Helenistik
Felsefe
YUNANİSTAN VE
ROMA FELSEFESİ
CİLT 1 BÖLÜM
2b
BÖLÜM BİR
GİRİŞ
1. BÜYÜK İSKENDER’İN egemenliği
ile özgür ve bağımsız Yunan Kent-Devletinin günü gerçekten tarihe karışmıştı.
Onun ve politik erk için birbirleri ile döğüşen ardıllarının egemenlikleri
sırasında Yunan kentlerinin ellerindeki özgürlük ancak sözdeydi, ya da
en azından herşeyin üstünde duran egemenin iyi niyetine bağımlıydı. Büyük
Fatihin İÖ 323’deki ölümünden sonra Helenik uygarlıktan
çok Helenistik (Ulusal-Helenik ile karşıtlık içinde) uygarlıktan söz etmek
daha doğru olacaktır. İskender için Yunanlı ve ‘‘Barbar’’ [‘‘Yabancı’’]
arasındaki keskin ayrım gerçek bir ayrım değildi: o İmparatorluğun terimlerinde
düşünüyordu, Kentin değil. Ve sonuçta Doğu Batının etkisine açılırken,
Yunan ekini de kendi payına işlerin yeni durumu tarafından etkilenmekten
kaçamadı. Atina, Sparta, Korint vb.—bunlar artık çevrelerindeki barbar
karanlığa karşı ortak bir ekinsel üstünlük duygusunda birleşen özgür ve
bağımsız birimler değildiler: daha büyük bir bütüne kaynaşmışlardı ve Yunanistan’ın
yalnızca Roma İmparatorluğunun bir İli olacağı gün uzak değildi.
Yeni politik durum kaçınılmaz olarak felsefede de bir etki yarattı.
Hem Platon hem de Aristoteles Yunan Kentinin insanlarıydılar, ve onlar
için birey Kentten ve Kentin yaşamından ayrı düşünülemezdi: Bireyin ereğine
eriştiği, iyi yaşamını sürdürdüğü yer Kentti. Ama özgür Kent daha büyük
bir kozmopolitan bütüne kaynaştığı zaman, yalnızca Stoacılıkta gördüğümüz
gibi dünya vatandaşlığı ideali ile kozmopolitanizmin değil, ama bunun yanısıra
bireyciliğin de öne çıkması ancak doğal olabilirdi. Gerçekte bu iki öğe,
kozmopolitanlık ve bireycilik, sıkı sıkıya birbirlerine bağlıydılar. Çünkü
Kent-Devletinin Platon ve Aristoteles’in düşündükleri gibi sıkı ve herşeyi-kucaklayan
yaşamı çöktüğü ve yurttaşlar daha büyük bir bütüne kaynaştıkları zaman,
birey kaçınılmaz olarak başıboş kaldı, Kent-Devletindeki bağlarından koptu.
Böylece, kozmopolitan bir toplumda felsefeden beklenebilecek tek şey ilgisini
bireyde yoğunlaştırması, onun yaşamda kılavuzluk istemini karşılamaya çalışması
olacaktı. Çünkü bu yaşam artık göreli olarak küçük bir Kent-ailesinde değil
ama büyük bir toplumda yaşanıyor, ve buna göre felsefe başat olarak törel
ve kılgısal eğilimler sergiliyordu—Stoacılık ve Epikürcülükte olduğu gibi.
Metafiziksel ve ruhsal kurgu arkatasara düşme eğilimine girdi: kendileri
uğruna değil ama ancak törebilim için bir temel ve hazırlık sağlamaları
işlevinde birer ilgi nesnesi oldular. Törel alan üzerinde bu yoğunlaşma
yeni Okulların metafiziksel kavramlarını kendi başlarına yeni kurgular
üretmeye girişmeksizin niçin başka düşünürlerden ödünç almış olduklarını
anlamayı kolaylaştırır. Gerçekten de bu bakımdan geriye ön-Sokratiklere
döndüler—Stoacılık Herakleitos’un Fiziğine ve Epikürcülük Demokritos’un
Atomculuğuna başvuruyordu. Bundan da ötesi, Aristoteles-sonrası Okullar
en azından belli bir düzeye dek giderek törel düşünce ve eğilimleri için
bile ön-Sokratiklere döndüler, Stoacılar Kinik törebilimden ve Epikürcüler
Kireaniklerden ödünç aldılar.
Bu törel ve kılgısal ilgi Roma döneminde Aristoteles-sonrası Okulların
gelişiminde özellikle belirgindir, çünkü Romalılar Yunanlılar gibi kurgul
ve metafiziksel yanları güçlü düşünürler değil, tersine ağırlıklı olarak
kılgıya yönelik insanlardı. Eski Romalılar
karakter üzerinde diretiyorlardı—kurgu
onlara biraz yabancıydı—ve Roma İmparatorluğunda, Cumhuriyetin önceki idealleri
ve gelenekleri söndüğü zaman, bireye çalkantılı bir toplumsal süreç içersinde
yaşamını doğru olarak yönlendirmesini ve belli bir tinsel ve ahlaksal bağımsızlık
üzerine dayanan bir ilke ve eylem tutarlılığını sürdürmesini sağlayabilecek
davranış kurallarını sağlama görevi sözcüğün tam anlamıyla felsefeciye
düşüyordu. Felsefeci-direktörler olayı bu noktaya bağlıdır. Bunlar Hıristiyan
dünyanın bildiği biçimiyle tinsel direktörün görevine andırımlı bir görevi
yerine getiriyorlardı.
Kılgısal olan üzerinde bu yoğunlaşma, felsefenin yaşam ölçünlerini sağlamayı
kendine görev bilmesi olgusu, doğallıkla felsefenin Yunan-Roma dünyasının
eğitimli sınıfları arasında geniş bir yayılımına ve böylece bir tür Halk
Felsefesinin doğuşuna götürdü. Roma döneminde felsefe adım adım düzenli
bir eğitim sürecinin parçası oldu (felsefenin kolayca ayrımsanır bir biçimde
sunulmasını gerektiren bir olgu), ve bu yolda idi ki felsefe Hıristiyanlığın
bir karşıtı oldu, çünkü yeni Din İmparatorluktan kendisine bağlılık isteminde
bulunuyordu. Aslında denebilir ki felsefe en azından belli bir düzeyde
bireyin dinsel gereksinim ve özlemlerine doyum sağlamayı öneriyordu. Halksal
mitolojiye inançsızlık yaygındı, ve bu inançsızlığın egemen olduğu yerde—eğitimli
sınıflar arasında—din olmaksızın yaşamaktan hoşnut olmayanların ya İmparatorluğa
Doğudan getirilen ve insanın tinsel gereksinimlerini doyurmak için yapaylığı
içindeki resmi Devlet dininden kesinlikle çok daha uygun olan sayısız kültlerden
birine bağlanmaları, ya da bu gereksinimlerin doyumu için felsefeye dönmeleri
gerekiyordu. Bu yüzdendir ki Stoacılık gibi başat olarak törel bir dizgede
dinsel öğeler saptamak olanaklı olur, ve bu arada Yeni-Platonizmde, Eski
Felsefenin bu son çiçeklenişinde, din ve felsefenin uyumu doruğuna ulaşır.
Dahası, diyebiliriz ki tinin gizemsel yükselişini ya da esrimeyi anlıksal
etkinliğin en son ve yüksek noktası yapan Plotinuscu Yeni-Platonizmde felsefe
dine geçme eğilimindedir.
Yalnızca törebilim üzerinde diretme örneğin hem Stoacılıkta hem de Epikürcülükte
bulduğumuz türde bir tinsel bağımsızlık ve kendine-yeterlik idealine götürürken,
din üzerinde diretme ise tersine bir Aşkınsal İlke üzerine bağımlılığı
ileri sürmeye ve ‘kendi’nin arınmasını Tanrısalın eylemine yüklemeye götürme
eğilimindedir—bir tutum ki örneğin Mitras’ınkine benzer bir gizem-kültünde
bulunur. Bununla birlikte, belirtmek gerek ki her iki eğilim de, kişiliğin
törel, kendine-yeterli eksiksizliği ya da gerçekten ahlaklı bir kişiliğin
kazanılması üzerinde diretme eğilimi, ve tapınanın Tanrısala doğru tutumu
ya da kendine-yeterli-olmayan insanın kendini Tanrı ile birleştirme gereksinimi
üzerinde diretme eğilimi, aynı isteği doyurmaya, Yunan-Roma dünyasında
bireyin kendi tekil yaşamı için güvenilir bir dayanak bulma isteğini karşılamaya
katkıda bulundular. Çünkü dinsel tutum da kendisi ile birlikte laik İmparatorluğa
karşı belli bir bağımsızlık getirmişti. Somutta hiç kuşkusuz iki tutum
birleşme eğilimi gösterdiler ve vurgu kimi zaman törel etmen üzerine (Stoacılıkta
olduğu gibi) ve kimi zaman da dinsel etmen üzerine getirildi (gizem-kültlerinde
olduğu gibi). Yeni-Platonizmde ise kapsamlı bir bireşim yönünde bir girişim
görüldü, törel öğe önemini yitirmeksizin dinsel öğeye altgüdümlü kılındı.
2. Yunan-Roma felsefesinin gelişiminde değişik evreler ayırdetmek gelenekseldir:1
(i) Birinci evre ya da dönem yaklaşık olarak İÖ
dördüncü yüzyılın sonlarından İÖ birinci yüzyılın
ortalarına dek uzanır. Bu dönem Stoacı ve Epikürcü felsefelerin kurulmasıyla
ıralanır. Bu felsefeler vurguyu davranış ve kişisel mutluluğa erişme üzerine
getirir ve dizgelerinin evrenbilimsel temelleri için geriye ön-Sokratik
düşünceye dönerler. Bu ‘‘inakçı’’ dizgelerin karşısında Pirho ve izleyicilerinin
Kuşkuculuğu durur. Bunlara Orta ve Yeni Akademilerdeki kuşkucu akımı da
eklemek gerekir. Bu felsefeler arasındaki etkileşim belli bir Seçmeciliğe
götürdü ve bu durum kendini Orta Stoa, Peripatetik Okul ve Akademinin payına
birbirlerinin öğretilerini seçmeci bir yolda özümseme eğiliminde gösterdi.
(ii) Bir yanda Seçmecilik ve öte yanda Kuşkuculuk ikinci dönemde de
(yaklaşık olarak İÖ birinci yüzyılın ortalarından
İS
üçüncü yüzyılın ortasına dek) sürer. Ama bu dönem felsefi bir ‘‘ortodoksluğa’’
geri dönüşle ıralanır. Okulların kurucularına, bunların yaşamlarına, yapıtlarına
ve öğretilerine karşı büyük bir ilgi doğar, ve felsefi ‘‘ortodoksluğa’’
yönelik bu eğilim sürmekte olan seçmeciliğin yanısıra yer alır. Ama geçmişe
yönelik ilgi ayrıca bilimsel araştırma konusunda da verimliydi ve böylece
eski felsefecilerin çalışmaları yayımlandı, bunlar üzerine açıklamalar
ve yorumlar getirildi. Böyle bir çalışmada en önde duranlar İskenderiyeliler
oldular.
Bununla birlikte, bu bilimsel ilgi ikinci dönemin biricik ırasalı değildir.
Bilimsel ilginin karşısında giderek güçlenmekte olan bir dinsel gizemcilik
eğilimini de görürüz. Bu eğilimin bilimsel eğilim ile ortaklaşa bir kökü
olduğu, eş deyişle üretken kurguculuğun yitişinin her iki eğilim açısından
da geçerli olduğu belirtilmiştir (örneğin Preachter, s. 36). Bu son etmen
kuşkuculuğa ya da kendini doğa-bilimsel etkinliklere adamaya götürebilse
de, eşit ölçüde bir dinsel gizemcilik eğiliminde de sonuçlanabilir. Bu
eğilim hiç kuşkusuz zamanın yeğinleşen dinsel bilinci tarafından ve doğu
kökenli dinler ile tanışıklık tarafından yüreklendirildi. Batılı felsefeciler,
örneğin Yeni-Pisagorcular, bu dinsel-gizemsel öğeleri kurgul dizgelerine
katmaya çalışırken, doğulu düşünürler, örneğin İskenderiyeli Filon ise,
dinsel anlayışlarını felsefi bir çerçeve içersinde dizgeselleştirmeye çalıştılar.
(Filon gibi düşünürler hiç kuşkusuz Yunan tinine aykırı öğretilerini felsefi
bir görünüş altında sunarak Yunanlılara baskın çıkma gibi bir istek tarafından
da etkileniyorlardı).
(iii) Üçüncü dönem (yaklaşık olarak İS--- üçüncü yüzyıl ortalarından
altıncı yüzyıl ortalarına dek—ya da, İskenderiye’de, yedinci yüzyıl ortalarına
dek) Yeni-Platonizm dönemidir. Eski Felsefenin bu son kurgul çabası Doğunun
ve Batının felsefi ve dinsel öğretilerindeki değerli tüm öğeleri tek bir
kapsamlı dizgede birleştirmeye çalıştı, aşağı yukarı tüm felsefi Okulları
soğurdu ve yüzyıllara yayılan bir felsefi gelişim döneminde başat etmen
oldu. Bu yüzden Yeni-Platonizm bir felsefe tarihinde haklı olarak göz ardı
edilemez ya da dışrak gizemcilik çöplüğüne atılamaz. Dahası, Yeni-Platonizm
Hıristiyan kurgu üzerinde de büyük ölçüde etkili olmuştur: yalnızca St.
Augustine ve Yalancı-Dionisius gibi adları anımsamak yeterlidir.
3. Helenistik dünyanın üzerinden atlanmaması gereken bir başka yanı
da özel bilimlerde görülen serpilme eğilimidir. Felsefe ve dinin nasıl
birleşme eğiliminde olduklarını görmüştük: felsefe ve özel bilimler açısından
bunun karşıtı geçerlidir. Yalnızca felsefenin alanı Yunan düşüncesinin
erken günlerinde olduğundan daha keskin bir biçimde sınırlanmakla kalmadı,
ama değişik bilimlerin kendileri gelişimlerinde özel olarak ele alınmayı
gerekli kılan bir doruğa ulaştılar. Dahası, araştırma ve inceleme için
dışsal koşullarda gelişim, gerçi kendisi büyük ölçüde özelleşmenin sonucu
olmuş olsa da, kendi payına bilimlerin gelişimi üzerinde etkili oldu ve
sınıflandırılmış çalışmada ve araştırmada bir yeğinleşmeye yol açtı. Lise
hiç kuşkusuz bilimlerin serpilme ve gelişimlerine büyük bir katkıda bulunmuştu,
ama Helenistik çağda İskenderiye, Antakya ve Bergama gibi büyük kentlerde
bilimsel Kurumlar, Müzeler ve Kütüphaneler doğdu ve bunların sonucunda
filolojik ve yazınsal araştırmada, matematiksel, tıbbi ve fiziksel incelemelerde
büyük atılımların yer alması olanaklı oldu. Böylece Tsetzes’e göre İskenderiye’deki
‘‘dış’’ kütüphanede 42.800 cilt bulunurken, Saraydaki ana kütüphane ise
400.000 ‘‘karışık’’ ve 90.000 kadar da ‘‘karışmamış’’ ya da ‘‘yalın’’ cilt
kapsıyordu—sonuncular büyük bir olasılıkla küçük papirus ruloları ve birinciler
ise daha büyük rulolar olmak üzere. Daha sonra büyük ciltler, kitaplara
bölünerek, ‘‘yalın’’ ciltlere küçültüldüler. Antonius Kleopatra’ya Bergama
kütüphanesini armağan ettiği zaman ona 200.000 ‘‘yalın’’ cilt verdiği söylenir.
Hiç kuşkusuz felsefenin özel bilimler üzerindeki etkisinin her zaman
onların gelişimleri açısından yararlı sonuçlara yol açmış olduğu söylenemez.
Çünkü kurgul sayıltılar kimi zaman onlara ait olmayan yerlere giriyor,
iveğen ve yetersiz sonuçlara götürüyorlardı. Açıktır ki bu noktada deneyin
ve sağın gözlemlerin belirleyici rollerini üstlenmeleri gerekiyordu. Öte
yandan gene de özel bilimlere felsefi bir temel vermek onlara belli bir
katkıda bulunma anlamına geliyordu, çünkü böylelikle kaba görgücülükten
ve dışlayıcı bir kılgısal ve yararcıl yönelimden kurtarılıyorlardı.