Descartes
ÇAĞDAŞ FELSEFE
CİLT 4 BÖLÜM
a
GİRİŞ
1. Süreklilik ve Yenilik:
Ortaçağ ve Rönesans Düşüncesi ile İlişkisi İçinde Çağdaş Felsefenin Erken
Evresi
ÇAĞDAŞ YA DA
MODERN FELSEFENİN genel olarak
Descartes (1596-1650) ile başladığı, ya da İngiltere’de Francis Bacon (1561-1626)
ve Fransa’da Descartes ile başladığı söylenir. ‘‘Modern’’ teriminin hangi
haklılık düzeyi ile onyedinci-yüzyıl düşüncesine uygulandığı belki de ilk
bakışta açık değildir. Ama kullanılması açıkça ortaçağ ve ortaçağ sonrası
felsefeler arasında bir kopuş olduğunu ve her bir dönemin ötekinde bulunmayan
önemli özellikler taşıdığını imler. Ve onyedinci-yüzyıl felsefecileri hiç
kuşkusuz eski felsefi geleneklerle kendilerinin yapmaya çalıştığı şey arasında
keskin bir kopuş olduğu kanısındaydılar. Francis Bacon ve Descartes gibi
insanlar yeni bir başlangıç yapmakta olduklarına tam olarak inanıyorlardı.
Eğer Rönesans dönemindeki ve Rönesans-sonrası
felsefecilerin görüşleri uzun bir süre yüzeysel değerleri ile kabul edilmişse,
bunun nedeni belli bir ölçüde Orta Çağlarda gerçekte felsefe adına yaraşır
hiçbir şeyin olmamış olduğu kanısıydı. Eski Yunanistn’da öylesine parlak
bir biçimde yanmış olan bağımsız ve yaratıcı felsefi düşünce ateşi Rönesansta
yeniden dirilinceye ve onyedinci-yüzyılın görkeminde uyanıncaya dek bütünüyle
sönmüştü.
Ama sonunda ortaçağ felsefesine daha
dikkatle bakıldığı zaman bu görüşün abartılmış olduğu anlaşıldı. Ve kimi
yazarlar ortaçağ sırasındaki ve ortaçağ-sonrası düşünceler arasındaki sürekliliği
vurguladılar. Süreklilik olayının politik ve toplumsal alanlarda gözlenebileceği
olgusu yeterince açıktır. Onyedinci yüzyıldaki toplum ve politik örgüt
kalıpları açıktır ki hiçbir tarihsel temel olmaksızın ortaya çıkmadılar.
Örneğin değişik ulusal Devletlerin aşamalı oluşumlarını, büyük tekerkliklerin
doğuşunu ve orta sınıfın gelişimini gözleyebiliriz. Giderek Bilim alanında
bile süreksizlik bir zamanlar sanıldığı denli büyük değildir. Yakınlarda
yapılan araştırmalar Ortaçağ döneminin kendisinin içersinde görgül bilimlere
yönelik sınırlı bir ilginin varolduğunu göstermiştir. Ve bu Tarih’in1III.
cildinde devim konusunda belli ondördüncü-yüzyıl fizikçileri tarafından
sunulduğu biçimiyle dürtü ya da itki kuramının geniş imlemlerine dikkat
çekildi. Benzer olarak, felsefi alanın içersinde de belli bir süreklilik
gözlenebilir. Felsefenin Orta Çağlarda aşamalı olarak ayrı bir çalışma
dalı olarak tanınmakta olduğunu görebiliriz. Ve daha sonraki felsefi gelişmeleri
önceleyen düşünce çizgilerinin doğuşunu görebiliriz. Örneğin, ondördüncü
yüzyılın özgün felsefi devimi, ki genel olarak adcı devim diye bilinir,2
pekçok önemli bakımdan daha sonraki görgücülüğü önceledi. Yine, Cusalı
Nicholas’ın3 kurgul felsefesi, Leibniz’in kimi savlarını öncelemesiyle,
ortaçağ, Rönesans ve Kant-öncesi modern dönemin düşünceleri arasında bir
halka oluşturur. Ve araştırmacılar Francis Bacon, Descartes ve Locke gibi
düşünürlerin kendilerinin anlamış olduklarından çok daha büyük bir düzeyde
geçmişin etkisine açık olduklarını göstermişlerdir.
Süreklilik üzerine bu vurgu hiç kuşkusuz
Rönesans ve onyedinci yüzyıl felsefecileri tarafından ileri sürülen yenilik
savlarının çok kolay kabullenilişine karşı bir düzeltme öğesi olarak gerekliydi.
Bu vurgu ortaçağ felsefesi diye birşeyin olmuş ve konumunun genel olarak
Avrupa felsefesinin bütünleyici bir parçası olarak tanınmış olduğu olgusunun
bir kabulünü anlatır. Aynı zamanda, eğer süreksizlik aşırı vurgulanabilirse,
bu süreklilik için de böyle olabilir. Eğer onüç ve onyedinci yüzyıllardaki
toplumsal ve politik yaşam kalıplarını karşılaştırırsak, toplumun yapısındaki
açık ayrımlar hemen göze çarpar. Yine, Reformasyonun olmasına katkıda bulunmuş
tarihsel etmenler izlenebilseler de, gene de Reformasyon bir anlamda ortaçağ
Hıristiyanlığının dinsel birliğini parçalayan bir patlamaydı. Ve gerçi
daha sonraki bilimin tohumları Ortaçağ Avrupasının anlıksal toprağında
bulunabilseler de, araştırma sonuçları Rönesans biliminin önemine ilişkin
görüşlerde herhangi bir önemli değişimi zorunlu kılacak türde olmamıştır.
Benzer olarak, ortaçağ felsefesi ile ortaçağ sonrası felsefe arasındaki
sürekliliği örneklemek için haklı olarak söylenebilecek her şey söylendiği
zaman, hiç kuşkusuz gene de aralarında önemli ayrımların olmuş olduğu olgusu
ortada kalır. Bu nokta ile ilgili olarak diyebiliriz ki, Descartes hiç
kuşkusuz Skolastik düşünce yolları tarafından etkilenmiş olsa da, Skolastik
felsefeden alınan terimlerin kullanımının zorunlu olarak terimlerin onlara
Skolastiklerin verdikleri anlamda kullanıldıkları demek olmadığını kendisi
belirtiyordu. Ve Locke doğal yasa kuramında kendisi Ortaçağ düşüncesinden
etkilenen Hooker’dan4 etkilenmiş olsa da,
doğal yasaya ilişkin düşüncesi tam anlamıyla Thomas Aquinas’ınki ile aynı
değildir.
Hiç kuşkusuz sözcüklerin ya da etiketlerin
köleleri olabiliriz. Şu demek ki, özellikle tarihsel olaylara zaman içinde
oldukça uzak bir noktadan baktığımız zaman, tarihi belli dönemlere böldüğümüz
için sürekliliği ve aşamalı geçişleri gözden kaçırma eğilimine düşebiliriz.
Ama bu demek değildir ki tarihsel dönemlerden söz etmek bütünüyle uygunsuzdur
ya da hiçbir büyük değişim yer almamıştır.
Ve eğer Rönesans-sonrası dünyanın
genel ekinsel durumu ortaçağ dünyasınınkinden önemli bakımlardan ayrı idiyse,
değişimlerin felsefi düşüncede yansıtılmalarının gerekmiş olması ancak
doğal olabilir. Aynı zamanda, nasıl ki toplumsal ve politik alanlardaki
değişimler, az ya da çok birdenbire ortaya çıkmış göründükleri zaman bile,
önceden varolan ve içinden gelişmiş oldukları bir durumu gerektirmişlerse,
yine öyle felsefe alanındaki yeni tutumlar ve amaçlar ve düşünce yolları
da önceden varolan ve kendisi ile belli bir düzeyde bağlantılı oldukları
bir durumu öngerektirmişlerdir. Başka bir deyişle, keskin bir biçimde zıtlaştırılan
iki almaşık arasında, süreksizlik önesürümü ve süreklilik önesürümü arasında
yalın bir seçme ile karşı karşıya değiliz. İki öğenin de göz önüne alınmaları
gerekir. Değişim ve yenilik vardır; ama değişim yokluktan yaratma değildir.
Durum, öyleyse, şöyle görünür. Süreksizlik
üzerine eski vurgu büyük ölçüde Orta Çağlarda felsefe adına yaraşır bir
felsefe olmuş olduğu olgusunu anlamayı başaramamaktan geliyordu. Ortaçağ
felsefesinin varoluşunun ve öneminin daha sonraki kabul edilişi süreklilik
üzerinde bir vurgu yarattı. Ama şimdi görüyoruz ki gerekli olan şey hem
süreklilik öğelerini hem de ayrı dönemlerin özgün ırasallarını göstermeye
yönelik bir girişimdir. Ve değişik dönemleri irdeleyişimiz açısından doğru
olan şey hiç kuşkusuz değişik bireysel düşünürler açısından da doğrudur.
Tarihçiler bir dönemin düşüncesini yalnızca sonraki dönemin düşüncesi için
bir
hazırlık evresi olarak, ve bir düşünürün dizgesini ancak bir başka düşünürün
dizgesine bir basamak olarak betimleme kışkırtmasının etkisi altındadırlar.
Kışkırtma aslında kaçınılmazdır; çünkü tarihçi olayların zamansal bir ardışıklığını
görür, bengi ve değişmez bir olgusallığı değil. Dahası, açık bir anlamda
ortaçağ düşüncesi ortaçağ-sonrası düşünce için yolu hazırlamıştır; ve Berkeley’in
felsefesine Locke ve Hume’un felsefeleri arasındaki bir basamak olarak
bakmak için zemin oldukça uygundur. Ama eğer bu kışkırtmaya bütünüyle yenilecek
olursak, pek çok şeyi kaçırmış oluruz. Berkeley’in felsefesi Locke’dan
Hume’a görgücülüğün gelişiminde salt bir evre olmaktan çok daha ötesidir;
ve ortaçağ düşüncesinin kendine özgü yanları vardır.
Ortaçağ felsefesi ile ortaçağ-sonrası
felsefe arasındaki kolayca seçilebilir ayrımlar arasında yazınsal anlatım
biçimlerinde çarpıcı bir ayrım bulunur. Herşeyden önce, ortaçağlılar Latince’de
yazarken, ortaçağ-sonrası dönemde artmakta olan bir anadil kullanımını
görürüz. Aslında, Kant-öncesi çağdaş dönemde Latince’nin hiç kullanılmamış
olduğunu söylemek doğru olmayacaktır. Hem Francis Bacon hem de Descartes
anadillerinde olduğu gibi Latince’de de yazdılar. Hobbes için de bu böyleydi.
Ve Spinoza yapıtlarını Latince’de yazdı. Ama Locke İngilizce’de yazdı,
ve onsekizinci yüzyılda yaygın bir anadil kullanımı görürüz. Hume İngilizce’de,
Voltaire ve Rousseau Fransızca’da, Kant Almanca’da yazdılar. Öte yandan,
ortaçağlılar daha çok belli ölçün çalışmalar üzerinde yorumlar yazmakla
ilgilenirken, ortaçağ-sonrası felsefeciler, ister Latince isterse anadillerinde
yazmış olsunlar, yorum biçimini terkeden özgün çalışmalar ürettiler. Ortaçağlıların
yalnızca yorumlar yazdıklarını demek istiyor değilim; çünkü bu çok yanlış
olacaktır. Aynı zamanda Peter Lombard’ın
Tümceler’i5
üzerine ve Aristoteles’in ve başkalarının çalışmaları üzerine yorumlar
ortaçağ felsefi yazılarının özgün özellikleri iken, onyedinci yüzyıl felsefecilerinin
yazılarını düşünürken yorumları değil ama özgün incelemeleri göz önüne
getiririz.
Felsefi yazılarda anadilin artan
kullanımına hiç kuşkusuz başka yazınsal alanlardaki artan kullanımı eşlik
ediyordu. Ve bunu genel ekinsel, politik ve toplumsal değişimler ve gelişimlerle
bağlayabiliriz. Ama ayrıca onda felsefenin Okulların sınırlarından çıkmasının
bir belirtisini de görebiliriz. Ortaçağ felsefecileri çoğunlukla öğretme
ile ilgilenen üniversite profesörleri idiler. Üniversitelerde kullanılmak
üzere ölçün metinler üzerine yorumlar yazıyorlardı, ve bilgili, akademik
dünyanın dilinde yazıyorlardı. Kant-öncesi dönemin modern felsefecileri
ise, tersine, çoğu kez akademik öğretim çalışması ile bağlantısız idiler.
Descartes hiçbir zaman bir üniversite profesörü olmadı. Ne de Spinoza,
gerçi Heidelberg’den bir çağrı almış olsa da. Ve Leibniz bütünüyle başka
bir yaşam türü amaçladığı için bir profesörlüğü geri çeviren bir olaylar
insanıydı. İngiltere’de Locke Devlet hizmetinde önemsiz konumlarda bulundu;
Berkeley bir rahipti; ve gerçi Hume bir üniversite kürsüsünü kazanmak için
çabalamış olsa da, bunda başarılı olamadı. Voltaire, Diderot, ve Rousseau
gibi onsekizinci yüzyıl Fransız felsefecilerine gelince, bunlar hiç kuşkusuz
felsefi ilgileri de olan kültürlü insanlardı. Felsefe onyedinci ve onsekizinci
yüzyıllarda eğitimli ve kültürlü sınıflar arasında ortak bir ilgi ve ilişki
sorunuydu; ve geniş bir kamu için tasarlanan yazılarda anadil kullanımının
Latince kullanımının yerine geçmesi ancak doğaldır. Hegel’in belirttiği
gibi, ancak Kant’a geldiğimiz zamandır ki felsefenin artık kültürlü bir
insanın genel eğitimine ait olduğu düşünülemeyecek denli uygulayımsal ve
güç anlaşılır olduğunu buluruz. Ve o zaman Latince’nin kullanımı hiç kuşkusuz
aşağı yukarı sona ermişti.
Başka bir deyişle, erken modern dönemin
özgün ve yaratıcı felsefesi üniversitelerin dışında gelişti. Gelenekçilerin
değil ama yeni ve özgün kafaların yaratısıydı. Ve, hiç kuşkusuz, felsefi
yazıların yorum biçimini değil ama bağımsız incelemeler biçimini almış
olmasının nedenlerinden biri budur. Çünkü yazarlar, geçmişin büyük adlarına
ve Yunan ve ortaçağ düşünürlerinin görüşlerine dikkat etmeksizin, kendi
düşüncelerini geliştirmekle ilgileniyorlardı.
Bununla birlikte, modern felsefenin
Kant-öncesi döneminde Latince yerine anadilin kullanılmaya başladığını,
yorumlardan çok bağımsız incelemelerin yazıldığını, ve dönemin önde gelen
felsefecilerinin üniversite profesörleri olmadıklarını söylemek ortaçağ
felsefesi ile ortaçağ-sonrası felsefe arasındaki özünlü ayrımları aydınlatmak
için pek yeterli olmayacaktır.
Sık sık denir ki modern felsefe özerktir,
yalnızca usun ürünüdür, oysa ortaçağ felsefesi Hıristiyan tanrıbilime güdümlüydü,
inak önünde boyuneğiş tarafından engelleniyordu. Eğer hiçbir sınırlama
olmaksızın böyle gözüpek bir yolda anlatılırsa, yargı bir aşırı yalınlaştırma
oluşturur. Bir yandan Thomas Aquinas’ın onüçüncü yüzyılda felsefenin ayrı
bir çalışma dalı olarak bağımsızlığını ileri sürdüğünü buluruz, ve bu arada
ondördüncü yüzyılda geleneksel metafiziğin adcı eleştirisinin bir sonucu
olarak tanrıbilim ve felsefenin birbirlerinden kopma eğiliminde olduklarını
görürüz. Öte yandan, onyedinci yüzyılda Descartes’ın kendi felsefi düşüncelerini
Katolik inağın gerekleri ile uyum içine getirmeye çalıştığını,6
ve yine onsekizinci yüzyılda Berkeley’in açık bir biçimde enson amacının
insanları İncil’in kurtarıcı gerçeklerine götürmek olduğunu söylediğini
görürüz. Durumla ilgili olgular öyleyse tüm modern felsefenin tanrıbilimsel
sayıltılardan ve Hıristiyan inancın yarattığı denetleyici etkinin sonuçlarından
özgür olduğunu inakçı bir yolda bildirmemizi aklamaz. Böyle bir sav Descartes,
Pascal, Malebranche, Locke ya da Berkeley açısından geçersiz olacaktır—üstelik
Spinoza, Hobbes, Hume ve, hiç kuşkusuz, onsekizinci yüzyıl Fransız özdekçi
düşünürler için geçerli olsa bile. Aynı zamanda hiç kuşkusuz doğrudur ki
felsefi düşüncenin erken ortaçağdaki başlangıçlarından çağdaş evreye dek
felsefenin tanrıbilimden aşamalı bir kurtuluşunun izlerini bulabiliriz.
Ve örneğin Aquinas ve Descartes arasında açık bir ayrım vardır—üstelik
Descartes’ın da inançlı bir Hıristiyan olmasına karşın. Çünkü Aquinas herşeyden
önce bir tanrıbilimci iken, Descartes ise bir tanrıbilimci değil ama bir
felsefeciydi. Gerçekten, aşağı yukarı tüm önde gelen ortaçağ felsefecileri,
Ockhamlı William’ı da kapsayarak, tanrıbilimciler iken, onyedi ve onsekizinci
yüzyılın önde gelen felsefecileri değildiler. Orta Çağlarda tanrıbilim
en yüksek bilim olarak görülürdü; ve aynı zamanda ayrıca felsefeciler de
olan tanrıbilimcileri görürüz. Onyedi ve onsekizinci yüzyıllarda kimileri
inançlı Hıristiyanlar olan, kimileri ise olmayan felsefeciler görürüz.
Ve gerçi dinsel inançları ile hiç kuşkusuz Descartes ve Locke gibi felsefecilerin
dizgeleri üzerinde belli ölçüde etkili olmuş olsalar da, bugün temel olarak
bir Hıristiyan olan ama meslekten bir tanrıbilimci olmayan herhangi bir
felsefeci ile aynı konumda idiler. Thomas Aquinas ya da St. Bonaventure
ile karşılaştırıldıklarında Descartes ve Locke gibi felsefecilerin bize
‘modern’ görünmelerinin nedenlerinden biri budur.
Hiç kuşkusuz, olguların kabul edilmesi
ve olguların değerlendirilmesi birbirinden ayırdedilmelidir. Kimileri diyeceklerdir
ki felsefe tanrıbilim ile yakın ilişkisinden ayrıldığı ve herhangi bir
dışsal denetimden özgürleştiği oranda, olması gerektiği gibi oldu, bütünüyle
özerk bir çalışma dalı durumuna geldi. Başkaları diyeceklerdir ki felsefeye
onüçüncü yüzyılda verilen konum doğru bir konumdu. Şu demek ki, usun hakları
tanınıyordu; ama tanrısal bildirişin hakları da. Ve bildirilmiş gerçekliğin
tanınışının felsefeyi yanlış vargılara karşı uyarması onun için yararlı
bir şeydi. Burada olguların değişik bir değerlendirmeleri vardır. Ama olguları
nasıl değerlendirirsek değerlendirelim, felsefenin giderek tanrıbilimden
kurtarılmış olduğu bana tartışılmaz bir biçimde doğru görünür—ama ancak
‘‘kurtarıldı’’ sözcüğü değersel bakış açısından yüksüz bir anlamda anlaşılırsa.
Felsefenin tanrıbilim ile ilişkisi
açısından konumunun değişmesini, ilginin tanrıbilimsel konulardan Tanrıya
belirtik bir gönderme olmaksızın insanın ve Doğanın bir incelenmesine kayışı
ile bağlamak gelenekseldir. Ve sanırım bu yorumda gerçeklik vardır, üstelik
abartmaya açık olsa bile.
Rönesansın hümanistik devimine sık
sık bu bağıntıda değinilir. Ve gerçekten de hümanistik devimin, yazınsal
çalışmaları genişletmesi ve yeni eğitsel idealleri ile, birincil olarak
insan ile ilgilendiğini söylemek açık bir gerçeği dile getirmek, daha doğrusu
bir geneleme yapmak olacaktır. Ama bu Tarih’in üçüncü cildinde belirtildiği
gibi,7 İtalyan hümanizmi geçmiş ile belirleyici
denebilecek bir kopuşu içermiyordu. Hümanistler Latin biçemdeki barbarlığı
kınadılar; ama onikinci yüzyılda Salisburyli John ve ondördüncü yüzyılda
Petrarch da kınamışlardı. Hümanistler yazınsal bir yeniden dirilişi geliştirdiler;
ama Orta Çağlar dünyaya Avrupa’nın en büyük yazınsal başarılarından birini,
Dante’nin Divina Comedia’sını vermişti. Felsefede Platonik ya da
daha doğrusu yeni-Platonik bir coşku İtalyan hümanizmine eşlik ediyordu;
ama yeni-Platonizm ortaçağ düşüncesi üzerinde de bir etki yaratmıştı, üstelik
ortaçağ felsefesindeki yeni-Platonik çizgiler onbeşinci yüzyılda erişilebilir
kılınmış olan metinler çokluğunun bir incelemesi üzerine dayandırılmış
olmasalar da. İtalyan Platonizminin insan kişiliğinin uyumlu gelişimi için
ve tanrısalın Doğada anlatımı için taşıdığı güçlü duygulara karşın, ortaçağ
dünya görüşüne doğrudan bir karşısav oluşturmuş olduğunu söylemek güçtür.
Hümanizm hiç kuşkusuz ortaçağ ekinindeki bir çizgiyi geliştirdi, yeğinleştirdi,
genişletti, ve çok daha göze çarpar bir konuma getirdi; ve bu anlamda bir
vurgu değişimi kapsıyordu. Ama modern felsefenin erken evresi için arkatasarı
hazırlama açısından kendi başına yeterli olmayacaktı.
Büyük ortaçağ dizgelerinin tanrıözeksel
ırasından birleşmiş, dinamik bir dizge olarak Doğa üzerine ilgi özekleşmesine
doğru bir değişim, Giordano Bruno8 ve Paracelsus9
gibi felsefecilerin yazılarında Marsilius Ficinus ve John Pico della Mirandola10
gibi Platonistlerin yazılarında olduğundan çok daha açık bir biçimde gözlenebilir.
Ama, ilgi özeği söz konusu olduğu sürece, Bruno’nun ve ona yakın düşünürlerin
kurgul Doğa felsefelerinin ortaçağ düşüncesinden modern düşünceye geçişi
anlatmış ve geliştirmiş olmalarına karşın, bir başka etmen daha gerekiyordu—Rönesansın
bilimsel devimi.11 Gerçekten, söz konusu
dönem irdelenirken kurgul Doğa felsefecileri ve bilimciler arasında açık
bir bölme çizgisi çekmek her zaman kolay değildir. Ama Bruno’yu birinci
sınıfa ve Kepler ve Galileo’yu ikinciye yerleştirmenin doğruluğunu yadsımak
sanırız güçtür. Ve kurgul Doğa felsefelerinin modern felsefenin arkatasarının
bir bölümünü oluşturmuş olmalarına karşın, Rönesansın bilimsel deviminin
etkisi onyedinci yüzyılda felsefi düşüncenin yönünü belirlemede büyük bir
önem taşıyordu.
İlk olarak daha sonra Newton’un çalışması
tarafından izlenen Rönesans bilimi idi ki dünyaya ilişkin düzenekçi düşünceyi
etkili olarak uyarıyordu. Ve bu düşünce açıktır ki felsefe alanında dikkatin
Doğa üzerinde toplanmasına güçlü bir katkıda bulunmuş bir etmendi. Galileo
için Tanrı dünyanın yaratıcısı ve sakınıcısıdır: büyük bilimadamı bir tanrıtanımazcı
ya da bir bilinemezci olmaktan çok uzaktı. Ama Doğanın kendisi devimdeki
cisimlerin anlaşılır yapısı matematiksel olarak anlatılabilecek dinamik
bir dizgesi olarak görülebilir. Ve dizgeyi yöneten ve matematiksel bildirime
açık olan devimde beliren kuvvetlerin12
iç doğalarını bilmesek bile, Doğayı Tanrıya doğrudan bir gönderme olmaksızın
inceleyebiliriz. Burada Tanrının varoluş ve etkinliğinin yadsınması ya
da kuşkulu görülmesi anlamında ortaçağ düşüncesi ile bir kopuş görmeyiz.
Ama kuşkusuz önemli bir ilgi ve vurgu değişimi görürüz. St. Bonaventure
gibi bir onüçüncü yüzyıl tanrıbilimci-felsefecisi birincil olarak tanrısal
kökeninin bir gölgesi ya da uzak belirişi olarak görülen özdeksel dünya
ile ilgilenirken, Rönesans bilimcisi ise, Doğanın tanrısal bir kökeni olduğunu
yadsımazken, birincil olarak dünyanın ve onun dinamik sürecinin nicel olarak
belirlenebilir içkin yapısı ile ilgileniyordu. Başka bir deyişle, bir yandan
vurguyu sonsal nedensellik üzerine getiren bir tanrıbilimsel eğilimli metafizikçinin
bakış açısı ile, öte yandan etker nedenselliği matematiksel olarak belirlenebilir
devimde beliriyor görerek sonsal nedenselliğin yerine koyan bir bilimcinin
bakış açısı arasındaki bir zıtlık söz konusudur.
Denebilir ki eğer birincil olarak
tanrıbilimci olanları birincil olarak bilim adamı olanlarla karşılaştırırsak,
ilgilerinin değişik olacağı ve bu yüzden dikkati ayrıma çekmenin gereksizleşeceği
bütünüyle açıktır. Ama önemli olan nokta kurgul Doğa felsefelerinin ve
Rönesans biliminin birleşik etkisinin kendini onyedinci yüzyıl felsefesinde
duyurmuş olmasıdır. İngiltere’de, örneğin, Hobbes felsefeden özdeksel-olmayana
ya da tinsele ilişkin tüm söylemi kaldırdı. Felsefeci yalnızca ve yalnızca
cisimlerle ilgilenir, gerçi Hobbes cisimler altına genel anlamda yalnızca
insan bedenini değil ama ayrıca politik örgenliği ya da Devleti de getirmiş
olsa da. Descartes’tan Leibniz’e ussalcı kıta metafizikçileri aslında felsefeden
tinsel olgusallığın incelenmesini dışlamadılar. Tinsel tözün ve Tanrının
varoluşunu ileri sürmek Descartes dizgesinin bütünleyici bir yanıydı ve
monadlar kuramında Leibniz, daha sonra görüleceği gibi, cismi aşağı yukarı
tinselleştiriyordu. Aynı zamanda Descartes Pascal’a Tanrıyı bir bakıma
yalnızca dünyayı işletmek için kullanıyor, ve bundan sonra onu bir yana
atıyor olarak göründü. Pascal’ın suçlaması belki de haksız olabilir; ve
benim görüşümde haksızdır. Ama gene de Descartes’ın felsefesinin onüçüncü
yüzyıl metafizikçisinin dizgesi tarafından verilebileceği pek düşünülemeyecek
bir izlenim verebilmesi anlamlıdır.
Bu gene de salt bir ilgi yönü sorusu
değildi. Fiziksel bilimlerin gelişimi doğal olarak felsefeyi dünyaya ilişkin
yeni gerçeklikler bulmak için kullanma tutkusunu uyandırdı. İngiltere’de
Bacon insanın özdeksel çevresindeki güç ve denetimini arttırmayı göz önünde
tutarak Doğanın görgül ve tümevarımcı incelenişini vurguladı—bir inceleme
ki yetkeye ya da geçmişin büyük adlarına bakılmaksızın sürdürülmeliydi.
Fransa’da Descartes’ın Skolastizme başlıca karşıçıkışlarından biri onun
yalnızca daha şimdiden bilinen gerçeklikleri dizgesel olarak açımlamaya
hizmet etmiş ve yeni gerçeklikler bulmada güçsüz kalmış olduğuydu.
Novum
Organum’da Bacon belli buluşların kılgın etkilerine dikkati çekti ki
bunlar, belirttiği gibi, şeylerin görünüşünü ve dünyanın durumunu değiştirmişlerdi.
Yeni coğrafya buluşlarının, yepyeni varsıllık kaynaklarının açılmasının,
ve hepsinden önce fiziğin deneysel bir temelde kuruluşunun yeni bir evrenin
açılışını müjdelediğinin bilincindeydi. Ve önceden görmüş olduklarının
çoğu ancak ölümünden çok sonra gerçekleştirilebilmiş olsa bile, bize ugulayımsal
uygarlığımıza götüren bir sürecin başlangıcını göstermede yanılmıyordu.
Bacon ve Descartes gibi insanlar hiç kuşkusuz kafalarının önceki düşünme
yolları tarafından ne düzeyde etkilenmiş olduğunu bilmiyorlardı; ama yeni
bir çağın eşiğine gelindiğinin bilincini taşımada haksız değildiler. Ve
felsefe, uygarlıkta ilerleme görüşü ile, insan bilgisini genişletme idealinin
hizmetine sürülecekti. Hiç kuşkusuz, Descartes’ın ve Leibniz’in bu süreçte
kullanılacak uygun yönteme ilişkin düşünceleri Francis Bacon’ın düşünceleri
ile aynı değildiler. Ama bu hem Descartes’ın hem de Leibniz’in yeni bilimin
başarılı gelişimi tarafından derinden etkilenmiş oldukları ve felsefeyi
dünyaya ilişkin bilgimizin arttırılması için bir araç olarak gördükleri
olgusunu geçersiz kılmaz.
Rönesansın bilimsel gelişiminin felsefeyi
etkileyişinde bir başka önemli yan daha vardır. O çağda fiziksel bilimler
ve felsefe arasında çok açık denebilecek bir ayrım yapılmıyordu. Fizik
bilimi doğal felsefe [natural philosophy] ya da deneysel felsefe
[experimental philosophy] olarak biliniyordu. Aslında bu terim eski
üniversitelerde yaşamını öyle bir düzeyde sürdürmüştür ki, örneğin Oxford’da
bir deneysel felsefe kürsüsü buluruz—gerçi burayı dolduran kişi terimin
şimdi anlaşıldığı biçimiyle felsefe ile ilgilenmiyor olsa da. Gene de açıktır
ki Rönesans ve erken modern dönem sırasında gökbilim ve fizikteki gerçek
buluşlar felsefeciler olarak değil ama bilimciler olarak sınıflandıracağımız
insanlar tarafından yapıldı. Başka bir deyişle, geriye bakarsak görebiliriz
ki fizik ve gökbilim yetişkinlik kazanıyor ve kendi ilerleme yollarını
az çok felsefeden bağımsız olarak sürdürüyorlardı—hem Galileo’nun hem de
Newton’un (terime bizim verdiğimiz anlamda) felsefe yapmış olmaları olgusuna
karşın. Ama irdelediğimiz dönemde gerçekte öteki bilimlerden ve felsefeden
ayrı bir bilim anlamında ruhbilim üzerine görgül bir çalışma söz konusu
değildi. Öyleyse, gökbilim, fizik ve kimyada başarılı gelişmelerin felsefecilerde
bir insan bilimini geliştirme düşüncesini canlandırmış olması ancak doğal
olabilirdi. Aslında insan bedeninin görgül incelemesi daha şimdiden gelişiyordu.
Yalnızca De fabrica humani corporis (1543) adlı çalışmanın yazarı
Vesalius ve 1615 sıralarında kan dolaşımını bulan Harvey gibi insanlar
tarafından anatomi ve fizyolojide yapılmış buluşları anımsamamız yeterlidir.
Ama ruhbilim konusundaki çalışmalar için felsefecilere dönmemiz gerekecektir.
Descartes, örneğin, ruhun tutkuları
üzerine bir çalışma yazdı, ve anlık ve beden arasındaki karşılıklı etkileşimi
açıklamak için bir kuram önerdi. Spinoza insanın bilgilenme süreçleri üzerine,
tutkular üzerine ve görünürdeki özgürlük bilinci ya da sezgisi ile kendi
dizgesi tarafından gerektirilen belirlenimciliği uzlaştırma konusunda yazdı.
İngiliz felsefecileri arasında ruhbilimsel sorular konusunda belirgin bir
ilgi buluruz. Önde gelen görgücüler, Locke, Berkeley, ve Hume, tümü de
bilgi konusundaki sorunları ele alırlar; ve bu sorunları katı bir bilgikuramsal
bakış açısından çok ruhbilimsel bir bakış açısından irdeleme eğilimindedirler.
Şu demek ki, dikkatlerini ‘‘düşüncelerimiz nasıl doğar?’’ sorusu üzerinde
yoğunlaştırma eğilimindedirler. Ve bu açıkça bir ruhbilimsel sorudur. Yine,
İngiliz görgücülüğünde çağrışımcı ruhbilimin gelişimini görebiliriz. Dahası,
İnsan
Doğası Üzerine İncelenme başlıklı çalışmasına girişinde Hume açıkça
insan bilimini görgül bir temelde geliştirme gereksiniminden söz eder.
Doğal felsefe, der, daha şimdiden deneysel ya da görgül bir temel üzerinde
kurulmuştur; ama felsefeciler insan bilimini benzer bir zemin üzerine oturtmaya
ancak yeni başlamışlardır.
Şimdi, devimdeki cisimler ile ilgilenen
Galileo gibi bir bilimci hiç kuşkusuz kendini özdeksel dünyaya ve fizik
ve gökbilim sorularına sınırlayabilirdi. Ama dünyayı belli bir düzeneği
olan bir dizge olarak alan görüş metafizikçi felsefecinin kaçınamayacağı
sorunlar yaratıyordu. Özel olarak, insan dünya içersindeki bir varlık olduğu
için, onun bütünüyle düzeneksel dizge içersine düşüp düşmeyeceği sorusu
doğar. Açıktır ki, olanaklı iki genel yanıt çizgisi vardır. Bir yandan
felsefeci insanın tinsel bir ruha iye olduğu, özgür seçme gücü ile donatılı
olduğu, ve bu tinsel ve özgür ruh nedeniyle belli bir düzeye dek özdeksel
dünyayı ve düzeneksel nedensellik dizgesini aştığı görüşünü savunabilir.
Öte yandan, özdeksel evrene ilişkin bilimsel düşünceyi bir bütün olarak
insanı kapsayacak denli genişletebilir. Ruhsal süreçler o zaman büyük bir
olasılıkla fiziksel süreçlerin epifenomenleri olarak, ya da, daha kabaca,
kendileri özdeksel olarak yorumlanacak, ve insan özgürlüğü yadsınacaktır.
Descartes ilk yanıtın gerçekliğine
inanıyordu, gerçi ruhtan çok anlıktan söz etmiş olsa da. Özdeksel dünya
geometrik uzam ile özdeşleştirilmiş özdek ve devim terimlerinde betimlenebilir,
ve tüm cisimler, dirimli cisimleri de kapsayarak, bir anlamda makinelerdir.
Ama bir bütün olarak insan salt bu düzeneksel dizgenin bir üyesine indirgenemez.
Çünkü hem özdeksel dünyayı hem de onu yöneten belirleyici etker nedensellik
yasalarını aşan tinsel bir anlığı vardır. Öyleyse modern çağın tam eşiğinde
‘‘modern felsefenin babası’’ olarak bilinen felsefecinin genel olarak tinsel
olgusallığın ve özel olarak insanın tinsel anlığının varoluşunu ileri sürdüğünü
görürüz. Ve bu sav yalnızca eski geleneğin bir kalıntısı değildi; Descartes’ın
dizgesinin bütünleyici bir parçasıydı ve onun yeni bilimsel dünya görüşünün
maydan okumasına karşı yanıtının bir bölümünü temsil ediyordu.
Bununla birlikte, Descartes’ın insanı
yorumlayışı tikel bir sorunun doğuşuna neden oldu. Çünkü eğer insan açıkça
ayırdedilebilir iki tözden oluşuyorsa, doğası ayrılma ve bundan böyle bir
birlik taşımama eğiliminde olacaktır. O zaman açık ruhsal-fiziksel etkileşim
olgularını anlamak çok güçleşecektir. Descartes’ın kendisi anlığın beden
üzerinde etkide bulunabileceğini ve etkide bulunduğunu ileri sürdü: ama
onun etkileşim kuramı dizgesinin en az doyurucu özelliklerinden biri olarak
görüldü. Ve genel olarak ‘‘vesileciler’’ [occasionalists] olarak
bilinen Geulincx gibi Kartezyenler türdeş olmayan iki tözün birbirleri
üzerinde etkide bulunabileceklerini kabul etmediler. Görünürde karşılıklı
etkileşim yer aldığı zaman, gerçekte olan şey ruhsal bir olayın vesilesi
üzerine Tanrının karşılık düşen fiziksel olaya neden olmasıdır, ya da evrik
olarak. Böylece vesilecilerin görünürdeki etkileşim olgularını açıklamak
için tanrısal etkinliğe başvurmaları gerekiyordu. Ama eğer anlık beden
üzerinde etkide bulunamıyorsa, Tanrının bunu nasıl yapabildiği ilk bakışta
açık değildir. Ve Spinoza’nın dizgesinde etkileşim sorunu ortadan kaldırıldı,
çünkü anlık ve beden tek bir olgusallığın iki yanı olarak görüldüler. Bununla
birlikte, Leibniz’in felsefesinde sorun biraz değişik bir biçimde yeniden
ortaya çıkar. Soru bundan böyle türdeş olmayan iki töz arasındaki etkileşimin
nasıl olabileceği değil, ama dahaçok sayısal olarak ayrı ve bağımsız monadlar
arasındaki, eş deyişle, insan anlığını oluşturan başat monad ile bedeni
oluşturan monadlar arasındaki etkileşimin nasıl olabileceği sorusudur.
Ve Leibniz’in yanıtı, tam anlamıyla aynı olmasa da, vesilecilerinkine yakındı.
Tanrı monadları öyle yaratmıştı ki, etkinlikleri eksiksiz yapılı iki saatin
kollarının birbirleri ile uyum içinde oldukları bir durumu andıran bir
yolda eşzamanlı kılınmışlardır—gerçi saatlerden biri öteki üzerinde etkili
olmasa da.
Vesileciler hiç kuşkusuz Descartes’ın
tinsel ve özdeksel tözler düşüncesi ile başlıyorlardı; ve kendilerine özgü
kuramları bu düşünceyi öngerektirir. Ama dünyaya ilişkin yeni bilimsel
kavrayışı bir bütün olarak insana dek genişletmeye çalışmış başka felsefeciler
de vardı. İngiltere’de Hobbes Galileo’nun düzenekbiliminin temel düşüncelerini
tüm olgusallığa, daha açık bir deyişle, felsefede anlamlı olarak irdelenebilecek
tüm olgusallığa uyguladı. Tözü özdeksel töz ile eşitledi, ve felsefecinin
başka bir tür olgusallığı tasarlayabilmesine ya da irdeleyebilmesine izin
vermedi. Felsefeci öyleyse insanı başka cisimlerle aynı yasalara boyun
eğen salt özdeksel bir varlık olarak görmelidir. Özgürlük ortadan kaldırılr,
ve bilinç sinir dizgesindeki değişimlere indirgenebilir bir devim olarak
yorumlanır.
Kıta Avrupasında birçok onsekizinci
yüzyıl felsefecisi benzer bir kaba özdekçiliği kabul ettiler. Örneğin,
La Metrie,
İnsan Bir Makine (1748) başlıklı çalışmanın yazarı, insanı
karışık bir özdeksel makine olarak ve tinsel bir ruh kuramını masal olarak
sundu. Bu görüşü ileri sürerken Descartes’ı doğrudan öncülü olarak bildirdi.
Descartes dünyanın düzenekçi bir yorumunu vermeye başlamış, ama bunu belli
bir noktada terketmişti. La Metrie, insanın ruhsal süreçlerinin, onun fiziksel
süreçlerinden daha az olmamak üzere, düzenekçi ve özdekçi bir önsav terimlerinde
açıklanabileceğini göstererek süreci tamamlamakla ilgileniyordu.
Yeni bilimin meydan okuması öyleyse
insan açısından bir sorun yaratmıştı. Aslında sorun bir anlamda eski bir
sorundu; ve Descartes ve Hobbes tarafından onyedinci yüzyılda sunulan birbirinden
uzaklaşan çözümleri andıran çözümleri Yunan felsefesinde bulabiliriz. Yalnızca
bir yanda Platon’u ve öte yanda Demokritus’u düşünmemiz yeterlidir. Ama
sorun eski olsa da, o denli de yeni bir sorundu, şu anlamda ki, Galileo
ve Newton’un bilime getirdikleri gelişme onu yeni bir ışık altına düşürmüş
ve önemini vurgulamıştı. Daha sonra Immanuel Kant’ın Newton biliminin geçerliliğinin
onaylanmasını insanın ahlaksal özgürlüğüne bir inanç ile birleştirmeye
çalıştığını görürüz. Aslında Kant’ın Descartes’ın konumunu yeniden bildirdiğini
söylemek oldukça yanıltıcı olacaktır; ama düzenekçi dünya görüşünü bütünlüğü
içindeki insanı da kapsayacak denli genişletenler ve bunu yapmayanlar arasında
genel bir ayrım çizgisi çekersek, Descartes ve Kant’ı çizginin aynı yanına
yerleştirmemiz gerekir.
İlginin tanrıbilimsel konulardan
Tanrıya belirtik bir gönderme olmaksızın Doğa ve insanın incelemesine kayışını
düşünürken, şu izleyeceğimiz nokta da önemlidir. Hume onsekizinci yüzyılda
insan biliminden söz ederken, ahlak felsefesini ya da törebilimi dışarda
bırakmıyordu. Ve genel olarak İngiliz felsefesinde Rönesans ve onsekizinci
yüzyıl sonu arasındaki dönem sırasında törebilime yönelik güçlü bir ilgi
gözleyebiliriz. Bu ilgi İngiliz düşüncesinin önde gelen özelliklerinden
biri olarak sürmüştür. Dahası, hiç kuşkusuz kuraldışılar olsa da genel
olarak doğrudur ki, dönemin İngiliz ahlakçıları tanrıbilimsel varsayımlar
olmaksızın bir törel kuram geliştirmeye çabalıyorlardı. Onlar, onüçüncü
yüzyıldaki Thomas Aquinas’ın13 tersine,
Tanrının bengi yasası düşüncesi ile başlayarak ondan yine onun bir anlatımı
olarak görülen dağal ahlaksal yasa düşüncesine inmiyorlardı. Böylece, onsekizinci
yüzyıldaki İngiliz ahlak felsefesi ortaçağ sonrası felsefi düşüncenin tanrıbilimden
bağımsız olarak kendi yolunu izleme yönündeki eğilimini gösterir.
Politik felsefe konusunda da benzer
gözlemler yapılabilir. Hobbes onyedinci yüzyılda hiç kuşkusuz belli bir
ölçüde kilise sorunları konusunda yazar; ama bu demek değildir ki onun
politik kuramı tanrıbilimsel sayıltılar üzerine bağımlıdır. Onsekizinci
yüzyılda Hume için politik felsefe insan biliminin bir parçasıdır, ve onun
gözünde tanrıbilim ile ya da giderek genel olarak metafizik ile hiçbir
bağıntısı yoktur. Ve aynı yüzyılda Rousseau’nun politik kuramı da laik
denebilecek bir kuramdı. Hobbes, Hume ve Rousseau gibi insanların dünya
görüşleri Thomas Aquinas’ın14 görüşünden
oldukça ayrı ve St. Augustine’inkinden15
ise çok daha ayrıydı. Aslında dünya görüşlerinin Padualı Marsilius’un16
yazılarında ondördüncü yüzyılın ilk yarısında öncelenmiş olduğunu görebiliriz.
Ama Marsilius’u Orta Çağın tipik politik felsefecileri arasında saymak
güçtür.
Bu kesimde fizik biliminin onyedi
ve onsekizinci yüzyılların felsefesi üzerindeki etkisini vurguladım. Orta
Çağlarda tanrıbilim en yüksek bilim olarak görülürken, ortaçağ-sonrası
dönemde ise doğal bilimler sahnenin özeğini doldurmaya başladılar. Bununla
birlikte, onyedi ve onsekizinci yüzyıllarda öyle bir dönemdeyizdir ki henüz
felsefeci, tıpkı bilim adamı gibi, dünyaya ilişkin bilgimizi arttırabileceğine
güven duymaktadır. Aslında, bu anlatım, eğer David Hume’un kuşkuculuğunu
göz önüne getirirsek, önemli ölçüde sınırlanma gereksinimindedir. Ama,
genel olarak konuşursak, egemen olan hava felsefi düşüncenin gücü konusunda
iyimser bir güven duygusudur. Ve bu güven fizik biliminin başarılı gelişimi
tarafından canlandırıldı ve yeğinleştirildi. Fizik bilimi henüz bir çok
kafada felsefenin olgusallığa ilişkin bilgimize hiçbirşey katamayacağı
kuşkusunu, ya da giderek kanısını yaratacak denli sahneye egemen değildi.
Ya da, sorunu bir başka yolda koyarsak, felsefe tanrıbilimin hizmetçisi
olmaya son vermiş olsa da, henüz bilimin hizmetçisi olmamıştır. Bilimden
bir uyarı almakta, ama özerklik ve bağımsızlığını ileri sürmektedir. Sonuçların
kişiyi onun savlarını kabul etmeye yüreklendirip yüreklendirmediği bir
başka sorundur. Her ne olursa olsun, bu irdelemekte olduğumuz dönemdeki
felsefe tarihine bir giriş yazısında elverişli bir biçimde tartışabilecek
bir soru değildir.
2. Kıta Ussalcılığı: Doğası, Kuşkuculuk
ve Yeni-Stoacılık ile İlişkisi, Gelişimi
Kant öncesi modern felsefeyi iki
ana akıma bölmek gelenekseldir. Birincisi Descartes’dan Leibniz’e ve öğrencisi
Christian Wolf’a dek kıtanın ussalcı dizgelerini kapsarken, ikincisi Hume’u
da içine almak üzere İngiliz görgücülüğünü kapsar. Burada bu sınıflandırma
kabul edilmiştir, ve bu kesimde kıta ussalcılığına ilişkin kimi ön açıklamalarda
bulunmak istiyorum.
Terimin en geniş anlamında bir ussalcı
felsefeci ile çoğu kez anlaşılan şey usunun kullanımına güvenen ve gizemsel
sezgilere ya da duygulara başvurmayan bir felsefecidir. Ama terimin bu
geniş anlamı onyedi ve onsekizinci yüzyılın büyük kıta dizgelerini İngiliz
görgücülüğünden ayırdetmek için bütünüyle yetersizdir. Locke, Berkeley
ve Hume, tümü de felsefi düşüncelerinde uslamlama üzerine dayandıklarını
ileri sürdüler. Bu nedenle, terim bu geniş anlamda anlaşılıyorsa onyedi
ve onsekizinci yüzyıl metafiziğini ortaçağ metafiziğinden ayırdetmek için
yararlı olmayacaktır. Kimi eleştirmenler örneğin Thomas Aquinas’ı hüsnükuruntu
ile suçlayabilirler, şu anlamda ki onlara göre Aquinas ussal-olmayan bir
zeminde daha şimdiden inanmakta olduğu ve savunmayı dilediği vargıları
kabul etmek için yetersiz nedenler ileri sürüyordu. Ama Aquinas’ın kendisi
hiç kuşkusuz felsefesinin ussal bir düşünce ürünü olduğuna inanıyordu.
Ve eğer bu suçlama ona karşı geçerli olsaydı, Descartes için de eşit ölçüde
geçerli olurdu.*(1)
Gündelik konuşma dilinde bir ussalcı
şimdi genel olarak doğaüstünü ve gizemlerin tanrısal bildirilişi düşüncesini
yadsıyan bir düşünür olarak anlaşılır. Ama terimin bu kullanımının doğaüstünün
varoluşu için hiçbir ussal kanıtın olduğuna ve tanrıbilimsel anlamda herhangi
bir tanrısal bildirişin olduğuna inanmak için hiçbir ussal gerekçenin olmadığını
kabul etmesi olgusundan bütünüyle ayrı olarak, terim hiç kuşkusuz bize
İngiliz görgücülüğü ile zıtlık içindeki Kant-öncesi kıta felsefesinin ayırdedici
bir ırasalını vermeyecektir. Terim, bu anlamda kullanıldığında, onsekizinci
yüzyıl Fransız felsefecilerinden bir bölümü için uygun olacaktır. Ama Descartes’a
uygun düşmeyecektir. Çünkü onun Tanrının varoluşu için tanıtları geliştirirken
olduğu gibi Katolik inancı kabul etmede de gösterdiği içtenliği yadsımak
ya da giderek bundan kuşku duymak için hiçbir yeterli neden yoktur. Eğer
‘‘ussalcılık’’ terimini onyedi ve onsekizinci yüzyılın önde gelen kıta
dizgelerini İngiliz görgücülüğünden ayırdetmek için kullanmayı istersek,
ona bir başka anlam vermemiz gerekecektir. Ve belki de bunu yapmanın en
kolay yolu bilginin kökeni sorununa değinmektir.
Descartes ve Leibniz gibi felsefeciler
doğuştan ya da a priori gerçeklikler düşüncesini kabul ediyorlardı.
Hiç kuşkusuz, yeni doğmuş bir bebeğin dünyaya geldiği kıpıdan başlayarak
belli gerçeklikleri algıladığını düşünmüyorlardı. Tersine, belli gerçekliklerin
deneyimin ancak anlığın kendi ışığıyla bunların gerçekliklerini algılamasına
zemin olan bir durumu sağlamaları anlamında gizil olarak doğuştan olduklarını
düşünüyorlardı. Bu gerçeklikler deneyimden yapılan tümevarımcı genellemeler
değildirler, ve herhangi bir görgül doğrulama gereksinimi içinde durmazlar.
Olabilir ki kendiliğinden-açık bir ilkenin gerçekliğini ancak deneyim durumunda
algılarım; ama gerçekliği deneyime bağımlı değildir. Kendinde gerçek olarak
görünür, ve bu gerçeklik mantıksal olarak deneyimden önce gelir, üstelik,
ruhbilimsel bakış açısından, gerçekliğinin belirtik bir algısına ancak
deneyim durumunda ulaşabilsek de. Leibniz’e göre böyle gerçeklikler belirsiz
bir anlamda anlığın yapısında önceden temsil edilirler, üstelik ilk bilinç
kıpısında belirtik olarak bilinmeseler bile. Bunlar öyleyse edimsel olarak
doğuştan olmaktan çok gizil olarak doğuştandırlar.
Ama kendiliğinden-açık ilkelere inanç
onyedi ve onsekizinci yüzyıl kıta metafizikçilerini özgünlükleri içinde
göstermek için yeterli değildir. Ortaçağ metafizikçileri de kendiliğinden-açık
ilkelere inanıyorlardı, gerçi Aquinas onlara doğuştan demek için hiçbir
yeterli neden görmemiş olsa da. Descartes, Spinoza ve Leibniz’e özgünlüklerini
veren şey dahaçok onların böyle ilkelerden olgusallığa ilişkin olarak,
dünyaya ilişkin olarak bilgi verecek gerçekliklerin bir dizgesini çıkarma
idealleridir. ‘‘İdealleri’’ diyorum, çünkü hiç kuşkusuz felsefelerinin
gerçekte kendiliğinden-açık ilkelerden arı tümdengelimler oluşturduklarını
kabul edemeyiz. Eğer böyle olmuş olsaydı, felsefelerinin karşılıklı olarak
bağdaşmaz olmaları aşırı ölçüde tuhaf olurdu. Ama idealleri tümgelimli
bir gerçeklikler dizgesi ideali idi—matematiksel bir dizgeye aldırımlı
ama aynı zamanda olgusal bilgimizi arttırmaya yetenekli. Spinoza’nın baş
yapıtı Ethica more geometrico demostrata (Geometrik olarak tanıtlı
Törebilim) başlığını taşıyordu, ve olgusallığa ve insana ilişkin gerçekliği
yarı-matematiksel bir yolda açıklama savındaydı. Bu yöntem tanımlar ve
belitler ile başlar, ve ardışık önermelerin düzenli bir biçimde tanıtlanmaları
yoluyla ilerleyerek gerçeklikleri pekinlikle bilinen bir vargılar dizgesini
kurmaya yönelir. Öte yandan Leibniz evrensel simgesel bir dil ve evrensel
mantıksal bir yöntem ya da kalkülüs kavramını düşünüyordu ki bununla yalnızca
tüm varolan bilgiyi dizgeselleştirmek değil ama şimdiye dek bilinmeyen
gerçeklikleri çıkarsamak da olanaklı olacaktı. Ve eğer temel ilkelerin
gizil olarak doğuştan oldukları söyleniyorsa, bütün bir çıkarsanabilir
gerçeklikler dizgesi usun kendisinin kendini-açımlaması olarak görülebilir.
Açıktır ki ussalcı felsefeciler matematiksel
uslamlama modelinden etkileniyorlardı. Şu demek ki, matematik bir açıklık,
pekinlik, düzenli çıkarsama modeli sunar. Kişisel öğe, örneğin duygu gibi
öznel etmenler ortadan kaldırılır, ve gerçekliği üzerine inanca verilen
bir önermeler kümesi kurulur. Eğer matematiğinkini andıran uygun bir yöntem
kullanılacak olsaydı, felsefe benzer bir nesnellik ve pekinliğe erişemez
miydi? Doğru yöntemin kullanımı metafiziksel felsefeyi, ve giderek törebilimi
bile sözel çekişmeler, bulanık düşünceler, yanlış uslamlama ve karşılıklı
olarak bağdaşmaz vargılar için bir alan olmak yerine, sözcüğün en sağın
anlamında bir bilim yapabilirdi. Kişisel öğe ortadan kaldırılabilir ve
felsefe, tıpkı arı matematik gibi, evrensel, zorunlu ve kişisel-olmayan
gerçekliğin ırasallarına iye olabilirdi. Böyle düşüncelerin, daha sonra
görüleceği gibi, Descartes durumunda büyük ağırlıkları vardı.
Bugün yaygın olarak genelde arı matematiğin
bize dünyaya ilişkin olarak olgusal bilgi vermediği ileri sürülür. Yalın
bir örnek alalım. Eğer bir üçgeni belli bir yolda tanımlarsak, belli özelliklere
iye olmalıdır, ama bundan bu özelliklere iye üçgenlerin varoldukları vargısını
çıkarsayamayız. Çıkarsayabileceğimizin tümü, eğer tanıma uygun düşen bir
üçgen varsa, onun bu özelliklere iye olduğudur. Ve ussalcılara yönelik
açık bir eleştiri de onların matematiksel ve varoluşsal önermeler arasındaki
ayrımı anlamamış olduklarıdır. Bu eleştiri aslında bütünüyle haksız değildir.
Çünkü, daha sonra gösterileceği gibi, Descartes kendi dizgesini kimi yazarların
bir ‘‘geneleme’’ dedikleri şey üzerine değil ama bir varoluşsal önerme
üzerine kurmaya çalıştı. Aynı zamanda güçlükle yadsınabilir ki ussalcılar
payına felsefeyi, doğal felsefeyi ya da fiziği de kapsayarak, arı matematiğe
ve nedensel ilişkiyi mantıksal imleme benzetme eğilimi vardı. Ama Rönesans
biliminin arkatasarının onları bu yolda düşünmeye yüreklendirdiği ileri
sürülebilir. Ve şimdi bu noktayı açıklamak istiyorum.
Doğanın bir bakıma yapıda matematiksel
olduğu Galileo’nun ilkesiydi. ‘‘Bir fizikçi olarak fiziğin temellerini
ve Doğanın gözlenen kurallılıklarını olanaklı olduğu ölçüde matematiksel
önermelerin terimlerinde anlatmaya çalıştı. Bir felsefeci olarak matematiksel
yöntemin fizikteki başarısından matematiğin olgusalın gerçek yapısına anahtar
oluğu vargısını çıkardı.’’17 İl saggiatore’de18
Galileo felsefenin Tanrı tarafından evrenin kitabında yazıldığını bildiriyordu,
gerçi dili—ki matematiğin dilidir—anlayıncaya dek bu kitabı okuyamasak
da. Buna göre, eğer Galileo’nun ileri sürdüğü gibi Doğanın yapısı matematiksel
ırada ise—öyle ki Doğa ve matematik arasında bir uygunluk vardır—, matematiksel
yöntem ideali tarafından güdülen felsefecilerin nasıl felsefi alanda bu
yöntemin uygulanışının olgusallık konusunda şimdiye dek bilinmeyen gerçekliklerin
bulunuşuna götürebileceğini düşünmeye başladıklarını anlamak kolaydır.
Bununla birlikte, Descartes’ın pekinlik
için araştırmasının ve matematiğe uslamlama için bir model olarak bakmasının
imlemini anlayabilmek için, Rönesans düşüncesinin yanlarından biri olan
kuşkuculuğun yeniden dirilişini göz önünde tutmak yararlı olacaktır. Onaltıncı
yüzyılın son yarısındaki Fransız kuşkuculuğunu düşünürken ilk anımsanacak
ad Montaigne’dir (1533-92). Ve bu onun Fransız yazın alanındaki seçkin
konumu verildiğinde, ancak doğal olabilir. Bu Tarih’in üçüncü cildinde
belirtildiği gibi,19 Montaigne eski tartışmaları
kuşkuculuk yanından yeniden diriltti: duyusal-deneyimin göreliliği ve güvenilmez
ırası, anlığın duyusal-deneyim üzerine bağımlılığı ve bu nedenle saltık
gerçeğe erişmek için yeteneksizliği, ve duyuların ve usun çatışan savlarından
doğan sorunları çözmeye yeteneksizliğimiz. İnsan herhangi bir pekin metafiziksel
dizge kurma gücünden yoksundur; ve metafizikçilerin değişik ve bağdaşmaz
vargılara ulaşmış olmaları olgusu buna tanıktır. Hümanistlerin yaptıkları
gibi insan anlığının güçlerini yüceltmek saçmadır: tersine bilgisizliğimizi
ve ansal yeteneklerimizin zayıflığını açıkça kabul etmemiz gerekir.
Usun kullanımı yoluyla metafiziksel
ve tanrıbilimsel gerçeklere erişme olanağı konusundaki bu kuşkuculuk sonunda
bir rahip olan Charron (1541-1603) tarafından kabul edildi. Charron aynı
zamanda insanın kendisini inanç olarak kabul edilmesi gereken tanrısal
bildirişlerin önünde önemsizleştirme yükümlülüğü üzerinde diretti. Ahlak
felsefesi alanında Stoacı esinden kaynaklanan bir törebilimi kabul etti.
Bundan önceki ciltte20 Rönesans sırasında
Stoacılığı yeniden diriltenlerden biri olarak Justus Lipsius’dan (1547-1606)
söz edilmişti. Bir başkası da William Du Vair (1556-1621) idi ki Stoacı
törebilimi Hıristiyan inanç ile uyumlu kılmaya çalışmıştı. Metafizik açısından
kuşkuculuğun etkili olduğu bir zamanda Stoacı bakış açısının ahlaksal olarak
bağımsız insan idealinin kimi kafalarda bir çekicilik yaratmış olması anlaşılabilir
bir şeydir.
Ama kuşkuculuk Montaigne tarafından
temsil edilen ince ve yazınsal türe ya da Charron’un inanççılığına [fideism]
sınırlanmış değildi. Ayrıca bir özgür-düşünürler kümesi tarafından da temsil
ediliyordu ki, bunlar için Charron’un kuşkuculuğu inanççılık ile birleştirmesindeki
tutarsızlıkları göstermek pek güç değildi. Bu birleşim daha önce ondördüncü
yüzyılda görülmüştü; ve kimi dinsel eğilimli insanlar hiç kuşkusuz bunun
etkisi altındaydılar. Ama bu ussal bakış açısından hiç de doyurucu bir
konum değildir. Dahası, özgür-düşünürler ya da erkinlikçiler [libertines]
Stoacı törellikte öylesine önemli bir rol oynayan ‘‘doğa’’ terimini Charron’un
anlamış olduğundan çok daha değişik bir anlamda yorumladılar. Ve terim,
Yunanlıların ona verdiği değişik anlamlar göz önünde tutulacak olursa,
gerçekten ikircimlidir.
Montaigne’in Pirhonizminden ve Charron’un
inanççılığından ahlaksal kinizm ile birleşmiş kuşkuculuğa dek, kuşkuculuğun
yeniden dirilişi Descartes’ın felsefeyi güvenilir bir temel üzerine kurma
çabasıyla yakından ilgilidir. Meydan okumayı karşılamada Descartes matematiğe
pekin ve açık uslamlamanın modeli olarak baktı, ve metafiziğe benzer bir
açıklık ve pekinlik vermeyi istedi. Metafizik burada inakçı tanrıbilimi
değil ama felsefi tanrıbilimi kapsıyor olarak anlaşılmalıdır. Descartes’ın
görünüşünde kendisinin Tanrının varoluşu için önerdiği tanıtlamalar saltık
olarak geçerliydiler. Ve bu yüzden Tanrı tarafından bildirilmiş gerçekliklere
inanç için kendisinin sağlam bir temel sağladığına inanıyordu. Şu demek
ki, insanlığa gerçeklikleri bildirmeye yetenekli olan bir Tanrının varolduğunu
kesin bir biçimde göstermiş olduğuna inanıyordu. Törebilime gelince, Descartes’ın
kendisi Stoacılığın yeniden dirilişi tarafından etkilendi, ve dizgesel
bir törebilim geliştirmemiş olsa da, gerçek ve değerli olarak tanımış olduğu
Stoacı ilkeleri kendi felsefesine katmayı düşündü. Spinoza’nın ahlak felsefesinde
de belirgin bir Stoacılık etkisi görebiliriz. Aslında Stoacılık belli önemli
bakımlardan kullanılmak için Spinoza’nın felsefesine Descartes’ın felsefesine
olduğundan çok daha iyi uyarlanmıştı. Çünkü Spinoza, Stoacılar gibi, hem
bir birci hem de bir belirlenimci idi, oysa Descartes bu iki konumdan hiç
birini benimsemiyordu.
Descartes ve Spinoza arasındaki ayrımlara
değinmek bizi kısaca kıta ussalcılığının gelişimin irdelemeye götürür.
Bir giriş bölümünde bu konu üzerine uzunlamasına konuşmak uygun olmayacaktır.
Ama konu üzerine birkaç söz okuyucuya tek tek felsefecilere ayrılmış bölümlerde
daha uzunlamasına idelenecek olan gelişme şemasının bir ön düşüncesini
vermede yararlı olabilir—üstelik bu kaçınılmaz olarak yetersiz olsa da.
Daha önce görmüştük ki Descartes
iki değişik töz tipinin, tinsel ve özdeksel tözün varoluşunu doğruluyordu.
Sözcüğe verilen bu anlamda ona bir ikici demek olanaklıdır. Ama iki enson,
bağımsız varlıkbilimsel ilke konutlamış olması anlamında bir ikici değildi.
Bir sonlu anlıklar çokluğu vardır ve bir cisimler çokluğu vardır. Ama hem
sonlu anlıklar hem de sonlu cisimler yaratıcı ve koruyucu olarak Tanrıya
bağımlıdırlar. Tanrı bir bakıma sonlu tinsel tözler alanı ve cisimsel alan
arasındaki halkadır. Önemli birçok bakımdan Descartes’ın felsefesi onüçüncü
yüzyıl metafizikçilerinin dizgelerinden büyük ölçüde ayrılır; ama yalnızca
onun tinsel ve özdeksel tözler arasında özsel bir ayrımı kabul etmiş bir
tanrıtanırcı ve bir çoğulcu olduğu bildirimine dikkat edersek, diyebiliriz
ki ortaçağ metafiziğinin geleneğini koruyordu. Yalnızca bunu söylemek aslında
Kartezyenizm üzerine çok yetersiz bir görüş vermek olacaktır. Çünkü esin
ve amaç türlülüğünün gözardı edilmesine neden olacaktır. Ama gene de modern
dönemin ilk önemli kıta felsefecisinin Orta Çağlarda yürürlükte olan genel
olgusallık şemasını büyük ölçüde korumuş olduğu olgusunu anımsamak yararsız
olmayacaktır.
Bununla birlikte, Spinoza’ya döndüğümüzde
Kartezyen ikiciliği ve çoğulculuğu bir yana atan bir birci dizge buluruz.
Salt bir töz, tanrısal töz vardır ki bir yüklemler sonsuzluğuna iyedir,
ve bu yüklemlerden ikisi, düşünce ve uzam, bizim tarafımızdan bilinir.
Anlıklar düşünce yüklemi altında tek bir tözün kipleridirler, ve cisimler
ise aynı tek tözün uzam yüklemi altındaki değişikleridirler. İnsanda sonlu
anlık ve sonlu beden arasındaki karşılıklı etkileşim konusunda Kartezyen
sorun yiter, çünkü anlık ve beden iki töz değil ama tek bir tözün koşut
değişkileridir.
Gerçi Spinoza’nın birci dizgesi Descartes’ın
çoğulcu dizgesi ile karşıtlık içinde duruyor olsa da, eşit ölçüde açık
bağıntılar vardır. Descartes tözü varolabilmek için kendinden başka hiçbirşeye
gerek duymayan varolan birşey olarak tanımlıyordu. Ama, açıkça kabul ettiği
gibi, bu tanım sözcüğün tam anlamıyla yalnızca Tanrıya uygundur, öyle ki
yaratıklar ancak ikincil ve andırımlı bir anlamda tözler olarak adlandırılabilirler.
Bununla birlikte, Spinoza benzer bir töz tanımını kabul ederek yalnızca
tek bir tözün, Tanrının varolduğu, ve yaratıkların tanrısal tözün değşkilerinden
daha çoğu olamayacakları vargısını çıkardı. Bu sınırlı anlamda dizgesi
Descartes’ın dizgesinin bir gelişimidir. Aynı zamanda, Kartezyenizm ve
Spinozacılık arasında bağıntılara karşın iki dizgenin esin ve havaları
oldukça değişiktir. Spinoza’nın dizgesi belki de bir düzeye dek yeni bir
bilimsel bakış açısının olgusallığın bütününe kurgul bir uygulanışının
sonucu olarak görülebilir; ama o denli de biçimsel, geometrik süsler içinden
ışıyan ve Kartezyenizmde bulunmayan yarı-gizemli ve kamutanrıcı bir renk
ve esin ile kaynaşmıştır.
Olgusallığa ilişkin şimdiye dek bilinmeyen
gerçekliklerin mantıksal bir çıkarsaması ideali ile Leibniz’den belki de
benzer bir birci önsavı benimsemesi beklenebilirdi. Ve açıktır ki bunu
kendisi de görüyordu. Ama gerçekte ortaya çoğulcu bir felsefe koydu. Olgusallık
bir monadlar ya da etkin tözler sonsuzluğundan oluşur ve Tanrı en yüksek
monaddır. Böylece çoğulculuk söz konusu olduğu sürece felsefesi Spinoza’nınkinden
daha çok Descartes’ınkine yakındır. Aynı zamanda kökten bir biçimde ayrı
iki töz tipi olduğuna inanmıyordu. Her bir monad dinamik ve özdeksel-olmayan
bir etkinlik özeğidir; ve hiçbir monad geometrik uzam ile özdeşleştirilemez.
Bununla birlikte, bu demek değildir ki olgusallık anarşik bir monadlar
kaosundan oluşur. Dünya dinamik bir uyumdur, tanrısal anlık ve istenci
anlatır. Örneğin insan durumunda onu oluşturan monadlar arasında dinamik
ya da işlemsel bir birlik vardır. Ve evren açısından da durum budur. Bir
bakıma ortak bir ereğe erişmek için işbirliği yapan monadların evrensel
bir uyumu söz konusudur. Ve bu uyumun ilkesi Tanrıdır. Monadlar öyle bir
yolda biraraya örülüdürler ki, tek bir monad bir başkası üzerine doğrudan
etkide bulunmasa da herhangi bir monaddaki herhangi bir değişim tanrısal
olarak önceden saptanmış uyuma bütün bir dizge boyunca yansır. Her bir
monad bütün evrende yansır: büyük-evren küçük-evrende yansıtılır. Sonsuz
bir anlık öyleyse tek bir monadı düşünmekle bir bakıma bütün evreni okuyabilir.
Öyleyse, eğer kıta ussalcılığının
gelişimini Kartezyenizmin bir gelişimi olarak görmek istersek, belki de
diyebiliriz ki Spinoza Kartezyenizmi statik bir bakış açısından, ve öte
yandan Leibniz ise dinamik bir bakış açısından geliştirdi. Descartes’ın
iki tür tözü Spinoza’da yüklemlerinden ikisi altında görülen tek bir tözün
iki kipleşmesi olur. Leibniz’de Kartezyen çoğulculuk korunur, ama her bir
töz ya da monad özdeksel-olmayan bir etkinlik özeği olarak yorumlanır,
Kartezyen özdeksel töz düşüncesi, ki bir bakıma geometrik uzam ile özdeşleştirilebilir
ve dışardan devim eklenmesine açıktır, ortadan kaldırılır. Ya da gelişmeyi
bir başka yolda anlatmak da olanaklıdır. Spinoza tözsel ya da varlıkbilimsel
bir bircilik konutlamakla Kartezyen ikiciliği çözer. Bu bircilikte Descartes’ın
tözler çokluğu tek bir tanrısal tözün kipleşmeleri ya da ‘‘ilinekleri’’
olurlar. Bununla birlikte, Leibniz Spinoza tarafından ileri sürülenden
bütünüyle ayrı tipte bir bircilik ileri sürerek Kartezyen ikiciliği ortadan
kaldırır. Tüm monadlar ya da tözler kendilerinde özdeksel değildirler.
Böylece yalnızca tek bir töz türünün olması anlamında bir bircilik ile
karşılaşırız. Ama aynı zamanda Kartezyen çoğulculuk sürdürülür, çünkü bir
monadlar çokluğu söz konusudur. Bunların dinamik birliği tek bir tanrısal
tözün kipleşmeleri ya da ilinekleri olmalarına değil ama tanrısal olarak
önceden-saptanmış uyuma bağlıdır.
Gelişimi anlatmanın daha başka bir
yolu şöyle olacaktır. Kartezyen felsefede özdeksel dünyada düzeneksellik
ve etker nedensellik yasalarının hüküm sürmesi, ve buna karşı tinsel dünyada
ise özgürlüğün ve erekselliğin olması anlamında kesin bir ikicilik vardır.
Spinoza bu ikiciliği kendi birci önsavı yoluyla ortadan kaldırır, şeyler
arasındaki nedensel bağıntıları mantıksal imlemlere benzeştirir. Matematiksel
bir dizgede vargıların öncüllerden çıkması gibi, Doğa evreninde de kipleşmeler
ya da başka bir deyişle şeyler, değişimleri ile birlikte, tek bir varlıkbilimsel
ilkeden, tanrısal tözden gelirler. Bununla birlikte, Leibniz düzeneksel
nedenselliği erekbilim ile birleştirmeye çalışır. Her bir monad bir iç
değişim yasasına göre açınır ve gelişir, ama bütün bir değişimler dizgesi,
önceden-saptanmış uyum dolayısıyla, bir ereğe erişmeye yönelmiştir. Descartes
doğal felsefeden ya da fizikten sonsal nedenlerin irdelenişini dışladı.
Ama Leibniz için düzeneksel ve sonsal nedensellik arasında seçim yapmak
için bir gereksinim yoktur. Bunlar gerçekte tek bir sürecin iki yanıdırlar.
Ortaçağ felsefesinin Kant öncesi
dönemin ussalcı dizgeleri üzerindeki etkisi yeterince açıktır. Örneğin,
üç felsefecinin tümü de töz kategorisini kullanırlar. Aynı zamanda töz
düşüncesi eşit ölçüde açık değişimlere uğrar. Descartes’da özdeksel töz
geometrik uzam ile özdeşleştirilir, bir kuram ki Orta Çağların düşüncesine
yabancıdır; oysa öte yandan Leibniz töz kavramına özsel olarak dinamik
bir yorum vermeye çalışır. Yine, Tanrı düşüncesinin üç düşünürün tümünün
de dizgelerinde bütünleyici bir rol oynamasına karşın, hiç olmazsa Spinoza
ve Leibniz’in felsefelerinde kişisel ve gönüllü yaratı düşüncesini ortadan
kaldırma yönünde bir eğilim görebiliriz. Spinoza açısından durum açıkça
budur. Tanrısal töz kendini zorunlu olarak kipleşmelerinde anlatır, ve
hiç kuşkusuz dışardan dayatılan bir zorunluluk yoluyla değil (bu olanaksızdır,
çünkü başka bir töz yoktur), ama bir iç zorunluk yoluyla. İnsan özgürlüğü
kavramı, Hıristiyan günah, değer vb. kavramları ile birlikte denize atılır.
Leibniz aslında dünyanın görünürde mantıksal gelişimi düşüncesini olumsallığın
ve insan özgürlüğünün tanınması ile birleştirmeye çabaladı. Ve bunu göz
önünde tutarak ayrımlar getirdi. Ama, yeri geldiği zaman görüleceği gibi,
çabalarının özel olarak başarılı olmadığı ileri sürülebilir. Ortaçağa (ya
da daha doğru olarak, Hıristiyanlığa) özgü kişisel ve gönüllü yaratı konusundaki
gizemli düşünceyi ussallaştırmaya, ve bu arada temel düşünceyi korumaya
çalıştı; ama önüne koyduğu görev kolay bir görev değildi. Descartes gerçekte
inanan bir Katolikti, ve Leibniz kendisinin bir Hıristiyan olduğunu öne
sürdü. Ama bir bütün olarak kıta ussalcılığında Hıristiyan inakların kurgul
ussallaştırılmalarına doğru bir eğilim görebiliriz.21
Bu eğilim ondokuzuncu yüzyılda Hegel’in felsefesinde doruğuna ulaştı—gerçi
Hegel hiç kuşkusuz başka bir döneme ve başka bir düşünce iklimine ait olsa
da.
3. İngiliz Görgücülüğü: Doğası
ve Gelişimi
Gördüğümüz gibi, matematiğin pekinliği,
tümdengelimli yöntemi ve Rönesans bilimine başarılı uygulanışı kıta ussalcılarına
bir yöntem modeli ve bir süreç ve amaç ideali sağlama konusunda yardımcı
oldu. Ama Rönesans biliminin matematiği kullanımının yanısıra bir başka
yanı daha vardı. Çünkü bilimsel ilerlemenin ayrıca büyük ölçüde görgül
verilere dikkat üzerine ve denetlenen deneyim kullanımı üzerine bağımlı
olduğu görüldü. Yetkeye ve geleneğe başvuru deneye, olgusal bilgiye ve
önsavların görgül sınanışına dayanma karşısına bir yana atıldı. Ve gerçi
İngiliz görgücülüğünün doğuşunu yalnızca bilimsel ilerlemenin görgül verilerin
edimsel gözlemi üzerine dayandığı yolundaki kanının terimlerinde açıklayamasak
da, bilimlerde deneysel yöntemin gelişimi doğallıkla tüm bilgimiz algı
üzerine, ‘‘içsel ve dışsal olaylar ile doğrudan tanışıklık üzerine temellendirilmiştir’’
kuramını yaratma ve doğrulama eğilindeydi. Gerçekten, ‘‘Açıklaycı kuram
için zorunlu bir temel olarak gözlenebilir ‘olgulara’ gitme üzerinde bilimsel
diretme bağlılaşığını ve kuramsal aklanışını olgusal bilgimiz en sonunda
algı üzerine kuruludur biçimindeki görgücü savda buldu.’’22
*(2)
Olgusal bilgiyi a priori uslamlama yoluyla, sözde doğuştan düşünceler
ya da ilkelerden yarı-matematiksel tümdengelim yoluyla değil, ama ancak
deneyim tarafından ve deneyimin sınırları içersinde elde edebiliriz. Hiç
kuşkusuz,
a priori uslamlama diye birşey vardır. Bunu arı matematikte
görürüz. Ve bu uslamlama yoluyla pekin olan vargılara ulaşırız. Ama matematiksel
önermeler bize dünyaya ilişkin olgusal bilgi vermezler; bunlar, Hume’un
söylediği gibi, düşünceler arasındaki ilişkileri belirtirler, çünkü dünyaya
ilişkin ya da gerçekte genel olarak olgusallığa ilişkin olgusal bilgi için
deneyime, duygusal-algıya ve iç-gözleme dönmemiz gerekir. Ve gerçi böyle
tümevarım-temelli bilgi değişik olasılık dereceleri gösterse de, saltık
olarak pekin değildir ve olamaz. Eğer saltık pekinliği istiyorsak, kendimizi
düşüncelerin ilişkilerine ya da simgelerin anlamlarının imlemlerine ilişkin
bir şeyler bildiren ama bize dünyaya ilişkin olgusal bilgi vermeyen önermelere
sınırlamalıyız. Eğer dünyaya ilişkin olgusal bilgi istiyorsak, olasılıklar
ile yetinmeliyiz, ve tümevarım-temelli genellemelerin bize verebileceğinin
tümü budur. Saltık bir pekinlik taşıyan ve aynı zamanda bize olgusallığa
ilişkin bilgi verecek ve şimdiye dek bilinmeyen olgusal gerçeklerin tümdengelimli
bulunuşu yoluyla sınırsız bir genişleme yeteneğinde olacak felsefi bir
dizge ancak bir düştür.
Aslında görgücülüğün bu betimlemesi
hiç kuşkusuz geleneksel olarak görgücüler diye bilinen herkese uymayacaktır.
Ama bu düşünce deviminin genel eğilimini belirtir. Ve görgücülüğün doğası
en açık olarak tarihsel gelişiminde sergilenir, çünkü bu gelişimi hiç olmazsa
büyük ölçüde Locke tarafından bildirilen ‘‘tüm düşüncelerimiz deneyimden,
duyusal-algıdan ve iç-gözlemden gelir’’ biçimindeki savın ileriye dönük
bir uygulanışından oluşuyor olarak görmek olanaklıdır.
Bilginin deneysel temeli üzerinde
ve tümdengelime karşıt olarak tümevarım üzerinde diretmesi göz önüne alındığında,
Francis Bacon bir görgücü olarak adlandırılabilir. @Özet: Hobbes.Ama
bu adın uygunluğu Hobbes durumunda olduğu denli açık değildir. Hobbes tüm
bilgimizin duyum ile başladığını ve enson kaynağı olarak geriye duyuma
dek izlenebileceğini ileri sürdü. Ve bu bize ona bir görgücü deme hakkını
verir. Aynı zamanda bir uslamlama modeli olarak matematiksel yöntem düşüncesi
tarafından da derinden etkilendi, ve bu bakımdan kıta ussalcılarına erken
modern dönemin öteki İngiliz felsefecilerinden daha yakın durur. Bununla
birlikte, bir adcı idi, ve gerçekte nedensel ilişkileri tanıtlayabileceğimizi
düşünmüyordu. Hiç kuşkusuz Galileo’nun düzenek bilimin alanını felsefenin
tüm konusunu kaplayacak denli genişletmeye çalıştı; ama iki etiket arasında
seçim yapmamız gerekirse, sanırım onu ussalcılar ile birarada olmaktan
çok görgücüler ile birarada sınıflandırmak daha uygundur. Bu ciltte bu
değerlemeyi izledim, ama aynı zamanda kimi gerekli sınırlamaları da belirtmeye
çalıştım.
Bununla birlikte, klasik İngiliz
görgücülüğünün gerçek babası John Locke (1632-1704) idi. Bildirmiş olduğu
gibi, amacı insan bilgisinin kaynağını, pekinliğini ve düzeyini, ve ayrıca
inanç, sanı ve onayın zemin ve derecelerini incelemekti. İlk sorun ile,
bilgimizin kaynağı ile ilgili olarak, doğuştan düşünceler kuramına yoğun
bir saldırı yöneltti. Daha sonra taşıdığımız tüm düşüncelerin duyusal-algıda
ve içebakışta, ya da kendi deyişi ile, derin-düşünmede [reflection]
köken buldukları savı üzerine nasıl açıklanabileceklerini göstermeye çalıştı.
Ama Locke tüm düşüncelerimizin enson görgül kökenini ileri sürmüş olsa
da, bilgiyi dolaysız deneyim verilerine sınırlamadı. Tersine, nesnel göndermeleri
olan yalın düşüncelerden oluşan karmaşık düşünceler vardır. Böylece, örneğin,
özdeksel töz düşüncesini, bir dayanak düşüncesini taşırız ki bu söz gelimi
uzam gibi birincil nitelikleri destekler, ve ayrıca öyle ‘‘güçler’’ taşırız
ki algılayıcı öznede renk, ses vb. düşüncelerini üretirler. Ve Locke onları
hiçbir zaman algılayamasak bile gerçekte tikel özdeksel tözler olduğuna
inanıyordu. Benzer olarak, nedensel ilişki konusunda karmaşık bir düşünce
taşırız; ve Locke nedensellik ilkesini Tanrının, eş deyişle doğrudan deneyimin
nesnesi olmayan bir varlığın varoluşunu tanıtlamak için kullandı. Başka
bir deyişle, Locke tüm düşüncelerimiz deneyimden kaynaklanır biçimindeki
görgücü savı ılımlı bir metafizik ile birleştirdi. Ve eğer bir Berkeley
ve bir Hume olmasaydı, Locke’un felsefesine içine Kartezyen öğelerin atıldığı
ve bütünün kimi zaman karışık ve tutarsız bir yolda anlatıldığı bir tür
sulandırılmış Skolastizm biçimi olarak bakabilirdik. Bununla birlikte,
gerçekte felsefesini bütünüyle doğal olarak onun görgücü ardılları için
bir başlangıç noktası olarak görme eğilimindeyizdir.
Berkeley (1685-1753) Locke’un özdeksel
töz düşüncesine saldırdı. Aslında, bu nokta üzerinde uzunlamasına durması
için özel bir güdüsü vardı. Çünkü özdeksel töze inancın özdekçilikte temel
bir öğe olduğunu düşünüyor, ve kendisi, sofu bir Hıristiyan olarak, özdekçiliği
çürütmeyi amaçlıyordu. Ama Locke’un savına saldırmak için hiç kuşkusuz
başka nedenleri de vardı. Genel görgücü zemin ya da neden vardı, şöyle
ki, Locke tarafından tanımlandığı biçimiyle özdeksel töz bilinemez bir
dayanaktır. Öyleyse ona ilişkin açık bir düşüncemiz, ve varolduğunu söylemek
için hiçbir geçerli nedenimiz yoktur. Özdeksel denilen bir şey yalnızca
onu öyle olarak algıladığımız şeydir. Ama hiç kimse algılanamaz bir dayanağı
algılamamıştır ve algılayamaz. O zaman deneyim bize onun varoluşunu ileri
sürmek için hiçbir zemin vermez. Ama Locke’un sanki doğrudan algımız şeylere
değil ama yalnızca düşüncelere erişebilirmiş gibi konuşmasından, onun bu
her zaman olmasa da sık sık kendini gösteren talihsiz alışkanlığından doğan
başka nedenler de vardı. Locke’un ikincil ve birincil nitelikler ile ilgili
konumu ile başlayarak, Berkeley uzam, beti ve devim gibi birincil nitelikleri
de kapsayarak bunların tümünün düşünceler olduğunu ileri sürdü. Ve böylece
düşüncelerin özdeksel bir tözde varolmalarının ya da onun tarafından desteklenmelerinin
nasıl olanaklı olabileceğini sordu. Eğer algıladığımız her şey düşünce
ise, bu düşünceler anlıklarda varolmalıdır. Bilinemez, özdeksel bir dayanakta
varolduklarını söylemek anlaşılmaz bir bildirimde bulunmaktır. Özdeksel
dayanağın yerine getirecek olanaklı hiçbir işlevi yoktur.
Berkeley’in Locke’un özdeksel tözünden
kurtulduğunu söylemek onun görgücülüğünün yalnızca bir yanına değinmektir.
Ve tıpkı Locke’un görgücülüğünün onun felsefesinin yalnızca bir parçası
olması gibi, Berkeley’in görgücülüğü de felsefesinin salt bir yanıdır.
Çünkü kurgul bir idealist metafizik kurmaya girişti ki bunun için olgusallıklar
yalnızca Tanrı, sonlu anlıklar ve sonlu anlıkların düşünceleri idi. Aslında
görgücü vargılarını tanrıtanırcı bir metafizik için temel olarak kullandı.
Ve özdeksel şeylerin görgüngüsel bir açıklaması temelinde metafiziksel
bir felsefe kurmaya yönelik bu çaba Berkeley’in düşüncesindeki başlıca
ilgi noktalarından birini oluşturur. Ama klasik İngiliz görgücülüğünün
gelişiminin kısa ve zorunlu olarak yetersiz bir taslağını verirken Berkeley’in
Locke’un özdeksel tözünü ortadan kaldırışına dikkati çekmek yeterli olacaktır.
Eğer ‘‘düşünceler’’ kuramını bir yana bırakırsak, diyebiliriz ki Berkeley
için özdeksel denilen şey ya da duyulur nesne yalnızca görüngülerden, onda
algıladığımız niteliklerden oluşur. Ve bu, Berkeley’in görüşünde, sözcüğün
tam anlamıyla sokaktaki adamın onun neden oluştuğuna ilişkin inancıdır.
Çünkü sıradan bilinç hiçbir zaman herhangi bir gizli [occult] tözü
ya da dayanağı algılamak bir yana düşünmüş bile olamaz. Sıradan insanın
gözünde ağaç yalnızca onu öyle algıladığımız ya da algılayabileceğimiz
birşeydir. Ve ancak nitelikleri algılarız ve algılayabiliriz.
Gene de, Berkeley’in özdeksel şeyleri
fenomenalistik çözümlemesi sonlu ‘kendiler’e dek genişlemedi. Başka bir
deyişle, özdeksel tözü ortadan kaldırmış olsa da, tinsel tözü korudu. Bununla
birlikte, Hume (1711-76) tinsel tözü de ortadan kaldırmaya yöneldi. Tüm
düşüncelerimiz izlenimlerden, öğesel deneyim verilerinden türer. Ve herhangi
bir karmaşık düşüncenin nesnel göndermesini belirleyebilmek için, onun
hangi izlenimlerden türetilmiş olduğunu sormamız gerekir. Öte yandan, tinsel
bir töze ilişkin hiçbir izlenim yoktur. Eğer kendime bakacak olursam, yalnızca
istekler, duygular, düşünceler gibi bir dizi ruhsal olay algılarım. Hiçbir
yerde alta yatan sürekli bir töz ya da ruh algılamam. Tinsel bir töze ilişkin
belli bir düşüncemizin olması ansal çağırışımın işleyişine bakılarak anlaşılabilir;
ama böyle bir tözün varolduğunu ileri sürmek için hiçbir neden yoktur.
Bununla birlikte, tinsel töz düşüncesinin
çözümlemesi Hume’un yazılarında onun nedensel ilişkiyi çözümlemesi denli
önemli bir yer doldurmaz. Düzenli izlencesi ile uyumlu olarak, Hume nedensellik
düşüncemizin hangi izlenimden ya da izlenimlerden türediğini sorar. Ve
gözlediğimizin tümünün sürekli bir bitişiklik olduğu yanıtını verir. Şu
örneği alalım.
A her zaman B tarafından izlenir, öyle bir
yolda ki A yokken B yer almaz ve
B yer alırken, görgül
olarak saptayabildiğimiz ölçüde, her zaman A tarafından öncelenir.
Böyle bir durumda
A’dan neden olarak ve B’den etki olarak
söz ederiz. Hiç kuşkusuz, zorunlu bağıntı düşüncesi de nedensellik düşüncemize
aittir. Ama kendisinden onun türetildiği herhangi bir duyusal-izlenimi
belirtemeyiz. Düşünce çağrışım ilkesinin yardımı ile açıklanabilir: bu,
deyim yerindeyse, öznel bir katkıdır. Neden A ve etki B arasındaki
nesnel ilişkileri dilediğimiz süre gözleyebiliriz; gene de sürekli bitişiklikten
daha öte hiçbirşey bulamayız.
Bu durumda açıktır ki nedensellik
ilkesini bilgimizi genişletecek bir yolda deneyimi aşmak için geçerli olarak
kullanamayız. Deriz ki
A B’nin nedenidir, çünkü deneyimimiz söz
konusu olduğu sürece buluruz ki A’nın yer alması her zaman B’nin
yer alması tarafından izlenir ve B daha önce A yer almadıkça
hiçbir zaman yer almaz. Ama B’nin bir nedeni olduğuna inanabilsek
de, A ve B’nin az önce betimlenen ilişki içinde olduklarını
gözlemediğimiz sürece haklı olarak A’nın bu neden olduğunu ileri
süremeyiz. Öyleyse, fenomenlerin yalnızca hiçbir zaman gözlenmemiş olan
değil ama ayrıca ilkede gözlemlenemez olan tözler tarafından nedensel olarak
ortaya çıkarıldıklarını ileri süremeyiz. Ne de, kendi değişik yollarında
hem Locke’un hem de Berkeley’in ileri sürdükleri gibi, Tanrının varoluşunu
ileri sürebiliriz. Dilersek bir önsav oluşturabiliriz; ama Tanrının varoluşu
konusunda bir nedensel uslamlama bize herhangi bir pekin bilgi veremez.
Çünkü Tanrı deneyimimizi aşar. Öyleyse Hume ile birlikte hem Locke’un hem
de Berkeley’in metafizikleri denize atılır, ve hem anlıklar hem de cisimler
fenomenalistik terimlerde çözümlenir. Gerçekte çok az şeyden pekin olabiliriz,
ve sonuçta kuşkuculuğun ortaya çıkışı kaçınılmazdır. Ama, daha sonra görüleceği
gibi, Hume arı kuşkuculuk ile uyum içinde yaşayamayız ve davranamayız yanıtını
verir. Kılgısal yaşam inançlar üzerine dayanır—örneğin Doğanın kurallılığına
inanç gibi; oysa bu konuda hiçbir yeterli ussal aklama getirilemez. Ama
bu durum bu inançları yadsımak için bir neden değildir. İncelemesinde bir
insan bir kuşkucu olabilir ve ne kadar az şeyin tanıtlanabilir olduğunu
anlayabilir; ama akademik düşüncelerinden kafasını kaldırdığı zaman temel
inançlar üzerinde davranması gerekir ki, tüm insanlar, felsefi görüşleri
ne olursa olsun, bunlara göre davranırlar.
Klasik İngiliz görgücülüğünün sıradan
bilinci etkileyen ilk yanı belki de olumsuz yanıdır, yani geleneksel metafiziğin
aşamalı olarak ortadan kaldırılması. Ama daha olumlu yanları belirtmek
önemlidir. Örneğin, felsefeye şimdi genel olarak mantıksal ya da dilbilimsel
çözümleme olarak bilinen yaklaşımın gelişmesini görebiliriz. Berkeley özdeksel
bir şey konusunda onun var olduğunu söylemenin ne demek olduğunu sorar.
Ve özdeksel bir şeyin varolduğunu söylemenin onun bir özne tarafından algılandığını
söylemek olduğu yanıtını verir. Hume A’nın B’nin nedeni olduğunu
söylemek ne demektir diye sorar, ve fenomenalistik bir yanıt verir. Dahası,
Hume’un felsefesinde zaman zaman ‘‘mantıksal görgücülük’’ diye adlandırılmış
olan şeyin tüm ana çizgilerini bulabiliriz. Bunun böyle olduğu daha sonra
gösterilecektir. Ama önceden belirtmekte yarar vardır ki Hume büyük ölçüde
yaşayan bir felsefecidir. Gerçekten, onu bir anlamda ‘‘ustaları’’ olarak
kabul edenler tarafından bile daha değişik bir yolda anlatılacak olan soru
ve yanıtları Hume sık sık ruhbilimsel terimlerde anlatır. Ama bu durum
onun düşünceleri modern felsefede diri bir güç olan felsefecilerden biri
olduğu olgusunu değiştirmez.
4. Onyedinci Yüzyıl
Onsekizinci yüzyıldan daha çok onyedinci
yüzyıldadır ki felsefeyi dizgesel bir temelde kurma dürtüsünün en dinç
belirişini görürüz. Bu dürtü yeni bilimsel dünya görüşüne çok şey borçluydu.
İzleyen yüzyıl aynı düzeyde parlak ve gözüpek metafiziksel kurgu ile damgalanmaz,
ve ancak son onyıllarındadır ki felsefe Immanuel Kant’ın düşüncesi ile
yeni bir dönüm noktasına girer.
Eğer Francis Bacon’ı bir yana bırakırsak,
diyebiliriz ki onyedinci yüzyılda iki dizge, Kıtada Descartes’ın ve İngiltere’de
Hobbes’un dizgileri öncü konumlardaydılar. Felsefeleri hem bilgikuramsal
hem de metafiziksel bakış açılarından oldukça ayrıdır. Ama ikisi de matematiksel
yöntem ideali tarafından etkilendi, ve ikisi de büyük ölçek dizgeselleştiriciler
idiler. Belirtilebilir ki Descartes’ın bir dostu ile, Mersenne ile kişisel
tanışıklığı olan Hobbes Descartes’ın Meditasyonlar’ını biliyordu
ve onlara karşı daha sonra Descartes tarafından yanıtlanacak olan bir dizi
karşıçıkış yazdı.
Hobbes’un felsefesi İngiltere’de
sert bir tepki ile karşılaştı. Özel olarak Cambridge Platonistleri denilen
Cudworth (1617-88) ve Henry More (1614-87) gibi adlar özdekçiliğine ve
belirlenimciliğine ve felsefesinde tanrıtanımazcılık olarak gördükleri
yanlara karşı çıktılar. Bunlar ayrıca görgücülüğe de karşı çıktılar ve
çoğu kez ‘‘ussalcılar’’ olarak adlandırılırlar. Ama aralarında kimileri
aslında önemsiz bir düzeyde Descartes tarafından etkilenmiş olsalar da,
ussalcılıkları dahaçok başka kaynaklardan doğuyordu. Deneyimden türetilmeyen
ama us tarafından dolaysızca ayrımsanan ve bengi tanrısal gerçekliği yansıtan
temel kurgul ve törel gerçekliklere ya da ilkelere inanıyorlardı. Ayrıca
Hıristiyanlığın ussallığını göstermekle de ilgileniyorlardı. Onlara Hıristiyan
Platonistler demek olanaklıdır, ama ancak ‘‘Platonist’’ teriminin geniş
bir anlamda anlaşılması koşuluyla. Felsefe tarihlerinde onlara önemli bir
konumun verildiğini görmek güçtür. Ama varlıklarını anımsamak gene de gereksiz
olmayacaktır, çünkü ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısının ve yirminci yüzyılın
ilk onyıllarının idealist arasözünden ayrı olarak, İngiliz felsefesinin
baştan sona görgücü bir ırada olduğu yolundaki genel önkanının düzeltilmesi
gerektiğini gösterirler. Görgücülük hiç kuşkusuz İngiliz felsefesinin ayırdedici
ırasalıdır; ama aynı zamanda daha ikincil olan bir başka gelenek vardır
ki onyedinci yüzyıldaki Cambridge Platonizmi bunun bir evresini oluşturur.
Kartezyenizmin Kıtadaki etkisi Hobbes’un
dizgesinin İngiltere’deki etkisinden çok daha güçlüydü. Aynı zamanda Kartezyenizmin
kendisinden önceki herşeyi silip süpürmüş olduğunu düşünmek yanlış olacaktır,
üstelik Fransa açısından bile. Yandaş olmayan tepkinin dikkate değer bir
örneği Blaise Pascal (1623-62) durumunda görünür. Pascal, onyedinci yüzyılın
Kirkegaard’ı, karşıtçılığında ödünsüzdü, hiç kuşkusuz matematiğe değil
(kendisi bir matematik dehası idi), ama doğalcı ırada gördüğü Kartezyen
tine karşı. Hıristiyan savunmacılarının çıkarına, bir yandan insanın zayıflığını
ve öte yandan onun inanca, tanrısal bildirişlere boyun eğmeye ve doğaüstü
kayraya gereksinimini vurguladı.
Descartes’ın arkasında anlık ve beden
arasındaki karşılıklı etkileşim sorunu biçiminde bir kalıt bıraktığını
daha önce görmüştük—bir sorun ki ‘‘vesileciler’’ tarafından tartışılacaktı.
Aralarında kimi zaman Malenbranche’ın (1638-1715) adını da görürüz. Ama
düşüncelerinin yalnızca bir öğesini düşünerek Malenbranche’ı bir vesileci
olarak adlandırmak olanaklı olsa da, felsefesi vesileceliğin oldukça ötesine
gidiyordu. Felsefesi kendine özgü doğası olan metafiziksel bir dizgeydi:
Kartezyenizmden alınan öğeleri Augustin’in esini altında geliştirilen öğelerle
birleştirdi ve, eğer bir Oratorian rahip olan Malenbranche ortodoksluğun
sınırları içersinde kalmaya çabalamamış olsaydı, pekala idealistik bir
kumutanrıcılık dizgesine gelişebilirdi. Bu biçimiyle felsefesi Fransız
düşüncesinin en dikkate değer ürünlerinden biri olarak kalır. Geçerken
belirtebiliriz ki onyedinci yüzyılda Piskopos Berkeley’in düşünceleri üzerinde
belli bir etki yarattı.
Öyleyse onyedinci yüzyılda önümüzde
Hobbes, Descartes, ve Malebranche’ın dizgeleri durur. Ama bu felsefeler
hiçbir biçimde yüzyılın dikkate değer biricik başarımları değildirler.
1632 yılı çağdaş felsefenin Kant-öncesi döneminin iki büyük düşünürünün,
Hollanda’da Spinoza’nın ve İngiltere’de Locke’un doğuşlarını gördü. Ama
bunların yaşamları, tıpkı felsefeleri gibi, oldukça ayrıydı. Spinoza az
çok bir çekinikti, tek bir olgusallığın, kendini ‘‘şeyler’’ dediğimiz o
sonlu değişkilerde belirten tek bir tanrısal ve bengi töz görüşünün egemenliği
altındaki bir düşünürdü. Bu tek tözü Tanrı ya da Doğa olarak adlandırdı.
Açıktır ki, burada bir ikircim vardır. Eğer ikinci adı vurgularsak, önümüzde
doğacı bir bircilik bulunur ki Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin (Spinozanın
kendisi bir Yahudi idi) Tanrısını dışlar. Tartışmakta olduğumuz dönemde
Spinoza çoğunlukla bu anlamda anlaşıldı ve buna göre bir tanrıtanımazcı
olarak görülerek kınandı. Bu yüzden etkisi oldukça sınırlı oldu, ve Alman
romantik devimi ve Kant-sonrası Alman idealizmi döneminde ‘‘Tanrı ya da
Doğa’’ deyiminde ‘‘Tanrı’’ terimi vurgulanıncaya ve Spinoza bir ‘‘Tanrı-sarhoşu
insan’’ olarak betimleninceye dek, kendine yaraşır bir konumu kazanamadı.
Locke ise tersine kesinlikle bir çekinik değildi. Bilim adamlarının ve
felsefecilerin bir dostu olarak, dünya ile ilgisi yoğundu ve kimi hükümet
görevlerinde bulundu. Felsefesi, daha önce belirtildiği gibi, oldukça geleneksel
bir kalıbı izliyordu; büyük bir saygı gördü; ve yalnızca İngiliz felsefesinin
sonraki gelişimini değil ama onsekizinci yüzyıl Fransız Aydınlanmasının
felsefesini de derinden etkiledi. Aslında, Locke’un etkisinin düzeyinde,
Kant-öncesi dönemde İngiliz ve Kıta düşüncelerinin sularının herhangi bir
karışması olmaksızın koşut kanallarda akmış oldukları görüşünün açık bir
çürütülüşünü buluruz.
1642’de, Locke’un doğuşundan on yıl
sonra, modern düşüncedeki en etkili adlardan bir başkası, Isaac Newton
doğdu. Newton hiç kuşkusuz sözcüğün bugün anladığımız biçimiyle birincil
olarak bir felsefeci değildi, ve büyük önemi tüm niyet ve amaçlarına karşın
dünyaya ilişkin klasik bilimsel anlayışı tamamlaması olgusunda yatar—bir
anlayış ki, özel olarak Galileo’nun çalışmalarından büyük ölçüde yararlanmıştı.
Ama Newton bilimde görgül gözlem, tümevarım ve olasılığın yeri üzerine
Galileo’dan çok daha büyük bir vurgu getirdi. Ve bu nedenle onun fiziği
Galileocu-Kartezyen a priori yöntem idealini zayıflatma ve felsefe
alanında görgücü yaklaşımı yüreklendirme eğilimindeydi. Böylece Hume’un
düşüncesini önemli bir düzeyde etkiledi. Aynı zamanda, birincil olarak
bir felsefeci olmamasına karşın, fiziğin ya da ‘‘deneysel felsefe’’nin
ötesine gitme ve kendini metafiziksel kurguya bırakma konusunda duraksamadı.
Aslında fiziksel önsavlardan metafiziksel vargılar çıkarmadaki güvenli
tutumu Berkeley’in saldırısına uğradı. Berkeley Newton’un fiziği ile kendi
tanrıbilimsel vargıları arasındaki bağıntıların zayıf ırasının kendisi
(Berkeley) için insanların kafalarında talihsiz bir izlenim yaratabileceğini
gördü. Ve gerçekte onyedinci yüzyıl Fransız filozoflarının bir bölümü,
Newton’un fiziğe genel yaklaşımını kabul etmekle birlikte, bunu onun düşüncesine
yabancı ve tanrıtanırcılıkla geçimsiz bir çerçeve içersinde kullandılar.
Onsekizinci yüzyılın sonunda Newton’un fiziği Kant’ın düşüncesi üzerinde
güçlü bir etki yarattı.
1716’ya dek yaşamış olmasına karşın,
Leibniz büyük onyedinci yüzyıl kurgul felsefecilerinin sonuncusu olarak
görülebilir. Açıktır ki Spinoza için belli bir saygı duymasına karşın bu
saygıyı kamu önünde göstermedi. Dahası, Spinoza’yı bir bakıma Descartes’ın
boynuna dolamaya çalıştı, sanki Spinoza’nın dizgesi Descartes’ınkinin mantıksal
bir gelişimiymiş gibi. Başka bir deyişle, kendi felsefesinin öncellerinin
felsefelerinden büyük ölçüde ayrıldığını, ya da, daha doğrusu, onlardaki
iyi noktaları kapsarken Kartezyenizmde onun Spinoza’nın dizgesine gelişmesine
yol açmış olan kötü noktaları dışladığını açıkça gösterme konusunda büyük
çabalar harcamış görünür. Bu konu bütünüyle bir yana, Leibniz’in kıta ussalcılığının
genel tinine ve esinine bağlı kaldığı konusunda hiçbir kuşkuya yer yoktur.
Locke’un görgücülüğünün özenli bir eleştirel incelemesini yaptı ve bu sonunda
İnsan
Anlağı Üzerine Yeni Denemeler olarak yayımlandı.
Newton gibi (ve, aslında, Descartes
gibi), Leibniz de ünlü bir matematikçi idi, gerçi Newton’un uzay ve zaman
konusundaki kuramları ile anlaşmasa da; ve bu konuda Newton’un öğrencilerinden
ve hayranlarından biri olan Samuel Clarke ile bir tartışmaya girdi. Ama
büyük bir matematikçi olmasına karşın, ve matematiksel çalışmalarının felsefesi
üzerindeki etkisinin yeterince açık olmasına karşın, düşüncesi öylesine
çok-yanlıydı ki çeşitli yazılarında düşünce öğe ve çizgilerinin geniş bir
türlülüğü bulmak şaşırtıcı değildir. Örneğin, dünyayı etkin kendiliklerin
(monadlar) ilerleyici bir biçimde kendini-açındıran ve geliştiren dinamik
bir dizgesi olarak ve insan tarihini anlaşılır bir hedefe doğru deviniyor
olarak kavrayışı büyük bir olasılıkla tarihselci görüşün doğuşu üzerinde
belli bir etki yarattı. Yine, düşüncesinin uzayı ve zamanı görüngüsel olarak
yorumlayan yanlarıyla, Kant için yolu hazırladı. Bununla birlikte, eğer
Leibniz’in etkisinden ya da onun daha sonraki bir düşünür tarafından ileri
sürülen bir savı belli bir düzeyde öncelemesinden söz edilecek olursa,
bu onun dizgesinin kendinde ilginç olduğunu yadsımak anlamına gelmeyecektir.
5. Onsekizinci Yüzyıl
Onsekizinci yüzyıl Aydınlanma yüzyılı
olarak (ve ayrıca Us Çağı olarak) bilinir. Bu terimi tanımlamak neredeyse
olanaksızdır. Çünkü Aydınlamanın felsefesinden söz ediyor olsak da, denmek
istenen şey belirli bir felsefi kuramlar okulu ya da kümesi değildir. Bununla
birlikte, terim düşüncede ve dünya görüşünde belli bir tutumu ve yürürlükte
olan bir eğilimi belirtir, ve bunlar genel bir yolda betimlenebilirler.
‘‘Ussalcı’’ sözcüğünün zorunlu olarak
bu bölümün ikinci kesiminde açıklanmış olan anlamda ussalcılığı belirtiyor
olarak anlaşılmaması koşuluyla, denebilir ki Aydınlanmanın genel timi ussalcı
bir ıradaydı. Başka bir deyişle, dönemin özgün düşünür ve yazarları insan
usunun insan ve toplumla ilgili sorunları çözmek için uygun ve biricik
araç olduğuna inanıyorlardı. Tıpkı Newton’un Doğayı yorumlamış ve fiziksel
dünyanın özgür, ussal ve önyargısız incelenişi için örneği göstermiş olması
gibi, insan da ahlaksal, dinsel, toplumsal ve politik yaşamı yorumlamak
için usunu kullanmalıdır. Hiç kuşkusuz denebilir ki insan yaşamını yorumlamak
için usu kullanma ideali hiçbir biçimde ortaçağ düşüncesine yabancı değildi.
Ve bu doğrudur. Ama önemli olan nokta Aydınlanmanın yazarlarının genel
olarak us ile demek istedikleri şeyin tanrısal bildirişe inanç tarafından,
yetkeye boyuneğme tarafından, yerleşik törelere ve kurumlara saygı gösterme
tarafından engellenmemiş bir us olduğudur. Dinsel alanda kimileri dini
doğalcı bir yolda açıklayıp geçiştirdiler; ama dinsel inançlarını koruyanlar
bile bunu yalnızca us üzerine dayandırdılar, sorgulanamaz tanrısal bildirişi
ya da duygusal ya da gizemsel deneyimi bir yana attılar. Ahlaksal alanda
eğilim ahlakı tüm metafiziksel ve tanrıbilimsel öncüllerden ayırmak ve
bu anlamda özerk kılmaktı. Toplumsal ve politik alanlarda da Aydınlanmanın
özgün düşünürleri politik toplum için ussal bir temel ve aklama bulmaya
çalıştılar. Bu bölümün ilk kesiminde Hume’un Doğa bilimini tamamlamak için
bir insan bilimine gereksinim olduğu düşüncesine değinilmişti. Ve bu düşünce
Aydınlanmanın tinini çok uygun bir yolda temsil eder. Çünkü Aydınlanma
bilimde ya da doğal felsefede Rönesansın bilimsel evresi ile başlayan ve
Newton’un çalışmasında doruğuna ulaşan yeni gelişime karşı hümünist bir
tepkiyi temsil etmez. Dahaçok, bilimsel bakış açısının insanın kendisine
dek genişletilmesini, ve Rönesansın ilk evresinin bir ırasalı olmuş olan
hümanizmin bu bilimsel bakış açısı ile bir bileşimini temsil eder.
Aslında Aydınlanmanın değişik filozoflarının
düşünceleri arasında önemli ayrımlar vardı. Kimileri gerçeklikleri önyargısız
us tarafından dolaysızca ayrımsanabilen kendiliğinden-açık ilkelere inanıyorlardı.
Kimileri görgücülerdi. Kimileri Tanrıya inanıyordu, başkaları ise değil.
Yine, Aydınlanmanın İngiltere, Fransa ve Almanya’daki evreleri arasında
önemli tinsel ayrımlar vardı. Örneğin Fransa’da dönemin özgün düşünürleri
ancien
régimee ve Kiliseye sert bir biçimde karşı çıkıyorlardı. Bununla birlikte,
İngiltere’de Devrim daha şimdiden yer almıştı, ve Katoliklik, tanrısal
bildiriş konusundaki sofu anlayışı ve yetkeciliği ile, aşağı yukarı yasaklanmış
bir din olarak, önemsiz bir kesim için değerini koruyordu. Bu yüzden Aydınlanmanın
İngiliz filozofları arasında Yerleşik Kiliseye ya da Roma yetkeciliğini
karşı bu filozofların Fransız çağdaşlarının bir bölümü arasında bulabildiğimiz
aynı düşmanlık düzeyini bulmayı bekleyemeyiz. Yine, insan anlığının ve
ruhsal süreçlerin kaba özdekçi yorumları zamanın İngiliz düşünürlerinden
çok Fransız düşünürlerinin belli bir kesiminin özelliğiydi.
Aynı zamanda, tinsel yapıdaki ve
tikel ilkelerdeki tüm ayrımlara karşın, Fransa ve İngiltere yazarları arasında
önemli bir ölçüde karşılıklı düşünce değiş tokuşu vardı. Örneğin Locke
Fransa’da onsekizinci yüzyıl düşüncesi üzerinde oldukça dikkate değer bir
etki yarattı. Gerçekte bir tür uluslararası ve kozmopolitan-kafalı düşünür
ve yazarlar kümesinin varlığı söz konusuydu ki bunlar, kendini durumlara,
dinsel ya da politik yetkeciliğe ve gericilik ve tiranlık olarak gördükleri
şeylere göre değişen derecelerde gösteren bir düşmanlık havasında birleşiyorlardı.
Ve felsefeye bir özgürleşme, aydınlanma ve toplumsal ve politik ilerleme
aracı olarak bakıyorlardı. Kısaca, az çok çağdaş bir anlamda ussalcılar,
özgür-düşünürler idiler ki insanın ve toplumun iyileşmesi için usun gücüne
derin bir güven duyuyor ve dinsel ya da politik saltıkçılığın zararlı etkilerini
görüyorlardı. Ya da, sorunu bir başka yolda koyarsak, ondokuzuncu yüzyılın
özgürlükçü ve hümanist ussalcıları Aydınlanmanın özgün düşünürlerinin soyundan
geliyorlardı.
Onyedinci yüzyılın büyük dizgeleri
hiç kuşkusuz Aydınlanma için yolu hazırlamaya hizmet ettiler. Ama onsekizinci
yüzyılda özgün ve karşılıklı olarak bağdaşmaz metafiziksel dizgeler geliştiren
önemli felsefecilerden çok, göreli olarak büyük bir sayıda yazar buluruz
ki, bunların ilerlemeye derin bir inançları vardı ve felsefi düşünce yoluyla
yayılan ‘‘aydınlanma’’nın insanın ahlaksal, toplumsal ve politik yaşamında,
daha şimdiden doğayı bilimsel olarak yorumlamayı başarmış olan bir çağa
yaraşır bir ilerleme düzeyi yaratacağını düşünüyorlardı. Fransa’daki onsekizinci
yüzyıl felsefecilerini Descartes ile aynı düzeye koymak olanaksızdır. Ama
yazıları, gerçi eğitimli insanlar tarafından kolayca anlaşılabilir ve kimi
zaman yüzeysel olsalar da, yadsınamayacak bir biçimde etkili oldular. Fransız
Devriminin gelişine katkıda bulundular. Ve genel olarak Aydınlanmanın filozofları
özgürlükçü düşüncenin oluşumu ve laik dünya görüşünün gelişimi üzerinde
kalıcı bir etki bıraktılar. Diderot ve Voltaire gibi yazarların düşünceleri
ile anlaşalım ya da anlaşmayalım, düşüncelerinin ister iyi ister kötü olsun
gene de güçlü bir etki bırakmış olduğunu yadsımak güçtür.
İngiltere’de Locke’un yazıları deizm
olarak bilinen felsefi düşünce akımına katkıda bulundu. Hıristiyanlığın
Usauygunluğu [Reasonableness of Christianity] başlıklı çalışmasında
ve başka yerlerde tanrısal bildirişlerin yargıcı olarak us üzerinde diretti,
gerçi tanrısal bildiriş düşüncesini yadsımamış olsa da. Bununla birlikte,
deistler Hıristiyanlığı doğal dine indirgeme eğilimdeydiler. Aslında, genel
olarak din ve özel olarak Hıristiyanlık konusunda oldukça değişik görüşler
taşıyorlardı. Ama, bir yandan Tanrıya inanırken, Hıristiyan inakları us
tarafından doğrulanabilen gerçekliklere indirgeme ve Hıristiyanlığın doğaüstü
ırasını ve Tanrının dünyaya tansıksal karışmasını yadsıma eğilimindeydiler.
Deistler arasında John Toland (1670-1722), Matthew Tinddal (yklş.
1656-1733) ve Viscount Bolingbroke (1678-1751) gibi adlar sayılabilir,
ki bunlar Locke’a ustaları olarak ve birarada alınan başka felsefecilerin
çoğuna üstün olarak bakıyorlardı. Deistlerin karşıtları arasında Samuel
Clarke (1675-1729) ve Dinin Andırımı [The Analogy of Religion]
başlıklı ünlü çalışmanın yazarı olan Piskopos Butler (1692-1752) vardı.
İngiltere’de onsekizinci yüzyıl felsefesinde
ayrıca törebilime yönelik güçlü bir ilgi buluruz. Ahlak-duyusu kuramı zamanın
ırasalı idi ve temsilcileri arasında Shaftesbury (1671-1731), Hutcheson
(1694-1746), ve belli bir düzeyde, Butler ile Adam Smith’i (1723-90) görürüz.
Hobbes’un insanı temelde bencil olarak yorumlamasına karşı olarak, insanın
toplumcul doğası üzerinde direttiler. Ve insanın doğuştan bir ‘‘duyu’’
ya da hise iye olduğunu ve bununla ahlaksal değerleri ve ayrımları ayırdedebildiğini
ileri sürdüler. David Hume bu düşünce akımına yakın ilgi gösterdi, çünkü
ahlaksal tutumların ve ayrımların temelini uslamlamada ya da bengi ve kendiliğinden-açık
ilkelerin sezgisinde değil ama duyguda buluyordu. Hume aynı zamanda yararcılığın
gelişmesine de katkıda bulundu. Örneğin, birçok önemli erdem konusunda,
ahlaksal onaylama duyusu ya da hissi toplumsal olarak yararlı olana yönelir.
Fransa’da yararcılık Claude Helvetius (1715-71) tarafından temsil edildi.
Helvetius ondokuzuncu yüzyılda Bentham, James ve John Stuart Mill’in yararcı
ahlak kuramlarına götüren yolun hazırlanmasında çok şey yaptı.
Düşüncelerin çağrışımı ilkesini ele
alan ya da tartışan ilk düşünür Locke olmasa da, büyük ölçüde onun etkisi
yoluyladır ki onsekizinci yüzyılda çağrışımcı ruhbilimin temelleri atıldı.
İngiltere’de David Hartley (1705-57) insanın ansal yaşamını, düşüncelerimizin
duyumların zayıf eşlemleri oldukları kuramına da dayanarak, düşüncelerin
çağrışımı ilkesinin yardımı ile açıklamaya çalıştı. Ayrıca insanın ahlaksal
kanılarını aynı ilkenin yardımı ile açıklamaya çalıştı. Ve, genel olarak,
insanın doğal olarak yalnızca kendi çıkarını, ve özel olarak kendi hazzını
aramakta olduğu varsayımı ile başlamış olan ahlakçılar, ilkeyi insan için
erdemi kendi uğruna aramanın ve başkacıl bir yolda davranmanın nasıl olanaklı
olduğunu göstermek için kullandılar. Örneğin, eğer belli bir erdemin yerine
getirilmesi benim tarafımdan kendi çıkarıma ya da iyiliğime katkıda bulunuyor
olarak görülürse, çağrışım ilkesinin işlemi yoluyla erdemi böyle bir davranışın
bana getirdiği yarara herhangi bir biçimde dikkat etmeksizin onaylamaya
ve yerine getirmeye varabilirim. Ondokuzuncu yüzyılın yararcıları başkacıllığın
nasıl insanın doğal olarak kendi doyum ve hazzını aramakta olduğu olgusuna
karşın olanaklı olduğunu açıklamada bu ilkeden sık sık yararlandılar.
İngiltere’de onsekizinci yüzyıl felsefecilerinden
önde gelen ikisi açıktır ki Berkeley ve Hume idiler. Ama daha önce belirtildiği
gibi, Berkeley’in felsefesi görgücülüğün gelişiminde bileşen bir evre olarak
görülebilse de, aynı zamanda bundan çok daha fazlasıydı. Çünkü görgücü
bir temel üzerine Berkeley Hıristiyanlığın kabullenilişine yönelik bir
idealist ve tinselci metafizik geliştirdi. Onun felsefesi böylece yalnızca
deizmden değil ama ayrıca insanın az önce sözü edilmiş olan yorumundan
da ayrı durur. Çünkü çağrışımcı düşünce akımının örtük eğilimi özdekçiliğe
ve insanda tinsel bir ruhun bulunuşunun yadsınmasına yönelikken, Berkeley
için Tanrının yanısıra ancak sonlu tinler ve bunların düşünceleri vardır.
Oysa Hume, ona bir özdekçi demek yanlış olsa da, görgücülüğü, kuşkuculuğu,
liberalizmi ve tüm tanrıbilimsel varsayımlardan ve ilgilerden özgürlüğü
ile, Aydınlanmanın tinini çok daha iyi temsil eder.
Yüzyılın son yarısında görgücülüğe
karşı ve ussalcılığa yandaş bir tepki kendini duyurdu. Bu örneğin Richard
Price (1723-91) ve Thomas Reid (1710-96) tarafından temsil ediliyordu.
Birincisi ahlakta duygunun değil ama usun yetke olduğunda diretti. Nesnel
ahlaksal ayrımların anlıksal sezgisini taşırız. Reid ve izleyicileri için
bir dizi kendiliğinden-açık ilke, ‘‘sağduyu’’ ilkeleri vardır ki bunlar
tüm uslamlamanın temelidirler ve doğrudan tanıtlamayı ne kabul eder ne
de ona gereksinirler. Tıpkı Hobbes’un özdekçiliğinin Cambridge Platonistlerinde
tepki yaratmış olması gibi, Hume’un görgücülüğü de bir tepki yarattı. Aslında,
Cambrdidge Platonistleri ile Reid’ın önderlik ettiği İskoç sağduyu felsefecileri
arasında bir süreklilik vardır. İki küme de İngiliz felsefesinde öyle bir
geleneği temsil ederler ki, görgücülükten daha zayıf ve daha az göze çarpar,
ama gene de oradadır.
İngiltere’deki deist devimin Fransa’da
bir karşıeşi vardı. Örneğin Voltaire (1694-1778) bir tanrıtanımazcı değildi,
üstelik 1755 Lizbon depreminin, Tanrıya tüm inancını terketmesine neden
olmasa da, dünya ile Tanrının ilişkisi konusundaki ve tanrısal etkinliğin
doğası konusundaki görüşlerini değiştirmeye götürmüş olmasına karşın. Öte
yandan tanrıtanımazcılık çok sayıda yazar tarafından temsil edildi. Örneğin
Baron d’Holbach (1725-89) ünlü bir tanrıtanımazcıydı. Bilgisizlik ve korku
tanrılara inanca götürür, zayıflık onlara tapınır, saflık onları korur,
tiranlık dini kendi erekleri için kullanır. La Metrie (1709-51) de bir
tanrıtanımazcı idi, ve Pierre Bayle’in (1647-1706) bir tanrıtanımazcılar
Devletinin olanaklı olduğu biçimindeki önesürümünü23
bunun istenebilir olduğunu söyleyerek geliştirmeye çalıştı. Yine, Encyclopédie’nin24
yayımcılarından biri olan Diderot (1713-84) deizmden tanrıtanımazcılığa
geçti. Tüm bu yazarlar, hem deistler hem de ateistler, Kiliseye karşı ve
Katolikliğe düşman idiler.
Locke düşüncelerimizin kökenini görgücü
ilkeler üzerinde açıklamaya çalıştı; ama insanın ruhsal yaşamını duyuma
indirgemedi. Ama tutarlı bir görgücülük geliştirmeyi amaçlayan Condillac
(1715-80) ise tüm ansal yaşamı duyumların, ‘‘dönüşmüş’’ duyumların ve imler
ya da simgelerin terimlerinde açıklamaya çalıştı. Ayrıntılı olarak işlenmiş
olan duyumculuğu Fransa’da etkiliydi; ama açık sözlü özdekçilik için dahaçok
başka yazarlara dönmemiz gerekir. İnsan bir Makine’de La Metrie’nin
Descartes’ın insan-altı yaşam ile bedeni düzenekçi yorumlayışını bir bütün
olarak insana dek genişletme çabasında daha önce değinilmişti. D’Holbach
anlığın bedenin bir epifenomeni olduğunu ileri sürdü, ve Cabanis (1757-1808)
kendi insan düşüncesini sık sık aktarılan sözcüklerde toparladı: Les
nerfs—voilà tout l’homme. Ona göre, tıpkı karaciğerin safra salgılaması
gibi, beyin de düşünce salgılar. Goethe daha sonradan öğrencilik günlerinde
kendisinde d’Holbach’ın Systëme de la nature’ünün bıraktığı nahoş
izlenimlerden söz eder.
Bununla birlikte, insanın özdekçi
bir yorumu hiçbir biçimde her zaman ahlaksal ideallerin ve ilkelerin bir
yadsınmasını içermiyordu. Böylece Diderot öz-veri idealini vurguladı ve
insandan iyiklikseverlik, acıma ve başkacıllık isteminde bulundu. D’Holbach
da ahlakı başkacıllık ile, ortak iyiliğe hizmet ile bir gördü. Ve Helvetius’un
yararcılık kuramında en büyük sayının olanaklı en büyük mutluluğu düşüncesi
temel bir rol oynadı. Bu ahlaksal idealizm hiç kuşkuksuz tanrıbilimsel
varsayımlardan ve sayıltılardan ayrılmıştı. Bunun yerine toplumsal ve yasal
reform düşüncesi ile sıkı sıkıya bağlıydı. Helvetius’a göre, örneğin insanın
çevresinin ussal denetimi ve iyi yasaların yapılması insanları kamu yararını
aramaya götürecekti. Ve d’Holbach toplumsal ve politik yeniden örgütlenmeler
için gereksinimi vurguladı. Usayatkın yaptırımlar ile desteklenen uygun
yasama ve eğitim dizgeleri ile, insan kendi yararını izleyerek erdemli
bir biçimde davranmaya, eş deyişle, topluma yararlı bir yolda davranmaya
güdülenecekti.
Fransız Aydınlanmasının dikkate değer
yazarlarının politik tiranlığa karşı çıktıkları belirtilmiştir. Ama bu
onların tümünün inançlı ‘‘demokratlar’’ oldukları anlamına gelmez. Montesqieu
(1689-1755) gerçekten de özgürlük sorunu ile ilgilendi, ve İngiliz anayasasını
cözümlemesinin sonucunda bir özgürlük koşulu olarak güçlerin ayrılması
üzerinde diretti. Başka bir deyişle, yasama, yürütme ve yargı güçleri tek
bir insanın ya da tek bir insanlar kümesinin—bu ister küçük bir soylular
kümesi olsun isterse halktan olsun—istencine boyun eğmemesi anlamında bağımsız
olmalıdırlar. Montesquieu herhangi bir saltıkçılık biçimine karşı çıktı.
Ama Voltaire, gerçi o da İngiliz uygulama ve düşüncesinden, özellikle Locke’un
düşüncesinden etkilenmiş olsa da, zorunlu reformları başarmak için aydınlanmış
despota bakıyordu. Locke gibi o da sınırlar içersince hoşgörü ilkesini
savundu; ama özel olarak bir demokrasinin kurulmasıyla ilgilenmekten uzaktı.
Kiliseye karşı suçlamalarından biri örneğin onun egemen üzerinde engelleyici
bir güç uyguladığı ve gerçekten güçlü hükümeti önlediği yolundaydı. Sözcük
anlamında göze çarpan bir demokrasi savunucusu bulmak için Rousseau’ya
(1712-78) dönmemiz gerekir. Genel olarak, Fransız Aydınlanma yazarları
arasında ya Montesquieu durumunda olduğu gibi anayasa üzerinde bir diretme,
ya da Voltaire durumunda olduğu gibi aydınlanmış bir egemen için umut görürüz.
Ama her iki durumda da İngiliz politik yaşamından esinlenme ve ona duyulan
hayranlık açıktır, gerçi Voltaire temsilci hükümetten çok tartışma özgürlüğünden
etkilenmiş olsa da.
Locke doğal haklar öğretisini, eş
deyişle bireyin Devletten türetilmemiş ve Devlet tarafından meşru olarak
ortadan kaldırılamayacak doğal hakları öğretisini ileri sürdü. Ortaçağ
düşüncesinde öncellerini bulan ve Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinde kabul
edilen bu kuram ayrıca Kıta üzerinde de etkili oldu. Örneğin Voltaire kendiliğinden-açık
ahlaksal ilkelerin ve doğal hakların olduğunu düşünüyordu. Aslında, onsekizinci
yüzyıl Fransız felsefesinin büyük bir bölümünde görgücülüğü ‘‘ussalcılık’’tan
türetilen öğelerle birleştirme yönünde Locke’un girişimine benzer bir girişim
bulabiliriz. Bununla birlikte, yararcılar ile birlikte bir başka bakış
açısı öne çıkar. Örneğin Helvetius’un yazılarında en büyük sayının en büyük
mutluluğu değer ölçünü olarak Locke’un doğal haklarının yerine geçer. Ama
Helvetius bu yer değiştirmenin doğal haklar kuramının yadsınmasını imlediğini
bütünüyle anlamış gibi görünmez. Eğer yararlık ölçün ise, hakların kendileri
ancak yararlıkları ile aklanırlar. Bununla birlikte, İngiltere’de bu Hume
tarafından görüldü. Haklar uylaşım üzerine, deneyimin yararlı olarak göstermiş
olduğu genel kurallar üzerine kuruludur, kendiliğinden-açık ilkeler ya
da bengi gerçeklikler üzerine değil.*(3)
Ekonomik alanda özgürlük ‘‘fizyokratlar’’
denilen Quesnay (1694-1774) ve Turgot (1724-81) tarafından isteniyordu.
Eğer hükümetler bu alanda kaçınılabilir tüm karışmadan çekilirlerse, ve
bireyler kendi çıkarlarını izlemek için özgür bırakılırlarsa, kamu yararı
kaçınılmaz olarak geliştirilecektir. Bunun nedeni işleyişlerine hiç kimse
karışmadığı zaman gönenç üreten doğal ekonomik yasaların bulunuşudur. Burada
ekonomik laissez-faire politikasını görürüz. Bu belli bir düzeye
dek Locke’un özgürlükçülüğünü yansıtır; ama açıktır ki doğal yasaların25
işleyişi ve en büyük sayının en büyük mutluluğunun kazanılması arasındaki
uyuma duyulan safça bir inanç üzerine kurulmuştur.
Onsekizinci yüzyılın Fransız filozoflarının
kimileri tarafından ileri sürülen iç karartıcı özdekçiliğin sözünü etmiştik.
Ama, genel olarak konuşursak, dönemin düşünürleri, özdekçileri de kapsayarak,
ilerlemeye ve ilerlemenin anlıksal aydınlanma üzerine bağımlılığına duyulan
güçlü bir inancı sergiliyorlardı. Bu inanç klasik anlatımını Fransa’da
Condorcet (1743-94) tarafından yazılan Esquisse d’un tableau historique
des progrës de l’esprit humain (1794) başlıklı çalışmada kazandı. Onaltıncı
yüzyılda başlayan bilimsel ekin sınırsız bir gelişime yazgılanmıştır.
Ansiklopedicilerin ve başkalarının
ilerlemenin anlıksal aydınlanmadan ve uygarlığın gelişmesinden oluştuğu
ve bu tür ilerlemeye kaçınılmaz olarak ahlaksal ilerlemenin eşlik ettiği
yolundaki inançlarına Rousseau keskin bir biçimde meydan okudu. Belli bir
süre için Diderot ve çevresi ile aynı konumda durmuş olan Rousseau sonunda
onlardan ayrıldı ve doğal ya da uygarlaşmamış insanın erdemleri üzerinde,
insanın tarihsel toplumsal kurumlar tarafından ve edimsel gelişimi içindeki
uygarlık tarafından bozulması üzerinde, ve duygunun ve yüreğin insan yaşamındaki
önemi üzerinde diretti. Ama onu gerçekte çok daha iyi tanıtan şey büyük
politik çalışması, Toplumsal Sözleşme idi. Bununla birlikte, şimdilik
belirtmek yeterlidir ki Rousseau’nun başlangıç noktası Devletin bireyler
arasındaki bir sözleşmenin terimlerinde aklanması anlamında bireyci olsa
da, çalışmasının bütün eğilimi birey kavramına karşı toplum kavramını vurgulamaktır.
Fransız Aydınlanmasının tüm politik yazıları arasında en etkilisi Rousseau’nun
kitabı oldu. Ve bu yapıtın daha sonraki düşünürler üzerine etkisinin nedenlerinden
biri de yazarın döneminin felsefesinin özelliklerinden biri olan liberal
bireyciliği arkada bırakma eğiliminde olmuş olmasıydı.
Gördüğümüz gibi, Fransa’da Aydınlanma
felsefesi onsekizinci yüzyıl İngiliz düşüncesinden daha aşırı olma eğilimindeydi.
Deizm tanrıtanımazcılığa yer vermeye, ve görgücülük ise açık sözlü özdekçilik
olmaya yöneldi. Bununla birlikte, Almanya’daki Aydınlanmaya (Aufklärung)
döndüğümüz zaman, oldukça değişik bir atmosfer buluruz.
Leibniz ilk büyük Alman felsefecisiydi,
ve Almanya’da Aydınlanmanın ilk evresi onun felsefesinin bir sürdürülüşünden
oluştu. Öğretisi, tini bir yana, içeriğinde de kimi değişimlere uğrayarak
Christian Wolf (1679-1754) tarafından dizgeselleştirildi. Kant-öncesi dönemin
çok iyi bilinen başka felsefecilerinin tersine, Wolf bir üniversite profesörüydü;
ve yayımladığı ders kitapları büyük başarı kazandı. İzleyicileri arasında
Bilfinger (1693-1750), Königsberg’de derslerine Kant’ın da katıldığı Knutzen
(1713-51) ve Baumgarten (1714-62) sayılabilir.
Alman Aufklärungunun ikinci
evresi Fransa ve İngiltere’deki Aydınlanmanın etkisini gösterir. Bu evrenin
Büyük Frederick (1712-86) tarafından temsil edildiği söylenirse, bu hiç
kuşkusuz kralın kendisinin bir felsefeci olduğu anlanıma gelmez. Ama kral
Fransız Aydınlanmasının düşünürlerine hayranlık duyuyordu, ve hem Helvetius’u
hem de Voltaire’i Potsdam’a çağırdı. Kendine aydınlanmış Tekerkin somutlaşması
olarak bakıyor, ve topraklarında eğitim ve bilimin yayılması için çaba
gösteriyordu. Bu yüzden felsefe alanında belli bir önemi olduğundan söz
edilebilir, çünkü Fransız Aydınlanmasının etkisinin Almanya’ya getirilişindeki
aracılığı açıktı.
Deizm Samuel Reimarus’da (1694-1768)
bir Alman savunucu buldu. Moses Mendelssohn (1729-86), ‘‘halk filozofları’’ndan
biri (böyle adlandırılıyorlar, çünkü felsefeden incelikleri dışlayıp onu
sıradan kafanın sığasına indirgemeye çalışıyorlardı), Aydınlanma tarafından
etkilenenler arasındaydı. Ama çok daha önemlisi Gotthold Ephraim Lessing
(1729-81) idi, ve Aufklärungun yazın alanındaki birincil temsilcisi
olarak görünür. ‘‘Eğer Tanrı bana bir yanda gerçekliği ve öte yanda gerçeklik
için arayışı sunacak olsaydı, bu ikincisini seçerdim’’ deyişiyle tanınır.
Oysa metafizikte ve en azından tarıbilimde saltık gerçekliğin erişilebilir
olduğuna, ya da, aslında, böyle bir şeyin olduğuna inanmıyordu. Yalnızca
us dinin içeriği konusunda karar vermelidir, ama dine bir enson anlatım
vermek olanaksızdır. Bir bakıma insan soyunun Tanrı tarafından sürekli
bir eğitimi söz konusudur ki buna herhangi bir kıpıda sorgulanamaz önermeler
biçiminde bir nokta koyamayız. Ahlaka gelince, bu kendinde metafizikten
ve tanrıbilimden bağımsızdır. İnsan soyu bu olguyu anlamaya ulaştığı zaman
ve insan ödevini bu yaşamdaki ya da sonraki yaşamdaki ödüle bakmaksızın
yaptığı zaman erginliğine erişir. Törebilimin özerkliğini anlamaya doğru
bir ilerleme düşüncesi ile ve ayrıca Hıristiyan öğretiye ve İncil yorumlarına
karşı ussalcı tutumu ile, Lessing İngiltere ve Fransa’daki onsekizinci
yüzyıl düşüncesinin etkisinin yeterli bir kanıtını verir.
Almanya’da onsekizinci yüzyıl felsefesinin
üçüncü evresinde26 değişik bir tutum kendini
gösterir. Aslında bu evreyi Aydınlanma başlığı altına almak oldukça yanıltıcıdır;
ve böyle davranan yazarlar Hamann, Herder ve Jacobi gibi düşünürlerden
Aydınlanmanın tinini ‘‘yeniyor’’ olarak söz etmeye alışmışlardır. Ama onlardan
burada söz etmek yerinde olacaktır.
Johann Georg Hamann (1730-88) Aydınlanmanın
anlıksalcılığını ve us ve duyarlık arasında geçersiz bölünme diye gördüğü
şeyi sevmiyordu. Aslında, dilin kendisi bu ayrılmanın geçersiz ırasını
gösterir. Çünkü dünyada us ve duyunun birliğini görürüz. Hamann ile çözümlemeci
ve ussalcı görüşün birleştirici ve neredeyse gizemci bir tutumun önünde
gerilediğini görürüz. Bruno’nun coincidentia oppositorum ya da karşıtların
bireşimi27 düşüncesini yeniden diriltti,
ve amacı Doğada ve tarihte Tanrının kendini-bildirişini görmekti.
Ussalcılığa karşı benzer bir tepki
Friedrich Heinrich Jacobi’nin (1743-1819) düşüncesinde ortaya çıkar. Yalnızca
us, ki yalıtılması içinde ‘‘dinsiz’’dir, bizi ya özdekçi, belirlenimci
ve tanrıtanımazcı bir felsefeye, ya da Hume’un kuşkuculuğuna götürür. Tanrı
us tarafından değil ama inanç tarafından, anlığın soğuk mantıksal ve çözümlemeci
süreci tarafından değil ama yürek tarafından ya da sezgisel ‘‘duygu’’ tarafından
anlaşılır. Gerçekten, Jacobi dinsel duyuş ya da duygu düşüncesinin önde
gelen temsilcilerinden biridir.
Daha sonra tarih felsefesinin doğuşu
üzerine olan kesimde yine sözünü edeceğimiz Johann Gottfried Herder (1744-1803)
Hamann ile onun us ve duyarlık arasındaki ayrımdan hoşnutsuzluğunu ve ayrıca
dil felsefesindeki ilgisini paylaşıyordu. Hiç kuşkusuz Herder ilerlemeye
inancı yoluyla Fransız Aydınlanmasının özgün düşünürlerine bağlıydı; ama
ilerlemeyi değişik bir biçimde tasarlıyordu. Yalnızca insanın tek bir tipe,
bir bakıma Aşkınsaldan ve Doğadan giderek daha fazla ayrılmakta olan özgür-düşünür
tipine doğru gelişimi ile ilgilenmek yerine, tarihi bir bütün olarak görmeye
çalışıyordu. Her ulusun kendi tarihi ve gelişim çizgisi vardır, ve bu onun
doğal yeteneklerinde ve doğal çevresi ile ilişkilerinde önceden belirlenmiştir.
Aynı zamanda değişik gelişim çizgileri bir kalıp, bir büyük uyum oluştururlar;
ve bütün bir evrim süreci tanrısal kayranın belirişi ya da işleyişidir.
Bu düşünürlerin hiç kuşkusuz Aydınlanma
ile belli bağlantıları vardı. Ve Herder’in tarih düşüncesinde Leibniz’in
düşüncelerinden kimilerinin bir uygulanışını ve ayrıca Montesquieu’nün
etkisini bulabiliriz. Aynı zamanda Herder gibi bir düşünürün tini Fransa’da
Voltaire ya da Almanya’da Reimarus gibi bir düşünürün tininden belirgin
bir biçimde ayrıdır. Aslında, onsekizinci yüzyılın dar ussalcılığına karşı
tepkilerinde ve Doğa ve tarihin birliği için duygularında bu düşünürler
Aydınlanmanın felsefesi ve ondokuzuncu yüzyılın kurgul idealizmi arasında
bir geçiş döneminin temsilcileri olarak görülebilirler.
*(1)[Bu
hiç kuşkusuz geçersiz bir uslamlama, aslında, kolayca görüleceği gibi,
düzmece bir uslamlamadır ve eleştirel bir okumanın gereğini anımsatır.
Yalın olarak, Descartes her felsefeci gibi usun kendisinden başka bir yetke
tanımaz. Aquinas ise tanır. İnsanı, Varoluş koşulunu ve özdeksel Evreni
yalnızca usun yetenekleri yoluyla anlama girişimi
modern bilim
dediğimiz şeyin saltık koşuludur. Ama ortaçağın yetkeci tini doğal olarak
böyle bir girişimi sonsuza dek yasaklar. Aradaki ayrım ancak dinginlik
ve devim, tutuculuk ve gelişme arasındaki ayrım denli önemsizdir. (A.Y.)]GERİ
*(2)[Bu
klişede kaba bir dikkatsizlikten daha çoğu yatar. Herşeyden önce ‘‘açıklayıcı
kuram’’ın kendisi açıklayacağı bir olguyu, daha şimdiden
gözlem
ve deneyim konusu olmuş bir içeriği
varsayar. Kuram bir ‘hiçbirşey’
üzerine asılı durmaz. Gözlem ve deneyimin bu genelemeli vurgulanışı
aslında usa karşı bir önyargıya, görgücülüğün ‘‘bilgi’’yi yalnızca
ve yalnızca duyu/algı verilerine indirgeme yönündeki kuşkucu
eğilimine bağlıdır. Tutarlı, e.d. tam görgücülük ‘‘bilgi’’nin en
sonunda duyular zemininde olanaklı olduğunu ve bu işlemde özerk
bir usun hiçbir payının olmadığını ileri sürer. Hume, görgücülüğün
kristal durulukta çözümlemesini ve vargılarını sunarken, bu noktayı tam
bir açık sözlülükle ve en dikkatsiz kafanın bile anlayabileceği yalın bir
düzlemde sunar. Bu duyusal-duygusal çıkış noktasının yalnızca
bilimi
değil, ama tüm değerleri de geçersiz ya da anlamsız kıldığı
olgusu doğal bilinç tarafından ayrımsanmaz ya da önemsenmez. Olgulara ilişkin
bilgi, kuşkucu Kant’ın bile kavradığı ve kabul ettiği gibi, a priori
uslamlamalar yoluyla elde edilir, çünkü gözlem ve deneyin kendisi a
priori kategorilerin uygulaması yoluyla olanaklıdır, ve mantık kurallarının,
tümdengelim ya da tümevarımın kendileri gözlem ve deneyden türetilmez
ama sözcüğün tam anlamıyla usun dışsal olarak öğrenilmeyen kendi öz yetileridir.
Saf bilincin tersine, bilimsel bilginin gözlem ve deneyimden arıtıldığını
sanan görgül bilincin tersine, David Hume’un kendisi bütünüyle haklı olarak
duyusal izlenimin hiçbir yasa, hiçbir nedensellik, hiçbir pekin belirlenim
vermediğini gördü. Ve kendi ilkeleri üzerinde tüm bilimin olasılıktan
ve inançtan daha öte bir savı olmayan bir ‘‘alışkanlık yapısı’’
olduğunu ileri sürmede hiçbir duraksama göstermedi. Onu tüm görgücülerin
üzerine yükselten değeri ve önemi bu tutarlılığa, kendi ilkesi düzleminde
bu özgür ve korkusuz düşünme gücüne bağlıdır. Ama bu tutarlılık görgücülüğün
ne denli karanlık, ne denli değer tanımaz, ne denli usdışı, bilim dışı,
gerçeklik dışı bir öğreti olduğunu da hiçbir oyuna başvurmadan gösterir.
Felsefeci böyle bir noktayı belirsiz bırakmaz, ‘‘belkiler’’le, ‘‘olabilirler’’le,
‘‘sanımca böyledir ya da şöyledir’’ gibi yaklaşımlarla ilgilenmez. Bu tutum
sıradan bilincin gündelik tutumudur. (A.Y.)]GERİ
*(3)Örneğin
tüm zamanlarda ve tüm yerlerde geçerli, bengi, nesnel, kendiliğinden-açık
bir ‘‘insanlık’’ hakkı yoksa, ya da eşit bengilikte ve nesnellikte
bir yaşama hakkı yoksa, pekala söz gelimi Yahudilerin ya da bir
başka etnik kümenin, giderek herhangi bir ulusun
yokedilmesi gibi
bir uylaşım geçerlidir, ve bir başka küme bu uylaşım üzerine eyleme
geçebili