Berkeley
- Hume
ÇAĞDAŞ FELSEFE
CİLT 5 BÖLÜM
2
BÖLÜM BİR
BERKELEY (1)
1. Yaşam
GEORGE BERKELEY 12 Mart 1685’te
İrlanda’da Kilkenny yakınlarında Kilcrene’de doğdu. Ailesi İngiliz kökenliydi.
Onbir yaşında Kilkenny Kolejine gönderildi ve 1700 Martında onbeşindeyken
Dublin’de Trinity Kolejine girdi. Matematik, dil, mantık ve felsefe öğreniminden
sonra 1704’te B.A. derecesini aldı. 1707’de Arithmetica ve Miscellanea
mathematica başlıklı çalışmalarını yayımladı ve o yılın Haziranında
Koleje kabul edildi. Daha şimdiden özdeğin varoluşundan kuşkulanmaya başlamış,
ve konu üzerine ilgisi Locke ve Malebranche’ı incelemesi tarafından uyandırılmıştı.
Konumunun gereklerini yerine getirdikten sonra, 1709’da ast rahip [deacon]
olarak atandı ve 1710’da Protestan Kilise’de rahip [priest] oldu.
İlkin Ast Üye [Junior Fellow] olarak, ama daha sonra 1717’den başlamak
üzere Üst Üye [Senior Fellow] olarak çeşitli akademik görevlerde
bulundu. Ama 1724’te Derry kilise başkanlığı görevini elde edince Üyeliğini
bırakmak zorunda kaldı. Kolejde kalışı hiç kuşkusuz arasız değildi ve Londra’yı
ziyaret etmiş ve orada Addison, Steele, Pope ve başka ünlülerle tanışmıştı;
ve iki kez Kıtayı ziyaret etmişti.
Derry’deki görevine yerleşmesinin üzerine çok geçmeden Berkeley Bermuda
adasında İngiliz tarımcıların ve yerlilerin çocuklarının eğitimleri için
bir kolej kurma tasarı konusunda Sarayın ve hükümet çevrelerininin desteğini
almak üzere Londra’ya gitti. Görünürde hem genel eğitim hem de özel olarak
dinsel eğitim için Amerika kıtasından oldukça uzun bir yol aşarak gelen
ve eğitimleri tamamlandıktan sonra geri dönen İngiliz gençlerini ve yerlileri
düşünüyordu. Berkeley bir yetki ve önerilen bir bağış için parlamento onayı
elde etmeyi başardı, ve 1728’de yanında başkalarıyla Amerika’ya yelken
açarak Rhode Island’daki Newport’a doğru yola çıktı. Erken tasarının doğruluğundan
kuşkuya düşerek, bağış verilir verilmez tasarlanan koleji Bermuda’da olmak
yerine Rhode Island’da kurmak için başvuruda bulunmaya karar verdi. Ama
beklenen para gelmedi ve Berkeley İngiltere’ye geri dönmek için yola çıktı
ve 1731 Ekim sonunda Londra’ya ulaştı.
İngiltere’ye dönüşünden sonra Berkeley Londra’da terfi umuduyla beklemeye
başladı ve 1734’te gerçekten de Cloyne piskoposu olarak atandı. Yaşamının
bu dönemindeydi ki insan hastalıkları için bir her-derde-deva olarak gördüğü
katranlı-suyun [tar-water] iyiliklerinden yana ünlü propagandalarına
girişti. Bu özel çare konusunda ne düşünülürse düşünülsün, Berkeley’in
acıya bir çözüm için ateşli isteği içtendi.
1745’te Berkeley daha iyi bir kazanç getirebilecek olan Clogher piskoposluğu
teklifini geri çevirdi, ve 1752’de karısı ve ailesiyle Oxford’da Holywell
Street’te aldığı bir eve yerleşti. 14 Ocak 1753’te dinginlik içinde öldü
ve Christ Church’ün bir eklentisine, Oxford diyakozunun katedraline gömüldü.
2. Çalışmalar
Berkeley’in en önemli felsefi çalışmaları meslek yaşamının erken bir
döneminde, Trinity Kolejin bir Üyesi olduğu yıllar sırasında yazıldı.
Yeni
Bir Görme Kuramına Doğru Bir Deneme [An Essay towards a New Theory
of Vision] 1709’da çıktı. Bu çalışmada Berkeley görme sorunlarını ele
aldı, örneğin uzaklık, büyüklük ve konum yargılarımızın temellerini çözümledi.
Ama daha şimdiden ‘özdeksizciliğin’ [immaterialism] doğruluğuna
inanmış olsa da, Deneme’de ününü borçlu olduğu bu öğretiyi anlatmadı.
Bu öğreti 1710’da yayımlanan
İnsan Bilgisinin İlkeleri Üzerine Bir İnceleme’nin
[A Treatise concerning the Principles of Human Knowledge] birinci
Bölümünde ve 1713’te yayımlanan Hylas ve Philonus Arasındaki Üç Diyalog’da
[Three Dialogues between Hylas and Philonus] ortaya koyuldu. Deneme
için ve İlkeler için ön çalışma Berkeley’in 1707 ve 1708’de yazılan
defterlerinde kapsandı. Bunlar 1871’de A. C. Fraser tarafından Raslantısal
Metafiziksel Düşünceler Güncesi [Commonplace Book of occasional
Metaphysical Thoughts] başlığı altında ve 1944’te Profesör A. A. Luce
tarafından
Felsefi Yorumlar [Philosophical Commentaries]
başlığı altında yayımlandılar. 1712’de Berkeley Edilgin Boyuneğiş
[Passive Obedience] üzerine bir kitapçık yayımladı ve bunda edilgin
boyuneğiş öğretisini ileri sürdü, gerçi aşırı tiranlık durumlarında başkaldırı
hakkını kabul ederek onu sınırlandırsa da.
Berkeley’in Latince incelemesi De motu 1721’de çıktı, ve aynı
yıl İngiltere’nin Yıkımını Önleme Yönünde Bir Deneme’yi [An Essay
towards preventing the Ruin of Great Britain] yayımladı.
Çalışma South Sea Bubble*
tarafından yol açılan yıkımlar karşısında din, çalışkanlık, tutumluluk
ve kamu tinine bir çağrıyı kapsıyordu. Amerika’da Alciphron ya da Minik
Filozof [Alciphron or Minute Philosopher] başlıklı çalışmayı
yazdı ve bunu 1732’de Londra’da yayımladı. Yedi diyalog kapsayan bu çalışma
kitaplarının en uzunudur ve özgür-düşünürlere [free-thinkers] karşı
yöneltilmiş olarak özünde bir Hıristiyan savunmacının çalışmasıdır. 1733’te
Bir
Tanrının Dolaysız Bulunuşunu ve Kayrasını Gösteren Görüş ya da Görsel Dil
Kuramının Doğrulanışı ve Açıklaması [The Theory of Vision or Visual
Language showing the immediate Presence and Providence of a Deity Vindicated
and Explained] başlıklı çalışması
Deneme’nin bir gazete eleştirisine
karşı yanıt olarak çıktı; ve 1734’te Berkeley
Çözümleyici, ya da İnançsız
Bir Matematikçiye Seslenen Bir Söylem’i [The Analyst or a Discourse
addressed to an Infidel Mathematician] yayımladı ve bunda Newton’un
türev kuramına saldırarak eğer matematikte gizemler varsa bunları dinde
beklemenin ancak usauygun olduğunu ileri sürdü. A. Dr. Jurin bir yanıt
yayımladı ve Berkeley 1735’te yayımlanan Matematikte Özgür-Düşünmenin
Bir Savunusu [A Defence of Free-thinking in Mathematics] ile
karşılık verdi.
1745’te Berkeley biri kendi kümesine, öteki Cloyne piskoposluğu altındaki
Katoliklere seslenen iki mektup yayımladı. Bu ikincisinde Jacobi ayaklanmasına
katılmamayı önerdi. Bir İrlanda bankası sorunu üzerine düşünceleri adı
verilmeksizin Sorgulamacı [The Querist] başlığı altında 1735,
1736 ve 1737’de üç bölüm olarak Dublin’de yayımlandı. Berkeley İrlanda
sorunlarıyla oldukça yakından ilgileniyordu, ve 1749’da
Bilgelere Bir
Söz [A Word to the Wise] başlıklı bir yazıyla ülkenin Katolik
dinadamlarına seslenerek onları daha iyi toplumsal ve ekonomik koşulların
geliştirilmesi devimine katılmaya çağırdı. Katranlı-suyun yararlarından
yana propagandası ile bağıntı içinde, 1744’te içinde belli bir ölçüde felsefe
de kapsayan Siris’i yayımladı. Bilinen son yazısı Katranlı-Su
Üzerine Daha Öte Düşünceler [Farther Thoughts on Tar-water]
1752’de yayımlandı.
3. Berkeley’in Düşüncesinin Tini
Berkeley’in felsefesi bu felsefenin kısa bir bildiriminin bile (örneğin
yalnızca Tanrı, sonlu tinler ve tinlerin düşünceleri vardır) onu sıradan
insanın dünya görüşünden dikkate çarpacak denli uzak gösteriyor olması
anlamında heyecanlandırıcıdır. Nasıl ünlü bir filozof özdeğin varoluşunu
yadsımada kendini aklayabilir diye hayret edebiliriz. Gerçekten de, Berkeley
İnsan
Bilgisinin İlkeleri’ni yayımladığı zaman bütünüyle doğal olarak eleştiri
ve giderek alay konusu oldu. Birçok insana öyle görünüyordu ki en açık
olanı, sıradan hiçbir insanın sorgulamayacağı denli açık olanı yadsıyor
ve hiçbir biçimde çok açık olmayanı ileri sürüyordu. Böyle bir felsefe
düşlemsel bir aşırılıktan başka birşey değildi. Yazarı ansal olarak dengesiz
biri, ya da kimilerinin düşündüğü gibi, paradoksal yenilikler peşinde koşan
biri ya da ince bir şaka yapan ilginç bir İrlandalıydı. Ama evlerin, masaların,
ağaçların, dağların gerçekte tinlerin ya da anlıkların düşünceleri olduklarına
inanan ya da inanmaya götürülen hiç kimse haklı olarak başka insanların
da onun görüşlerini paylaşmalarını bekleyemezdi. Kimileri Berkeley’in uslamlamalarının
ustaca ve ince ve çürütülmesi güç olduklarını kabul ettiler. Aynı zamanda
böylesine paradoksal vargılara götüren uslamlamalarda yanlış birşey olmalıydı.
Başkaları Berkeley’in konumunu çürütmenin kolay olduğunu düşündüler. Felsefesini
yadsımalarının güzel bir örneği Dr. Samuel Johnson’un ünlü çürütmesidir.
Bilgili doktor büyük bir taşı tekmeleyerek ‘‘Onu böyle çürütüyorum’’ diye
bağırmıştı.
Bununla birlikte, Berkeley’in kendisi felsefesini sağduyuya aykırı düşlemsel
bir yaratı olarak ya da giderek sıradan insanın kendiliğinden kanılarıyla
bağdaşmaz olarak görmekten çok uzaktı. Tersine, sağduyunun yanında olduğuna
inanıyor ve açıkça kendini profesörlerden ve onun görüşünde tuhaf ve saçma
öğretiler bildiren yanlış yola düşmüş metafizikçilerden ayrı olarak ‘‘halk’’
ile birlikte sınıflandırıyordu. Defterlerinde ilginç bir girişi okuruz:
‘‘Unutma: Metafiziği sonsuza dek uzaklaştırıyor vb., ve insanları yeniden
sağ duyuya çağırıyor olmak.’’1 Kişi gerçekten
de bir bütün olarak Berkeley’in felsefesini metafiziğin uzaklaştırılmasının
bir örneği olarak görme eğiliminde olmayabilir; ama Locke’un gizli [occult]
özdeksel töz öğretisini yadsıması hiç kuşkusuz onun gözünde bu etkinliğin
bir örneğiydi. Ve cisimlerin ya da duyulur nesnelerin algılayan anlıklara
bağımlı oldukları öğretisini sıradan insanın görüşleriyle bağdaşmaz görmedi.
Aslında, sıradan insan masanın varolduğunu ve onu algılayacak hiç kimse
yokken bile orada bulunduğunu söyleyecektir. Ama Berkeley masanın odada
onu algılayacak hiç kimse yokken bile belli bir anlamda varolduğunun söylenebileceğini
yadsıma gibi bir niyeti olmadığı yanıtını verecektir. Soru bildirimin doğru
mu yoksa yanlış mı olduğu değil, ama hangi anlamda doğru olduğudur. Masanın
onu algılayacak hiç kimse yokken ve onu algılamıyorken odada olduğunu söylemek
ne demektir? Bu eğer biri odaya girecek olsaydı, ‘‘bir masayı görme’’ dediğimiz
deneyimde bulunacaktı demekten başka ne anlama gelebilir? Sıradan insan
masa onu algılayacak hiç kimse yokken bile odadadır derken demek istediğinin
bu olduğunu ileri sürmeyecek midir? Demek istemiyorum ki sorun bu sorular
tarafından düşündürülebilecek denli yalındır. Ne de kendimi Berkeley’in
görüşüne bağlamak istiyorum. Ama önceden çok kısa bir biçimde Berkeley’in
çağdaşlarının düşlemsel olarak görme eğiliminde oldukları görüşlerin gerçekte
sağduyu ile bütünüyle uyumlu olduklarını nasıl ileri sürebildiğini belirtmek
istiyorum.
Bir cismin ya da duyulur şeyin edimsel olarak algılanmadığı zaman varolduğunu
söylemenin ne demek olabileceği sorusuna az önce değinildi. Berkeley yalnızca
kendi dillerinde iyi yazma yeteneğinde olan felsefecilerden biri değildi:
sözcüklerin anlam ve kullanımlarıyla da büyük ölçüde ilgileniyordu. Bu
hiç kuşkusuz bugün İngiliz felsefecileri tarafından yazılarına yöneltilen
ilginin başlıca nedenlerinden biridir. Çünkü onda dilbilimsel çözümleme
deviminin bir ön habercisini görürler. Berkeley örneğin ‘‘varoluş’’ teriminin
doğru bir çözümlemesi için gereksinim üzerinde diretiyordu. Böylece defterlerinde
birçok eski felsefecinin varoluşun ne olduğunu bilmedikleri için saçmalıklara
düştüklerini belirtir. Ama ‘‘üzerinde direttiğim başlıca nokta Varoluşun
doğa, anlam ve önemini anlamadır.’’2 Berkeley’in
görüşünde
Esse est percipi vargısı duyulur şeyler vardır derken
kullandığımız ‘‘varolma’’ teriminin doğru bir çözümlemesinin sonucuydu.
Yine, Berkeley Newtoncu bilimsel kuramlarda görülen türde soyut terimlerin
anlam ve kullanımlarına özel bir dikkat yöneltti. Ve bu terimlerin kullanımlarını
çözümlemesi ona daha sonra sıradan gündelik birer bilgi olmuş olan bilimsel
kuramların konumlarına ilişkin görüşleri önceleme olanağını verdi. Bilimsel
kuramlar birer önsavdır, ve bilimsel bir önsavın, yalnızca ‘‘işlediği’’
için, zorunlu olarak insan anlığının olgusallığın enson yapısını özümseme
ve son gerçekliğe erişme gücünün anlatımı olduğunu düşünmek bir yanılgıdır.
Dahası, ‘‘yerçekimi,’’ ‘‘çekim’’ vb. gibi terimlerin hiç kuşkusuz kendi
kullanımları vardır; ama bunların araçsal birer değer taşıdıklarını söylemek
bir şeydir, bilinemez kendilikleri ya da nitelikleri gösterdiklerini söylemek
bütünüyle başka birşey. Soyut sözcüklerin kullanımı, gerçi kaçınılamaz
olsa da, fiziği metafizik ile kirletme ve bize fiziksel kuramların konumlarının
yanlış bir düşüncesini verme eğilimindedir.
Ama gerçi Berkeley metafiziği sürmekten ve insanları sağduyuya geri
çağırmaktan söz etmiş olsa da, kendisi bir metafizikçiydi. Örneğin özdeksel
şeylerin varoluş ve doğalarının açıklaması verildiğinde, bundan pekinlikle
Tanrının varolduğu sonucu çıktığını düşünüyordu. Berkeley’in ‘‘düşünceler’’
dediği nitelikleri destekleyecek hiçbir özdeksel töz (Locke’un bilinemez
ve bilinmeyen dayanağı) yoktur. Özdeksel şeyler öyleyse düşünce öbeklerine
[clusters of ideas] indirgenebilirdir. Ama düşünceler herhangi bir
anlıktan ayrı olarak kendi başlarına varolmazlar. Aynı zamanda açıktır
ki kendimiz için oluşturduğumuz düşünceler, imgelemin yaratıları (örneğin
bir denizkızı ya da tek-boynuzlu at düşünceleri) ile bir insanın uyanık
yaşamı sırasında normal durumlar ve koşullar altında algıladığı fenomenler
ya da ‘‘düşünceler’’ arasında bir ayrım vardır. Kendime özgü imgesel bir
dünya yaratabilirim; ama gözlerimi kitabımdan kaldırdığım ve pencereden
dışarı baktığım zaman gördüklerim bana bağlı değildir. Bu ‘‘düşünceler’’
öyleyse bana bir anlık ya da tin tarafından, eş deyişle Tanrı tarafından
sunuluyor olmalıdır. Bu tam olarak Berkeley’in sorunu anlatış yolu değildir;
ama onun görüşünde fenomenalizmin teizmi içerdiği olgusunu kısaca belirtmek
için yeterli olacaktır. İçerip içermediği hiç kuşkusuz başka bir sorudur.
Ama Berkeley içerdiğini düşünüyordu; ve Tanrıya inancın yalın bir sağduyu
sorunu olduğunu düşünmesinin nedenlerinden biri budur. Eğer özdeksel şeylerin
varoluş ve doğalarına ilişkin bir sağduyu görüşünü benimseyecek olursak,
Tanrının varoluşunu doğrulamaya götürüleceğiz. Evrik olarak, özdeksel töze
inanç tanrıtanımazlığı getirecektir.
Eğer Berkeley’in felsefe yapma yolunu irdeliyorsak bu sorunun biraz
önemi vardır. Çünkü özdeksel tözü eleştirisini genel olarak tanrıtanırcılığın
ve özel olarak Hıristiyanlığın bir kabulü için yolu hazırlamaya hizmet
ediyor olarak gördüğünü açıkça ortaya koyuyordu. Söylendiği gibi, felsefesi
birçok çağdaşı tarafından düşlemsel bir saçmalık olarak görüldü. Ve Bermuda
tasarını yaşama geçirebilmek için İrlanda’da Protestan Kilisede3
bir görevi gözden çıkarmaya istekliliği kimileri tarafından bir delilik
belirtisi olarak alındı. Ama özdeksizcilik [immaterialism] felsefesi
ve Bermuda tasarı başka bir yolda İrlanda yoksullarının acıları için kaygısında
ve katranlı-suyun yararları konusundaki coşkulu propagandasında açıkça
görülen aynı karakter ve kafa yapısını gösterirler. Felsefesine hangi değer
verilirse verilsin ve sonraki felsefeci kuşakları tarafından ondaki hangi
öğeler vurgulanırsa vurgulansın, felsefesini kendi değerlendirmesi
İlkeler’in
kapanış sözlerinde hayranlık verici bir yolda özetlenir. ‘‘Çünkü, herşey
bir yana, incelemelerimizde ilk yeri hak eden şey Tanrının ve ödevimizin
irdelenişidir; ve bunları yükseltmek bir bakıma emeklerimin ana yön ve
tasarı olduğu için, eğer söylemiş olduklarımla okurlarımı Tanrının bulunuşunun
dindarca bir duygusuyla esinlendiremiyorsam onları bütünüyle yararsız ve
etkisiz sayacağım: ve bilgili insanların başlıca uğraşlarını oluşturan
o verimsiz kurguların yanlışlık ya da boşluklarını gösterdikten sonra,
doğru olan onları İncil’in sağlıklı gerçekliklerine saygı göstermeye ve
onları benimsemeye yöneltir, çünkü bunları bilmek ve yerine getirmek insan
doğasının en yüksek eksiksizliğidir.’’4
Berkeley böylece felsefesinin kılgısal işlevi konusunda bütünüyle açıktı.
İlkeler’in
tam başlığı şudur: İnsan Bilgisinin İlkeleri Üzerine Bir İnceleme, ya
da Kuşkuculuk, Tanrıtanımazcılık ve Dinsizliğin Zeminleri ile, Bilimlerdeki
Tüm Yanlışlık ve Güçlüğün Başlıca Nedenleri Üzerine Soruşturma. Benzer
olarak, Üç Diyalog’daki amacının ‘‘insan bilgisinin gerçeklik ve
eksiksizliğini, ruhun cisimsel-olmayan doğasını ve bir Tanrının dolaysız
bulunuşunu kuşkucular ve tanrıtanımazcılar ile karşıtlık içinde açıkça
belgitlemek’’5 olduğunu söyler. Ama bu
ve benzeri bildirimlerden Berkeley’in felsefesinin dindar ve savunmacı
bir karakterin önyargıları ve saplantıları tarafından bütünüyle bulandırıldığı
ve böylece felsefi düşünceye sunacak değerli hiçbirşeyi olmadığı vargısını
çıkarmamak gerekir. Ciddi bir felsefeciydi, ve kişi onun kullandığı uslamlamalarla,
çıkardığı vargılarla ister anlaşıyor olsun isterse olmasın, sunduğu düşünce
çizgileri irdelemeye değer ve getirdiği sorunlar ilginç ve önemlidirler.
Genel olarak, ayrıca bir metafizikçi ve bir fenomenalist de olmasına karşın,
fenomenalizmin felsefede son sözü söylediğini düşünmeyen bir görgücü olarak
dikkate değerdir. Felsefesi hiç kuşkusuz kırma bir felsefe olarak görünür.
Eğer felsefesine yalnızca Locke’dan Hume’a giden yolda bir basamak olarak
bakacak olursak kaçınılmaz olarak böyle görünecektir. Ama sanırım kendi
uğruna ilginçtir.
4. Görme Kuramı
Daha önce belirtilmişti ki Berkeley kendi özdeksizcilik felsefesini
dünyaya insanların kafalarını onun kabulüne hazırlamak için belli bir çaba
göstermeksizin sunmadı. Çünkü görüşlerinin gerçeklikleri ve sağduyu ile
bağdaşabilirlikleri konusunda kesin bir kanıya varmış olsa da, bildirimlerinin
birçok okura tuhaf ve saçma geleceğinin bilincindeydi. Bu yüzden ilk olarak
Yeni bir Görme Kuramına Doğru Deneme’sini yayımlayarak İnsan Bilgisinin
İlkeleri için yolu hazırladı.
Bununla birlikte, bu Deneme’nin yalnızca insanların kafalarını
Berkeley’in daha sonraki yayımlarında söyleme niyetinde olduklarını duygudaş
bir yaklaşımla dinlemeye yatkın kılacak bir aygıt olduğunu sanmak yanlış
olacaktır. Kitap algı ile bağıntılı bir dizi sorun üzerine ciddi bir incelemedir,
ve hazırlık işlevinden bütünüyle ayrı olarak kendi uğruna ilginçtir. Optik
aletlerin yapılmaları optik kuramların gelişimini uyarmıştı. Aralarında
Barrow’un
Optik Dersleri [Optical Lectures] (1669) de olmak
üzere daha şimdiden birçok çalışma yayımlanmıştı; ve Deneme’de Berkeley
konuya kendi katkılarını getirdi. Kendi sözlerinde anlatıldığı gibi, amacı
‘‘görme yoluyla nesnelerin uzaklık, büyüklük ve konumlarını algılayış yolumuzu
göstermektir. Ayrıca görme ve dokunma duyuları arasında bulunan ayrımı
ve her iki duyuya ortak herhangi bir düşüncenin olup olmadığını irdelemektir.’’6
Berkeley uzaklığın kendisini dolaysızca algılamadığımızı üzerinde anlaşılan
bir olgu olarak kabul eder. ‘‘Öyleyse geriye uzaklığın kendisi görme ediminde
dolaysızca algılanan bir başka düşünce aracılığıyla görüşe getirilmesi
kalır.’’7 Ama Berkeley çizgiler ve açılar
aracılığıyla yürürlükteki geometrik açıklamayı yadsır. Çünkü bir yandan
uzaklığı geometrik hesaplama yoluyla ölçtüğümüz ya da yargıladığımız görüşü
deneyim tarafından desteklenmez. Öte yandan, sözü edilen çizgiler ve açılar
optiği geometrik olarak irdeleme amacıyla matematikçiler tarafından kurulan
önsavlardır. Geometrik açıklama yerine Berkeley şu çizgilerdeki düşünceleri
önerir. Her iki gözle yakındaki bir nesneye baktığım zaman, gözbebeklerim
arasındaki aralık nesnenin yaklaşmasına ya da uzaklaşmasına göre küçülür
ya da genişler. Ve gözlerdeki bu değişime duyumlar eşlik eder. Sonuç değişik
duyumlar ve değişik uzaklıklar arasında bir bağlantının kurulmasıdır. Böylece
duyumlar uzaklık algısında ara ‘‘düşünceler’’ olarak davranırlar. Yine,
eğer bir nesne gözden belli bir uzaklığa koyulacak ve sonra yaklaştırılacak
olursa, daha karışık olarak görülecektir. Ve böylece ‘‘anlıkta çeşitli
karışıklık ve uzaklık dereceleri arasında alışkısal bir bağıntı doğar;
daha büyük karışıklık nesnenin daha küçük uzaklığını ve daha küçük karışıklık
ise daha büyük uzaklığını imler.’’8 Ama
gözden belli bir uzaklığa koyulmuş bir nesne yakına getirildiği zaman hiç
olmazsa belli bir süre için gözü kısarak görünüşünün karışmasını önleriz.
Ve gözü kısma çabasına eşlik eden duyum bize nesnenin uzaklığını yargılamada
yardım eder. Gözü kısma çabasının büyüklüğü nesnenin yakınlığı ile artar.
Duyulur nesnelerin büyüklüklerine ilişkin algımıza gelince, ilkin görme
tarafından ayrımsanan iki tür nesneyi ayırdetmemiz gerekir. Kimileri yeterince
ve dolaysızca görülürdür; başkaları dolaysızca görme duyusunun altına düşmezler,
tersine dahaçok dokunulur nesnelerdirler ve yalnızca doğrudan görülür olanın
aracılığıyla dolaylı olarak görünürler. Her tür nesnenin kendi ayrı büyüklüğü
ya da uzamı vardır. Örneğin, aya baktığım zaman doğrudan doğruya renkli
bir disk görürüm. Ay, görülür [visible] bir nesne olarak, çevrende
durduğu zaman dorukta durduğu zaman olduğundan daha büyüktür. Ama dokunulur
[tangible] bir nesne olarak görüldüğü zaman ayın büyüklüğünü bu
yolda değişiyor olarak düşünmeyiz. ‘‘Anlığın dışında varolan ve belli bir
uzaklıkta olan nesnenin büyüklüğü her zaman değişmeksizin aynı kalmayı
sürdürür. Ama görülür nesne biz dokunulur nesneye yaklaşır ya da ondan
uzaklaşırken değiştiği için, değişmez ve belirli hiçbir büyüklüğü yoktur.
Öyleyse ne zaman herhangi bir şeyin, örneğin bir ağacın ya da evin büyüklüğünden
söz etsek, demek istediğimiz şey bu nesnenin dokunulur büyüklüğü olmalıdır,
yoksa kararlı ve onda sözü edilen ikircimden özgür hiçbirşey olamaz.’’9
‘‘Ne zaman bir nesneye ilişkin olarak onun büyük ya da küçük, şu ya da
bu belirli ölçüde olduğunu söylesek, bu dokunulur olan açısından denmek
isteniyor olmalıdır, dolaysızca algılanıyor olmasına karşın gene de çok
az dikkat edilen görülür uzam açısından değil.’’10
Bununla birlikte, dokunulur nesnelerin büyüklüğü doğrudan algılanmaz; görülür
görüngülerin karışıklık ya da seçiklik, bulanıklık ya da diriliklerine
göre, görülür büyüklük tarafından yargılanır. Gerçekten de görülür büyüklük
ve dokunulur büyüklük arasında hiçbir zorunlu bağıntı yoktur. Örneğin bir
kule ve bir insan, uygun uzaklıklara yerleştirildikleri zaman, az çok aynı
görülür büyüklükte olabilirler. Ama bu nedenle aynı dokunulur büyüklüklerinin
olduğu yargısında bulunmayız. Yargımız bir dizi deneysel etmen tarafından
etkilenir. Bununla birlikte, bu durum bir nesneye dokunmadan önce dokunulur
büyüklüğünün görülür büyüklüğü tarafından imlendiği olgusunu değiştirmeyecektir,
gerçi görülür büyüklüğün dokunulur büyüklükle hiçbir zorunlu bağıntısı
olmasa da. ‘‘Uzaklığı gördüğümüz gibi, büyüklüğü de görürüz. Ve her ikisini
de bir insanın bakışlarında utancı ya da öfkeyi gördüğümüz aynı yolda görürüz.
Bu duyguların kendileri görülmezdir, ama gene de dolaysız görmenin nesneleri
olan ve o duyguları yalnızca onlara eşlik ettikleri gözlendiği için simgeleyen
çehre renkleri ve değişiklikleri ile birlikte göz tarafından içeri bırakılırlar.
Deneyim olmasaydı yüz kızarmasını memnuniyetten çok utancın bir belirtisi
olarak alamazdık.’’11
Berkeley’in görsel algıya ilişkin düşünceleri kesinlikle bütünüyle özgün
değildiler. Ama ödünç aldığı düşünceleri dikkatle işlenmiş bir kuramın
oluşturulmasında kullandı. Bu kuram, değerli tikel noktalarından ayrı olarak,
gerçekten de uzaklık, büyüklük ve konumu algılayış yollarımız üzerine tikel
örneklerin de yardımıyla derinlemesine düşünen bir kafanın ürünü olarak
büyük değer taşır. Berkeley’in hiç kuşkusuz matematiksel optik kuramının
yararlığını sorgulama gibi bir niyeti yoktu; ama sıradan görsel algıda
uzaklık ve büyüklüğü matematiksel hesaplamalarla yargılamadığımızı açıkça
görüyordu. Gerçekten de uzaklıkları belirlemede matematiği kullanırız;
ama bu süreç açıktır ki Berkeley’in sözünü ettiği sıradan görsel algıyı
öngerektirir.
Berkeley’in algıyı açıklamasının daha öte ayrıntılarına girmek gereksizdir.
Belirtilmesi gereken nokta görme ve dokunma arasında ve bunların ilgili
nesneleri arasında yaptığı ayrımdır. Daha önce görmüştük ki, sözcüğün sağın
anlamında görme ya da görüş yetisinin nesneleri olan nesnelerle yalnızca
dolaylı olarak görsel algının nesneleri olan nesneler arasında ayrım yapıyordu.
Görülür büyüklük ya da uzam dokunulur uzamdan ayrıdır. Ama daha ileri gidebilir
ve genel olarak diyebiliriz ki ‘‘her iki duyuya ortak hiçbir düşünce yoktur.’’12
Bunun böyle olduğu kolayca gösterilebilir. Dolaysız görme nesneleri ışık
ve renklerdir, ve başka hiçbir dolaysız nesne yoktur.13
Ama ışık ve renkler dokunma yoluyla algılanmazlar. Bu yüzden her iki duyuya
ortak dolaysız hiçbir nesne yoktur. Belki de öyle görünebilir ki Berkeley
biricik dolaysız görme nesneleri ışık ve renklerdir derken kendisiyle çelişir,
gerçi aynı zamanda görülür uzamdan söz ediyor olsa da. Ama gördüklerimiz
renk-alancıklarıdır, bir bakıma uzamlı renklerdir. Ve görülür uzam, renk
alancıkları olarak görülür uzam, diye diretir Berkeley, dokunulur uzamdan
bütünüyle ayrıdır.
Denebilir ki görme ve dokunma nesnelerinin türdeşsizliklerini ileri
sürmek bir apaçıklığı ileri sürmektir. Herkes örneğin renkleri dokunma
ile değil ama görme yoluyla algıladığımızı bilir. Örneğin bir şeyin yeşil
göründüğünü söyleriz, yeşil duyumsandığını değil. Hepimiz ışık ve renklerin
asıl görme nesneleri olduklarını tıpkı seslerin koklanmayıp işitildiklerini
bildiğimiz gibi biliriz. Ama görme ve dokunma nesnelerinin ayrı türden
oldukları üzerinde diretmesinde Berkeley’in örtük bir amacı vardır. Çünkü
görsel nesnelerin, ‘‘görme düşünceleri’’nin bize dokunma düşüncelerini
imleyen simgeler ya da imler olduklarını ileri sürmeyi ister. İkisi arasında
hiçbir zorunlu bağıntı yoktur; ama ‘‘bu imler değişmez ve evrenseldir,
(ve) dokunma düşünceleri ile bağıntıları dünyaya ilk girişimizde öğrenilmiştir.’’14
‘‘Bütününde alındığında, sanırım haklı olarak vargılayabiliriz ki görmenin
asıl nesneleri doğanın Yaratıcısının evrensel dilini oluştururlar, ve bununla
bedenlerimizin sakınımı ve iyiliği için zorunlu olan şeylere erişebilmek
için olduğu gibi bunların zararlı ve yokedici olanlarından kaçınabilmek
için de eylemlerimizi nasıl düzenleyeceğimiz konusunda bilgilendiriliriz.
... Ve bunların uzakta olan nesneleri bize imleyiş ve belirtiş yolları
insan belirleniminin dil ve imlerinin yolları ile aynıdır, çünkü bunlar
da imlenen şeyleri herhangi bir doğa benzerliği ya da özdeşliği yoluyla
değil ama yalnızca deneyimin bize aralarında bulunduğunu gösterdiği bir
alışkısal bağıntı yoluyla imlerler.’’15
‘‘... uzakta olan nesneleri imleyiş ve belirtiş’’ sözlerine dikkat etmek
gerekir. İmlem görme ya da görüş nesnelerinin uzakta olmadıklarıdır. Başka
bir deyişle, bunlar bir anlamda anlığın içersindedirler, ‘‘dışarda’’ değil.
Berkeley ‘‘anlık olmaksızın varolan ve belli bir uzaklıkta olan nesnenin
büyüklüğü her zaman değişmeksizin aynı kalmayı sürdürür’’16
derken ve bu dışsal ve dokunulur nesneyi görülür nesne ile karşıtlaştırırken,
daha önceden bunu imlemişti. Görme nesneleri belli bir anlamda anlığın
içersindedir, ve anlığın dışındaki nesnelerin, dokunulur nesnelerin imleri
ya da simgeleri olarak davranırlar.
Görülür ve dokunulur nesne arasındaki bu ayrım İlkeler’de daha
sonra ileri sürülen görüşle, tüm duyulur nesnelerin ‘‘düşünceler’’ oldukları
ve belli bir anlamda anlığın içersinde varoldukları görüşüyle bağdaşmaz.
Ama bu demek değildir ki Berkeley Deneme’nin yazılışı ve İlkeler’in
yazılışı arasında geçen süre içinde görüşünü değiştirmişti. Bu dahaçok
Deneme’de
genel kuramının yalnızca bölümsel bir sunuluşunu vermeyi istediğini belirtir.
Bu yüzden sanki görülür nesneler anlıktaymışlar ve dokunulur nesneler anlığın
dışındaymışlar gibi konuşur. Bununla birlikte,
İlkeler’de tüm duyulur
nesneler anlığın içersine getirilir, ve bundan böyle Tanrı tarafından belirlenen
bir dili oluşturanlar yalnızca görme nesneleri değildirler. Başka bir deyişle,
birincil olarak algı ile bağıntılı bir dizi sorununu tartıştığı Deneme’de
okuru genel kuramının yalnızca bir bölümü ile ve yalnızca geçerken tanıştırırken,
İlkeler’de
ise genel kuramı açımlar. Eklemek gerek ki giderek Berkeley’in genel kuramı
üzerine bile uzaklık, büyüklük ve konumu algılayışımızla bağıntılı sorular
getirilebilir; ama uzaklık ve konum, eğer anlıktan bağımsız özdeksel hiçbir
şey yoksa, hiç kuşkusuz yalnızca göreli olabilirler, saltık değil.
*[South
Sea Bubble. 1720 İngilteresinde
South Sea Company Güney Denizleri
(ekvatorun güneyindeki denizler) ile tecimde bir tekel hakkı karşılığında
ulusal borcu üstüne aldıktan sonra ortaya çıkan parasal bunalım ve şirketin
stoklarında bunu izleyen ateşli spekülasyonlar.]GERİ
DİPNOTLAR
|