Platon
yayınlar
noeta
okumalar
sanat
metinler
yaşamöyküleri
olaylar
alışveriş
indirme
yazışma
iş
bağlantılar

Copleston Felsefe Tarihi
Leibniz
ÇAĞDAŞ FELSEFE
CİLT 4 BÖLÜM c


BÖLÜM DOKUZ
LEIBNIZ (1)
 
 

1. Yaşam

GOTTFRIED WILHELM LEIBNIZ 1646’da Leipzig’de doğdu. Babası üniversitede ahlak profesörüydü. Parlak bir çocuk olarak Leibniz hem Yunan ve hem de Skolastizm felsefelerini inceledi, ve kendi anlattığına göre onüç yaşındayken Suàrez’i başkalarının romansları okumaya alıştıkları kolaylıkla okuyabiliyordu. Onbeş yaşında üniversiteye girdi ve James Thomasius’tan dersler aldı. Bacon, Hobbes, Gassendi, Descartes, Kepler ve Galileo gibi ‘‘modern’’ düşünürlerle tanışarak onlarda ‘‘daha iyi bir felsefe’’nin örneklerini buldu. Ve anılarına göre yalnız yürüyüşlerinde kendi kendisiyle Aristoteles’in tözsel biçimler ve sonsal nedenler kuramını mı benimsemesi yoksa düzenekçiliği mi kabul etmesi gerektiğini tartışıyordu. Gerçi daha sonra Aristotelesci öğeleri yeni düşüncelerle birleştirmeye çalışacak olmasına karşın, o sıralarda düzenekçilik üstün geldi. Gerçekten de, Aristoteles ve Skolastizm üzerine erken incelemelerinin daha sonraki yazılarındaki etkisi açıktır; ve Kant-öncesi modern dönemin tüm önde gelen felsefecileri arasında Skolastiklerin en kapsamlı bilgisini edinen büyük bir olasılıkla Leibniz idi. Hiç kuşkusuz onlarla Spinoza’nın olduğundan çok daha yakından tanışıktı. Ve bireyleştirme ilkesi üzerine bitirme savı (1663) Skolastizmin etkisi altında yazılmıştı, gerçi adcı bir yönde olsa da.

1663’te Leibniz Jena’ya giderek orada Erhard Weigel’den matematik öğrendi. Daha sonra kendini hukuk eğitimine verdi ve 1667’de Altdorf’ta Tüze doktorası aldı. Altdorf’ta bir üniversite kürsüsü teklifini çok başka şeyler amaçladığı gerekçesiyle geri çevirdi. Mainz Elektörünün sarayında bir göreve getirildikten sonra, yeniden diplomatik bir görevle 1672’de Paris’e gönderildi ve orada Malebranche ve Arnauld gibi düşünürlerle tanıştı. 1673’te İngiltere’ye giderek Boyle ve Oldenburg ile karşılaştı. Paris’e geri dönerek sonsuz küçüklükler matematiğini buluşu dolayısıyla kalışının son yılı olarak anımsanan 1676’ya dek orada kaldı. Leibniz’in olaydan haberi olmamasına karşın, Newton daha şimdiden aynı konu üzerine yazmıştı. Ama Newton sonuçlarını yayımlamada çok yavaştı ve 1687’ye dek onları yayımlamamışken, Leibniz ise kendi sonuçlarını 1684’te yayımladı. Aralarında buluşta öncelik konusundaki verimsiz tartışma bu yüzden doğdu.

Almanya’ya geri dönüş yolunda Leibniz Spinoza’yı ziyaret etti. Daha önce Spinoza ile mektuplaşıyordu ve felsefesi konusunda aşırı bir meraka kapılmıştı. Leibniz ve Spinoza arasındaki tam ilişkiler çok açık değildir. Leibniz Spinoza’nın kuramlarını eleştirdi ve eleştirmeyi sürdürdü, ve Spinoza’nın ölümünden sonra yayımlanan çalışmalarını incelediği zaman Spinozacılığı Kartezyenizmin mantıksal sonucu olarak göstererek Descartes’a zarar vermek için elinden geleni yaptı. Descartes’ın felsefesi, Leibniz’e göre, Spinozacılık yoluyla tanrıtanımazcılığa götürür. Öte yandan, açıktır ki Leibniz’in anlıksal sorunlardaki doymak bilmez merakı onda Spinoza’nın öğretisi konusunda diri bir ilgi yarattı (üstelik onu çok derin olarak incelememiş olsa bile) ve onu uyarıcı buldu. Dahası, Leibniz’in diplomatik karakterini göz önüne alanlar giderek Spinozacılığı sert bir biçimde yadsıyışına belli bir düzeye dek ortodoksluk ününü koruma isteği tarafından yol açıldığını ileri sürmüşlerdir. Ama gerçi Leibniz Spinoza’nın tersine bir diplomat, bir saraylı ve bir dünya insanı olmuş olsa da, ve gerçi ona destek sağlayanları ve ünlü tanıdıklarını yüceltme gibi bir kaygısı olmuş olsa da, sanırım Spinozacılığa karşıtçılığının içten olmadığına inanmak için hiçbir gerçek neden yoktur. Daha Spinoza’yı incelediği zamanlarda bile kendi felsefesinin ana düşüncelerinden kimilerine ulaşmıştı, ve gerçi felsefeleri arasındaki belli yakınlıklar ilgisini çekmiş ve büyük bir olasılıkla kendini kamunun gözünde Spinoza’dan ayırma konusundaki kaygısına yol açmış olsalar da, iki düşünürün konumları arasındaki ayrımlar oldukça geniştiler.

Hanover Yurtluğu ile bağlantısından ötürü, Leibniz kendini ailenin, daha tam olarak, Brunswick ailesinin tarihini derleme çalışmasına girişmiş buldu. Ama ilgi ve etkinlikleri çok yanlıydı. 1682’de Leipzig’de Acta eruditorumu kurdu, ve 1700’de Berlin’de daha sonra Prusya Akademisi olacak olan Bilimler Toplumunun ilk başkanı oldu. Eğitsel topluluklar kurma gibi bir ilgiye ek olarak, Hıristiyan İtirafları birleştirme sorunuyla da uğraştı. Herşeyden önce Katolikler ve Protestanlar arasında ortak anlaşma zeminleri bulmaya çalışıyordu. Daha sonra, güçlüklerin önceden sandığından daha büyük olduğunu anladığı zaman, gerçi yine başarısız olsa da, Kalvinist ve Lutherci kümelerin yeniden birleşmelerinin yolunu hazırlamaya çalıştı. Tasarlarından bir başkası da Hıristiyan Devletler arasında bir bağlaşma yaratmak, bir tür Birleşik Avrupa oluşturmaktı; ve Fransa kralı XIV. Louis’nin ilgisini çekmeyi başaramadığını görünce 1711’de Çar Büyük Peter’e seslendi. Ayrıca Çar ve İmparator arasında bir bağlaşma yaratmaya da çalıştı. Ama Hıristiyan tekerkleri aralarındaki çekişmelerden vazgeçmeye ve Hıristiyan-olmayanlara karşı bağlaşmaya katılmaya yöneltme tasarları Hıristiyan İtirafların yeniden birleşmesi için tasarları denli boşa çıkacaktı. Ayrıca belirtilebilir ki Leibniz Uzak Doğu konusunda Avrupa’ya sızmaya başlayan bilgilere de oldukça ilgi gösterdi ve kilise ayinleri tartışması ile bağıntı içinde Çin’deki Jesuit misyonerleri yürekten savundu.

Leibniz zamanının en seçkin insanlarından biriydi, ve bir çok ünlü insanın koruyuculuğundan yararlandı. Ama yaşamının son yıllarında unutulmaya başlamanın acılarını yaşadı, ve Hanover Elektörü 1714’te İngiltere’nin I. George’u olduğu zaman Leibniz ona Londra’da eşlik etmek üzere seçilenler arasında yoktu. 1716’daki ölümü Berlin’de kurduğu Akademi’nin bile dikkatini çekmedi ve anısını onurlandıracak biricik eğitim kurumu Fransız Akademisi oldu.

2. De arte combinatoria ve Uyum İdeası

Leibniz’in bir felsefe yazarı olarak uğraşı bu çeşitli etkinlikler ve çok yanlı ilgiler arkatasarına karşı görülmelidir. Brunswick Konutu için yazdığı tarih hiç kuşkusuz ayrı bir sınıfa düşer. 1692’de tasarlanmasına ve ölümüne dek aralıklı olarak sürdürülmesine karşın hiçbir zaman tamamlanmayan bu çalışma 1843-5’e dek yayımlanmadı. Bununla birlikte, bir yanda felsefi çalışmalarıyla ve öte yanda eğitim toplumları kurma, Hıristiyan kurumları birleştirme ve Hıristiyan Devletlerin bir bağlaşmasını geliştirme ilgisi arasında ilk bakışta görünebileceğinden daha yakın bir bağıntı vardır.

Bu bağıntıyı kavrayabilmek için Leibniz’in kafasında evrensel uyum düşüncesi tarafından oynanan rolü göz önünde tutmak gerekir. İçinde aynı zamanda birlik ve çokluğun, parçaların eşgüdüm ve ayrımlaşmalarının bulunduğu uyumlu bir dizge olarak evren ideası çok erken bir yaşta Leibniz’in öncü düşüncelerinden biri, belki de başlıca düşüncesi olmuş görünür. Örneğin, 1669’da Leibniz yirmiüç yaşındayken Thomasius’a yazılan bir mektupta, ‘‘Doğa hiçbirşeyi boşa yapmaz’’ ve ‘‘herşey yokoluşundan kaçar’’ gibi deyimlere değindikten sonra, şunları belirtir: ‘‘Ama Doğada gerçekte hiçbir bilgelik ya da hiçbir istek olmadığı için, güzel düzen Doğanın Tanrının saati (horologium Dei) olması olgusundan doğar.’’1 Benzer olarak, 1671’de Magnus Wedderkopf’a yazılan bir mektupta Yaratıcı Tanrının en uyumlu olanı istediğini ileri sürer. Evrensel bir uyum olarak kozmoz düşüncesi Cusalı Nicholas ve Giordano Bruno gibi Rönesans felsefecilerinin yazılarında tanınır olmuş, ve Kepler ve ayrıca Leibniz’in De arte combinatoria’da (1666) saygıyla sözünü ettiği John Henry Bisterfeld tarafından vurgulanmıştı. Bu düşünceyi daha sonra kendi monadlar kuramının terimlerinde geliştirecekti, ama Monadoloji’yi yazmadan çok önce kafasında bulunuyordu.

De arte combinatoria’da Leibniz ortaçağ Fransiskanlarından Raymond Lull’un yazıları tarafından ve çağdaş matematikçi ve felsefeciler tarafından telkin edilen bir yöntemin geliştirilmesini önerdi. Herşeyden önce karmaşık terimlerin yalın terimlere çözümlemesini öngörüyordu. ‘‘Çözümleme şöyledir. Herhangi bir verili terim biçimsel parçalarına çözülsün, eş deyişle, tanımlansın. Sonra bu parçalar kendi parçalarına çözülsün, ya da (ilk) tanımın terimlerinin tanımları verilsin, ta ki yalın parçalara ya da tanımlanamaz terimlere (ulaşılıncaya) dek.’’2 Bu yalın ya da tanımlanamaz terimler insan düşüncelerinin bir ABCsini oluşturacaklardır. Çünkü, tüm sözcük ve deyimlerin ABCnin harflerinin bileşimleri olmaları gibi, önermeler de yalın ya da tanımlanamaz terimlerin bileşimlerinden doğuyor olarak görülebilir. Leibniz’in tasarındaki ikinci adım bu tanımlanamaz terimleri matematiksel simgeler yoluyla göstermekten oluşur. Eğer, o zaman, bu simgeleri ‘‘bileştirme’’nin doğru yolu bulunabilirse, çıkarsamacı bir buluş mantığı oluşturulmuş olacaktır ki yalnızca daha şimdiden bilinen gerçeklikleri belgitlemek için değil ama yeni gerçeklikler bulmak için de işe yarayacaktır.

Leibniz tüm gerçekliklerin a priori çıkarsanabileceklerini düşünmüyordu: bu yolda çıkarsanamayacak olumsal önermeler vardır. Örneğin, Augustus’un Roma imparatoru olduğu ya da İsa’nın Bethlehem’de doğduğu tarihsel olgular üzerine yapılan araştırmalar yoluyla bilinen gerçekliklerdir, tanımlardan mantıksal çıkarsama yoluyla değil. Ve bu tür tikel tarihsel bildirimlere ek olarak ayrıca evrensel önermeler de vardır ki bunların gerçeklikleri gözlem ve tümevarım yoluyla bilinir. Gerçeklikleri ‘‘(şeylerin) özünde değil ama varoluşlarında temellenmiştir; ve sanki şans yoluyla gerçektirler.’’3 Leibniz’in olumsal ve zorunlu önermeler arasındaki ayrımına daha sonra döneceğim; şimdilik bir ayrım yapmış olduğunu belirtmek yeterlidir. Ama puarum veritas in essentia fundata est önermeler ile yalnızca biçimsel mantığın ve arı matematiğin önermelerini demek istemediğini anlamak önemlidir. Tümdengelimci ve bilimsel mantık ideali hiç kuşkusuz büyük ölçüde matematiğin dönemin başka ussalcı felsefecilerinin düşüncelerinde de görülebilecek etkisine bağlıydı; ama o da onlar gibi tümdengelimci yöntemin mantık ve matematikten başka alanlarda doğru önerme dizgeleri geliştirmek için kullanılabileceğini düşünüyordu. Daha sonraki simgesel mantığın genel düşüncesini önceledi; ama arı mantık ve matematik dizgelerini geliştirmek tasarlarından yalnızca biriydi. Tümdengelimci yöntemin metafiziğin, fiziğin, tüze biliminin ve giderek tanrıbilimin özsel idea ve gerçekliklerini geliştirmede kullanılabileceğini düşünüyordu. Gerçek matematiksel simgeciliğin bulunuşu evrensel bir dil, bir characteristica universalis sağlayacak, ve değişik inceleme dallarında bu dilin kullanımıyla insan bilgisi sınırsız olarak öyle bir yolda geliştirilebilecekti ki karşıt kuramlar için arı matematikte olduğundan daha öte bir yer kalmayacaktı.

Leibniz böylece mantık ve matematiği yalnızca bölümleri olarak alan evrensel bir bilim düşlüyordu. Ve tümdengelimli yöntemin alanını biçimsel mantığın ve arı matematiğin sınırlarının ötesine genişletmeye yönelmesinin nedeni evrenin uyumlu bir dizge oluşturduğu yolundaki kanısıydı. De arte combinatoria’da4 Bisterfeld’in tüm varlıklar arasındaki özsel bağıntılar öğretisine dikkati çeker. Tümdengelimli bir mantık ya da matematik dizgesi evrenin bir dizge olduğu yolundaki genel gerçekliğin bir örneğidir. Bu yüzden tümdengelimli bir metafizik bilimi, bir varlık bilimi olabilir.

Leibniz’in büyük tasarının yerine getirilmesinin karmaşık gerçekliklerin yalın gerçekliklere ve tanımlanabilir terimlerin tanımlanamaz terimlere çözümlenmesini konutlaması olgusu eğitimli toplumlar kurmadaki ilgisini açıklamaya yardım edebilir. Çünkü insan bilgisinin kapsamlı bir ansiklopedisi düşüncesini geliştirmişti ki, bundan temel yalın düşünceler bir bakıma çekip çıkarılabilecekti; ve bu girişimde eğitimli toplumların ve akademilerin yardımlarını elde etmenin olanaklı olacağını umuyordu. Yine umuyordu ki Dinsel Düzenler, özellikle Jesuitler, tasarlanan ansiklopedinin oluşturulmasında işbirliğinde bulunacaklardı. Leibniz’in mantıksal düşü ayrıca Hıristiyanların yeniden-birleşmesi konusunda benimsediği tutumu açıklamaya da yardım eder. Çünkü tanrıbilimde üzerlerinde tüm İtirafların anlaşabilecekleri bir dizi özsel önermenin çıkarsanmasının olanaklı olması gerektiğini düşünüyordu. Hiçbir zaman bu tasarı geliştirmek için edimsel olarak bir girişimde bulunmadı, ama System theologicum’unda (1686) üzerinde Katoliklerin ve Protestanların anlaşabilecekleri ortak zemini bulmaya çalıştı. Uyum ideali, hiç kuşkusuz, Hıristiyan İtiraflar için bir tür en yüksek ortak etmeni mantıksal olarak tümdengelimle çıkarsama düşüncesinden daha temeldi.

Bu uyum ideali açıktır ki kendini ayrıca Leibniz’in bir Hıristiyan prensler birliği düşünde de gösterir. Ayrıca felsefenin gelişimi üzerine taşıdığı görüşte de görünüyordu. Felsefe tarihi onun için bitimsiz bir felsefe idi. Bir düşünür olgusallığın tek bir yanını ya da tek bir gerçekliği vurgulayabilir, ve ardılı ise gerçekliğin bir başka yanını; ama tüm dizgelerde gerçeklik vardır. Felsefe okullarının pek çoğunun ileri sürdüklerinin büyük bölümünde haklı, ama yadsıdıklarının büyük bölümünde haksız olduklarını düşünüyordu. Örneğin düzenekçiler etker düzeneksel nedenselliğin olduğunu ileri sürmede haklı ama düzeneksel nedenselliğin amaca altgüdümlü olduğunu yadsımada haksızdırlar. Hem düzenekçilikte hem de sonsalcılıkta gerçeklik vardır.
 
 

3. Yazılar

Locke’un doğuştan idealar öğretisine saldıran Deneme’sinin yayımı Leibniz’i 1701-9 sırasında ayrıntılı bir yanıt hazırlamaya yöneltti. Çalışma tam olarak bitirilmedi, ve yayımı çeşitli nedenlerle ertelendi. Ölümünden sonra 1765’te İnsan Anlağı Üzerine Yeni Denemeler (Nouveaux essais sur l’entendement humain) başlığı altında çıktı. Leibniz’in ikinci ve son büyük çalışması Teodezide Denemeler’dir (Essais de Théodicée). Bayle’in Tarihsel ve Eleştirel Sözlük’ündeki ‘‘Rorarius’’ başlıklı makalesine dizgesel bir yanıt olan bu çalışma 1710’da yayımlandı.

Leibniz’in felsefesi, eş deyişle, düşüncesinin zaman zaman ‘‘halk felsefesi’’ olarak adlandırılan yanı herhangi bir dizgesel ciltte açımlanmış değildir. Bunu bulmak için mektuplara, yazılara, dergilere ve kısa çalışmalara bakmak gerekir. Bu sonuncular arasında şunların sözü edilebilir: Arnauld’a göndermiş olduğu Metafizik Üzerine Söylem (Discours de métaphysique, 1686), Doğa Üzerine ve Tözlerin Etkileşimi Üzerine Yeni Dizge (Systëme nouveau de la nature et de la communication des substances, 1695), Doğanın ve Kayranın İlkeleri (Principes de la nature et de la grâce, 1714) ve Savoylu Prens Eugene için yazılmış olan Monadoloji (Monadologie, 1714). Ama arkasında oldukça yakınlara dek yayımlanmamış kalan bir elyazmaları yığını bıraktı. 1903’te L. Couturat önemli bir Leibniz derlemi olarak Opuscules et fragments inédits’i yayımladı, ve 1913’te Kazan’da J. Jagodinski tarafından yayıma hazırlanan Leibnitiana, Elementa philosophiae arcanae, de summa rerum çıktı. Leibniz’in eldeki tüm mektupları da içermek üzere yazılarının tam yayımı 1923’te Prusya Akademisi tarafından başlatıldı ve kırk cilt oluşturmaları tasarlandı. Ne yazık ki politik olaylar bu büyük tasarın sürdürülmesini yavaşlatmıştır.
 
 

4. Leibniz’in Düşüncesinin Değişik Yorumları

Pekçok felsefe birbirlerinden uzaklaşan yorumlara neden olmuştur. Leibniz’in durumunda ise çok belirgin ayrımlar söz konusudur. Örneğin Couturat ve Bertrand Russell’a göre Leibniz’in notlarının yayımı metafiziksel felsefesinin mantıksal incelemeleri üzerine temellendirildiğini göstermiştir. Örneğin monadlar öğretisi önermelerin özne-yüklem çözümlemesi ile yakından bağıntılıydı. Öte yandan, düşüncesinde tutarsızlıklar ve çelişkiler de vardır. Özel olarak, törebilimi ve tanrıbilimi mantıksal öncülleri ile bağdaşmaz. Bertrand Russell’a göre açıklama Leibniz’in ahlaksal yüceltme ve ortodoksluk için ününü koruma gibi kaygılarla öncüllerinden mantıksal sonuçları çıkarmaktan kaçındığıdır. ‘‘Felsefesinin en iyi parçalarının en soyut, ve en kötü parçalarının insan yaşamını en yakından ilgilendirenler olmasının nedeni budur.’’5 Gerçekten de Lord Russell Leibniz’in ‘‘halk felsefesi’’ ve ‘‘içrek öğretisi’’ arasında keskin bir ayrım yapmaktan kaçınmaz.6

Bununla birlikte, Jean Baruzi Leibniz et l’organisation religieuse de la terre d’aprës des documentis inédits’de Leibniz’in herşeyden önce Tanrının görkemi için bir tutkuyla yaşayan birincil olarak dinsel eğilimli bir düşünür olduğunu ileri sürdü. Bir başka yorum Leibniz’de Aydınlanma tininin başlıca anlatımını gören Kuno Fischer’inkidir. Leibniz kendisinde Us Çağının değişik yanlarını birleştirmiştir, ve Hıristiyanlığın yeniden birleşmesi için ve Hıristiyan Devletlerin politik bağlaşması için tasarlarında fanatizm, bölüngücülük ve dar ulusalcılıktan ayrı olarak ussal aydınlanmanın bakış açısının anlatımını görebiliriz. Yine, Windelband için, ve ayrıca İtalyan idealist Guido de Ruggiero için Leibniz özsel olarak Kant’ın habercisiydi. Yeni Denemeler’de Leibniz ruhun yaşamının seçik bilinç ya da açık ayrımsama alanını aştığına inancını gösterdi, ve Aydınlanmanın ussalcılarının gereksiz bir keskinlikle ayırma eğiliminde oldukları duyarlık ve anlağın daha derin birliği düşüncesini önceledi. Bu sorun üzerinde Herder’i etkiledi. ‘‘Daha da önemlisi Leibniz’in çalışmasının bir başka etkisidir. Nouveaux Essais’nin öğretisini bir bilgikuramı dizgesine geliştirmeyi üstlenen Kant’tan daha aşağı bir düşünür olamazdı.’’7 Öte yandan, Louis Davillé Leibniz historien’inde Leibniz’in tarihsel etkinliğini ve Brunswick Konutunun tarihi için çeşitli yerlerden—örneğin Viyana ve İtalya—gereç toparlama konusunda gösterdiği büyük çabaları vurguladı.

Tüm bu yorumlama çizgilerinde gerçeklik olduğunu söylemeye gerek bile yoktur. Çünkü her biri için olguda temeller bulunmamış olsaydı yazarları tarafından ciddi olarak önerilmiş olamazlardı. Örneğin hiç kuşkusuz doğrudur ki Leibniz’in mantıksal incelemeleri ile metafiziği arasında yakın bir bağıntı vardır; ve yine doğrudur ki geliştirmekte olduğu düşünce çizgilerinin vargılarını kamuya açıklayacak olsaydı, bu vargılara karşı doğabilecek olanaklı tepkiler konusunda belli bir kaygıyı belirten gözlemlerini kağıda geçirmiştir. Öte yandan, Leibniz’i derin dinsel duygusu olan bir kişilik olarak sunmak bir abartma olsa da, tanrıbilimsel ve törel yazılarının içten olmadıklarını ya da dinsel ve politik uyumun gerçekleşmesi için hiçbir ciddi kaygısının olmadığını düşündürecek somut bir neden yoktur. Yine yadsınamaz ki Leibniz Us Çağının birçok boyutuna anlatım vermiştir, üstelik Aydınlanma filozoflarına özgü kimi özelliklerin üstesinden gelmeye çalışmış olmasının da eşit ölçüde doğru olmasına karşın. Dahası, kimi önemli bakımlardan hiç kuşkusuz Kant için yolu hazırlamış olsa da, öte yandan, o denli de bir tarihçiydi.

Ama Leibniz’i herhangi bir tekil başlık altında nitelendirmek güçtür. Felsefesinin mantıksal yanı hiç kuşkusuz önemlidir, ve Couturat ve Russell bu noktaya dikkati çekmekle büyük bir hizmette bulunmuşlardır; ama felsefesinin törel ve tanrıbilimsel bölümleri de önemlidir. Gerçekten de, Russell’ın ileri sürdüğü gibi, Leibniz’in düşüncesinde tutarsızlıklar ve giderek çelişkiler vardır; ama bu demek değildir ki ‘‘içrek’’ ve ‘‘dışrak’’ düşüncesi arasında kökten bir ayrım yapmaya hakkımız vardır. Leibniz hiç kuşkusuz karışık bir kişilikti; ama bölünmüş bir kişilik değildi. Yine, Leibniz onu yalnızca ‘‘bir Aydınlanma düşünürü’’ olarak ya da ‘‘Kant’ın bir habercisi’’ olarak etiketlendirmenin doğru olmayacağı denli seçkin ve çok yanlı bir düşünürdü. Ve tarihçi olarak Leibniz’e gelince, etkinliğinin bu yanını mantıkçı, matematikçi ve felsefeci olarak etkinliği pahasına vurgulamak yersiz olacaktır. Dahası, Benedetto Croce’nin ileri sürdüğü gibi, Leibniz Vico tarafından gösterilmiş olan tarihsel gelişim duyusundan yoksundu. Tüm-mantıkçılığa eğilimi Vico tarafından temsil edilen tarihsel bakış açısından çok Aydınlanmanın ussalcı tininin havasını taşır ve tarihi göreli olarak gözardı etmesini ele verir, üstelik monadolojisi bir anlamda bir gelişim felsefesi olmuş olsa bile. Kısaca, Leibniz’in ideal bir sunuluşunun düşüncesinin tüm yanlarına hakkını vermesi, ve hiçbir öğeyi ötekiler pahasına aşırı vurgulamaması gerekir. Ama, gerçekleştirilebilir bir olanak olması ölçüsünde, bu ideal ilgili yazın kütlesiyle baştan sona tanışık ve kendi öznel eğilimlerine yenik düşmeyecek bir Leibniz uzmanının işi olmak zorundadır. Bununla birlikte, Leibniz gerçekte her zaman bir tartışma konusu olarak kalacak gibi görünmektedir. Belki de düşüncesinin tam olarak dizgesel bireşimini oluşturmak için hiçbir zaman gerçek bir girişimde bulunmamış bir insan durumunda bu kaçınılmazdır.

DİPNOTLAR

 
 



IDEA YAYINEVI / IDEA PUBLISHINGHOUSE - ISTANBUL
Bu sayfa 1/1/1999'da yüklenmiştir
15/01/2000 tarihinde güncellenmiştir
Site tasarı ve yapım M. Diren
eurora@ideayayinevi.com

© İDEA YAYINEVİ