Platon
yayınlar
noeta
okumalar
sanat
metinler
yaşamöyküleri
olaylar
alışveriş
indirme
yazışma
iş
bağlantılar
idea yayınevi idea yayinevi İdea Yayınevi felsefe tarihi çeviri aziz yardımlı aziz yardimli deniz canefeidea gençlik arşivi
Copleston Felsefe Tarihi
           Önsöylem
             1. Çok az kişi kendi anlığını bilir. Herkes olmasa da birçoğu onu bilmeyi ister. Daha da çoğu başkalarının anlığını bilmeyi ister. Ve felsefeciler ve ruhbilimciler uzun bir süredir insan anlığının genel olarak nasıl çalıştığını anlamayı düşlemişlerdir.

‘‘Kendini bil!’’ buyrumu eski Yunanlılara dek gider, ve pekçok Yunanlı felsefeci ona anıştırmada bulunmuştur. Ama bize dek ulaşan kanıtlar kendini bilmede çok büyük yüksekliklere eriştiklerini imlemekten uzaktır. Antikçağda bu konudaki en derin inceleme felsefeciler tarafından değil ama Sofokles tarafından yazıldı, ve onun Oedipus Tirannus başlıklı trajedisi vurgulu bir dille kendini-bilmenin hemen hemen dayanılmaz bir işkence olabileceğini imler. Oedipus kim olduğunu ve gerçekte ona en yakın olanlarla nasıl ilişkili olduğunu bulmaya karar verir, ve bulduğunda umutsuzluğa düşer.

İlgilendiğim hem kendi anlıklarımızın hem de genel olarak insan anlığının bilgisi olarak kendinin bilgisidir. Ve anlıktan söz ederken onu yürek ya da ruh ile karşıtlık içinde almıyorum—anlığı anlama yetisi ile, ve yüreği ya da ruhu ise duygu ile bağlayanların yaptıklarının tersine. ‘‘Anlığı’’ duygu ve anlama, us ve duygu, algı ve istenç, düşünce ve bilinçaltı için kapsayıcı bir terim olarak kullanıyorum.

En iyi sözlük ve ansiklopedilerle uyum içinde olan kullanımım beni anlığın varolduğu inancına Freud’un ‘‘ruh’’ terimini kullanmasının onu ruhlara duyulan bir inanca bağladığından daha çok bağlamaz. Pascal’ın ‘‘yüreğin kendi usları vardır’’ sözü bu usların gerçekten yürekte yerleşmiş olduğu gibi bir inancı gerektirmiyordu. ‘‘Yürek,’’ ‘‘ruh’’ ve ‘‘anlık’’ kendi gizemli ve anlaşılmaz görünen yanlarımızdan söz etmenin birer yoludur.

            2. Niçindir ki dış dünyanın bilgisini kazanmada çok daha başarılı olmuşken anlığı keşfetme uğraşında böylesine az ilerleme elde ettik? Uzak yıldızların ve bulutsuların kendilerine uyumlu olarak davranıyor göründükleri yasalar bulduk; ama çok daha yakınımızda yatan ve ulaşabilmek için apaçık bir ayrıcalıktan yararlanıyor göründüğümüz insan anlığını anlamada eşit ölçüde başarılı olamadık.

En açık yanıt çok yakınlara dek anlığın felsefecilerin ve başka insanbilimcilerin alanı olmuş olduğu, ve insanbilimlerinin doğal bilimler, ve çok özel olarak gökbilim ve fizik ile karşılaştırıldığında kötü bir durumda olduklarıdır. 1979 Mart’ında bu kitabın tamamlanmasının hemen ardından Princeton’da Einstein’ın Yüzüncü Yılı Simpozyumuna katıldıktan, ve bunun arkasından bir tarihçinin denemesini sunduğu bir insanbilim seminerini izledikten sonra, bu yaygın duyguyu paylaşmadan edemedim. Ölçünlerdeki ayrım ürkütücüydü.

İnsanbilimleri ve doğal bilimler arasındaki korkunç eşitsizliğin yarattığı bu duygu yeni birşey değildir. Immanuel Kant 1787’de Arı Usun Eleştirisi’nin ikinci yayımına önsözde yineleyerek ‘‘bir bilimin güvenilir yolu’’ sözlerini kullandığı ve bunları ona felsefe alanındaki çalışmaların çoğunu nitelendiriyor görünen el yordamı ile karşı karşıya getirdiği zaman, bu duyguyu paylaşıyordu. Tam olarak yirmi yıl sonra, Hegel ilk kitabına [Tinin Görüngübilimi] önsözünde herşeyin felsefeyi bir bilim düzeyine yükseltmeye bağlı olduğunda diretti.

Hem Kant hem de Hegel özel olarak anlığın keşfi ile ilgilendiler, ama ne yazık ki ortaya koydukları amaçlarına ulaşmayı başaramadılar. Niçin? Bunun büyük ölçüde yanlış bir bilim anlayışı ile çalışmış oldukları olgusuna bağlı olduğunu göstermeyi umuyorum. Bir sonuç olarak, hemen hemen Kant’ın yoldan temizlemiş oldukları denli zararlı modeller ürettiler. Birçok verimsiz kurguyu temizlemiş olmasından ötürü Kant’a borcumuz olağanüstü büyüktür, ve bir zamanlar genç Nietzche’nin yayımlamayı hiç düşünmeden karalamış olduğu bir gözlem onun için de geçerlidir: ‘‘Büyük insanların yanılgıları saygıya değerdir, çünkü küçük insanların gerçekliklerinden daha verimlidirler.’’1 Herşeye karşın, birer yanılgı oldukları olgusu ortadan kalkmaz, ve eğer kişi bir büyük düşünürün düşüncelerini eleştiriye dayanıp dayanamayacaklarını soracak denli ciddiye almıyorsa, ona çok az saygı göstermektedir.

Erdemlerine karşın, Kant birçok bakımdan büyük bir yıkımdı. Anlığın keşfinde yaptığımız ilerlemenin yetersizliği birçok yolda onun öldürücü etkisine bağlıdır. Büyük ve parlak bir insan olmuş olması eksiklikleri ile uzunlamasına uğraşmak için yeterli bir neden değildir. Bu tür antikacılık insanbilimlerinin bir yere ulaşmasını engelleyen ilençlerden biri değil midir? Uzun süre önce olmuş olanları durulaştırmak için bütünüyle gereksiz çabalar harcanır. Hemen daha olumlu bir yaklaşım ile başlamak çok daha iyi olmaz mı?

Tam olarak bunu yapacağım ve öyküme Platon ve Aristoteles’ten bu yana en büyük felsefeci olarak olmasa da yaygın olarak Almanya’nın en ünlü felsefecisi sayılan Kant ile değil, ama genel uylaşıma göre Almanya’nın en büyük şairi olarak bilinen Goethe ile başlayacağım. Amacım anlığın keşfini ilerletmede Goethe’nin kendisinden önceki herkesten daha fazlasını yaptığını göstermek olacak. Anlatımımda açık olacak ve onun başlıca katkıları olarak gördüğüm şeyleri ayrıntılarıyla belirteceğim. Daha sonra Kant’a dönerek onu yalnızca çok uzun bir süre önce yaşamış ölü bir felsefeci olarak değil, ama tersine bugün bile oldukça diri olan düşünme yollarının olanaklı en iyi temsilcisi ve örneği olarak sunacağım.

Ona özgü olan ve şimdi özel bir önemleri olmayan hatalar üzerinde oyalanmayacağım. Üzerinde yoğunlaşacağımız başlıca eksiklikler bugün bile anlığın keşfini engellemeyi sürdürmektedirler. Ve bunların tek bir anlıkta birarada nasıl varolduklarını, ve bu anlığın nasıl birçok bakımdan Goethe’nin anlığının tam karşıtı olduğunu görmek yararlıdır. Burada önümüzde iki ideal tip vardır, ve eğer edimsel olarak varolmuş olmasalardı, onlarınkinden daha çarpıcı karşıt bir anlayışlar çifti icadetmek belki de olanaksız olurdu.

Goethe ve Kant çağdaştılar ve aynı dilde yazdılar. Daha sağın konuşursak, ikisi de Almanca’da yazmalarına karşın aynı dilde yazmadılar. Kant yirmibeş yaş daha büyüktü, ama Goethe Kant’tan yıllar önce dünya çapında ün kazandı, ve çağdaşları birbirinden uzak bu iki model tarafından sıkıntılara düşürülmüşlerdir. Daha onsekizinci yüzyıl sonlanmadan önce, Goethe’nin yakın dostu olduğu gibi Kant’ın felsefesinin de ateşli bir hayranı olan büyük şair Friedrich Schiller uzlaşmazları uzlaştırmaya çalıştı. Hegel’den Sartre’a başka pekçokları da değişik yollarda aynı şeyi yapmaya çalıştılar. Böylece Kant’ın yıkıcı etkisi hiçbir biçimde onun eksiksiz izleyicileri olanlara sınırlı olmadı, ama şu ya da bu yolda onunla Goethe’yi uzlaştırmaya çalışan birçok önemli düşünürün çalışmasına da zarar verdi.

Bu açıkça anlaşılır anlaşılmaz, daha sonraki düşünürlerin çalışmalarındaki pekçok bulanıklık ta aydınlatılır. Son iki yüzyılın düşünce tarihinin büyük bir bölümü açısından yeni ve daha iyi bir anlayışa götürmesi bu incelemenin ikincil yararlarından biri olacaktır. Ama başından sonuna dek hedefim olan amaç anlığın keşfine katkıda bulunmaktır.

            3. Çok sayıda oldukça kavrayışlı insanın henüz verimsiz yaklaşımlara yakalanıyor ve herhangi bir yere götürmeksizin ormanda yiten yolları izliyor olması ölçüsünde, bu yaklaşımlarda belirli olarak neyin yanlış olduğunu göstermek yararlı olmalıdır. Bunların pek çok durumda iyi işlememiş olmaları biçimindeki yalın olgu diretmenin herşeye karşın kazançlı çıkabileceği olanağını geçersiz kılmaz. Bu yüzden ilkede neyin yanlış olduğunu göstermek özseldir. Daha açık ve daha somut olarak koyarsak, Kant’ın izlemiş olduğu yolların gerçekte modern bilimin utkularına götürmüş olan yollara nasıl bütünüyle karşıt olduğunu göstermek gerekir. Kant için bilim Newton bilimi iken, Goethe’nin kendini Newtoncu-olmayan bir bilime verdiğini söylemek belki de çok fazla düz gelebilir; ama bu zıtlığın kesinlikle herşeyi açıklamıyor olmasına karşın önemli olduğunu göreceğiz.

Yine Goethe ve Hegel tarafından ve daha sonra Nietzche ve Freud tarafından yapılan büyük katkıları tek bir tablonun parçası olarak görmekle de anlığın keşfi ilerletilebilir. Akademisyenler öylesine özelleşmişlerdir ki, bu insanlardan biri üzerine uzman olanların seyrek olarak ötekilerini de iyi bildikleri görülür. Bu yüzden kavrayışlarının birbirini nasıl bütünlediğini göstermek yararlı olacaktır.

Son olarak, bu insanların düşünceleri kişisel kafa yapılarına bütünüyle ilgisiz değildir. Bu ilişkinin doğası nazik bir sorundur. Uzun bir süredir, felsefeciler yalnızca onu bütününde incelemeden çekinmekle kalmadılar, ama edimsel olarak ona yönelik en küçük bir ilgiyi bile bir aldatı olarak damgaladılar. Bu yolda araştırmacı anlığa sınırlar getirdiler. Bu tabuyu çiğnemeye yönelik ilk girişimlerden kimileri oldukça kaba ve aydınlıktan yoksun olmuştur; ama sorunun önemi çok büyüktür. Niçin insan anlığı üzerine çalışan öğrenciler yalnızca sinirceli ya da hasta insanlarla, ya da sıradan insanların sıradan algıları ile ilgilensinler, ve büyük felsefecilerin, ruhbilimcilerin ve şairlerin anlıkları ile ilgilenmesinler? Kant ve C. G. Jung’un ya da Martin Heidegger ve Martin Buber’in kendi kuramları ile ilişkilerini incelememiz gerekir.

Tam bunu yerine getirme girişiminde, birşeyin aslında ‘‘şundan ya da bundan başka birşey olmadığını’’ ileri sürme tutumu olarak anladığım indirgemecilikten uzak duracağım. Bu üçlünün son bölümünde Jung’un 28 Şubat 1943 tarihinde yazdığı ve şu sözleri içeren bir mektubunu irdelemek için fırsat bulacağız: ‘‘Geleceğin eleştirel felsefesinde ‘Felsefenin Psikopatolojisi’ üzerine bir bölüm olacaktır.’’ Daha sonra da istemeyi sürdürdüğü şey nasıl değişik felsefelerin onun sözleriyle sinirce belirtilerinden ‘‘başka birşey’’ olmadıklarını gösterecek indirgemeci bir bilimdi. Durum onun kendisine karşı kullanıldığı ve ruhbilimin—ve özel olarak onun ruhbiliminin—bir psikopatolojisinin eşit ölçüde ilginç olabileceği gösterildiği zaman bile, indirgemecilikten kaçınmayı umuyorum. Bir şairin oldukça bireysel duyarlık ve deneyimini anlatan bir şiir bu yüzden değersiz değildir, ve bir maskenin arkasındaki surat sıradan olsa bile maskenin kendisi bir sanat yapıtı olabilir.
 

Kısaca, bir keşif yolculuğuna çıkıyoruz. Ve önemli bir noktaya önceden değinmek yersiz olmayabilir: Kant’ın anlık felsefesinde saltık pekinlikten, zorunluktan ve tamlıktan daha azı olan herhangi birşeye hoşgörü ile bakamayacağımızda diretmesi büyük bir yıkıma yol açtı. Keşifler yapmak için yanılgılar konusunda çok fazla endişeli olmamak gerekir. Kişi bir kuramı açık ve duru olarak bildirmeye, ve fizikçilerin yaptığı gibi şunu söylemeye istekli olmalıdır: Bunun üzerinde uzun bir süredir çalışıyorum, ve ortaya çıkarabildiğim bu kadar; şimdi bana, eğer varsa, neyin yanlış olduğunu söyleyin. Ve kişi daha bu noktaya gelmeden bile, genellikle kendi girişimlerinden pek çoğunu hatalı bulmuş ve bir yana atmıştır. En gerekli olan şey kesinlikle pekinlik değil, ama, Nietzche’nin talihli deyimini aktarırsak, ‘‘kişinin kendi kanıları üzerine bir saldırı için yüreklilik’’tir.2 Eğer bu tür yürekliliğin anlığın keşfinde olduğundan daha gerekli olduğu alanlar varsa, bunlar çok azdır.



 
 



IDEA YAYINEVI / IDEA PUBLISHINGHOUSE - ISTANBUL
Bu sayfa 1/1/1999'da yüklenmiştir
15/01/2000 tarihinde güncellenmiştir
Site tasarı ve yapım M. Diren
eurora@ideayayinevi.com

© İDEA YAYINEVİ