarını bilmek de iki ayrı şeydir. —Felsefenin
anlaşılmazlığı denilen şey bir yanıyla bu noktaya bağlıdır. Güçlük
bir yandan kendinde salt alışkanlık yoksunluğu olan bir yeteneksizlikte,
soyut düşünme, e.d. arı düşüncelere sarılarak bunlarda devinme yeteneksizliğinde
yatar. Sıradan bilincimizde düşünceler tanıdık duyusal ve tinsel gereçle
örtülmüş ve birleşmişlerdir; ve birşey üzerine düşünürken, derinlemesine
düşünürken, ve gündelik uslamlamada duyguları, sezgileri, tasarımları düşünce
ile karıştırırız (bütünüyle duyusal içerikli her önermeye—örneğin
‘‘Bu yaprak yeşildir’’ gibi—şimdiden varlık ve tekillik
kategorileri katılmıştır). Ama düşüncelerin kendilerini katışıksız olarak
nesne yapmak başka bir şeydir.—Anlaşılmazlığın bir başka yanı da bilinçte
düşünce ve Kavram olarak bulunanı önüne tasarım kipinde almayı isteyen
dayançsızlıktır. İnsanın önünde duran bir Kavramda neyi düşünmesi
gerektiğini bilemediği söylenir; oysa bir Kavramda Kavramın kendisinden
daha öte düşünülecek hiçbirşey yoktur. Bu yüzden o anlatımda daha önceden
bilinen, tanınan bir tasarıma duyulan özlem yatar;
tasarımlama yolu yitince, bilince sanki bir zamanlar üzerinde sağlam ve
doğal dayanağını bulduğu toprak ayağının altından çekilmiş gibi gelir.
Kendini arı Kavramlar ülkesine çekilmiş bulduğunda, dünyada nerede
olduğunu bilemez..—Bu yüzden yazarlar, vaizler, konuşmacılar vb.
okuyucularına ya da dinleyicilerine onların daha şimdiden ezbere bildikleri,
onlara tanıdık gelen ve kendilerini kendiliklerinden anlatan şeylerden
söz ettikleri zaman en anlaşılır bulunurlar.
§ 4
Sıradan bilincimizle bağıntısında felsefenin ilk olarak kendine özgü
bilgilenme kipi için gereksinimi göstermesi ya da giderek bu gereksinimi
uyandırması gerekecektir. Ama dinin nesneleri ile, genel olarak gerçeklik
ile bağıntısında, bunları kendi içinden bilme yeteneğinde olduğunu
tanıtlaması gerekecektir; ve dinsel tasarımlarla arasında ortaya
çıkan bir ayrılık söz konusu olduğunda, ayrılık gösteren belirlenimlerini
aklaması gerekecektir.
§ 5
Belirtilen ayrım üzerine bir ön açıklama vermek ve bununla bağlı olarak
bilincimizin gerçek içeriğinin ancak bu içeriğin düşünce ve Kavram
biçimine çevrilmesiyle kazanıldığını ve üstelik ilk kez o zaman
kendine özgü ışığında saptandığını göstermek amacıyla, bir başka eski
önyargı anımsatılabilir: Derler ki, nesnelerde ve olaylarda, giderek
duygularda, sezgilerde, sanılarda, tasarımlarda vb. gerçek olanı
görgülemek için üzerine-düşünme gerekir. ‘‘Üzerine düşünmek’’ ise
en azından her durumda duyguları, tasarımları vb. düşüncelere dönüştürmektir.
Felsefenin kendi işinin kendine özgü biçimi olarak ileri sürdüğü
şey yalnızca düşünce olduğu için, ama her insan doğal olarak düşünebildiği
için, böylece § 3’de verilen ayrımı göz ardı eden bu soyutlama nedeniyle,
daha önce felsefenin anlaşılmazlığı üzerine yakınma olarak değinilen
şeyin karşıtı ortaya çıkar. Bu bilim sık sık öylesine küçümsenir ki, giderek
kendilerini onunla hiçbir sıkıntıya sokmamış olanlar bile onunla ilgili
herşeyi temelden anladıkları kuruntusuna kapılırlar; sıradan bir
eğitimin sınırları içersinde kalmış olsalar da, özellikle dinsel duygulardan
yola çıkarak felsefe yapmaya ve onun üzerine yargılarda bulunmaya yetenekli
olduklarını düşünürler. Kabul edilecektir ki, başka bilimlerle tanışıklık
onlar üzerinde belli bir çalışma yapmış olmayı gerektirir, ve üzerlerinde
bir yargıda bulunabilmek ilkin böyle bir bilgi konusunda yetkin olmayı
gerektirecektir. Ve yine kabul edilecektir ki, bir çift ayakkabı üretebilmek
için bu işi öğrenmiş ve uygulamış olmak gerekir, üstelik herkes kendi ayağında
bunun için gereken ölçünü ve ellerinde gerekli işlemler için doğal beceriyi
bulabiliyor olsa bile. Yalnızca felsefenin kendisi için böyle bir çalışma,
öğrenme ve çaba gerekli değildir.—Bu rahatlatıcı sanı en yakın zamanlardaki
onayını dolaysız bilgi ya da sezgi yoluyla bilgi öğretisinden almıştır.
§ 6
Öte yandan, eşit ölçüde önemli bir nokta olarak, felsefe anlamalıdır ki
içeriği dirimli Tinin ülkesinde kökensel olarak üretilen ve kendini üreten
iç-gereçten, bilincin Evreni, dış ve iç Evreni yapılan bu iç-değerden
başka birşey değildir—anlamalıdır ki içeriği Edimselliktir. Bu içeriğin
en yakın bilincine görgülenim ya da deneyim diyoruz. Dünyanın
duyarlı bir irdelenişi bile iç ve dış varlığın geniş ülkesinde neyin salt
geçici ve anlamsız bir görüngü olduğunu, ve neyin kendi içinde gerçekten
edimsellik adına yaraşır olduğunu ayırdeder. Felsefe bu bir ve aynı
iç-gereci bilmenin başka türlerinden salt biçim açısından ayrıldığı için,
edimsellik ve deneyim ile bağdaşması zorunludur. Giderek bu bağdaşma bir
felsefenin gerçekliği için en azından dışsal bir denek-taşı olarak görülebilir,
tıpkı bu bağdaşmanın saptanması yoluyla özbilinçli Usun varolan
Us ile, Edimsellik ile uzlaşmasını üretmenin bilimin en yüksek ereği olarak
görülmesi gibi.
Tüze Felsefesi başlıklı çalışmama Önsözde şu önermeler bulunuyordu:
Ussal olan edimseldir,
ve edimsel olan ussaldır.
Bu yalın önermeler birçoklarına tuhaf göründü, ve düşmanca karşılandılar,
üstelik felsefeye ve herşeyden önce dinlerine bağlılıklarını tartışma konusu
etmeyi bile istemeyenler tarafından. Bu bağıntıda dinin sözünü etmek gereksiz
olacaktır, çünkü onun tanrısal dünya hükümdarlığı öğretileri bu önermelerin
oldukça belirgin anlatımlarıdır. Ama bunların felsefi anlamları söz konusu
olduğunda öylesine derin bir eğitim düzeyi öngerekir ki, yalnızca Tanrının
edimsel olduğu—en edimsel olduğu, yalnızca onun gerçekten edimsel olduğu—değil,
ama, biçimsel açıdan bakıldığında, genel olarak belirli-varlığın bölümsel
olarak görüngü ve ancak bölümsel olarak edimsellik olduğu da bilinmelidir.
Gündelik yaşamda herhangi bir düşünceye, yanlışa, kötüye ve kötünün alanındaki
herşeye, kısaca bozulmuş ve geçici her varoluşa olumsal bir yolda edimsellik
adı verilebilir. Oysa sıradan bir duygu bile olumsal bir varoluşa ‘‘edimsel’’
gibi vurgulu bir adı yüklemede duraksayacaktır; çünkü olumsallık öyle bir
varoluşu imler ki, bunun olabileceği gibi olmaya da bilen olanaklı
birşeyden daha öte bir değeri yoktur. Gene de, eğer Edimsellikten söz etmişsem,
açıktır ki bu anlatımı hangi anlamda kullanmış olduğumun kendiliğinden
düşünülmesi gerekirdi, çünkü ayrıntılı bir Mantık çalışmasında da
Edimselliği ele alarak onu yalnızca olumsal olandan değil (ki gene de bir
varoluşu vardır), ama giderek belirli-varlıktan, varoluştan ve daha başka
belirlenimlerden de sağın olarak ayırmıştım.1—Ussal
olanın edimselliği İdeaların ve İdeallerin boş imgelerden başka birşey
olmadıkları ve felsefenin böyle uydurmaların bir dizgesi olduğu görüşüne
karşıt olduğu gibi, evrik olarak, İdeaların ve İdeallerin edimsellik taşıyamayacak
denli eşsiz ya da kendilerine bunu sağlayamayacak denli güçsüz şeyler oldukları
görüşüyle de çatışır. Ama edimselliğin İdeadan ayrılışı özellikle anlak
düzeyinde kalır—anlak ki soyutlamalarının düşlerini gerçek diye görür ve
giderek politik alanda bile büyük bir haz duyarak buyurduğu ‘‘gerek’’
ile büyüklenir, sanki dünya nasıl olması gerektiğini ve nasıl olmadığını
öğrenmek için onu beklemek zorundaymış gibi; eğer olması gerektiği gibi
olsaydı, o zaman onun o ‘‘gerek’’inin çok bilmişliği nerede kalırdı? Anlak
bu ‘‘gerek’’ ile basmakalıp, dışsal ve geçici nesnelere, kurumlara, durumlara
vb. karşı çıktığı zaman—ki bunlar belki de belli bir süre ve özel çevreler
için göreli olarak büyük bir önem taşıyabilirler—hiç kuşkusuz haklı olabilir
ve böyle bir durumda genel olarak doğru belirlenimlerle bağdaşmayan pek
çok şey bulabilir; kim çevresinde gerçekte hiç de olması gerektiği gibi
olmayan pek çok şeyi göremeyecek denli bilge değildir? Ama bu bilgelik
bu nesnelerde ve bunların ‘‘gerek’’lerinde kendini felsefi bilimin ilgilerinin
ortasında bulduğu kuruntusuna kapıldığı zaman bunda yanılır. Bilimin ilgisi
yalnızca İdea iledir, ve İdea ise salt olması gerekecek ve edimsel olamayacak
denli güçsüz değildir; ve bilimin ilgisi öyle bir edimselliğe yöneliktir
ki, burada o nesneler, kurumlar, durumlar vb. salt yüzeysel dışyanları
oluştururlar.
§ 7
İlk olarak, ‘‘üzerine-düşünme’’ bütününde alındığında felsefenin
ilkesini (ki başlangıç da demektir) kapsar; ve bundan sonra, yakın zamanlarda
(Luther Reformasyonu zamanından sonra) bağımsızlığı içinde yeniden
çiçeklendiği zaman, başlangıcında Yunan felsefesinin başlangıçlarında olduğu
gibi salt soyut bir tutuma girmeyip tersine kendini aynı zamanda görüngü
dünyasının ölçüsüz görünüşü içindeki gerecine verdi; bütün bunların sonucunda
felsefe adı öyle bilgi dallarına uygulanır oldu ki, bunlar görgül
tekillikler denizindeki değişmez ölçün ve evrensellerin bilgisi
için olduğu gibi, olumsalın sonsuz çokluğunun görünürdeki düzensizliğinde
yatan Zorunluk ilkesinin ya da Yasaların saptanmasıyla da
uğraşıyorlardı; böylece felsefe içeriğini dışın ve için doğrudan
sezgi ve algısından, şimdideki doğadan ve o denli de insanın şimdideki
tin ve yüreğinden almıştır.
Deneyimin ilkesi sonsuz önemdeki şu belirlenimi
kapsar: bir içeriğin onaylanması ve gerçeklenmesi için insanın kendisi
orada olmalı, ya da daha belirli olarak, insan bu içeriği kendi
öz-pekinliği ile birlik içinde ve birleşmiş bulmalıdır. Kendisi orada
olmalıdır, ister salt dışsal duyuları ile olsun, isterse daha derin tini,
özsel öz-bilinci ile.—Bu ilke bugünlerde inanç ya da dolaysız bilgi denilen
ya da dış dünyada ve herşeyden önce kişinin kendi içinde tanrısal
bildiriş olarak görülen şeyle aynıdır. Felsefe adı verilen o bilimlere
kabul ettikleri başlangıç noktası nedeniyle görgül bilimler deriz.
Gene de amaçladıkları ve ortaya çıkardıkları özsel sonuçlar ise yasalar
ve genel önermelerdir, bir kuramdır; varolan şeylere ilişkin
düşüncelerdirler. Böylece Newton fiziğine Doğa Felsefesi
adı verilirken, öte yandan söz gelimi Hugo Grotius ulusların karşılıklı
tarihsel eylemlerini biraraya toparlayarak sıradan bir uslamlamanın yardımıyla
bir genel ilkeler bütünü, bir kuram oluşturdu ki, buna Devletlerarası Tüze
Felsefesi adı verilebiliyordu. —Felsefe adı İngilizler arasında
henüz genel olarak bu belirlenimi taşımakta ve Newton en büyük felsefeci
ününü sürdürmektedir; ama giderek ad araç yapımcılarının eder listelerine
dek indirilerek özel bir manyetik ya da elektrikli araçlar başlığı altına
düşmeyen basınçölçer, ısıölçer gibi aygıtlara felsefi aletler denir—hiç
kuşkusuz bir tahta, demir vb. bileşimine değil ama yalnızca düşünceye
felsefenin aracı denmesi gerekirken.2—Böylece
özellikle yakın zamanların bilimi olan ve Almanya’da Ussal Devlet
Ekonomisi ya da Kuramsal Devlet Ekonomisi denilen Politik Ekonomi
de Felsefe adını almıştır.3
§ 8
Bu bilgi ilkin kendi alanında ne denli doyurucu olsa da, ilk olarak
orada kapsanmayan bir başka nesneler çevresi daha kendini gösterir—Özgürlük,
Tin, Tanrı. Bunların o alanda bulunmamalarının nedeni deneyime ya da
görgülenime ait olmamaları değildir; hiç kuşkusuz duyusal olarak görgülenemezler,
ama bilinçte bulunan herşey görgülenmiştir—bir anlatım ki, gerçekte bir
genelemeden başka birşey değildir; tersine, bunun nedeni bu nesnelerin
kendilerini içerikleri açısından hemen sonsuz olarak göstermeleridir.
Aristoteles’e yanlış olarak yüklenen ve felsefesinin duruş noktasını
anlatıyor olması gerektiği düşünülen eski bir önerme vardır: ‘nihil
est in intellectu, quod non fuerit in sensu’— düşüncede hiçbir şey
yoktur ki duyuda, deneyimde olmuş olmasın.NOT
Eğer kurgul felsefe bu önermeyi yadsımışsa, bu salt bir yanlış anlama olarak
görülmelidir. Ama, evrik olarak, kurgul felsefe eşit ölçüde ileri sürecektir
ki ‘nihil est in sensu, quod non fuerit in intellectu,’—ilk olarak
bütünüyle genel anlamda, e.d. NouVun ve daha
derin belirlenimi içinde Tinin evrenin nedeni olduğu anlamında,—ve
ikinci olarak daha özel anlamda (bkz. § 2), e.d. tüzel, törel ve dinsel
duygunun kaynak ve yerini yalnızca düşüncede taşıyan içeriğin bir duygusu
ve böylelikle bir deneyimi olduğu anlamında.
§ 9
İkinci olarak, öznel Us biçim açısından daha öte bir doyum
istemindedir; bu biçim genel olarak Zorunluktur (bkz. § 1). O bilimsel
yolda bir yandan onda kapsanan evrensel, cins vb. gibi öğeler
kendileri için belirsizdirler, tikeller ile kendileri için bağıntılı
değildirler; tersine, iki yan birbirlerine dışsal ve olumsaldır, tıpkı
birarada toplanmış tikelliklerin de kendi başlarına eşit ölçüde karşılıklı
olarak dışsal ve olumsal olmaları gibi. Öte yandan, başlangıçlar
tüm durumlarda dolaysızlıklar, verilmişlikler, varsayımlardırlar.
Her iki durumda da zorunluk biçimi doyurucu olmaktan uzaktır. Üzerine-düşünce,
bu gereksinimleri doyurmaya yöneldiği sürece, gerçek felsefi düşünce, e.d.
kurgul düşüncedir. Öyleyse üzerine-düşünce olarak—ki daha önce sözü
edilen üzerine-düşünce ile ortaklığı içinde aynı zamanda da ondan
ayrıdır—felsefi düşüncenin ortak biçimler dışında bir de kendine
özgü biçimleri vardır ki, bunların evrenselleri Kavramdır. Kurgul
bilimin başka bilimlerle ilişkisi bu düzeye dek yalnızca şudur. Söz konusu
bilimlerin görgül içeriklerini kesinlikle bir yana atmaz, tersine onları
tanır ve kullanır; yine, bu bilimlerin evrensellerini, yasalarını, cinslerini
vb. de kabul ederek onları kendi öz içeriğine uygular; ama daha da ileri
gider ve bu kategorilere başkalarını da katar ve onları geçerli kılar.
Bu düzeye dek, aralarındaki ayrım yalnızca kategorilerdeki bu değişimi
ilgilendirir. Kurgul mantık daha önceki mantık ve metafiziği kapsar, aynı
düşünce-biçimlerini, yasaları ve nesneleri saklar, ama aynı zamanda onları
daha geniş kategorilerle daha öte işler ve dönüştürür.Kurgul anlamı içindeki
Kavramdan sıradan anlamı içindeki kavramı ayırdetmek gerekir. Bu
tek-yanlı ikinci anlamdadır ki ‘‘sonsuz hiçbir Kavram ile kavranamaz’’
önesürümü ortaya sürülmüş ve binlerce kez yinelenerek bir önyargıya dönüştürülmüştür.
§ 10
Felsefi bilginin aracı olarak alınan bu düşüncenin kendisi bir yandan zorunluğu
açısından anlaşılma ve öte yandan saltık nesneleri bilme yeteneği açısından
aklanma gereksinimindedir. Ama böyle bir içgörünün kendisi felsefi bilgidir
ve bu yüzden yalnızca felsefenin içersine düşer. Bu yüzden bir ön
açımlama kaçınılmaz olarak felsefi olmayan bir nitelikte olacak ve bir
varsayımlar, inancalar ve sıradan uslamlamalar dokusundan, e.d. karşıtları
da eşit hakla onlara karşı ileri sürülebilecek bir olumsal sayıltılar toplamından
daha öteye geçemeyecektir.
Eleştirel Felsefenin ana bakış açılarından birine
göre, Tanrıyı, şeylerin özünü vb. bilmeye yönelmeden önce bilme-yetisinin
kendisi yoklanmalı ve böyle birşeyi başarmaya yetenekli olup olmadığı saptanmalıdır;
araç onun aracılığıyla ortaya çıkması gereken iş üstlenilmeden önce
tanınmalıdır, çünkü elverişsizse, tüm çabalar boşa gidecektir. — Bu düşünce
öylesine usayatkın görünmüştü ki, büyük bir hayranlık ve onay kazanmış
ve bilgi nesneler için ilgisinden ve onlarla ilgili uğraşından kendi
üzerine, biçimsel olana geri dönmüştü. Gene de sözcüklerle aldatılmayı
istemiyorsak kolayca görülebilir ki, hiç kuşkusuz başka araçlar belirlenmiş
oldukları kendilerine özgü işin yerine getirilişinden daha başka yollarda
yoklanabilir ve yargılanabilirler. Ama bilmenin yoklanması bilmeden
başka bir yolda olamaz; ve bu sözde araç durumunda onu yoklamak onu bilmekten
başka birşey demek değildir. Skolastik düşünürün bilgece bir karar olarak
yüzmeyi suya girmeye kalkışmadan önce öğrenme düşüncesi denli saçmadır.4 böyle
bir başlangıca egemen olan karışıklığı görmüş, ve bu güçlüğü gidermek için
geçici olarak varsayımlı ve belkili bir felsefe yoluyla başlamayı
ve bu yolda, nasıldır bilinmez, kökensel gerçeğe ulaşılıncaya dek
durmadan ilerlemeyi önermişti. Daha yakından bakıldığında böyle bir yolun
oldukça sıradan bir yola, eş deyişle görgül bir dayanağın ya da bir tanım
içersine getirilmiş geçici bir sayıltının çözümlemesine vardığı görülür.
Reinhold’un yaklaşımında doğru bir bilincin yattığını,
varsayımlara ve geçici ilkelere dayalı sıradan bir gidişin önsavlı ve belkili
bir yöntem olarak açıklandığını görmek zor değildir. Ama bu doğru içgörü
böyle bir yöntemin yapısını değiştirmez, tersine doğrudan doğruya elverişsizliğini
ortaya serer.
§ 11
Felsefeye duyulan gereksinim daha da öte şöyle belirlenebilir. Tin duyumsayan
ve sezen tin olarak duyusal şeyleri, düşlem olarak imgeleri, istenç olarak
erekleri vb. nesne alırken, dışvarlığının ve nesnelerinin bu biçimleri
ile karşıtlık içinde ya da yalnızca ayrım içinde bir de en yüksek
içselliğine, düşüncesine doyum sağlamalı ve Düşünceyi nesnesi olarak
kazanmalıdır. Tin böylece sözcüğün en derin anlamında kendine gelir,
çünkü ilkesi, en katıksız “kendiliği,” Düşüncedir. Ama bu uğraşı içinde
Düşünce kendini çelişkilere düşürür, e.d. düşüncelerin katı özdeşsizliğinde
kendini yitirir, ve böylece kendi kendisine ulaşmak yerine karşıtında tutsak
kalır. Sözü edilen o yüksek gereksinim salt anlak düzeyindeki düşüncenin
bu sonucuna karşı durur, ve temelini düşüncenin kendisinden vaz geçmemesi,
kendi-kendisinde-olmasının bu bilinçli yitişinde bile kendine bağlı kalması,
“üstesinden gelebileceği” ve düşünmenin kendisinde kendi öz çelişkilerinin
çözümlerini tamamlayabileceği olgusunda bulur. Düşüncenin
doğasının kendisinin Eytişim olduğu, anlak olarak kendi kendisinin olumsuzuna,
çelişki içine düşmesi gerektiği içgörüsü Mantığın başlıca yanlarından birini
oluşturur.
Düşünce kendini içine düşürmüş olduğu çelişkinin çözümünü
kendi içinden başarabileceğinden umudunu kestiği zaman, başka kip
ve biçimlerindeki Tine özgü çözümlere geri dönerek kendini dinginleştirir.
Gene de, bu geri dönüşte düşüncePlaton’un daha o zamanlar görmüş olduğu
us-nefretine düşmemeli ve kendine karşı düşmanca bir polemik tutumuna
girmemelidir — o dolaysız bilme denilen yaklaşım kendisini gerçeklik
bilincinin biricik biçimi olarak ileri sürdüğü zaman olduğu gibi.
§ 12
Felsefenin o sözü edilen gereksinimi izleyen doğuşu deneyimi, e.d.
dolaysız ve sıradan uslamlamalarda ilerleyen bilinci başlangıç noktası
olarak alır. Bu yolla bir uyarı ile uyandırılan düşünce kendini özsel olarak
öyle bir yolda belirler ki, doğal, duyusal ve sıradan-uslamlamacı bilincin
üzerine kendi katıksız öğesine yükselir ve böylece ilkin kendini
o başlangıçtan uzaklaştırarak ona karşı olumsuz bir tutuma girer.
Böylece kendi içinde, bu görüngülerin evrensel özlerinin İdeasında
ilk doyumunu bulur; bu İdea ( Saltık, Tanrı) az çok soyut olabilir. Evrik
olarak, görgül bilimler de kendileriyle birlikte bir uyarı getirirler ve
buna göre içeriklerinin varsıllığını yalnızca dolaysız ve verili şeylerin
bir toplağı olarak, yanyana koyulmuş çokyanlı nesnelerin bir yığını
olarak ve böylece bütününde bir olumsallıklar alanı olarak sunan
biçimin yenilmesi ve bu içeriğin zorunluğa yükseltilmesi gerekir;
bu uyarı düşünceyi o evrensellikten, kendinde sağlanmış doyumdan
dışarı çeker ve kendi içinden gelişmeye iter. Bir yandan bu gelişim
yalnızca içeriğin ve bunun ortaya sunulan belirlenimlerinin kabul edilmesidir;
öte yandan, aynı zamanda bu içeriğe kökensel düşünceye özgü bir anlamda
özgür olan ve salt olgunun kendisinin zorunluğu ile uyum içinde ortaya
çıkan bir şekli verir.
Bilinçteki dolaysızlık ve dolaylılık ilişkisi
üzerinde ilerde daha açık ve daha ayrıntılı olarak konuşacağız. Burada
geçerken yalnızca şunu belirtebiliriz ki, bu iki kıpı ne denli ayrı görünseler
de, ikisinden hiç biri eksik olamaz ve ayrılmaz bir birlik
içinde dururlar. — Böylece, Tanrının bilgisi, genelde duyulurüstü
herşeyin bilgisi durumunda olduğu gibi, özsel olarak duyusal algı ya da
sezgi üzerine yükselişi kapsar; bu yüzden ilk duyusal veriye karşı
olumsuz bir tutumu, ama böylelikle dolaylılığı kapsar. Çünkü
dolaylılık bir başlangıç yapmış ve bir ikinciye doğru ilerlemiş olmaktır,
öyle ki bu ikincisi ancak ona karşısındaki bir başkadan geliniyor olduğu
sürece vardır. Gene de, Tanrının bilgisi o denli de bu görgül yandan bağımsızdır,
üstelik kendine bağımsızlığı özsel olarak bu olumsuzlama ve yükseliş yoluyla
veriyor olsa bile. — Eğer dolaylılık koşulluluk olarak görülecek ve tek-yanlı
olarak vurgulanacak olursa, o zaman denebilir ki — gene de bununla çok
şey söylenmiş olmaz — felsefe ilk doğuşunu deneyime (a posteriori
olana) borçludur (gerçekte düşünme özsel olarak dolaysızca bulunanın olumsuzlanmasıdır);
ama yine eşit haklılıkla denebilir ki, insan yemesini besinlere borçludur,
çünkü bunlar olmasaydı yeme edimi de olanaksız olurdu; yeme hiç kuşkusuz
bu ilişkide iyilikbilmez yan olarak düşünülecektir, çünkü kendi kendisini
borçlu olduğu şeyin tüketilmesidir. Düşünce de bu anlamda eşit ölçüde iyilikbilmezdir.
Ama düşüncenin kendisinin kendi içine yansıyan, öyleyse
kendi içinde dolaylı dolaysızlığı ( a priori yanı) evrenselliktir,
genel olarak kendi-kendisinde-olmasıdır; onda kendi içinde doyumludur ve
bu düzeye dek onun için tikelleşmeye karşı, ama böylece kendi açınımına
karşı ilgisizlik doğasındandır. Din için de aynı şey geçerlidir; ve ister
açınmış ve gelişmiş isterse gelişmemiş olsun, ister bilimsel bilince gelişmiş
isterse saf inançta ve yürekte tutuluyor olsun, o da doyum ve mutluluğun
aynı yeğin doğasına iyedir. Ama eğer düşünce İdeanın evrenselliğinde
durup kalırsa, — ki ilk felsefelerde, (örneğin Eleatik Okulun Varlıkta,
Herakleitos’un Oluşta takılması vb. gibi) durum zorunlu olarak budur
—, haklı olarak biçimcilik ile suçlanabilir; gelişmiş bir felsefede
bile yalnızca soyut önermelerin ya da belirlenimlerin saptandığı — örneğin
“Saltıkta herşey Birdir,” “öznel ve nesnelin özdeşliği” — ve tikellerde
yalnızca bunların yinelendiği görülür.Düşüncenin ilk soyut evrenselliği
göz önüne alındığında, felsefenin gelişimini deneyime borçlu olduğu
sözlerinde doğru ve temel bir anlam yatar. Görgül bilimler bir yandan görüngünün
tekilliğinin algılanışında durup kalmaz, tersine, düşüncenin yardımıyla
evrensel belirlenimleri, türleri, yasaları bularak felsefeye gereç sağlarlar;
böylece tüm bu tikellerin içeriklerini felsefeye alınmaya hazır bir duruma
getirirler. Öte yandan, böylelikle bu somut belirlenimlere doğru ilerlemesi
için düşüncenin kendi payına bir zorlamayı imlerler. Üzerine yapışan dolaysızlık
ve verilmişliğin düşünce tarafından ortadan kaldırıldığı bu içeriğin felsefeye
alınması aynı zamanda düşüncenin kendi içinden bir gelişimidir.
Felsefe böylece gelişimini görgül bilimlere borçluyken, kendi payına onların
içeriklerine düşüncenin (a priori olanın) özsel özgürlük
şeklini ve zorunluğun gerçeklemesini verir; bununla onları salt
verili olan ve görgülenen olgunun onayına bağımlılıktan kurtarır, böylece
olgu düşüncenin kökensel ve bütünüyle bağımsız etkinliğinin bir betimlenmesi,
bir eşlemi olur.
§ 13
Dışsal tarihin kendine özgü şekli içinde felsefenin doğuşu ve gelişimi
bu bilimin tarihi olarak görülür. Bu şekil İdeanın gelişim basamaklarına
olumsal bir ardışıklık biçimini verir ve değişik felsefi dizgelerde
somutlaşan ilkeleri yalnızca türlülükleri içinde sunar. Ama binlerce
yıllık bu emeğin ustası tek bir dirimli Anlık ya da Tindir ki, düşünen
doğası ne olduğunun bilincine varmak ve bu böylece nesne olurken
aynı zamanda onun üzerine yükselerek kendi içinde daha yüksek bir basamağa
ulaşmaktır.
Felsefe Tarihi türlülük içinde görünen felsefelerde
bir yandan salt değişik gelişim basamaklarındaki tek bir felsefeyi
sergiler, ve öte yandan her biri bir dizgeye temel olan tikel ilkelerin
yalnızca bir ve aynı bütünün dalları olduklarını gösterir. Zamana
göre en son felsefe tüm önceki felsefelerin sonucudur ve öyleyse tümünün
ilkelerini kapsıyor olmalıdır, ve bu nedenle, eğer başka bakımlardan felsefe
adına yaraşıyorsa, en açınmış, en varsıl ve en somut felsefe olacaktır.
Felsefi dizgelerin çokluk ve türlülük görünüşleri göz önüne alındığında,
Evrensel ve Tikel kendi özgün belirlenimlerine göre birbirinden
ayırdedilmelidir. Evrensel biçimsel olarak alınıp tikelin yanına
koyulduğu zaman, kendisi de tikel birşey olur. Böyle bir indirgeme kendini
gündelik yaşamın nesneleri durumunda bile yetersiz ve uygunsuz olarak gösterir;
örneğin, meyva isteyen biri kirazı, armudu, üzümü vb. bunlar kiraz, armut,
üzüm vb. oldukları ama meyva olmadıkları için geri mi çevirir? Gene
de felsefe söz konusu olduğu zaman ona dudak bükülmesi şöyle aklanır: pek
çok değişik felsefe vardır ve her biri salt bir felsefedir, genelinde
felsefe değildir, — sanki kiraz meyva değilmiş gibi.Sık sık görülen birşey
de ilkesi evrensel olan bir felsefenin ilkesi tikel olanın yanına,
giderek felsefe diye birşeyin olmadığı inancasını veren öğretilerin yanına
koyulması, ve bu ikisinin yalnızca değişik felsefe görüşleri olduklarının
söylenmesidir — tıpkı aydınlığın ve karanlığın da yalnızca iki ayrı
aydınlık türü olduklarının söylenebilecek olması gibi.
§ 14
Düşüncenin felsefe tarihinde sergilenen aynı açınımı felsefenin kendisinde
de sergilenir, ama o tarihsel dışsallıktan kurtulmuş ve düşünce öğesinde
arı olarak. Özgür ve gerçek düşünce kendi içinde somuttur, ve
böylece İdeadır; ve bütün bir evrenselliği içinde ise genelde
İdea ya da Saltıktır. Bunun bilimi özsel olarak dizgedir,
çünkü somut olarak Gerçek yalnızca kendini kendi içinde açındırarak
ve birlik içine getirip birarada tutarak, e.d. bütünlük olarak vardır;
ve ancak ayrımlarının ayırdedilmeleri ve belirlenmeleri yoluyladır ki bütünlüğün
zorunluğu ve bütünün özgürlüğü olanaklıdır.
Dizgesiz bir felsefecilik bilimsellikten yoksundur;
bundan başka, dizgesel olmayan bir felsefecilik kendi başına olsa olsa
öznel bir kafa yapısını anlatabilir, ve içeriğine göre olumsaldır. Bir
içerik aklanışını ancak bütünün bir kıpısı olarak kazanır, ve bunun dışında
temelsiz bir sayıltıdan ya da öznel bir pekinlikten başka birşey değildir;
ve gene de pek çok felsefi çalışma böyle bir yolda kendini yalnızca yazarın
görüş ve sanılarını dile getirmeye sınırlar. — Bir dizge
ile yanlış olarak ilkesi bir başkası tarafından sınırlanan ya da
başkalarından ayrı olan bir felsefe anlaşılır; tersine, tüm tikel ilkeleri
kendi içinde kapsamak gerçek felsefenin ilkesidir.
§ 15
Felsefenin her bir bölümü felsefi bir bütündür, kendini kendi içinde kapayan
bir çemberdir; ama felsefi İdea tikel bir belirlilik ya da öğe içinde oradadır.
Tekil çember, kendi içinde bütünlük olduğu için, kendi öğesinin sınırlarını
parçalayarak daha geniş bir alan kurar; bütün kendini buna göre her biri
zorunlu bir kıpı olan çemberlerden bir çember olarak sunar, öyle ki kendine
özgü öğelerinin dizgesi bütün İdeayı oluşturur ve İdea da kendi payına
eşit ölçüde her bir tekil çemberde görünür.
§ 16
Ansiklopedi olarak Bilim tikelleşmesinin ayrıntılı açımlanışı içinde
sunulamaz; tersine, tikel bilimlerin başlangıçlarına ve temel kavramlarına
sınırlanması gerekir.
Tikel bir bilimin oluşumuna ne denli tikel bölümün girdiği
belli bir düzeye dek belirsiz kalır, çünkü gerçek olabilmek için bölüm
salt yalıtılmış bir kıpı değil ama kendisi bir bütünlük olmalıdır. Felsefenin
bütünü öyleyse gerçekte tek bir bilim oluşturur; ama o denli de
birçok tikel bilimden oluşan bir bütün olarak görülebilir.— Felsefe Ansiklopedisi
başka sıradan ansiklopedilerden ayrıdır, çünkü sıradan bir ansiklopedi
aşağı yukarı bir bilimler toplağı olarak olumsal ve görgül bir yolda
derlenir, ve bilimin ancak adını taşıyan ama bunun dışında bir bilgiler
katışmacından daha ötesi olmayan şeyleri de kapsamına alır. Bilimleri böyle
bir toplakta biraraya getiren birlik bu bilimler dışsal bir yolda derlendikleri
için benzer olarak dışsaldır, — bir düzenleme. Aynı nedenle,
ve özellikle gereçler de olumsal bir doğada oldukları için, düzenleme kaçınılmaz
olarak bir deneme, bir girişim biçiminde kalır ve her zaman
uyumsuz yanlar gösterir. — Bundan başka, Felsefe Ansiklopedisi (1) salt
bilgi toplaklarını dışlar — örneğin ilk bakışta görüldüğü gibi filolojiyi;
yine, bunun yanısıra (2) temellerini yalnızca olumsal ilkelerde bulan derlemeler
de dışlanır, — söz gelimi heraldri —, çünkü bu tür “bilimler” baştan
sona olumludurlar [uylaşımsal].(3) Yine olumlu olarak
adlandırılmalarına karşın ussal bir temel ve başlangıçları olan başka bilimler
de vardır. Ve felsefe bu bileşenleri kendi alanına alır; ama bunların olumlu
yanları onların kendi özgünlükleri olarak kalır. Bu bilimlerdeki olumlu
öğe değişik türlerde olabilir. (1) Kendinde ussal olan başlangıçları bu
bilimlerin evrenseli görgül bireysellik ve edimsellik altına
getirmeleri ölçüsünde olumsal birşeye döner. Bu değişkenlik ve olumsallık
alanında Kavram değil ama yalnızca Zeminler geçerli kılınabilirler.
Örneğin tüze biliminde ya da dolaysız ve dolaylı vergiler dizgesinde tam
ve kesin kararlara gereksinim duyulur; ama bunlar Kavramın kendinde-ve-kendi-için
belirliliğinin dışında yattıkları için belirlenimde belli bir genişliğe
izin verirler ve bu yüzden belirlenim bir zemine göre böyle ve bir başkasına
göre şöyle saptanabilir ve herhangi bir kesin sona yetenekli görünmez.
Benzer olarak, tekilleşmesi içindeki Doğa İdeası olumsallıklara
dağılır, Doğa tarihi, coğrafya, tıp vb. ise us tarafından değil ama dışsal
olumsallığın oyunları tarafından belirlenen varoluş belirlenimleri, türler
ve ayrımlarda kendini yitirir. Giderek tarih bile buraya düşer,
çünkü özünün İdea olmasına karşın, burada özün görüngüsü olumsallık ve
özenç alanındadır. (2) Bu tür bilimler de belli bir düzeyde olumludurlar,
çünkü belirlenimlerini sonlu olarak tanımaz, bu belirlenimlerin
ve bunların bütün alanlarının daha yüksek bir alana geçişlerini göstermeyip
tersine onları saltık olarak geçerli sayarlar. Buradaki biçim
sonluluğunun, ve önceki durumda yatan gereç sonluluğunun yanında
(3) bilgi-zemininin sonluluğu bulunur. Bu bilgi-zemini bir yandan
sıradan uslamlamadır, öte yandan duygu, inanç, ve başkalarının yetkesi,
genel olarak iç ya da dış sezginin yetkesidir. Kendini insanbilime, bilinç
olgularına, iç sezgiye ya da dış deneyime dayandırmak isteyen felsefe de
buraya düşer. — Olabilir ki bilimsel açımlamanın yalnızca biçimi
görgüldür, amabilgece sezgi birer görüngüden daha ötesi olmayan şeyleri
Kavramın iç sonuçları gibi düzenlemiştir. Böyle bir görgücülük söz konusu
olduğu zaman, birarada toparlanan görüngülerin karşıtlık ve çoklukları
yoluyla koşulların dışsal, olumsal yanları ortadan kalkar ve böylece
evrensel kendini düşünceye gösterir. — İyi işlenmiş bir deneysel
fizik, bir tarih vb. bu yolda sırasıyla ussal Doğa bilimini ve insanların
yaşadıkları olayları ve eylemlerini konu alan bilimi Kavramı yansılayan
dışsal bir imgede sunacaklardır.
§ 17
Felsefenin yapması gereken başlangıca gelince, öyle görünebilir
ki başka bilimler durumunda olduğu gibi o da bütününde düşünüldüğünde öznel
bir varsayımla başlamalı, başka bir deyişle tikel bir nesneyi, başka bilimlerdeki
uzay, sayı vb. gibi o da burada düşünceyi düşüncenin nesnesi yapmalıdır.
Ama Düşünce özgür edimiyle kendini öyle bir duruş noktasına koyar ki orada
kendi kendisi içindir ve böylelikle kendine nesnesinin kendisini üretir
ve verir. Dahası, böyle dolaysız olarak görünen duruş noktası
bilimin içersinde kendini sonuç, ve hiç kuşkusuz enson sonuç yapmalıdır
— bir sonuç ki onda bilim yine başlangıcına erişir ve kendi içine geri
döner. Bu yolda felsefe kendini kendi içine geri dönen bir çember olarak
gösterir ki, başka bilimlerde görülen anlamda hiçbir başlangıcı yoktur,
öyle ki başlangıç yalnızca felsefe yapmaya karar veren kişi olarak özne
ile ilgilidir, bilim olarak bilim ile değil. — Ya da, yine aynı şey, Bilim
Kavramı, ve öyleyse ilk Kavram, — ki ilk olduğu için düşüncenin (benzer
olarak dışsal bir yolda) felsefe yapan bir özne için nesne olması anlamında
bir ayrılmayı kapsar — Bilimin kendisi tarafından kavranmalıdır. Bu giderek
felsefenin biricik ereği, eylemi ve hedefidir — Kavramının Kavramına ve
böylece geri-dönüşüne ve doyumuna ulaşmak.
§ 18
Nasıl ki bir felsefenin genel bir ön tasarımı verilemezse — çünkü yalnızca
bilimin bütünü İdeanın açımlanışıdır —, yine öyle bölümlenişi
de ilkin ancak bu bütünden kavranabilir; bölümleniş, tıpkı ona kaynaklık
eden genel ön tasarım gibi, ancak öngörülen birşey olabilir. Ama İdea kendini
baştan sona kendi ile özdeş düşünce olarak ve bu sonuncuyu ise kendi kendisini
kendi için olabilmek için kendi karşısına koyan ve bu başkasında salt kendi
kendisinde olan etkinlik olarak tanıtlar. Böylece Bilim üç bölüme ayrılır:
-
Mantık, kendinde ve kendi için İdeanın bilimi,
-
Doğa Felsefesi, başkalığı içindeki İdeanın bilimi,
-
Tin Felsefesi, başkalığından kendi içine geri dönen İdeanın bilimi.
Yukarıda (§ 15) belirtildiği gibi, tikel felsefi bilimlerin
ayrımları yalnızca İdeanın kendi belirlenimleridirler ve bu değişik öğelerde
sergilenmekte olan yalnızca ve yalnızca İdeadır. Doğada tanınacak olan
şey İdeadan başkası değildir, ama burada İdea dışlaşma biçimindedir,
tıpkı Tinde yine aynı İdeanın kendi için varlık ve kendinde ve
kendi için oluş kiplerinde bulunuyor olması gibi. İçinde İdeanın göründüğü
böyle bir belirlenim aynı zamanda akışkan bir kıpıdır; buna göre
tekil bilimin bir yandan içeriğini varolan nesne olarak bilmesi
ve öte yandan o denli de bu içeriğin orada nasıl dolaysızca kendi daha
yüksek çemberine geçtiğini görmesi gerekir. Bölümleme düşüncesi
buna göre belli bir düzeye dek yanlıştır, çünkü tikel bölümleri ya da bilimleri
sanki bunlar yalnızca dingin ve ayrımları içinde tözsel birimlermiş gibi,
— tıpkı türler gibi —, yanyana koyar.
NOTLAR
1Wissenschaft der Logik,
2. Buch, 3. Abschnitt: ‘‘Die Wirklichkeit.’’GERİ
2Thomson tarafından yayıma hazırlanan
bir derginin başlığı şudur: Felsefe Yıllığı; ya da Kimya, Mineraloji,
Mekanik, Doğa-Tarihi, Tarım ve Sanatlar Dergisi. [Annals of Philosophy;
or, Magazine of Chemistry, Mineralogy, Mechanics, Natural History, Agriculture,
and the Arts, Londra, 1813-20].—Burada felsefi olarak adlandırılan
gerecin neden oluştuğu açıkça görülmektedir.—Bir İngiliz gazetesinde yeni
yayımlanan kitapların duyuruları arasında kısaca şunları buldum: The
Art of Preserving the Hair on Philosophical Principles, neatly printed
in post 8., price 7 sh.——Saçın korunması için felsefi ilkeler ile
denmek istenen belli ki kimyasal, fizyolojik vb. ilkelerdir.
[William Wallace’ın notu:
Thomas Thomson (1773-1852), Glasgow’de Kimya Profesörü, kimya ve ilgili
bilimlerin erken tarihinde kendini gösterdi. The Annals of Philosophy 1813’den 1826’ya dek yayımlandı. The art of preserving the hair (anonim olarak) 1825’de Londra’da yayımlandı.
::
Thomas Thomson (1773-1852), Professor of Chemistry at Glasgow, distinguished
in the early history of chemistry and allied sciences. The Annals of
Philosophy appeared from 1813 to 1826. The art of preserving the
hair was published (anonymously) at London in 1825.]GERİ
3Genel politik ekonomi ilkeleri
ile ilgili olarak ‘‘felsefi’’ sözcüğü İngiliz devlet adamlarının
ağızlarından eksik olmuyor—üstelik açık oturumlarda bile. 1825’deki (2
Şubat) parlamento oturumunda Brougham sarayın sözlerine yanıt olarak sunması
gereken söylevi dolayısıyla şöyle konuştu: ‘‘Özgür tecimin devlet-adamına
yaraşır ve felsefi ilkelerinin—çünkü bunlar hiç kuşkusuz felsefidirler—onaylanması
üzerine, majesteleri bu gün parlementoyu kutlamışlardır.’’ Ama bu dil yalnızca
muhalefet üyelerine özgü değildir. Yanında Devlet Bakanı Canning ve Ordu
Muhasebecisi General Sir Charles Long’un da bulunduğu Başbakan Lord Liverpool’un
başkanlığı altında verilen Gemicilik Birliğinin yıllık yemeğinde (aynı
ayda), sağlığına kaldırılan kadehlere yanıt olarak Devlet Bakanı Canning
dedi ki: ‘‘Bir dönem yeni başladı; bundan böyle bu ülkenin yönetiminde
bakanlar derin bir felsefenin doğru ilkelerini uygulayabileceklerdir.’’—İngiliz
felsefesi ile Alman felsefesi arasındaki ayrımlar ne denli büyük olursa
olsun, başka yerlerde felsefe adı yalnızca küçümseyici bir ad ve alay konusu
olarak ya da nefret uyandırıcı birşey olarak kullanılırken, onun İngiliz
devlet adamlarının ağzında henüz onurlandırılmakta olduğunu görmek sevindiricidir.
[William Wallace’ın notu:
Tahtın konuşması 3 Şubat 1825’te okundu. Gemi sahiplerinin yemeği 12
Şubattaydı. 14 Şubat tarihli Times Canning’in sözlerini ‘‘düzmece
değil ama sağlam felsefenin türeli ve bilgece düzgüleri’’ olarak verdi.
::
The speech from the throne was read on Feb. 3rd, 1825. The shipowners’
dinner was on Feb. 12. The Times of Feb. 14 gives as Canning’s the
words ‘‘the just and wise maxims of sound not spurious philosophy.’’]GERİ
NOT‘‘Doğuştan düşünceler
kavramına karşı çıkarak, ‘‘anlakta daha önce duyularda olmamış hiçbir şey
yoktur’’ görüşünü ileri sürenler haklıdırlar, diyordu Leibniz, ‘‘yeter
ki ‘anlığın kendisi dışında’ sınırlamasını getirebilelim.’’GERİ
4[Karl Leonhard Reinhold, Beiträge
zur leichtern Übersicht des Zustandes der Philosophie beim Anfange des
19. Jahrhunderts, Hamburg 1801.]GERİ