Aydınlanma
ÇAĞDAŞ FELSEFE
CİLT 6 BÖLÜM
1
ANABÖLÜM BİR
FRANSIZ AYDINLANMASI
BÖLÜM I
FRANSIZ AYDINLANMASI (1)
1. Giriş Notları
BELKİ DE pekçok kafada Fransız
Aydınlanmasını birincil olarak yokedici bir eleştiriciliğin ve Hıristiyanlığa
ya da en azından Katolik Kiliseye karşı sözünü sakınmaz bir düşmanlığın
terimlerinde düşünme yönünde doğal bir eğilim vardır. Eğer Rousseau’yu
dışlayacak olursak, denebilir ki onsekizinci yüzyıl Fransız filozofları
arasında en iyi bilinen ad Voltaire’dir. Ve bu ad Kiliseyi usun bir düşmanı
ve hoşgörüsüzlüğün bir dostu olarak suçlamaktan hiçbir zaman bıkmamış parlak
ve nükteli bir yazın adamı tablosunu çağrıştırır. Dahası, eğer La Mettrie
ve d’Holbach gibi yazarların özdekçilikleri konusunda birşeyler biliyorsak,
Fransa’daki Aydınlanmayı Voltaire’in ve genç yaşlarındaki Diderot’nun deizminden
d’Holbach’ın tanrıtanımazlığına ve bir Cabanis’in kaba özdekçi dünya görüşüne
geçen karşı-dinci bir devim olarak görme eğilimine düşebiliriz. Aydınlanmanın
bu yorumu verildiğinde, onu değerlendirmenin büyük ölçüde kişinin dinsel
kanılarına ya da bunların yokluğuna dayanacağı açıktır. Kimileri onsekizinci
yüzyıl Fransız felsefesini sürekli olarak dinsizliğe doğru ilerleyen ve
meyvasını Devrimde Notre Dame Katedralinin kutsallığının çiğnenmesinde
veren bir devim olarak görürken, başkaları ise onu bilincin dinsel boşinançlardan
ve kilisenin tiranlığından ilerleyici bir kurtuluşu olarak göreceklerdir.
Öte yandan, onsekizinci yüzyıl Fransız filozoflarının tümünün de varolan
politik dizgenin düşmanları oldukları ve Devrime giden yolu hazırladıkları
biçimindeki izlenim de oldukça yaygındır. Bu politik yorum verildiğinde,
açıktır ki filozofların çalışmalarının değişik değerlendirmeleri olanaklıdır.
Kişi onlara yazıları Jacobin teröründe somut bir etki yaratmış sorumsuz
devrim kışkırtıcıları olarak bakabilir. Ya da kaçınılmaz bir toplumsal-politik
gelişimde bir evreyi temsil ettikleri, daha açık bir deyişle, sırası geldiğinde
yerini proleterya egemenliğine bırakmaya yazgılanmış bir burjuva demokrat
evrenin kurulmasına katkıda bulunmuş oldukları düşünülebilir.
Fransız Aydınlanmasının her iki yorumu da,—dinsel kurumlara ve dinin
kendisine karşı bir tutumun terimlerinde yorum ve politik dizgelere ve
politik ve toplumsal gelişimlere karşı bir tutumun terimlerinde yorum,—temellerini
hiç kuşkusuz olgularda bulur. Bir yandan, gerçi hiç kuşkusuz kimi filozoflar
ancien régimeden hoşnutsuz olmuş olsalar da, Aydınlanmanın tüm tipik
filozoflarını bilinçli devrim kışkırtıcıları olarak görmek büyük bir yanılgı
olacaktır. Örneğin Voltaire, belli reformları istemiş olmasına karşın,
gerçekte demokrasinin gelişimine yönelik hiçbir kaygı göstermiyordu. İlgilendiği
nokta kendisi için ve dostları için anlatım özgürlüğüydü; ama gene de bir
demokrat olarak nitelendirilmesi güçtür. İyiliksever despotizm, eğer iyilikseverlik
özellikle le philosophelara yönelmişse, ona halk yönetiminden çok
daha uygun geliyordu. Niyeti hiç kuşkusuz ‘ayaktakımı’ olarak gördüklerinden
yana bir devrimin gelişmesi değildi. Öte yandan, Fransız Aydınlanmasının
tipik temsilcileri olarak görülen tüm filozofların değişik düzeylerde Kilisenin
egemenliğine karşı çıkmış oldukları doğrudur. Aralarından pek çoğu Hıristiyanlığa
karşıydı, ve en azından kimileri inakçı tanrıtanımazlar olarak tüm dine
güçlü bir biçimde karşı çıktılar, onu bilgisizlik ve korkunun ürünü, anlıksal
ilerlemenin düşmanı ve gerçek ahlaka karşı bir önyargı olarak gördüler.
Ama hem dine karşı bir tutumun terimlerindeki yorum hem de—daha önemsiz
bir düzeyde de olsa—politik kanıların terimlerindeki yorum temellerini
olgularda bulsalar da, eğer onsekizinci yüzyıl Fransız felsefesi taht ve
altara yönelik sürekli bir saldırı olarak betimlenecek olsaydı, bu onun
baştan sona yetersiz bir tablosu olurdu. Açıktır ki Katolik Kilise üzerine,
bildirilmiş din üzerine ve belli durumlarda tüm dinsel biçimler üzerine
saldırılar us adına yapılıyordu. Ama usun uygulanışı Fransız Aydınlanma
filozofu için yalnızca dinsel alanda yokedici bir eleştiri olmaktan çok
daha öte bir anlam taşıyordu. Yokedici eleştiri bir bakıma Aydınlanmanın
olumsuz yanıydı. Olumlu yansa dünyayı ve özellikle ruhsal, ahlaksal ve
toplumsal yaşamı içindeki insanın kendisini anlama girişiminden oluşuyordu.
Bunu söylerken amacım filozofların dinsel konular üzerine görüşlerini
küçümsemek ya da önemsiz diye bir yana atmak değil. Yazarın [Katolik]
dinsel görüşlerini paylaşan herkes için, gerçekten de, bu filozofların
tutumlarının önemsiz bir sorun oluşturduğunu düşünmek güçtür. Ama, kişinin
kendi inançlarından bütünüyle ayrı olarak, le philosopheların dine
karşı tutumları açıkça ekinsel bir imlem ve önem taşıyordu. Çünkü bu tutum
ortaçağ ekininin bakış açısından belirgin bir değişimi anlatır, değişik
bir ekinsel evreyi temsil eder. Aynı zamanda anımsamamız gerek ki tanığı
olduğumuz şey bilimsel bakış açısının gelişimi ve genişlemesidir. Onsekizinci
yüzyıl Fransız filozofları ilerlemeye, eş deyişle, bilimsel bakış açısının
fizikten ruhbilime, ahlaka ve insanın toplumsal yaşamına dek genişlemesi
sürecine güçlü bir inanç gösteriyorlardı. Eğer bildirilmiş dini ve kimi
zamanlar tüm dini yadsıma eğiliminde olmuşsalar, bu bir ölçüde dinin—ister
özel olarak bildirilmiş din olsun isterse genel olarak din olsun—anlıksal
ilerlemeye ve usun engelsiz ve açık bir kullanımına açıkça düşman olduğu
yolundaki kanılarına bağlıydı. Hiç kuşkusuz böyle düşünmekte haklı olduklarını
söylemek istiyor değilim. Din ve bilim arasında hiçbir özünlü bağdaşmazlık
yoktur. Tersine, vurgulamak istediğim nokta yalnızca dinsel alandaki yokedici
eleştirileri üzerinde yoğunlaştığımız sürece filozofun olumlu amaçlarını
gözden kaçırma eğilimine düşecek olduğumuzdur. Ve o zaman tablonun ancak
tek-yanlı bir görüşüne ulaşabiliriz.
Onsekizinci yüzyıl Fransız filozofları İngiliz düşüncesinden, özellikle
Locke ve Newton’dan önemli ölçüde etkilendiler. Genel olarak konuşursak,
Locke’un görgücülüğü ile anlaşıyorlardı. Usun felsefede uygulanışı onlar
için doğuştan düşüncelerden ya da kendiliğinden-açık ilk ilkelerden türeyen
büyük dizgelerin kurulması anlamına gelmiyordu. Ve bu anlamda önceki yüzyılın
kurgul metafiziğine sırt döndüler. Bu demek değildir ki bireşim ile hiçbir
ilgileri olmayan ve yalnızca çözümleme etkinliğine dönerek dikkatlerini
değişik tikel soru ve sorunlara veren, buna karşı onlardan doğan çeşitli
vargıların bireşimi için hiçbir çaba göstermeyen düşünürlerdi. Ama inanıyorlardı
ki doğru yaklaşım yolu görüngülerin kendilerine gitmek ve gözlem yoluyla
yasalarını ve nedenlerini öğrenmekti. O zaman bireşim aşamasına geçilebilir
ve evrensel ilkelerin oluşturulmasıyla tikel olgular evrensel gerçeklerin
ışığında görülebilirlerdi. Başka bir deyişle, tek bir ideal yöntemin, tüm
inceleme dallarına uygulanabilir tek bir matematiksel çıkarsamacı yöntemin
olduğu sanısının yanlışlığı görülmeye başlıyordu. Örneğin Buffon bunu açıkça
görüyordu; ve görüşleri Diderot’nun düşünceleri üzerinde belli bir etki
yaratacaktı.
Bilgiye bu görgücü yaklaşım kimi durumlarda—söz gelimi d’Alembert’ın
durumunda olduğu gibi—olgucu olarak betimlenebilecek bir konuma götürüyordu.
Metafizik, eğer bununla görüngü-ötesi olgusallığın incelenmesi anlaşılıyorsa,
bilinemezin alanıdır. Bu alanda pekin bilgi elde edemeyiz, ve bunu aramak
boşuna zaman yitirmektir. Ussalcı bir metafiziğe ulaşmanın anlamlı biricik
yolu görgül bilimlerin sonuçlarını bireştirmek olacaktır. Ve görgül bilimin
kendisinde ‘özler’ ile değil ama görüngüler ile ilgileniriz. Hiç kuşkusuz
belli bir anlamda özlerden söz edebiliriz, ama bunlar yalnızca Locke’un
‘adsal’ özler dediği özlerdir. Sözcük metafiziksel bir anlamda kullanılmamaktadır.
Eğer Fransız Aydınlanmasının tüm filozoflarının ‘olgucular’ oldukları
söylenecek olsaydı, bu gerçekten de ciddi bir yanlış olacaktı. Örneğin
Voltaire Tanrının varoluşunu tanıtlayabileceğimizi düşünüyordu. Ve Maupertuis
de aynı yolda düşünüyordu. Ama dönemin belli filozoflarında olguculuğa
yakın açık bir eğilimi de saptayabiliriz. Ve böylece diyebiliriz ki onsekizinci
yüzyılın felsefesi izleyen yüzyılın olguculuğu için yolun hazırlanmasına
katkıda bulundu.
Aynı zamanda Fransız Aydınlanması üzerine bu yorum tek-yanlıdır: bir
anlamda aşırı felsefidir. Demek istediğimi açıklayabilmek için Condillac
örneğini alıyorum. Bu filozof Locke’dan derin bir biçimde etkilenmişti.
Ve anladığı biçimiyle Locke’un görgücülüğünü insanın ruhsal yeti ve işlemlerine
uygulamaya girişti, bunların tümünün de ‘dönüşmüş duyumlar’ terimlerinde
nasıl açıklanabilecek olduklarını göstermeye çalıştı. Gene de, Condillac’ın
kendisi sözcüğün sağın anlamında olgucu diyebileceğimiz biri değildi. Ama
hiç kuşkusuz Duyumlar Üzerine İnceleme’sini olguculuk yönünde bir
devim olarak ya da olguculuğun gelişimindeki bir evre olarak yorumlamak
olanaklıdır. Ama yalnızca ruhbilimin gelişimindeki bir evre olarak yorumlamak
da olanaklıdır. Ve ruhbilim, kendinde düşünüldüğünde, zorunlu olarak felsefi
olguculuk ile bağıntılı değildir.
Yine, Fransız Aydınlanmasının birçok filozofu insanın ruhsal yaşamı
ve bunun fizyolojik koşulları üzerine kafa yoruyordu. Ve bu belli durumlarda,—örneğin
Cabanis’nin durumunda olduğu gibi,—bir kaba özdekçilik bildiriminde sonuçlanıyordu.
Bu yüzden, bütün bir araştırmayı bu sonucun terimlerinde yorumlama eğilimine
düşmek güç değildir. Aynı zamanda belli filozofların inakçı özdekçiliklerine
yararlı bir inceleme çizgisinin gelişimindeki geçici bir sapınç olarak
bakmak da olanaklıdır. Başka bir deyişle, eğer onsekizinci yüzyıl filozoflarının
ruhbilimsel incelemelerine bu araştırma çizgisinin gelişiminin erken evrelerindeki
geçici deneyler olarak bakılacak olursa, o zaman abartma ve kabalıklara
yüklenecek ağırlık ansal çevren yalnızca kendi içinde düşünülen Fransız
Aydınlanmasına sınırlandığında olduğundan daha az olabilir. Hiç kuşkusuz,
ilgi konusu—bu bölümlerde olduğu gibi—tikel bir dönemin ve tikel bir kümenin
düşüncesi olduğu zaman, bu abartma ve kabalıklara dikkati çekmek gerekir.
Ama gene de genel tabloyu gözden kaçırmamak ve bu özelliklerin geleceğe
doğru uzanan ve ileri bir tarihte daha erken sapınçların eleştiri ve düzeltmelerini
sağlama yeteneğinde olan gelişim çizgisinin belli bir evresine ait olduklarını
kafada tutmak yerinde olacaktır.
Genel olarak, öyleyse, Fransız Aydınlanmasının felsefesine Hume’un ‘insan
bilimi’ olarak adlandırmış olduğu şeyi geliştirmeye yönelik bir girişim
olarak bakabiliriz. Aslında bu betimleme olguların tümüne uymaz. Örneğin
evrenbilimsel kuramlar buluruz. Ama dikkati onsekizinci yüzyıl filozoflarının
insanın ruhsal ve toplumsal yaşamı açısından Newton’un fiziksel evren için
yapmış olduklarını yapmaya yönelik ilgilerine çeker. Ve bu amacı yerine
getirme çabalarında önceki yüzyılın kurgul dizgeleri tarafından olmaktan
çok Locke’un görgücülüğü tarafından esinlendirilen bir yaklaşımı benimsiyorlardı.
Ayrıca belirtmeye değer ki Fransız Aydınlanmasının filozofları, kimi
İngiliz ahlakçıları gibi, törebilimi metafizik ve tanrıbilimden ayırdetmeye
çalıştılar. Ahlaksal düşünceleri hiç kuşkusuz birbirlerinden önemli ölçüde
ayrılıyor, örneğin Diderot’nun törel idealizminden La Mettrie’ün alt-düzey
yararcılığına dek geniş bir yelpaze içersine yayılıyordu. Ama deyim yerindeyse
ahlakı ayakları üzerine oturtma girişimlerinde az çok anlaşma içindeydiler.
Bayle’in ‘‘tanrıtanımazlardan oluşan bir Devlet bütünüyle olanaklıdır’’
önesürümünün ve La Mettrie’ün ‘yalnızca olanaklı değil ama istenebilirdir’
biçimindeki katkısının imlemleri gerçekte budur. Bununla birlikte, tüm
le philosopheların bu bakış açısı ile anlaştıklarını söylemek doğru
olmayacaktır. Örneğin Voltaire’in görüşünde, eğer Tanrı olmamış olsaydı,
toplumun ahlaksal iyiliği uğruna Onu yaratmak kesinlikle zorunlu olacaktı.
Ama, genel olarak konuşursak, Aydınlanmanın felsefesi törebilimin metafiziksel
ve tanrıbilimsel görüşlerden bir ayrılışını kapsıyordu. Bu ayırmanın savunulabilir
olup olmadığı hiç kuşkusuz tartışma götürür bir noktadır.
Son olarak anımsayabiliriz ki Fransa’da onsekizinci yüzyıl felsefesi,
İngiltere’de olduğu gibi, başlıca üniversitelerde felsefe profesörleri
olmayan ve çoğu kez felsefe-dışı ilgileri olan insanların ürünüydü. İngiltere’de
Hume bir filozof olduğu denli de bir tarihçiydi. Fransa’da Voltaire oyunlar
yazıyordu. Maupertuis bir enlem derecesinin sağın ölçümleri yoluyla dünyanın
uçlarındaki şeklinin belirlenmesine katkıda bulunma amacıyla Kuzey Kutbuna
yapılan bir araştırma gezisine katıldı. D’Alembert ünlü bir matematikçiydi.
Montesquieu ve Voltaire tarihçiliğin gelişiminde önemli roller oynadılar.
La Mettrie bir doktordu. Onsekizinci yüzyılda henüz felsefi görüşler üzerine
bir bilginin ekinsel bir gerek olarak görüldüğü ve felsefenin henüz özel
bir akademik alan olmadığı bir zaman içersindeyiz. Dahası, henüz felsefe
ve bilimler arasında yakın bir bağıntı söz konusudur, bir bağıntı ki gerçekten
de Fransız felsefi düşüncesinin açıkça genel bir ırasalı olmuştur.
2. Bayle’in Kuşkuculuğu
Fransa’da Aydınlanmanın yolunu hazırlamış olan Fransız yazarlar arasında
en etkili olanı büyük bir olasılıkla Pierre Bayle idi (1647-1706)—ünlü
Dictionnaire historique et critique’in (1695-97) yazarı. Bir Protestan
olarak yetiştirilmiş olan Bayle bir süre için Katolik oldu, ama daha sonra
yine Protestanlığa geri döndü. Bununla birlikte, Reformasyonun Kilisesine
bağlılığına karşın, Katoliklerin hoşgörüsüzlüğü tekellerinde bulundurmadıkları
kanısındaydı. Ve 1680’den sonra yaşamını sürdürecek olduğu Rotterdam’da
kalışı sırasında hoşgörüyü savundu ve hoşgörüsüz tutumu nedeniyle Kalvinist
tanrıbilimci Jurieu’ye saldırdı.
Bayle’in görüşünde, yürürlükteki tanrıbilimsel çekişmeler karışık ve
anlamsızdı. Örneğin kayra ve özgür istenç arasındaki ilişkiler üzerine
tartışmayı alalım. Tomistler, Jansenistler ve Kalvinistler, tümü de Molinizme
karşı düşmanlıkta birleşirler. Ve gerçekte aralarında hiçbir temel ayrım
yoktur. Ve gene de Tomistler Jansenistler olmadıklarını ileri sürer, ve
bu sonuncular Kalvinizmi yadsır, Kalvinistler ise ötekileri kınarlar. Molinistlere
gelince, St. Augustine’in öğretisinin Jansenistlerinkinden ayrıldığını
gösterme çabalarında sofistik uslamlamalara başvuruyorlardı. Genel olarak
insan kafası hiçbir ayrım yokken ayrım olduğuna ve aralarında hiçbir bağıntı
olmayan değişik konumlar arasında çözülemez bağıntılar bulunduğuna inanma
eğilimindedir. Bu yüzden denebilir ki pek çok çekişme yaşam ve dinçlik
kaynaklarını önyargılarda ve duru yargıların eksikliğinde bulur.
Bununla birlikte, Bayle’in metafiziğe ve felsefi ya da doğal tanrıbilime
ilişkin görüşleri inakçı tanrıbilimde sürmekte olan çekişmeler konusundaki
görüşlerinden çok daha önemlidir. İnsan usunun yanlışları ortaya çıkarmak
için olumlu gerçeği bulmak için olduğundan daha iyi uyarlanmış olduğunu,
ve metafizik açısından durumun özellikle bu olduğunu düşünüyordu. Gerçekten
de, yaygın olarak kabul ediliyordu ki bir filozofun Tanrının varoluşunun
tüm tikel tanıtlarını eleştirmeye hakkı vardır, yeter ki Tanrının varoluşunun
şu ya da bu yolda tanıtlanabileceğini yadsımasın. Ama gerçekte sunulan
tüm tanıtlar yokedici eleştirinin altına getirilmişlerdir. Yine, hiç kimse
şimdiye dek kötülük sorununu çözmüş değildir. Ne de bunun şaşırtıcı olduğunu
düşünmek gerekir. Çünkü dünyadaki kötülüğü ve sonsuz, her yerde bulunan
ve herşeye gücü yeten bir Tanrının doğrulanışını herhangi bir ussal yolda
uzlaştırmak olanaklı değildir. Manichaeanlar, ikici felsefeleri ile, kötülük
konusunda ortodokslar tarafından sunulan herhangi bir açıklamadan çok daha
iyisini getiriyorlardı. Aynı zamanda Manichaeanların metafiziksel önsavları
saçmaydı. Ruhun ölümsüzlüğüne gelince, bunun hiçbir açık tanıtı bulunabilecek
gibi görünmüyordu.
Bayle Tanrının varoluşu ve ölümsüzlük öğretileri yanlıştır demedi. Tersine,
inancı us alanının dışına yerleştirdi. Bu anlatım gene de bir sınırlama
gereksinimindedir. Çünkü Bayle yalnızca dinsel gerçekliklerin, us ile çelişmemelerine
karşın, ussal tanıtlamaya açık olmadıklarını söylemiyordu. Görüşü dahaçok
bu gerçekliklerin usa itici gelen pek çok şeyi kapsadıkları biçimindeydi.
Böylece—ister içten olsun isterse olmasın—ileri sürdüğü şey tanrısal bildirişi
kabul etmede çok daha büyük bir değerin yattığıydı. Her ne olursa olsun,
eğer dinin gerçekleri ussal-olmayanın alanına düşüyorlarsa, tanrıbilimsel
uslamlama ve çekişmelere girmekte hiçbir anlam yoktur. Hoşgörü çekişmenin
yerini almalıdır.
Belirtmek gerek ki Bayle yalnızca din ve usu değil ama din ve ahlakı
da ayırdı. Başka bir deyişle, dinsel kanıların ve güdülerin ahlaksal bir
yaşam sürdürmek için zorunlu olduklarını sanmanın büyük bir yanılgı olduğunda
diretti. Dinsel-olmayan güdüler tıpkı dinsel güdüler denli etkili, ya da
giderek onlardan daha da güçlü olabilirler. Ve ölümsüzlüğe ya da daha doğrusu
Tanrıya inanmayan insanlardan oluşan ahlaksal bir toplumun bulunması bütünüyle
olanaklı olacaktır. Bayle Dictionnaire’de Sadukiler üzerine makalesinde
der ki, herşey bir yana, yeniden dirilişe hiçbir biçimde inanmayan Sadukiler
buna inanan Farisilerden daha iyiydiler. Yaşam deneyimi inanç ve kılgı
arasında çözülemez bir bağıntı olduğunu göstermez. Böylece erdemli bir
yaşam sürdürebilmek için hiçbir dinsel inanca gereksinim duymayan özerk
ahlaksal insan kavramına varmış oluyoruz.
Fransız Aydınlanmasının sonraki yazarları, örneğin Diderot, Bayle’in
Dictionnaire’inden geniş ölçüde yararlandılar. Çalışma ayrıca Alman
Aufklärungu üzerinde de belli bir etki yarattı. 1767’de Büyük Frederick
Voltaire’e şunları yazacaktı: Bayle savaşı başlatmış, bir dizi İngiliz
filozof onun izinden yürümüştü—Voltaire’in yazgısı ise kavgayı bitirmekti.
3. Fontenelle
Bernard le Bovier de Fontenelle’in (1657-1757) özellikle bilimsel düşüncelerin
bir halksallaştırıcısı olarak bilinmekte olduğunu söylemek belki de doğru
olacaktır. Yazınsal etkinliğine, başka ürünlerinin yanısıra, başarısız
bir oyunla başladı. Ama çok geçmeden çağdaş toplumun yeni fiziğin duru
ve anlaşılır açıklamalarını beklediğini gördü. Ve bu gereksinimi karşılama
girişimi öylesine büyük başarı ile karşılaştı ki, Académie des Sciencesın
sekreterliğine getirildi. Genel olarak Kartezyen fiziğin bir savunucusuydu;
ve Entretiens sur la pluralité des mondes (1686) başlıklı çalışmasında
Kartezyen gökbilim kuramlarını halksallaştırdı. Hiç kuşkusuz Newton’un
önemine karşı gözleri kapalı değildi, ve 1727’de Newton’a Övgü’yü
yayımladı. Ama Théorie des tourbillons cartésiens başlıklı çalışmasında
(1752) Descartes’ın burgaçlar kuramını savundu ve Newton’un ona anlaşılmaz
bir kendilik konutluyor gibi görünen çekim ilkesine saldırdı. Ölümünden
sonra çalışma odasında bulunan elyazmaları yaşamının son döneminde kafasının
belirgin bir biçimde görgücülük yönünde evrimlendiğini gösterir. Tüm düşüncelerimiz
uzun erimde duyu-deneyimi verilerine indirgenebilirdir.
Onsekizinci yüzyıl Fransasında bilimsel düşüncelerin yayılmasına yardımcı
olmanın yanısıra, Fontenelle, biraz dolaylı bir yoldan da olsa, ayrıca
dinsel gerçekliklerle ilgili kuşkuculuğun gelişimine de katkıda bulundu.
Örneğin Masalların Kökeni ve Bilicilerin Tarihi üzerine birer
küçük çalışma yayımladı. Bunlardan ilkinde mitlerin ya da efsanelerin anlığa
değil ama imgesel yetinin oyununa bağlı oldukları görüşünü yadsıdı. Örneğin
Yunan mitleri fenomenleri açıklama isteğinden doğmuşlardı; anlık ürünleriydiler,
üstelik onları geliştirmede imgelemin belli bir rol oynamış olmasına karşın.
Erken evrelerindeki insan anlığı çağdaş insanın anlığından özsel olarak
ayrı değildi. Hem ilkel ve hem de çağdaş insan fenomenleri açıklamaya,
bilinmeyeni bilinene indirgemeye çalışır. Aralarındaki ayrım şudur. Erken
zamanlarda olumlu bilgi bütünüyle yetersizdi ve insan düşüncesi mitolojik
açıklamalara başvurmak zorunda kalıyordu. Çağdaş dünyada ise olumlu bilgi
öyle bir düzeyde gelişmiştir ki, bilimsel açıklama mitolojik açıklamanın
yerini almaktadır. Bu görüşün imlemi yeterince açıktır, üstelik Fontenelle
tarafından belirtik bir biçimde bildirilmiş olmamasına karşın.
Bilicilik üzerine yazılarında Fontenelle’e göre ne putperest biliciliğin
cinlerin etkinliklerine bağlı olduğunu ne de biliciliğin İsa’nın gelişiyle
susturulmuş olduğunu söylemek için hiçbir inandırıcı neden yoktur. İsa’nın
güç ve tanrısallığından yana uslamlama, ki putperest biliciliğin susturulmuş
olduğunu söylemekten oluşur, öyleyse herhangi bir tarihsel temelden yoksundur.
Ele alınan tikel noktaların büyük önem taşıdıklarını söylemek güçtür. Ama
denebilir ki imlem Hıristiyan savunmacıların değersiz uslamlamalara başvurmaya
alışmış oldukları biçimindedir.
Bununla birlikte, Fontenelle bir tanrıtanımaz değildi. Tanrının Kendini
yasa-yönetimli Doğa dizgesinde sergilediğini düşünüyordu, insan tutku ve
özencinin egemen olduğu tarih alanında değil. Başka bir deyişle, Fontenelle
için Tanrı herhangi bir tarihsel dinin Kendini tarihte bildiren ve inakçı
dizgelerin doğuşuna neden olan Tanrısı değil, ama bilimsel dünya anlayışında
bildirilen Doğa Tanrısı idi. Gerçekten de onsekizinci yüzyıl Fransız filozofları
arasında tanrıtanımazlar vardı; ama deizm—ya da, Voltaire’in adlandırdığı
gibi, teizm—çok daha yaygındı, üstelik tanrıtanımazlığın Fransızlar arasında
İngiliz çağdaşları arasında olduğundan çok daha sık görülmesine karşın.
4. Montesquieu ve Tüze İncelemeleri
Fransız Aydınlanma filozoflarının insanın toplumsal ve politik yaşamını
anlamaya çalıştıkları daha önce belirtilmişti. Bu alandaki en önemli çalışmalardan
biri Montesquieu’nün tüze üzerine incelemeleriydi. Charles de Sécondat
(1689-1755), Baron de la Brëde et de Montesquieu, özgürlüğün bir yandaşı
ve despotizmin bir düşmanıydı. 1721’de yayımladığı Lettres persanes
Fransa’daki politik durum ve kilise koşulları üzerine yergilerden oluşuyordu.
1728’den 1729’a dek kaldığı İngiltere’de ülkenin politik dizgesinin belli
özelliklerine karşı büyük hayranlık geliştirmişti. 1734’te Considérations
sur les causes de la grandeur et de la décadence des Romains [Romalıların
Görkem Ve Yozluklarının Nedenleri Üzerine İrdelemeler] başlıklı çalışmasını
yayımladı. Son olarak 1748’de yasalar üzerine çalışması, De l’esprit
des lois [Yasaların Tini] çıktı ki onyedi yıl süren bir emeğin
ürünüydü.
Yasalar üzerine çalışmasında Montesquieu karşılaştırmalı bir toplum,
tüze ve hükümet incelemesine girişir. Olgulara ilişkin bilgisi aslında
böylesine geniş bir ölçekte tasarlanan bir girişimi yerine getirebilmek
için yeterince doğru ve kapsamlı değildi; ama girişimin kendisi karşılaştırmalı
bir toplumbilimsel gözlem olarak oldukça önemliydi. Gerçekten, Montesquieu’nün
belli öncelleri vardı. Özel olarak Aristoteles çok sayıda Yunan anayasasına
ilişkin incelemelerin derlenmesinde öncü olmuştu. Ama Montesquieu’nün tasarına
çağdaş felsefenin ışığında bakılmalıdır. Politika ve tüze alanında başka
felsefeciler tarafından başka alanlarda uygulanan tümevarımcı görgül yöntemi
uyguladı.
Bununla birlikte, Montesquieu’nün amacı yalnızca toplumsal, politik
ve tüzel fenomenleri betimlemek, büyük bir sayıda tikel olguyu kaydetmek
ve betimlemek değildi. Olguları anlamayı, tarihsel gelişimin ilkelerine
yönelik dizgesel bir inceleme için fenomenlerin karşılaştırmalı bir gözleminden
yararlanmayı istiyordu. ‘‘Herşeyden önce insanları inceledim, ve şu inanca
vardım ki bu sonsuz yasalar ve töreler türlülüğünde yalnızca özençleri
tarafından güdülmüyorlardı. İlkeler biçimlendirdim, ve bu ilkelere kendiliklerinden
uyan tikel durumlar gördüm—tüm ulusların tarihleri yalnızca (bu ilkelerden
doğan) sonuçlardı ve her özel yasa bir başka yasaya bağlıydı ya da daha
genel bir başka yasaya bağımlıydı.’’1 Montesquieu
konusuna böyle yaklaşıyordu, yalnızca olgucu bir toplumbilimcinin tininde
değil, ama dahaçok bir tarih felsefecisi olarak.
Belli bir bakış açısından Montesquieu’nün toplum, hükümet ve tüze kuramı
tarihsel verilerden çıkarılan genellemelerden, ama çoğu kez aşırı-iveğen
genellemelerden oluşur. Değişik politik toplumlardaki değişik olumlu tüze
dizgeleri bir etmenler türlülüğü ile koşulludurlar: halkın karakteri, hükümet
biçimlerinin doğa ve ilkeleri, iklim ve ekonomik koşullar vb. tarafından
belirlenir. Bu ilişkilerin bütünlüğü ‘yasaların tinini’ oluşturur. Ve bu
tinidir ki Montesquieu irdelemeyi üstlenir.
Montesquieu ilk olarak yasaların hükümet ile ilişkilerinden söz eder
ve ‘‘cumhuriyetçi, monarşik ve despotik’’2
olarak üç hükümet türü ayırdeder. Bir cumhuriyet ya bir demokrasi olabilir—halk
kütlesi en üst erki elinde tuttuğu zaman—, ya da bir aristokrasi olabilir—halkın
salt bir bölümü en üst erki elinde tuttuğu zaman. Bir monarşide prens belli
temel yasalarla uyum içinde yönetir, ve genellikle ‘ara güçler’ bulunur.
Despotik bir Devlette böyle temel yasalar ve bir yasa ‘emanetçisi’ yoktur.
‘‘Bu yüzdendir ki dinin bu ülkelerde etkisi genellikle çok fazladır, çünkü
bir tür sürekli emanetçi işlevindedir, ve eğer bu din açısından söylenemiyorsa,
yasaların yerine kendilerine saygı gösterilen töreler açısından söylenebilir.’’3
Cumhuriyetçi hükümetin ilkesi yurttaşlık erdemidir; monarşik hükümetinki
onur, ve despotizminki ise korkudur. Bu hükümet biçimleri ve bunların ilkeleri
verildiğinde, belli yasal dizge tipleri yürürlükte olacaklardır. ‘‘Hükümetin
doğası ve biçimi arasında şu ayrım vardır: doğası onun oluşmasını sağlayan
şey iken, ilkesi ise onu davranışa iten yandır. Biri tikel yapısıdır, öteki
onu devime geçiren insan tutkularıdır. Şimdi, yasaların her hükümetin doğası
ile olduğu gibi ilkesi ile de göreli olmaları gerekir.’’4
Montesquieu’nün kuramını sanki salt görgül bir genelleme olarak amaçlanmış
gibi betimlemiştim. Ve, böyle yorumlandığı zaman, ona karşı ileri sürülebilecek
noktalardan biri de Montesquieu’nün sınıflamasının geleneksel ve yapay
olduğu, tarihsel verilerin bir betimlemesi olarak bütünüyle yetersiz kaldığı
biçiminde olacaktır. Ama Montesquieu’nün ideal hükümet tiplerinden
söz etmekte olduğunu gözden kaçırmamak önemlidir. Örneğin, tüm edimsel
despotlukların arkasında bir ideal despotik hükümet tipi seçilebilir. Ama
bundan hiçbir biçimde verili bir despotizmin bu ideali ya da arı tipi,
yapısında ya da ‘ilke’sinde, ona bütünüyle bağlı kalan bir yolda somutlaştıracak
olduğu sonucu çıkmaz. Tipler kuramından haklı olarak herhangi bir verili
cumhuriyette işlemekte olan ilkenin yurttaşlık erdemi olduğu ya da verili
herhangi bir despotizmde yürürlükte olan davranış ilkesinin korku olduğu
vargısını çıkaramayız. Aynı zamanda, verili bir hükümet biçimi kendi ideal
tipini somutlaştırmayı başaramadığı ölçüde, ondan eksik bir biçim olarak
söz edilmektedir. ‘‘Üç hükümetin ilkeleri bunlardır: ki belli bir cumhuriyette
insanların erdemli oldukları değil, ama olmaları gerektiği anlamına gelir.
Bu belli bir monarşide insanların bir onur duygusu taşıdıklarını, ve tikel
bir despotik Devlette bir korku duygusu taşıdıklarını değil, ama taşıyor
olmaları gerektiğini tanıtlar. Bu nitelikler olmaksızın bir hükümet eksik
olacaktır.’’5 Böylece Montesquieu bir hükümet
biçimi altında belli bir yasalar dizgesi bulunur değil ama bulunuyor olması
gerekir diyebilir. Aydınlanmış yasamacı yasaların politik toplum tipine
karşılık düşmesini sağlamaya çalışacaktır; ama gene de zorunlu olarak karşılık
düşmezler.
Yasaların iklim ve ekonomik koşullar ile ilişkileri konusunda da andırımlı
anlatımlara gidilebilir. Örneğin, iklim bir halkın karakter ve tutkularının
biçimlenişine yardımcı olur. İngilizlerin karakteri Sicilyalıların karakterinden
ayrıdır. Ve yasalar ‘‘kendisi için yapılmış oldukları halka öyle bir yolda
uyarlanmalıdırlar ki, bir ulusun yasalarının bir başkasına uygun kılınmaları
pek olanaklı olmamalıdır.’’6 Montesquieu
iklim ve ekonomik koşulların yasa dizgelerini hiçbir anlıksal denetimin
olanaklı olmayacağı bir yolda belirlediklerini söylemez. Bunlar, gerçekten
de, hükümet biçimleri ve yasa dizgeleri üzerinde güçlü bir etki yaratırlar;
ama bu etki belirleyici bir yazgının etkisine eşdeğer değildir. Bilge yasamacı
yasayı iklim ve ekonomi koşullarına uyarlayacaktır. Ama bu örneğin belli
durumlarda onun iklimin karakter ve davranış üzerindeki ters etkilerine
bilinçli olarak tepki gösterecek olduğu anlamına gelebilir. İnsan yalnızca
insan-altı koşulların ve etmenlerin bir oyuncağı değildir.
Montesquieu’nün kuramında iki önemli düşünceyi ayırdetmek olanaklıdır.
İlkin bir görgül etmenler karmaşasının sonucu olarak yasa dizgeleri düşüncesi
vardır. Burada tarihsel verilerin bir genellemesini buluruz, bir genelleme
ki insanın toplumsal ve politik yaşamının daha öte bir yorumunda bir önsav
olarak kullanılabilecektir. İkinci olarak, insan toplumlarında işlemekte
olan idealler düşüncesi vardır. Daha açık bir deyişle, Montesquieu’nün
tipler kuramı, gerçi olduğu biçimiyle çok dar olsa da, belki de her politik
toplumun bir idealin tam olmayan somutlaşması olduğu anlamında alınabilir—bir
ideal ki toplumun gelişiminde örtük bir biçimlendirici etmen olmuştur ve
toplum ona yaklaşır ya da ondan uzaklaşır. Bilge yasamacının görevi bu
işlemsel idealin doğasını ortaya çıkarmak ve yasamayı bunun ilerleyen olgusallaşmasına
uyarlamak olacaktır. Eğer bu yolda yorumlanıyorsa, tipler kuramı Yunan
anayasa sınıflandırmalarının salt bir kalıntısı olmaktan daha çoğu olarak
görünür. Montesquieu’nün biraz eskimiş kategorilerin yardımıyla doğru bir
tarihsel içgörüyü anlatmaya çalışmakta olduğunu söyleyebiliriz.
Bununla birlikte, eğer Montesquieu’nün kuramını bu yolda alıyorsak,
bunun imlemi yalnızca tarihsel verileri anlamakla ilgilendiği ve görecilik
ile yetindiği biçiminde olacaktır. Yasa dizgeleri görgül etmenlerin değişik
karmaşalarından doğarlar. Her bir dizgede işlemsel bir idealin iş başında
olduğunu görebiliriz. Ama filozofun değişik politik ve tüzel dizgeleri
karşılaştırıp değerlendirmede bulunabilmek için başvurabileceği hiçbir
saltık ölçün yoktur.
Bu yorum gene de iki nedenle yanıltıcı olacaktır. İlk olarak Montesquieu
değişmez türel yasaları kabul ediyordu. Tanrı, dünyanın yaratıcısı ve koruyucusu,
fiziksel dünyayı yöneten yasa ya da kuralları saptamıştır.7
Ve ‘‘insan, fiziksel bir varlık olarak, başka cisimler gibi, değişmez yasalar
tarafından yönetilir.’’8 Bununla birlikte,
anlıklı ya da ussal varlık olarak, çiğneme yeteneğinde olduğu yasaların
altında durur. Bunlardan kimileri kendi yaptığı yasalardır; ama başkaları
ona bağımlı değildirler. ‘‘Öyleyse olumlu yasa yoluyla yerleşiklik kazanmalarına
karşın ona önsel olan türel ilişkileri kabul etmeliyiz.’’9
‘‘Haklı ya da haksız hiçbirşey yoktur ama yalnızca olumlu yasalar tarafından
buyrulan ya da yasaklanan şeyler vardır demek, bir çemberi betimlemeden
önce tüm yarıçaplar eşit değildiler demekle aynı şeydir.’’10
Bir doğa durumu düşüncesini kabul ederek, Montesquieu tüm olumlu yasalara
önsel olarak ‘‘doğanın yasaları vardır, ve böyle adlandırılırlar çünkü
güçlerini bütünüyle yapı ve varlığımızdan türetirler’’11
der. Ve bu yasaları bilebilmek için insanı toplumun kurulmasından önce
olduğu biçimiyle irdelememiz gerekir. ‘‘Böyle bir durumda kazanılan yasalar
doğa yasaları olacaktır.’’12 Bu düşüncenin
Montesquieu’nün kuramının başka yanlarına uygun düşüp düşmediği tartışma
götürebilir. Ama hiçbir kuşku yoktur ki politik toplumun yerleştirdiği
tüm olumlu yasalara önsel olan bir doğal ahlaksal yasanın varolduğunu ileri
sürüyordu. Eğer dilersek diyebiliriz ki yasalar üzerine incelemesi ileriye
politik ve tüzel kurumların salt görgül ve tümevarımcı bir irdelemesine
bakar ve kendi doğal yasa kuramı erken tüze felsefecilerinden kalan birşeydi.
Ama bu kuram gene de düşüncesindeki somut öğelerden biridir.
İkinci olarak Montesquieu bir özgürlük yandaşıydı, tarihsel fenomenlerin
yalnızca uzakta duran bir gözlemcisi değil. Böylece De l’esprit des
lois’nın onbirinci ve onikinci kitaplarında politik erkinlik koşullarını
irdelemeye girişir. Despotizme karşı olduğu için, doğal olarak özgürlükçü
bir anayasanın en iyi anayasa biçimi olduğunu düşünüyordu. Çözümlemesi
özgürlük sözcüğüne politik bağlamda kullanıldığı biçimiyle bir anlam
verme ve sonra onu güvenlik içinde sürdürebilecek koşulları irdeleme biçimini
alabilmektedir. Ve, kuramsal olarak konuşursak, bu iş politik özgürlüğe
hiçbir eğilim göstermeyen ya da ona karşı ilgisiz olan bir politik felsefeci
tarafından da yapılabilirdi. Ama çözümlemesinde Montesquieu gözünü bir
yanda hayranlık duyduğu İngiliz anayasasından ve öte yanda hoşlanmadığı
Fransız politik dizgesinden ayırmıyordu. Politik özgürlük üzerine tartışması
böylece yalnızca soyut bir çözümleme değildir, en azından tini ve güdüsü
söz konusu olduğu sürece. Çünkü Fransız dizgesinin nasıl özgürlüğe izin
verebilecek ve onu sürdürebilecek bir yolda düzeltilebileceği üzerine kafa
yoruyordu.
Politik özgürlük, der Montesquieu, sınırsız özgürlükten değil, ama ‘‘yalnızca
istememiz gerekeni yapma gücünden ve istemememiz gerekeni yapmaya zorlanıyor
olmamaktan’’13 oluşur. ‘‘Özgürlük yasaların
izin verdiği herşeyi yapma hakkıdır.’’14
Özgür bir toplumda hiçbir yurttaş yasa tarafından izin verilen bir yolda
davranmaktan alıkonmaz, ve hiçbir yurttaş yasa onun kendi eğilimini izlemesine
izin verdiği zaman tek bir tikel yolda davranmaya zorlanmaz. Bu özgürlük
tanımı belki de pek aydınlatıcı değildir; ama buradan Montesquieu politik
özgürlüğün güçlerin ayrılığını içerdiğini vurgulamaya geçer. Daha açık
bir deyişle, yasama, yürütme ve yargı güçleri tek bir insanın ya da tikel
bir insanlar kümesinin yetkisine bırakılmamalıdır. Birbirlerinden öyle
bir yolda ayrı ya da bağımsız olmalıdırlar ki, birbirleri üzerinde denetleyici
bir etkide bulunabilsinler ve despotizme ve erkin tiranca kötüye kullanımına
karşı bir koruyuculuk işlevini yerine getirebilsinler.
Politik özgürlük koşulunun bu bildirimine, Montesquieu’nün açıkça söylediği
gibi, İngiliz anayasasının irdelenişi yoluyla varılır. Değişik Devletlerde
değişik işlemsel idealler olmuştur ve olmaktadır. Roma’nın ideali ya da
ereği denetleyici egemenliğin yoğunlaştırılmasıydı, Yahudi Devletininki
dinin korunma ve geliştirilmesi, Çin’inki politik dinginlik. Ama tek bir
ulus vardır ki, anayasasının doğrudan ereği olarak politik özgürlüğü alır—İngiltere.
Buna göre, ‘‘bir anayasada politik özgürlüğü bulup ortaya çıkarmak için
büyük bir emek gerekmeyecektir. Eğer nerede varolduğunu görebiliyorsak,
niçin araştırmak için daha ötelere gidelim?’’15
Kimi yazarlar’a göre Montesquieu İngiliz anayasasını Harrington ve Locke
gibi politik kuramcıların gözleriyle gördü ve İngiliz anayasasının ayırdedici
özelliği olarak güçlerin ayrılığından söz ettiği zaman, 1688 Devriminin
en sonunda Parlamentonun üstünlüğünü yerleştirmiş olduğunu anlamayı başaramadı.
Başka bir deyişle, yalnızca İngiliz anayasasının gözlemi üzerine dayanmış
olan birinin güçlerin ayrılığı olayını onun başlıca ırasalı olarak görmede
diretmemesi gerekirdi. Ama Montesquieu İngiliz anayasasını ona ilişkin
bir kuramın ışığında görmüş ve yorumlamış olsa bile, ve ‘güçlerin ayrılığı’
deyimi somut durumun yeterli bir betimlemesi olmamış olsa bile, deyimin
durumun somut özelliklerine dikkati çektiği açıkça görünür. Yargıçlar,
hiç kuşkusuz, yasamanın oluşturmuş olduğu anlamda bir ‘güç’ oluşturmuyorlardı;
ama aynı zamanda işlevlerinin yerine getirilmesinde tekerkin ya da bunun
bakanlarının başına buyruk denetimleri altında da durmuyorlardı. Hiç bir
kuşku olmaksızın denebilir ki, Montesquieu’nün İngiliz anayasasında hayranlık
duyduğu şey uzun bir gelişim sürecinin sonucuydu, ‘güçlerin ayrılığı’ üzerine
soyut bir kuramın uygulanışının değil. Ama bu formülün büyüsüne kapılmadı,
ve İngiliz anayasasını güçlerin bir ayrılığı olarak yorumladıktan sonra
salt bir öykünme güdüsüyle bunun kendi ülkesinde de yaratılması gerektiğini
düşünmedi. ‘‘Usun çok aşırısının her zaman istenebilir olmadığını, ve insanların
hemen her zaman kendilerini ortaya uçlara olduğundan çok daha iyi uyarladıklarını
düşünen ben, nasıl böyle birşeyi tasarlayabilirim?’’16
Montesquieu Fransız politik dizgesinde bir reform istedi, ve İngiliz anayasası
üzerine gözlemi ona bu dizgeyi şiddete ve zora dayalı bir devrim olmaksızın
değiştirebilecek yolları telkin etti.
Montesquieu’nün güçleri dengeleme konusundaki görüşleri hem Amerika
ve hem de Fransa’da önemli bir etki yarattı, örneğin 1791 Fransız İnsan
ve Yurttaş Hakları Bildirgesi durumunda olduğu gibi. Bununla birlikte,
politik toplumlar üzerine, hükümet biçimleri, yasal dizgeler ve başka koşullandırıcı
etmenler arasındaki bağıntılar üzerine görgül ve karşılaştırmalı inceleme
alanındaki öncü yapıtı yakın zamanlarda çok daha fazla vurgulanır.
5. Maupertuis
Fontenelle üzerine olan kesimde onun Kartezyen fizik kuramlarını savunmasına
dikkati çekmiştik. Descartes’ın yerine Newton’un geçirilmesi Pierre Louis
Moreau de Maupertuis’un (1698-1759) etkinliği tarafından örneklenebilir.
Maupertuis Kartezyen burgaçlar kuramına saldırdı ve Newton’un çekim kuramını
savundu. Gerçekten de, Newton’un kuramlarını savunması Royal Society’nin
bir üyesi olarak seçilmesine katkıda bulundu. 1736’da Lapland’a bir araştırma
gezisine öncülük etti ve, bu bölümün ilk kesiminde değinildiği gibi, buna
yerkürenin şeklini belirleme amacıyla bir enlem derecesinin sağın ölçümlerini
yapmak için Kral XV. Louis’nin isteği üzerine girişti. Bu gözlemlerin 1738’de
yayımlanan sonuçları Newton’un dünyanın yüzeyinin Kutuplara doğru basık
olduğu kuramını doğruladı.
Kimi bakımlardan Maupertuis’nin felsefi düşünceleri görgücü ve giderek
olgucu idiler. 1750’de, Büyük Frederick’in çağrısı üzerine Berlin’de Prusya
Akademisinin başkanı olarak bulunurken, Evrenbilim Üzerine Deneme
başlıklı bir çalışma yayımladı. Bu çalışmada örneğin engellerin fiziksel
olarak aşılmaları sırasında karşılaştığımız direnç duygusunda köken bulan
kuvvet kavramından söz eder. ‘‘Doğru anlamı içindeki kuvvet bir
‘duygu’ olarak, Maupertius’da sözcüğü dinginlikteki bir cismi devindirmeyi
ya da devimdeki bir cismin devimini değiştirmeyi ya da durdurmayı isterken
yaşadığımız belli bir duyguyu anlatır. O zaman edindiğimiz algıya cismin
dinginlik ya da deviminde bir değişim öylesine sürekli olarak eşlik eder
ki, onun bu değişimin nedeni olduğuna inanmanın önüne geçemeyiz. Böylece
bir cismin dinginlik ya da deviminde bir değişimin yer aldığını gördüğümüz
zaman bunun belli bir kuvvetin etkisi olduğunu söylemede hiçbir duraksama
göstermeyiz. Ve eğer bu değişime katkıda bulunmak üzere bizim tarafımızdan
yapılan herhangi bir çabanın duygusunu taşımıyorsak, ve eğer yalnızca bu
fenomeni yükleyebileceğimiz başka cisimler görüyorsak, kuvveti,
sanki onlara aitmiş gibi, onlara yerleştiririz.’’17
Kökeninde kuvvet düşüncesi yalnızca ‘‘ruhumuzun bir duygusudur,’’18
ve, böyle olarak, onu yüklemekte olduğumuz cisimlere ait olamaz. Gene de,
cisimlerde devindirici bir kuvvetin bulunmasından söz etmenin hiçbir zararı
yoktur, yeter ki bunun ‘‘yalnızca bilgimizi(n eksikliğini) tamamlamak üzere
yaratılan bir sözcük olduğunu, ve yalnızca fenomenlerin bir sonucunu imlediğini’’
anımsayalım.19 Başka bir deyişle, kuvvet
sözcüğünü kullanmamız tarafından ona karşılık düşen anlaşılmaz ya da gizemli
bir kendiliğin varolduğunu düşünme gibi bir yanlışa düşmeye izin vermeyelim.
Kuvvet ‘‘ancak görünürdeki etkileri yoluyla’’ ölçülür. Fizik biliminde
fenomenler alanında kalırız. Ve mekanik biliminin temel kavramları duyum
terimlerinde yorumlanabilirler. Gerçekten de, Maupertuis matematiksel ve
düzeneksel ilkelerdeki zorunlu bağıntı izleniminin görgücü terimlerde de
açıklanabilir olduğuna inanıyordu—örneğin çağrışım ve alışkanlık yoluyla.
Bununla birlikte, aynı zamanda Maupertuis doğal yasalar konusunda ereksel
bir anlayış da getirdi. Düzeneksellikteki temel ilke ‘‘en küçük eylem niceliği’’20
ilkesidir. Bu ilkeye göre, ‘‘Doğada bir değişim yer aldığı zaman, bu değişim
için kullanılmış olan eylem niceliği her zaman olanaklı en küçük niceliktir.
Bu ilkedendir ki devim yasalarını çıkarsarız.’’21
Başka bir deyişle, Doğa her zaman amacına ulaşabilmek için gerekli olan
olanaklı en küçük kuvvet ya da erke düzeyini kullanır. Bu en küçük olanaklı
eylem niceliği yasası daha önce matematikçi Fermat tarafından optik çalışmalarda
kullanılmıştı; ama Maupertuis bunu evrensel bir uygulama alanı içersine
getirdi. Samuel König, Leibniz’in bir izleyicisi, Leibniz’in bu yasayı
bildirmede Maupertuis’yi öncelemiş olduğunu ileri sürdü; ve Fransız filozof
bu önesürümün gerçekliğini çürütmeye çalıştı. Ama öncelik sorununun bizi
burada ilgilendirmesi gerekmez. Önemli olan nokta Maupertuis’nin ereksel
Doğa dizgesinin kendini herşeyi-bilen bir Yaratıcının işi olarak gösterdiğini
ileri sürme hakkını kendinde görmesidir. Ona göre, Descartes’ın erkenin
sakınımı ilkesi dünyayı Tanrının yönetiminden çıkarıyor gibi görünür. ‘‘Ama
bizim ilkemiz, şeyler konusunda taşımamız gereken düşüncelerle daha uyumlu
olarak, dünyayı bir Yaratıcının gücüne duyulan sürekli gereksinim içinde
bırakır, ve dünya bu gücün en bilgece kullanımının zorunlu bir sonucudur.’’22
Yapıtlar’ının 1756 yayımına Maupertuis bir Sytëme de la Nature
ekledi. Bu çalışmanın Latincesi daha önce 1751’de Baumann takma adı altında
yayımlanmıştı. Bu denemede yazar düşünce ve uzam arasındaki keskin Kartezyen
ayrımı yadsıdı. Diyordu ki, özdeğe anlık yükleme konusunda duyulan isteksizlik
özünde yalnızca her zaman bu anlığın bizimki gibi olması gerektiğinin varsayılması
olgusundan doğar.23 Gerçekte bulanık duyumdan
duru anlıksal süreçlere dek uzanan sonsuz bir anlık dereceleri dizisi vardır.
Ve her kendilik onun belli bir derecesini taşıır. Maupertuis böylece bir
hilozoizm biçimi öneriyordu ki, buna göre giderek en alt özdeksel şeylerde
bile belli bir yaşam ve duyarlık derecesi bulunur.
Bu öğretinin gücüne dayanılarak Maupertuis kimi zamanlar Fransız Aydınlanmasının
daha sonra değinecek olduğumuz kaba özdekçileri ile birlikte sınıflandırılmıştır.
Ama filozof kuramının Diderot tarafından özdekçiliğe eşdeğer olarak ve
Tanrının varoluşu için herhangi bir geçerli uslamlamanın temelini yokediyor
olarak yorumlanmasına karşı çıktı. Systëme de la Nature’ün 1756
yayımına eklediği M. Diderot’nun Karşıçıkışlarına Yanıt’ında Maupertuis
Diderot’nun arı özdeksel şeylere öğesel algıların yüklenmesini onlara dokunmaya
andırımlı bir duyumun yüklenmesi ile değiştirmek istediği zaman, yalnızca
sözcüklerle oynadığını ileri sürdü. Çünkü duyum bir algı biçimidir. Ve
öğesel algılar bize özgü olan açık ve seçik algılar ile aynı şey değildirler.
‘Baumann’ın dedikleri’ ile Diderot’nun onun söylemesini istedikleri arasında
hiçbir gerçek ayrım yoktur. Açıktır ki, bu gözlemler Maupertuis’nin bir
özdekçi olup olmadığı sorusunu bir çözüme bağlamaktan uzaktır. Ama bu her
ne olursa olsun yanıtlanması güç bir sorudur. Öyle görünmektedir ki filozof
öğesel algı yeteneğinde olan ama Leibniz’in monadları gibi metafiziksel
noktalar olmaktan çok fiziksel noktalar olan atom ya da parçacıkların bileşimlerinden
yüksek ‘algı’ derecelerinin doğmakta olduğunu ileri sürmüştür. Ve hiç kuşkusuz
bunun özdekçi bir konum olduğu ileri sürülebilir. Aynı zamanda Maupertuis
için yalnızca niteliklerin değil ama ayrıca uzamın da fenomenler, e.d.
ruhsal tasarımlar oldukları olgusunu gözden kaçırmamak gerekir. Ve Brunet
giderek belli yanlarında Maupertuis’nin felsefesinin Berkeley’in karşı-özdekçi
öğretisini andırmakta olduğunu ileri sürmüştür.24
Sorunun gerçeği şöyle görünmektedir. Maupertuis’nin yazıları özdekçiliğin
gelişimine katkıda bulunmuş olsalar da, konumu onu hiçbir sınırlama olmaksızın
Fransız Aydınlanmasının özdekçi filozofları ile birlikte sınıflandırmamızı
aklayamıyacak denli ikircimlidir. Diderot’nun yorumuna gelince, Maupertuis
açıktır ki onun Baumann’ın önsavının ‘korkunç’ sonuçlarından söz ederken
ciddi olmadığından ve bu sonuçları sözel olarak yadsırken gerçekte ise
yalnızca bunları tanıtmayı istediğinden kuşkulanıyordu.
6. Voltaire ve Deizm
Gördük ki hem Fontenelle ve hem de Maupertuis evrensel dizgenin Tanrının
varoluşunu sergilemekte olduğuna inanıyorlardı. Montesquieu de Tanrıya
inanıyordu. Ve Voltaire de. Adı yalnızca bir kurum olarak Katolik Kiliseye
ve dinadamlarının eksikliklerine karşı değil ama Hıristiyan öğretilere
karşı da sert ve alaycı saldırılarıyla birlikte anılmaktadır. Gene de bu
onun bir tanrıtanımaz olmadığı olgusunu değiştirmez.
Daha sonra adını M. de Voltaire olarak değiştirecek olan François Marie
Arouet (1694-1778) çocukluğunda Paris’de Louis-le-Grand Jesuit kolejinde
eğitim gördü. Bastille’e iki ziyaretten sonra 1726’da İngiltere’ye giderek
1729’a dek orada kaldı. Ve İngiltere’de kalışı sırasındadır ki Locke ve
Newton’un yazıları ile tanıştı ve Felsefi Mektuplar’ında açıkça görüldüğü
gibi İngiliz yaşamındaki göreli özgürlüğe karşı hayranlık duyguları geliştirdi.25
Başka bir yerde Voltaire belirtir Newton, Locke ve Clarke Fransa’da baskıya
uğrayacak, Roma’da hapsedilecek, ve Lizbon’da yakılacaklardı. Bununla birlikte,
hoşgörü için bu coşkusu 1761’de üç rahibin Lizbon’da dinadamlarına karşı
olan hükümet tarafından yakıldığı haberini işittiği zaman bunun onda yarattığı
derin doyum duygusunu anlatmasının önüne geçemedi.
Voltaire 1734’de Cirey’e gitti ve orada o sıralar yayınlamamayı daha
uygun bulduğu Metafizik Üzerine İnceleme’sini yazdı. Newton’un Felsefesi
başlıklı çalışması 1783’de çıktı. Voltaire felsefi düşüncelerinin çoğunu
Bayle, Locke ve Newton gibi düşünürlerden aldı; ve bu düşünceleri duru
ve nükteli yazılarda sunmada ve onlara Fransız toplumunun anlayabileceği
bir biçim vermede hiç kuşkusuz başarılıydı. Ama belli bir derinliği olan
bir filozof değildi. Locke’dan etkilenmiş olmasına karşın, bir filozof
olarak onunla aynı düzeyde değildi. Ve Newton üzerine yazmış olmasına karşın,
kendisi bir matematiksel fizikçi değildi.
1750’de Voltaire Büyük Frederick’in çağrısı üzerine Berlin’e gitti,
ve 1752’de Maupertuis üzerine Doktor Akakia başlıklı yergisini yazdı. Bu
yergi Frederick’in hoşuna gitmedi; ve filozof ile kral koruyucusu arasındaki
ilişkiler gerginleştiği için, Voltaire 1753’de Berlin’den ayrılarak Cenova
yakınlarına yerleşti. Önemli yapıtı Essai sur les moeurs 1756’da çıktı.
Voltaire 1758’de Ferney’de bir mülk eldindi. Candide 1759’da, Hoşgörü
Üzerine İnceleme 1763’de, Felsefe Sözlüğü 1764’de, Bilgisiz Filozof 1766’da,
Bolingbroke üzerine bir çalışma 1767’de, Tanrıtanırcıların İnanç Bildirimleri
1768’de çıktı. 1778 yılında oyunu Irëne’in ilk sahnelenişinde bulunmak
üzere Paris’e gitti ve başkentte olağanüstü bir alkış tufanı ile ödüllendirildi.
Ama ilk sahnelenişin üzerine çok geçmeden Paris’te öldü.
1829-34 Beuchot yayımında Voltaire’in toplu yapıtları yaklaşık yetmiş
cilt oluşturur. Bir filozof, oyun yazarı, ozan, tarihçi ve romancıydı.
Bir insan olarak hiç kuşkusuz pek çok iyi yanı vardı. Oldukça güçlü bir
sağduyu taşıyordu; ve türe sorunlarında bir reform uygulaması için duyduğu
istek, karışık güdüler tarafından esinlendirilmiş olsalar da belli türel
haksızlıkları kamu oyunun gözleri önüne getirmek için gösterdiği çabalarla
birlikte, belli bir insanca duygu düzeyini gösterir. Ama bütününde alındığında
karakteri özellikle hayranlık duyulabilecek bir türde değildi. Kendini
beğenmiş, kinci, kinik ve anlıksal olarak ilkesizdi. Maupertuis, Rousseau
ve daha başkalarına yönelttiği saldırılarının ona saygınlık kazandırdıklarını
söylemek güçtür. Ama hiç kuşkusuz karakter bozuklukları üzerine söyleyebilecek
olduğumuz hiçbir şey yazılarında Fransız Aydınlanmasının tinini parlak
bir biçimde toparlamakta olduğu olgusunu değiştiremeyecektir.
Newton felsefesinin öğeleri üzerine çalışmasında Voltaire Kartezyenizmin
doğrudan doğruya Spinozacılığa götürdüğünü ileri sürer. ‘‘Pekçok insan
tanıdım ki Kartezyenizm onları şeylerin enginliğinden başka hiçbir Tanrının
olmadığını kabul etmeye götürmüştür, ve, tersine, hiçbir Newtoncu görmedim
ki en sağın anlamda bir tanrıtanırcı olmasın.’’26
‘‘Newton’un bütün felsefesi zorunlu olarak herşeyi yaratan ve herşeyi özgürce
düzenleyen bir En-Yüksek Varlığın bilgisine götürür.’’27
Eğer bir boşluk varsa, özdek sonlu olmalıdır. Ve eğer sonlu ise, olumsal
ve bağımlıdır. Dahası, çekim ve devim özdeğin özsel nitelikleri değildirler.
Bu yüzden Tanrı tarafından getirilmiş olmalıdırlar.
Metafizik Üzerine İnceleme’sinde Voltaire Tanrının varoluşu için iki
uslamlama çizgisi önerir. Birincisi sonsal nedensellikten yola çıkan bir
tanıtlamadır. Dünya bir saate benzetilir; ve Voltaire ileri sürer ki, tıpkı
kolları zamanı belirten bir saati gören birinin onun zamanı göstermek amacıyla
bir başkası tarafından yapılmış olduğu vargısını çıkarması gibi, Doğanın
gözleminden de onun anlıklı bir Yaratıcı tarafından yapılmış olduğu vargısı
çıkarılmalıdır. İkinci uslamlama Locke ve Clarke tarafından saptanan çizgiler
üzerinde olumsallıktan bir uslamlamadır. Bununla birlikte, daha sonra Voltaire
bu ikinci uslamlamayı bir yana bırakarak kendini birinciye sınırladı. Felsefe
Sözlüğü’nde tanrıtanımazlık üzerine yazısının sonunda şunları söyler: ‘‘filozof
olmayan geometriciler sonsal nedenleri yadsımışlardır; ama gerçek filozoflar
onları kabul ederler. Ve, çok iyi bilinen bir yazarın söylediği gibi, bir
din hocası Tanrıyı küçük çocuklara bildirirken, Newton Onu bilgeler için
tanıtladı.’’ Ve Doğa üzerine makalesinde yalnız başına alındığında hiçbir
toparlama evrensel uyumu ya da dizgeyi açıklayamaz diyordu. ‘‘Beni Doğa
olarak adlandırırlar, ama ben tümüyle sanatım.’’
Ama gerçi Voltaire sonuna dek Tanrının varoluşuna duyduğu inancı sürdürmüş
olsa da, dünyanın Tanrı ile ilişkisi üzerine görüşleri belli bir değişime
uğradılar. İlkin az çok Leibniz ve Pope’un evrensel iyimserliklerini paylaşıyordu.
Böylece Newton üzerine çalışmasında dünyadaki kötülük yüzünden Tanrıyı
yadsıyan tanrıtanımazdan söz ederek belirtir ki,iyi ve iyi-lik terimleri
ikircimlidir. ‘‘Seninle ilişkisinde kötü olan genel dizgede iyidir.’’28
Yine, kurtlar koyunları yer ve örümcekler sinekleri yakalar diye Tanrının
varoluşu konusunda usun bizi götürdüğü vargıları bir yana mı bırakacağız?
‘‘Görmüyor musun ki, tersine, sürekli olarak yenip yutulan ve sürekli olarak
yeniden üretilen bu sürekli kuşaklar evrenin tasarına girerler?’’29
Bununla birlikte, büyük acılar getiren 1755 Lizbon depremi Voltaire’in
dikkatini güçlü bir biçimde kötülük sorunu üzerine çevirdi. Ve bu olaya
tepkilerini Lizbon’daki yıkım üzerine şiirinde ve Candide’de dile getirdi.
Şiirde tanrısal özgürlüğü yeniden doğruluyor görünmektedir; ama geç yazılarında
yaratılışı zorunluğa bağlar. Tanrı sonsuzluk içinde varolan ilk ya da en
yüksek nedendir. Ama etkisiz bir neden kavramı saçmadır. Öyleyse dünya
sonsuzluk içinde Tanrıdan doğuyor olmalıdır. Hiç kuşkusuz Tanrının bir
parçası değildir, ve varoluşu için ona bağımlı olması anlamında olumsaldır.
Ama yaratılış bengi ve zorunludur. Ve kötülük dünyadan ayrılamaz olduğu
için, o da zorunludur. Öyleyse Tanrıya bağımlıdır; ama Tanrı onu ortaya
çıkarmayı seçmiş değildir. Tanrıyı ancak eğer onu özgürce yaratmışsa kötülükten
sorumlu tutabiliriz.
İnsana dönelim. Philosophie de Newton’da30
Voltaire, Locke’u tanıyan pekçoklarının ona söylediklerine göre, Newton’un
bir zamanlar Locke’a Doğaya ilişkin bilgimizin Tanrı için uzamlı bir şeye
düşünme yetisini vermenin olanaksız olduğunu bildirebileceğimiz denli büyük
olmadığını itiraf ettiğini belirtir. Ve yeterince açıktır ki Voltaire özdeksel-olmayan
tözsel bir varlık olarak ruh kuramını gereksiz bir varsayım olarak görüyordu.
Felsefe Sözlüğü’nde Ruh üzerine makalede ileri ‘tinsel ruh’ gibi terimlerin
yalnızca bilgisizliğimizi örten sözcükler olduklarını ileri sürer. Yunanlılar
duyusal ve anlıksal ruhlar arasına bir ayrım getiriyorlardı. Ama hiç kuşkusuz
duyusal ruh diye birşey yoktur; ‘‘o senin örgenlerinin deviminden başka
birşey değildir.’’ Ve usun yüksek ruhun varoluşu için bulabileceği tanıtlama
alt ruhun varoluşu için bulabilecek olduğundan daha iyi değildir. ‘‘Ancak
inanç yoluyladır ki onu bilebilirsin.’’ Voltaire burada kesin olarak tinsel
ve ölümsüz bir ruh diye birşey yoktur demez. Ama görüşü başka bir yerde
yeterince açık olarak ortaya koyulur.
Ruhbilimsel bir anlamda insan özgürlüğüne gelince, Voltaire görüşünü
değiştirdi. Metafizik Üzerine İnceleme’de31
özgürlüğün olgusallığını bilincin tüm kuramsal karşıçıkışlara direnen dolaysız
tanıklığına başvurarak savunuyordu. Bununla birlikte, Philosophie de Newton32
başlıklı çalışmasında bir ayrım yapar. Belli sıradan sorunlarda, beni şu
değil ama bu yolda davranmaya yönelten hiçbir güdüm olmadığı zaman, ilgisizlik
özgürlüğünü taşıdığım söylenebilir. Örneğin, eğer sola ya da sağa dönme
konusunda bir seçim yapabiliyorsam, ve eğer birini yapmaya doğru hiçbir
eğilimim ve ötekine karşı hiçbir isteksizliğim yoksa, seçim kendi öz istencimin
sonucudur. Açıktır ki,‘ilgisizlik’ özgürlüğü burada oldukça sözel bir anlamda
alınmaktadır. Özgür olduğumuz tüm başka durumlarda kendiliğindenlik denilen
özgürlüğü taşırız; ‘‘başka bir deyişle, güdülerimiz varsa, istencimiz onlar
tarafından belirlenir. Ve bu güdüler her zaman anlağın ya da içgüdünün
son sonucudurlar.’’33 Burada özgürlük adda
kabul edilir. Ama bu ayrımı yaptıktan sonra, Voltaire şunları söylemeye
geçer: ‘‘Herşeyin nedeni vardır; öyleyse senin istencinin de. Öyleyse hiç
kimse kazanmış olduğu son düşüncenin bir sonucu olması dışında isteyemez.
... Bu yüzdendir ki bilge Locke özgürlük adını kullanmayı göze alamaz;
özgür bir istenç ona bir kuruntudan başka birşey gibi görünmez. Kişinin
istediğini yapma gücünden başka hiçbir özgürlük tanımaz.’’34
Kısaca, ‘‘kabul etmeliyiz ki özgürlüğe yönelik karşıçıkışlara bulanık bir
diluzluğuna başvurmaksızın yanıt vermek pek olanaklı değildir; hüzünlü
bir konu, öyle ki bilge insan bunun üzerinde düşünmekten bile korkar. Salt
bir avutucu düşünce vardır: kişi hangi dizgeyi benimsiyor olursa olsun,
eylemlerimizin hangi yazgıcılık tarafından belirlendiğine inanırsa inansın,
her zaman sanki özgürmüş gibi davranacaktır.’’35
Daha sonraki bölümde Voltaire ilgisizlik özgürlüğüne yönelik bir dizi karşıçıkış
getirmektedir.
Felsefe Sözlüğü’nde Özgürlük üzerine makalesinde Voltaire yuvarlak bir
anlatımla bildirir ki ilgisizlik özgürlüğü ‘‘onu yaratanların kendilerinde
de bulunmayan birşey, anlamsız bir sözcüktür.’’ Kişinin istediği şey güdü
tarafından belirlenir; ama kişi davranmada ya da davranmamada özgür olabilir,
şu anlamda ki, yerine getirmeyi istediği eylemi yerine getirmesi gücü içinde
olabilir ya da olmayabilir. ‘‘İstencin değil ama eylemlerin özgürdür; davranma
gücün olduğu zaman davranmakta özgürsün.’’ Bilgisiz Filozof’ta36
Voltaire özgür bir istenç düşüncesinin saçma olduğunu ileri sürer; çünkü
özgür bir istenç yeterli güdüsü olmayan bir istenç olacak ve Doğanın izlediği
yolun dışına düşecektir. Eğer ‘‘küçük bir hayvan, beş ayaklık boyuyla’’
evrensel yasa egemenliği karşısında bir kuraldışı olmuş olsaydı, bu çok
tuhaf olurdu. Şansa bağlı olarak davranacaktı, oysa şans diye birşey yoktur.
‘‘Herhangi bir bilinmeyen nedenin bilinen etkisini anlatmak için bu sözcüğü
yaratan biziz.’’ Özgürlük bilincine ya da duygusuna gelince, bu istencimizdeki
belirlenimcilik ile bütünüyle bağdaşabilirdir. Kişinin istenen eylemi yerine
getirmeye gücü olduğu zaman dilediğini yapabilecek olduğundan daha çoğunu
göstermez.
Belirlenimciliği öne sürmesi Voltaire’in ahlaksal yasa düşüncesini bir
yana attığı anlamına gelmez. Herhangi bir doğuştan ahlaksal ilkenin olmadığı
konusunda Locke ile anlaştığını bildiriyordu. Ama Tanrı tarafından öyle
bir yolda oluşturulmuşuzdur ki, zamanın akışı içinde türenin zorunluğunu
görmeye başlarız. Gerçekten, Voltaire ahlaksal kanıların değişkenliklerine
dikkati çekmeye alışmıştı. Böylece Metafizik Üzerine İnceleme’de37
bir yerde erdem denilen şeyin başka bir yerde bir kusur olarak görüldüğünü
belirtir, ve ahlaksal kurallar da tıpkı diller ve görenekler denli değişkendirler.
Aynı zamanda ‘‘doğal yasalar vardır ki, insanlar dünyanın her yerinde bunlar
konusunda anlaşmak zorundadırlar.’’38 Tanrı
insanı vazgeçilemez belli duygularla donatmıştır ki, bunlar, sonsuza dek
sürecek olan bağlar olarak, insan toplumunun temel yasalarını yaratırlar.
Temel yasanın içeriği oldukça sınırlı görünmektedir ve başlıca başkalarını
incitmemekten ve birinin komşusunu ahlaksızca incitmediği sürece hoşuna
gideni yapabilmesinden oluştuğu söylenebilir. Gene de, Voltaire nasıl her
zaman deistik (ya da kendi deyimiyle teistik) bir konumu sürdürmüşse, yine
öyle ahlaksal bir göreciliğe de hiçbir zaman bütünüyle teslim olmamıştır.
Pascal’da bulunabilecek türde derin bir dinsel duygu hiç kuşkusuz Voltaire’e
özgü bir özellik değildi; ne de yüksek bir ahlaksal idealizme inandığı
söylenebilir. Ama tanrıtanımazlığı nasıl yadsımışsa, aşırı törel göreciliği
de yadsımıştır.
Voltaire’in insan özgürlüğü ile ilgili olarak ruhbilimsel bir anlamda
belirlenimci bir konumu benimsemeye başladığını söylemiştik. Aynı zamanda
politik özgürlüğün de kararlı bir savunucusuydu. Locke gibi, Devlet tarafından
saygı duyulması gereken bir insan hakları öğretisine inanıyordu; ve, Montesquieu
gibi, İngiltere’de yürürlükte olan özgürlük koşullarına hayranlık duyuyordu.
Ama politik özgürlük ile ne demek istediğini anlamak zorunludur. Kafasında
herşeyden önce bir düşünce ve anlatım özgürlüğü vardı. Başka bir deyişle,
birincil olarak le plilosophelar için kazanılacak özgürlükle ilgileniyordu,
en azından Voltaire ile anlaştıkları ölçüde. Halk egemenliğini geliştirmeyi
istiyor olma anlamında bir demokrat değildi. Hiç kuşkusuz bilimsel ve ekonomik
ilerleme için zorunlu olduğunu düşündüğü hoşgörüyü savunuyordu; ve tiransal
despotizmden nefret ediyordu. Ama Rousseau’nun eşitlik konusundaki düşüncelerini
alaya alıyordu, ve ideali filozofların etkileriyle aydınlatılmış iyiliksever
bir tekerk ideali idi. Hayalperestlere ve idealistlere güvenmiyordu; ve
mektuplaşmaları göstermektedir ki onun görüşünde ayaktakımı—ki halkı böyle
adlandırmak hoşuna gidiyordu—her zaman bir ayaktakımı olarak kalacaktı.
Özgürlük ve hoşgörü için daha iyi koşullar ve türel sorunlarda daha iyi
ölçünler pekala Fransız tekerki altında da elde edilebilirdi, yeter ki
Kilisenin gücü kırılmış ve felsefi aydınlanma Hıristiyan inak ve boşinançların
yerini almış olsun. Voltaire hiç kuşkusuz hiçbir zaman kurtuluşun halktan
ya da şiddete dayalı bir ayaklanmadan gelebilecek olduğunu düşünmemişti.
Bu yüzden, gerçi yazıları Devrim için zeminin hazırlanmasına katkıda bulunmuş
olsalar da, Voltaire’i Devrimi edimsel olarak alacak olduğu biçim içersinde
istekle bekliyor ya da bilinçli olarak onu geliştirmeyi amaçlıyor olarak
sunmak büyük bir yanılgı olacaktır. Düşmanı tekerk değil ama dinadamları
sınıfıydı. Montesquieu’nün ‘güçlerin ayrılığı’ ilkesini savunma anlamında
anayasanın özgürleştirilmesiyle ilgilenmiyordu. Ve gerçekte giderek denebilir
ki dinadamlarının etkisinden kurtarılması anlamında tekerkin gücünün arttırılmasından
yanaydı.
Bu yorumlar Voltaire’in ilerlemenin bir düşmanı olduğunu imliyor olarak
anlaşılmamalıdır. Tersine, Voltaire ilerleme düşüncesinin en etkili yayıcılarından
biriydi. Ama terim onun için usun egemenliği, e.d. anlıksal, bilimsel ve
ekonomik ilerleme anlamını taşıyordu, politik ilerleme anlamını değil,
eğer bununla demokrasiye ya da halk yönetimine bir geçiş anlaşılıyorsa.
Çünkü bilimde, sanatta ve düşüncelere karşı hoşgörüde ilerlemeyi geliştirmesi
en olanaklı güç aydınlanmış tekerkin yönetimiydi.
Montesquieu’nün kuramlarının bu bölümde irdelenmiş olmaları olgusuna
karşın, Voltaire’in tarih konusundaki görüşlerini tarih felsefesinin doğuşunu
ele alan bölüme bırakmayı öneriyorum.
7. Vauvenargues
Aydınlanma ya da Us Çağı olarak bilinen dönem üzerine düşünüldüğü zaman,
doğallıkla soğuk ve eleştirel anlığın bir yüceltilişi anımsanır. Gene de
Aydınlanmanın en büyük adlarından biri olan Hume idi ki usun tutkuların
kölesi olduğunu ve olması gerektiğini söylüyor ve ahlaksal yaşamın temelini
duyguda buluyordu. Ve Fransa’da doğallıkla eleştirel ve biraz da yüzeysel
bir anlayışın asıl temsilcisi olarak görülebilecek olan Voltaire tutkular
olmaksızın hiçbir insan ilerlemesinin olamayacağını bildiriyordu. Çünkü
tutkular insandaki güdücü güçtürler; makineleri işleten çarklardırlar.39
Benzer olarak, Vauvenargues’ye göre ‘‘tutkularımız kendimizden ayrı değildirler;
aralarından kimileri ruhumuzun bütün temeli ve bütün tözüdürler.’’40
İnsanın gerçek doğası ustan çok tutkularda aranmalıdır.
Vauvenargues Markisi Luc de Clapiers 1715’de doğdu. 1733’de bir subay
olarak orduya girdi ve sağlığı bozuluncaya dek birçok sefere katıldı. Yaşamının
son iki yılını geçirdiği Paris’te Voltaire ile aralarında bir dostluk ilişkisi
gelişti. 1747’de öldü. Ölümünden önceki yıl İnsan Anlığının Bilgisine Giriş
ve bunun ardından Kimi Şairler Üzerine Eleştirel Düşünceler başlıklı
çalışmalarını yayımladı. Yapıtlarının ölümünden sonraki yayımlarına Düzgüler
ve daha başka parçalar eklenmiştir.
Vauvenargues çalışmasının ilk kitabını anlığa (esprit) ayırmıştır. ‘‘Bu
ilk Kitabın amacı deneyim üzerine temellendirilmiş tanımlar ve düşünceler
yoluyla insanların anlık adı altında kapsanan tüm değişik niteliklerinin
bilinmesini sağlamaktır. Bu aynı niteliklerin fiziksel nedenlerini araştıranlar,
eğer bu çalışmada ilkelerini inceledikleri şeylerin etkilerini geliştirmede
başarılı olabilirlerse, belki de onlardan daha bir pekinlikle söz edebileceklerdir.’’41
Vauvenargues tüm anlıkların eşitliğini vurgulama eğiliminde olanların görüşlerine
katılmıyordu. Çalışmasında genellikle karşılıklı olarak dışlayıcı olan
ve değişik anlık tiplerini doğuran bir dizi niteliği kısaca tartışır. Ayrıca
dahi kavramını da vurgular ve onda genellikle karşılıklı olarak bağımsız
niteliklerin bir bileşiminin bulunduğunu düşünür. ‘‘İnanıyorum ki etkinlik
olmaksızın hiçbir dahi olamaz. İnanıyorum ki dahilik büyük bir ölçüde tutkularımıza
bağlıdır. İnanıyorum ki pekçok değişik niteliğin biraraya gelmesinden ve
eğilimlerimiz ve yetilerimiz arasındaki gizli bağdaşmalardan doğar. Eğer
bu zorunlu koşullardan biri yoksa, hiçbir dahilik olamaz, ya da ancak belli
bir eksiklik gösteren bir dahilikten söz edilebilir. ... Karşılıklı olarak
bağımsız niteliklerin bu biraraya gelişlerinin zorunluğudur ki dahilerin
her zaman böylesine ender olmaları olgusunun nedeni olarak görünür.’’42
İkinci kitapta Vauvenargues tutkuları irdeler ki, bunların tümü de,
‘‘Mr. Locke’un dediği gibi,’’43 haz ve
acı üzerine dayanırlar. Bunlar sırasıyla eksiksizlik ve eksiklilik durumları
ile ilişkilendirilirler. Eş deyişle, insan doğallıkla varlığına bağlıdır,
ve eğer varlığı hiçbir yolda eksiklik göstermeyen ve kendini her zaman
engellenme ya da eksiklik olmaksızın geliştiren bir varlık olmuş olsaydı,
hazdan başka hiçbirşey duymazdı. Ama gerçekte hem hazzı ve hem de acıyı
yaşarız; ve ‘‘bu iki aykırı duygunun yaşanmasındandır ki iyi ve kötü düşüncelerini
türetiriz.’’44 Tutkular (en azından ‘‘düşünme
örgeni yoluyla’’ gelip yalnızca dolaysız duyu izlenimleri olmayanlar) ‘‘varlığın
sevgisi ya da varlığın eksiksizliğinin sevgisi üzerine ya da eksiksiz olmamamızın
duygusu üzerine’’45 dayanırlar. Örneğin,
öyle insanlar vardır ki eksikliklerinin duygusunu eksiksizlik, yetenek,
güç duygularından çok daha yeğin olarak duyarlar. O zaman endişe, melankoli
vb. gibi tutkular ortaya çıkar. Büyük tutkular taşıdığımız iki duygunun,
gücümüzün duygusu ile eksiklik ve zayıflığımızın duygusunun birleşmesinden
doğar. Çünkü ‘‘acılarımızın duygusu bizi kendi ötemize geçmeye iterken,
becerilerimizin duygusu ise bunu yapmaya yüreklendirir ve böylece umut
içinde oraya götürür.’’46
Üçüncü kitapta Vauvenargues ahlaksal iyi ve kötü kavramlarını irdeler.
Görmüştük ki iyi ve kötü düşünceleri haz ve acı duyguları üzerine dayanır.
Ama değişik insanlar haz ve acıyı değişik şeylerde bulurlar. İyi ve kötü
konusundaki düşünceleri bu yüzden birbirlerinden ayrılır. Bu gene de ahlaksal
iyi ve kötü ile denmek istenen şey değildir. ‘‘Birşeyin bütün bir toplum
tarafından iyi olarak görülebilmesi için bütün toplumun yararına yönelik
olması gerekir. Ve birşeyin kötü olarak görülebilmesi için, toplumun yıkımına
yönelik olması gerekir. Burada ahlaksal iyi ve kötünün büyük ırasalını
buluruz.’’47 İnsanlar eksikli doğaları
ile kendilerine yeterli değildirler; toplum onlar için zorunludur. Ve toplumsal
yaşam kişinin tikel çıkarını genel çıkar ile kaynaştırmasını gerektirir.
‘‘Bu tüm ahlakın temelidir.’’48 Ama ortak
iyinin izlenmesi özveri gerektirir, ve herkes kendiliğinden böyle özverilerde
bulunmaya hazır değildir. Bu yüzden yasa zorunludur.
Erdem ve erdemsizliğe gelince, ‘‘kendi kişisel çıkarlarından önce genel
çıkarın yeğlenmesi erdeme yaraşan ve onun düşüncesini belirleyen biricik
tanımdır. Buna karşı, birinin gözü başka hiçbirşeyi görmeksizin kendi çıkarları
uğruna kamu mutluluğunu gözden çıkarması sonsuza dek erdemsizliğin belirtisidir.’’49Mandeville
pekala kişisel kusurların kamu yararına olduklarını ve tecimin aşırı varsıllık
ve gösteriş hırsı olmaksızın gelişemeyeceğini düşünebilir. Ama bu belli
bir anlamda doğru olsa da, gene de kabul etmek gerek ki erdemsizliğe saparak
üretilen iyiliğe her zaman büyük kötülükler karışmıştır. Ve gene de eğer
bunlar denetlenerek kamu iyiliğine altgüdümlü kılınıyorlarsa, bunu yapan
us ve erdemdir.
Vauvenargues bu yüzden yararcı bir ahlak görüşünü önerir. Ama nasıl
ilk kitapta dahilik kavramı üzerinde önemle duruyorsa, üçüncüde de ruh
büyüklüğüne geniş bir yer ayırır. ‘‘Ruh büyüklüğü yüce bir içgüdüdür ki
insanları hangi doğada olursa olsun büyük olana iter; ama onları tutkularına,
içgörülerine, eğitimlerine, talihlerine vb. göre iyiye ya da kötüye yöneltir.’’50
Ruh büyüklüğü böylece kendinde ahlaksal olarak ilgisizdir. Kusur ile birleştiği
zaman, toplum için tehlikelidir (Vauvenargues Cateline’den söz etmektedir);
ama gene de ruh büyüklüğüdür. ‘‘Nerede büyüklük varsa, onu kendimize karşın
duyumsarız. Fatihlerin görkemine her zaman saldırılmıştır; insanlar ondan
her zaman acı çekmiş, ve onu her zaman saymışlardır.’’51
‘‘İyinin ve kötünün ötesinde’’ duran üstün insan anlayışı ile Nietzche’nin
Vauvenargues’e duygudaşlık göstermiş olması şaşırtıcı değildir. Ama Vauvenargues
hiç kuşkusuz ahlakın toplumsal ırası konusunda daha önce söylemiş olduklarını
yadsımaya çalışmıyordu. İnsan doğa ve karakterinin karmaşıklığına dikkati
çekiyordu. ‘‘Kusurlar vardır ki büyük nitelikleri dışlamazlar, ve buna
göre büyük nitelikler vardır ki erdemden ayrı dururlar. Bu gerçeği üzüntüyle
kabul ediyorum. ... (Ama) insanların bütünüyle iyi ya da bütünüyle kötü
olmalarını isteyenler doğayı bilmezler. İnsanlarda herşey birbirine karışmıştır;
orada herşey sınırlıdır; ve giderek erdemsizliğin bile sınırları vardır.’’52
Vauvenargues’nin Düzgülerinde açıkça Pascal’ı anımsatan belli deyişleri
bulabiliriz. ‘‘Us yüreğin çıkarlarını bilmez.’’53
‘‘Büyük düşünceler yürekten doğarlar.’’54
Tutkuların temel rolleri üzerine daha önce dikkati çekmiş olduğumuz o diretmeyi
de buluruz. ‘‘Belki de anlığın en büyük yararlarını tutkulara borçluyuz.’’55Tutkular
insana usu öğretmişlerdir. Tüm halkların çocukluklarında, tıpkı bireylerinkinde
olduğu gibi, duygu her zaman düşünceyi öncelemiş ve onun ilk efendisi olmuştur.’’56
Belki de bu vurgulamaya değer bir noktadır, çünkü Us Çağı denilince göz
önüne getirilen şey çoğunlukla çözümlemeci soğuk usun çıkarına duyguyu
ve tutkuyu değersizleştirme alışkanlığında olan bir dönemdir.
Vauvenargues’nin dizgeci bir yazar olmadığını, çünkü yazılarının geliştirilmiş
tartışmalardan çok özdeyişlerden oluştuğunu söylemek pek doğru olmayacaktır.
Çünkü insan anılığının bilgisi üzerine çalışmasında düşüncelerinin az çok
dizgesel bir düzenlenişinden söz edebiliriz. Ama ön söylemlerinde koşulların
başlangıçtaki tasarını yerine getirmesine izin vermediklerini kabul ediyordu.
Her ne olursa olsun, Vauvenargues—kendi deyimiyle—ruhsal fenomenlerin nedenlerini
araştırmaktan çok anlığın değişik niteliklerini ve değişik tutkuları ayırdetmek
ve sınıflandırmakla ilgileniyordu. Ansal işlemleri ve işlevleri ilksel
bir temelden türetme yollarının bir incelenişi için Condillac’a dönmemiz
gerekiyor.
8. Condillac ve İnsan Anlığı
Étienne Bonnet de Condillac (1715-80) ilkin rahipliği amaçladı ve Saint-Sulpice
din okuluna girdi. Ama 1740’da din okulundan ayrılarak felsefeye yöneldi
ve 1758’den 1767’ye dek Parma Dükünün oğlunun öğretmenliğini yaptı.
Condillac’ın ilk yayımı İnsan Bilgisinin Kökeni Üzerine Deneme (Essai
sur l’origine des connaissances humaines, 1746) başlığı altında açıkça
Locke’un görgücülüğünün damgasını taşıyan bir çalışmaydı. Bu gene de Condillac’ın
yalnızca İngiliz filozofun öğretisini yeniden-ürettiği anlamına gelmez.
Ama Locke’un karmaşık düşünceleri yalın olanlara indirgememiz ve yalın
düşüncelere görgül ya da deneyimsel bir köken yüklememiz gerektiği yolundaki
genel ilkeleri ile anlaşıyordu.
Ansal yaşamımızın gelişimi üzerine tartışmasında Condillac dilin rolü
üzerine güçlü bir vurgu getirdi. Düşünceler bir bakıma ancak bir im ya
da sözcük ile bağlandıkları zaman belirlenmiş olurlar. Örneğin, çimenlere
baktığım zaman yeşilin bir duyumunu alırım; yeşile ilişkin yalın bir düşünce
duyular yoluyla bana iletilir. Ama hiç kuşkusuz bu sınırsızca yinelenebilecek
yalıtılmış deneyim ancak bir im ya da simge ile, yeşil sözcüğü ile bağlandığı
zaman bir düşünce nesnesi olabilir ve başka düşüncelerle bir bileşime girebilir.
Temel bilgi gereci böylece bir düşüncenin bir im ile birleşmesidir; ve
bu birleşme dolayısıyladır ki dünyaya ilişkin artan deneyimimiz ile ve
gereksinim ve amaçlarımız ile uyum içinde karmaşık bir anlıksal yaşam geliştirebiliriz.
Gerçekten, dil, daha doğrusu sıradan dil, onda im ile imlenen arasında
matematiksel dilde bulduğumuz eksiksiz çakışmayı bulamıyor olmamız anlamında
kusurludur. Ama gene de anlıklı ve düşünmeye yetenekli varlıklarızdır,
çünkü dil yetisine iyeyizdir.
Condillac Dizgeler Üzerine İnceleme’sinde (Traité des Systëmes, 1749)
Descartes, Malebranche, Spinoza ve Leibniz gibi düşünürlerin felsefelerinde
sergilendiği biçimiyle ‘dizgelerin tini’ni olumsuz bir eleştiri altına
alır. Büyük ussalcı felsefeciler ilk ilkelerden ve tanımlardan yola çıkarak
dizgeler kurmaya çalıştılar. Bu özellikle Spinoza açısından doğrudur. Ama
geometrik denilen yöntem dünyanın gerçek bir bilgisini geliştirmede yararsızdır.
Bir felsefeci tanımlarıyla özlerin bir kavrayışına ulaştığını imgeleyebilir;
ama gerçekte bu tanımlar keyfidir. Daha açık bir deyişle, yalnızca belli
sözcüklerin gerçek ve sağın olarak imledikleri anlamları belirtmek üzere
amaçlanmış değillerse keyfidirler. Ve eğer bir bakıma salt sözlük tanımları
iseler, felsefi dizgelerde yerine getirmeleri gereken işi yapamazlar.
Bu hiç kuşkusuz demek değildir ki Condillac bilgiyi dizgeselleştirmeye
yönelik tüm çabaları kınamaktadır. Dizgelerin tinini, a priori bir yolda
yalnızca ustan bir felsefe geliştirme girişimini olumsuz bir eleştiri altına
almak bireşimi kınamak değildir. Sözcüğün kabul edilebilir anlamında bir
dizge bir bilimin bölümlerini aralarındaki ilişkileri açıkça sergileyebilecek
oldukları bir yolda düzenli olarak yerleştirmeyi anlatır. Hiç kuşkusuz
ilkeler olacaktır. Ama ilkeler burada bilinen fenomenler anlamına geleceklerdir.
Böylece Newton bilinen çekim fenomenlerini bir ilke olarak kullanarak ve
daha sonra gezegenlerin devimleri ve dalgalar gibi fenomenleri bu ilkenin
ışığında açıklayarak bir dizge kurdu.
Condillac’ın ölümünden sonra 1780’de çıkan Mantık başlıklı çalışmasında
da buna benzer düşünceler buluruz. Onyedinci yüzyılın büyük metafizikçileri
geometriden ödünç alınan ve tanımlardan çıkarsama yoluyla ilerleyen bireşimli
bir yöntemi izliyorlardı. Ve bu yöntem, gördüğümüz gibi, bize Doğanın gerçek
bilgisini veremez. Bununla birlikte, çözümlemeci yöntem ise her zaman verili
olanın alanında kalır. Karışık bir veriden yola çıkar ve onu değişik parçalarına
çözümleriz: bütünü dizgesel bir yolda yeniden oluşturabiliriz. Bu doğal
yöntemdir, bilgimizi geliştirmeyi istediğimiz zaman anlığın doğal olarak
izlediği yoldur. Örneğin bir görünüşü, diyelim ki bir kır görünüşünü bilmeye
nasıl ulaşırız? İlkin bunun karışık bir izlenimini ediniriz, ve daha sonra
aşamalı olarak bunun değişik bileşen özelliklerinin seçik bir bilgisine
vararak bu özelliklerin bir arada bütünü nasıl oluşturduklarını görmeye
başlarız. Bir yöntem kuramı geliştirirken bizden istenen şey ideal bir
yönteme ilişkin bir a priori kavram oluşturmamız değildir; bilgisini geliştirirken
anlığın edimsel olarak nasıl işlediğini incelememiz gerekir. O zaman görülecektir
ki ideal ve değişmez tek bir yöntem yoktur. İçinde şeyleri incelememiz
gereken düzen gereksinim ve amacımıza bağlıdır. Ve eğer Doğayı incelemeyi,
şeylerin gerçek bilgilerini kazanmayı istiyorsak, verili olanın alanı içersinde,
bize en sonunda duyu-deneyiminde verilen fenomenal düzen içersinde kalmamız
gerekecektir.
Condillac özellikle Duyumlar Üzerine İnceleme’si (Traité des sensations,
1754) ile tanınır. Locke duyumlara bağlı düşünceler ile düşünme etkinliğinden
kaynaklanan düşünceler arasında ayrım yapıyor, duyum ve düşünme ya da içe-bakış
olarak iki düşünce kaynağı kabul ediyordu. Ve insan bilgisinin kökeni üzerine
erken çalışmasında Condillac az çok Locke’un konumunu benimsedi. Ama Duyumlar
Üzerine İnceleme’de Locke’un düşüncelerin ikili kökenleri kuramından açıkça
koptu. Yalnızca tek bir köken ya da kaynak vardır—duyum.
Condillac’ın görüşünde Locke’un düşünme etkinliğinden kaynaklanan düşünceleri,
başka bir deyişle ruhsal fenomenleri irdelemesi yetersizdi. Örneğin töz
düşüncesi gibi karmaşık düşünceleri yalın düşüncelere çözümlüyordu; ama
karşılaştırma, yargılama, isteme vb. gibi ansal işlemleri yalnızca verili
olarak ve sorgulamaksızın alıyordu. Öyleyse Locke’un ötesine ilerleme için
gerekçe ortadaydı. Bu ansal işlem ve işlevlerin en sonunda nasıl duyumlara
indirgenebilir oldukları gösterilmelidir. Hiç kuşkusuz bunların tümü de
duyumlar olarak adlandırılamazlar; ama ‘dönüşmüş duyumlar’dırlar. Daha
açık bir deyişle, ruhsal yaşamın bütün bir yapısı duyumdan üretilir. Durumun
bu olduğunu göstermek Condillac’ın Duyumlar Üzerine İnceleme’de
önüne koyduğu görevdir.
Görüşünü açıkça sergileyebilmek için Condillac okuyucularından koku
duyusu ile başlayıp aşamalı olarak duyularla donatılan bir yontu imgelemelerini
ister. Ve insanın bütün bir ansal yaşamının ona duyuların kaynaklık ettiği
önsavı üzerinde nasıl açıklanabileceğini göstermeye çalışır. Yontu andırımı
hiç kuşkusuz oldukça yapaydır. Ama Condillac’ın okuyucularından yapmalarını
istediği şey kendilerini tüm bilgiden yoksun olarak imgelemeleri ve onunla
birlikte ansal işlemlerini öğesel duyumlar temelinde yeniden kurmalarıdır.
Düşüncelerimizin kökeni sorununa bu yaklaşımının temelinde Londralı cerrah
Cheselden’in ellerinde başarılı katarakt ameliyatlarından geçen doğuştan
körlerin deneyimlerinden ve Diderot’nun sağır ve dilsizler üzerindeki ruhbilimsel
gözlemlerinden sağlanan veriler yatar. Duyumlar Üzerine İnceleme’de57
Condillac Cheselden’in ameliyatlarının birinden sağlanan veriler üzerinde
uzunlamasına durur.
Bu incelemenin başlıca özelliklerinden biri Condillac’ın ayrı olarak
alındığında her bir duyunun tüm yetileri nasıl yaratabildiğini göstermeye
çalışırken izlediği yoldur. Örneğin bilgisinin erimi koku duyusuyla sınırlı
bir insanı alalım (yontu tarafından temsil edilmek üzere). ‘‘Eğer yontuya
koklaması için bir gül verirsek, bu bizim için gül koklayan bir yontu,
ama kendi için gülün kokusudur.’’58 Başka
bir deyişle, bu insan özdek, dışsal şeyler ya da kendi bedeni gibi nesnelerin
hiçbir düşüncesini taşımayacaktır. Kendisi kendi öz bilinci için bir koku
duyumundan başka hiçbirşey olmayacaktır. Şimdi, varsayalım ki bu insan
yalnızca tek bir duyumu, bir gülün kokusunu taşımaktadır. Bu ‘dikkat’tir.
Ve gül uzaklaştırıldığında, geriye dikkatin az ya da çok diri ya da yeğin
olmasına göre güçlü ya da zayıf bir izlenim kalacaktır. Burada önümüzde
belleğin şafağı bulunmaktadır. Geçmiş duyuma dikkat bir duygu kipinden
başka birşey olmayan bellektir. Ve şimdi varsayalım ki söz konusu insan
güllerin ve karanfillerin kokularını bir çok kez kokladıktan sonra bir
gülü kokluyor olsun. Edilgin dikkati güllerin ve karanfillerin anıları
arasında bölünür. O zaman bir karşılaştırma durumu söz konusudur ki, iki
düşünceye aynı zamanda dikkat etmekten oluşur. ‘‘Ve karşılaştırma olduğu
zaman yargı vardır. ... Bir yargı yalnızca karşılaştırılan iki düşünce
arasındaki bir ilişkinin algısıdır.’’59
Yine, eğer bu insan hoşuna gitmeyen bir koku duyumunu alıyor ve geçmişteki
hoş bir duyumu anımsıyorsa, önümüzde imgelem durumu bulunmaktadır. Çünkü
bellek ve imgelem türde ayrı değildirler. Yine, aynı insan tikel ve soyut
düşünceler de oluşturabilir. Kimi kokular hoşturlar, başkaları ise nahoş.
Eğer insan doyum ve doyumsuzluk düşüncelerini bunların çeşitli tikel değişkilerinden
ayırma alışkanlığını geliştirecek olursa, soyut düşüncelere iye olacaktır.
Benzer olarak, birçok değişik ardışık duyumu anımsayacak olursa, sayı düşüncelerini
geliştirebilecektir.
Öte yandan, her bir koku duyumu ya hoş ya da nahoştur. Ve eğer şimdi
nahoş bir duyumu yaşayan insan geçmişteki hoş bir duyumu anımsayacak olursa,
o mutlu durumu yeniden-kazanma gereksinimini duyacaktır. Bu ise isteği
doğurur. Çünkü ‘‘istek bu yetilerin gereksinimini duyduğumuz şeylere yönelik
eylemlerinden başka birşey değildir.’’60
Ve tüm başkalarını uzaklaştıran ya da en azından başat olan istek bir tutkudur.
Böylece sevgi ve nefret tutkularına varmış oluruz. ‘‘Yontu onda olan ya
da olmasını dilediği hoş bir duyguyu sever. Ona acı veren nahoş bir duygudan
ise nefret eder.’’61 Dahası, eğer yontu
şimdi yaşamakta olduğu isteğin başka zamanlarda doyum tarafından izlenmiş
olduğunu anımsayacak olursa, isteğini yerine getirebileceğini düşünecektir.
Ve şimdi önümüzde olan şey istenç durumudur. ‘‘Çünkü istenç ile saltık
bir isteği anlarız; eş deyişle, istediğimiz şeyin gücümüz içinde olduğunu
düşünürüz.’’62
Condillac böylece tüm ansal işlemlerin koklama duyusundan türetilebileceklerini
göstermeye çalışır. Açıktır ki, eğer ansal yeti ve işlemlerimizi yalnızca
dönüşmüş koku duyumu olarak düşünecek olursak, erimleri aşırı ölçüde sınırlanacaktır.
Ve koku duyumuna sınırlı olan bir insandaki ‘kendi’nin bilinci için de
aynı şeyi söyleyebiliriz. ‘‘(Yontunun) ‘Ben’i yalnızca görgülediği ve belleğin
ona anımsattığı duyumların bir toplamıdır.’’63
Gene de, ‘‘salt tek bir duyum ile anlak biraraya gelmiş beşi ile olduğu
denli çok yeti taşır.’’64 (‘Anlak’ yalnızca
birarada alınan bilişsel yetilerin tümü için addır.)
Daha sonra işitme, tatma ve görme duyuları irdelenir. Ama Condillac
koku, işitme, tat ve görme duyularının bileşiminin bir insanın dikkatinin,
isteklerinin ve hazlarının nesnelerini çoğaltmasına karşın bir dışsallık
yargısı üretmediğini ileri sürdü. Yontu ‘‘henüz salt kendini görecektir.
... Değişkilerini dış nedenlere borçlu olduğu gibi bir kuşkusu yoktur.
... Giderek bir bedeni olduğunu bile bilmez.’’65
Başka bir deyişle, en sonunda dokunma duyusudur ki dışsallık yargısından
sorumludur. Bu sorunu açıklamasında Condillac’ın düşünceleri biraz değişir.
Duyumlar Üzerine İnceleme’nin ilk yayımında dışsallığın bilgisini devimden
bağımsızlaştırırken, buna karşı ikinci yayımda dışsallık kavramının devimden
bağımsız olarak doğmadığını kabul etti. Bununla birlikte, her ne olursa
olsun bu kavramdan birincil olarak sorumlu olan şey dokunma duyusudur.
Bir çocuk elini bedeninin bölümleri boyunca devindirecek olursa, ‘‘kendini
bedenin tüm bölümlerinde duyumsayacaktır.’’66
‘‘Ama eğer yabancı bir cisme dokunacak olursa, elde kendini değişkiye uğramış
olarak duyumsayan Ben kendini yabancı cisimde değişkiye uğramış olarak
duyumsamayacaktır. Ben yabancı bir cisimden elden almakta olduğu karşılığı
alamaz. Yontu böylece bu kipleri bütünüyle kendi dışında olarak yargılar.’’67
Ve dokunma başka duyulara katıldığı zaman, insan aşamalı olarak kendi çeşitli
duyu-örgenlerini bulup çıkarır ve koku, işitme vb. duyumlarının dışsal
nesneler tarafından yaratıldığı yargısına varır. Örneğin, güle dokunarak
ve onu yüze doğru yaklaştırarak ya da ondan uzaklaştırarak, bir insan koku
örgeni konusunda ve kendi koku duyumunun dışsal nedeni konusunda yargılar
oluşturmaya başlar. Benzer olarak, ancak dokunma duyusu ile bileşim yoluyladır
ki göz uzaklığı, büyüklüğü ve devimi nasıl göreceğini öğrenir. Büyüklük,
şekil, uzaklık ve konum gibi şeyleri görme yoluyla yargılamaya öylesine
alışmışızdır ki doğallıkla bu yargıların yalnızca görme duyumuna bağlı
olduklarını düşünme eğilimindeyizdir. Ama durum böyle değildir.
Belki de geçerken İnsan Bilgisinin Kökeni Üzerine Deneme’si ile Duyumlar
Üzerine İnceleme’sinin yayınlanışları arasında Condillac payına bir görüş
değişikliğine dikkati çekmek yerinde olacaktır. İlk çalışmada anlık için
düşünce ve im ya da simge arasındaki halkanın zorunlu olduğunu ileri sürüyor
görünür. Ama ikincisinde bu görüş bir değişime uğramıştır. Örneğin koku
duyusu ile sınırlı olan insanı ele alırken bu insanın belli bir sayı düşüncesi
taşımasının olanaklı olduğunu kabul eder. Bir ve bir ve bir düşüncelerini
taşıyabilir. Ama, Condillac’a göre, ‘‘bellek aynı zamanda dört birimi seçik
olarak kavrayamaz. Üçün ötesinde ancak belirsiz bir çokluk tasarlayabilir.
... Hesaplama sanatıdır ki bize bakış açımızı genişletmeyi öğretmiştir.’’68
Böylece İnceleme’de Condillac anlığın ve düşüncelerin kullanımının dili
öncelediğini ileri sürer, üstelik dil ansal yaşamımızın ilkel bir evrenin
ötesine gelişimi için zorunlu olsa bile.
İnceleme’nin vargısı ‘‘doğal düzende tüm bilgi duyumlardan doğar’’69
biçimindedir. İnsanın tüm ansal işlemleri, giderek genel olarak onun yüksek
ansal etkinlikleri sayılanlar bile, ‘dönüşmüş duyumlar’ olarak açıklanabilirler.
Böylece Condillac Locke’un konumu üzerinde kesin bir ilerleme yapmış olduğuna
inanıyordu. Locke ruhun yetilerinin doğuştan nitelikler olduğunu düşünüyordu;
kökenlerini duyumun kendisinde taşıyabilecek oldukları gibi bir olguyu
hiçbir zaman göz önüne getirmemişti. Belki de Condillac’ın bildiriminin
bütünüyle doğru olmadığı ileri sürülebilir. Çünkü Locke Tanrı için özdeğe
düşünme yetisi vermenin olanaksız olduğunun gösterilmemiş olduğunu ileri
sürmemiş miydi? Ama gerçekte Locke çevrelerinde yetilerimizin kullanılmakta
oldukları düşünceleri çözümlemek ve bunların görgül zeminlerine varmakla
ilgileniyordu; yetiler ya da ruhsal işlevlerin kendileri için aynı şeyi
yapmıyordu.
Öte yandan, İnsan Anlağı Üzerine Deneme’sinde70
Locke istenç ‘‘yokluğu duyulan bir iyinin isteğinin yarattığı ansal bir
tasalanma’’ tarafından belirlenir diyordu. Bu tasalanma ya da rahatsızlıktır
ki ‘‘istenci yaşamlarımızın en büyük bölümünü oluşturan ardışık istemli
eylemlere belirler, ve bizi değişik süreçler yoluyla değişik ereklere yöneltir.’’71
Condillac bu düşüncenin erimini geliştirdi ve genişletti. Böylece Duyumlar
Üzerine İnceleme’nin sonraki yayımlarına eklediği Extrait raisonné’de ‘‘tasalanma
(inquiétude) bize dokunma, görme, işitme, duyumsama, tatma, karşılaştırma,
yargılama, düşünme, isteme, sevme, korkma, umudetme, dileme alışkanlıklarını
veren ilk ilkedir, ve, tek bir sözcükte, tasalanma yoluyladır ki anlık
ve bedenin tüm alışkanlıkları doğar’’ der. Tüm ruhsal fenomenler, öyleyse,
tasalanma üzerine dayanırlar, ve bu bir iyinin beklentisi olmaktan çok
belli koşullar altındaki bir tasalanma ya da rahatsızlıktır. Böylece belki
de denebilir ki Condillac insanın ansal yaşamını geliştiren bütün bir süreci
‘istemselci’ bir temelde kurar. Dikkat duyumsanan gereksinime gönderme
ile açıklanmalıdır; ve bellek düşüncelerin salt düzeneksel bir çağrışımı
tarafından olmaktan çok istek tarafından yönetilir. Traité des animaux72
başlıklı çalışmasında açıkça belirtir ki onun görüşünde düşüncelerimizin
düzeni en sonunda gereksinim ya da çıkar üzerine dayanır. Bu açıkça verimli
bir kuramdır. Daha sonra insanın anlıksal yaşamı üzerine—örneğin Schopenauer’de
bulunan—istemselci yorumda meyvalarını verecektir.
Condillac’ın dönüşmüş duyumlar olarak ansal işlemler kuramı ilk bakışta
özdekçi bir konumu belirtiyor görünür. Ve bu izlenim onun ruhun ‘yetilerinden’
duyumdan türüyorlar olarak söz etme alışkanlığı tarafından güçlendirilir,
çünkü bu sözler insan ruhunun kendisinin özdeksel olduğunu imliyor anlamına
alınabilirler. Dahası, insanın kazanımlarının toplamından başka birşey
olmadığını ileri süren o değil midir? ‘‘(Yontuya) birbiri ardına yeni varlık
kipleri ve yeni duyular vermekle onun istekler oluşturduğunu, deneyimden
bunları düzenlemeyi ve doyurmayı öğrendiğini, ve gereksinimlerden gereksinimlere,
bilgilerden bilgilere, hazlardan hazlara geçtiğini gördük. Yontu öyleyse
tüm kazandıklarının toplamından başka birşey değildir. İnsanlar için de
böyle olamaz mı?’’73 İnsan kazanımlarının
toplamı olabilir; ve bunlar dönüşmüş duyumlardır.
Condillac’ın kuramının özdekçi bir bakış açısını güçlendirmeye katkıda
bulunmuş ve özdekçiler üzerinde etkili olmuş olduğunu yadsımak sanırım
güçtür. Ama Condillac’ın kendisi bir özdekçi değildi. Her şeyden önce yalnızca
cisimlerin ve bunların değişkilerinin olduğunu savunan biri anlamında bir
özdekçi değildi. Çünkü yalnızca en-yüksek neden olarak Tanrının varoluşunu
doğrulamakla kalmadı, ama özdeksel-olmayan, tinsel bir ruh kuramını da
ileri sürdü. Ruhu bir duyumlar öbeğine indirgeme niyetinde değildi. Tersine,
ruhu yalın bir birlik özeği olarak kabul etti ve sonra etkinliğini tüm
ruhsal fenomenlerin en sonunda duyumlardan türetilebilir oldukları önsavı
temelinde yeniden kurmaya girişti. İndirgemeci çözümlemesi ile insanda
tinsel bir ruhun bulunduğunu kabul etmesinin birbirleri ile tutarlı oldukları
hiç kuşkusuz tartışma götürür bir noktadır. Ama her ne olursa olsun Condillac’ı
bir özdekçi olarak betimlemek doğru olmayacaktır.
İkinci olarak Condillac bütününde uzamlı şeylerin olup olmadıkları gibi
bir konuyu açık bir soru olarak bıraktı. Gördüğümüz gibi, ilkin bizi dışsallığa
inandıranın dokunma duyusu olduğunu söylüyordu. Ama çok geçmeden dışsallık
düşüncesinin doğuş yolunun bir açıklamasının uzamlı şeylerin var olduklarının
bir tanıtını vermekle aynı şey olmadığını anladı. Eğer sesler, tatlar,
kokular ve renkler nesnelerde varlık taşımaz dersek, uzamın da onlarda
varolmadığını söylememiz gerekecektir. Belki nesneler uzamlı, sesli, tatlı,
kokulu ve renklidirler; belki de değildirler. ‘‘Bu görüşlerden ne birini
ne de ötekini ileri sürüyorum, ve nesnelerin bize göründükleri gibi olduklarını
ya da başka birşey olduklarını tanıtlayabilecek birini bekliyorum.’’74
Karşı çıkılabilir ki, eğer bir uzam yoksa hiçbir nesne de yoktur. Ama bu
doğru değildir. ‘‘Usauygun olarak çıkarsayabileceğimiz tek şey nesnelerin
bizde duyumlara vesile olan varoluşlar oldukları, ve hiçbir pekin bilgilerine
ulaşamıyacağımız özellikler taşıdıkları olacaktır.’’75
Bu düzeyde, öyleyse, inakçı bir özdekçi olmaktan uzak, Condillac özdekçi-olmayan
bir yorum için kapıyı açık bırakmaktadır, gerçi bu önsavı doğrulamıyor
olsa da.
Eklenebilir ki Condillac insanın ansal yaşamını açıklamasının katıksız
bir belirlenimcilik içerdiğini kabul etmiyordu. Duyumlar Üzerine İnceleme’ye
özgürlük üzerine bir söylem ekleyerek orada bu noktayı tartışır.
9. Helvétius ve İnsan
Condillac’ın tüm ruhsal fenomenlerin dönüşmüş duyumlar olduklarını gösterme
girişimi Claude Adrien Helvétius (1715-71) tarafından onun Anlık Üzerine
(De l’esprit, 1758) başlıklı çalışmasında sürdürüldü. Helvétius bir doktor
ailesinden geliyordu. Ailenin Schwezier olan özgün adı daha sonra Latince’ye
uyarlanmıştı. Bir süre için vergi memurluğu görevinde bulundu, ama sözü
edilen yapıtının uyandırdığı tepkiler yüzünden kraliyet hizmetinde bu görevi
sürdürmesi olanaksızlaştı. Böylece, İngiltere’ye ve Berlin’e yolculukları
dışında, kendi yurtluğunda dingin bir yaşam sürdürdü. İnsan üzerine kitabı
(De l’homme, de se facultés et de son éducation) ölümünden sonra 1772’de
yayımlandı.
Helvétius insan anlağının tüm güçlerini duyum ve duyu-algısına indirger.
Yaygın olarak insanın duyu düzeyini aşan yetileri olduğuna inanılmıştır.
Ama bu yanlış bir kuramdır. Örneğin yargıyı alalım. Yargıda bulunmak bireysel
düşünceler arasındaki benzerlikleri ve benzemezlikleri algılamaktır. Eğer
kırmızının sarıdan ayrı olduğu yargısında bulunursam, yaptığım şey ‘kırmızı’
denilen rengin gözlerimi ‘sarı’ denilen rengin etkileyişinden ayrı bir
yolda etkilediğini algılamaktır. Yargıda bulunmak, öyleyse, yalnızca algılamaktır.
Bu indirgemeci çözümleme süreci insanın törel yaşamına da uygulanır.
Öz-sevgi insan davranışının evrensel temelidir, ve öz-sevgi haz kazanmaya
yöneliktir. ‘‘İnsanlar kendilerini severler: tümü de mutlu olmayı ister
ve eğer kendilerine her tür hazzı üretmeye yeterli bir güç düzeyi ile donatılmış
olsalardı mutluluklarının tam olacağını düşünürler. Tüm güç sevgisi öyleyse
kaynağını haz sevgisinde bulur.’’76 Güç
sevgisi gibi fenomenler ikincildirler, yalnızca temel haz sevgisinin dönüşümleridirler.
‘‘Bedensel duyarlık öyleyse insanın biricik devindiricisidir.’’77
Eliaçıklık ve iyilikseverlik gibi erdemler bile öz-sevgiye, eş deyişle
haz sevgisine indirgenebilirdirler. ‘‘İyiliksever bir insan nedir? Öyle
biri ki bir sefalet görünüşü onda acı verici bir duyum üretir.’’78
Son çözümlemede, iyiliksever biri insanların mutsuzluk ve acılarını yalnızca
onda acılı duyumlara yol açtıkları için gidermeye çalışmaktadır.
Bu kaba indirgemeci ruhbilim temelinde Helvétius yararcı bir ahlak kuramı
geliştirir. Değişik toplumlarda insanlar değişik ahlaksal görüşler taşımışlar
ve iyi ve erdem gibi sözcüklere değişik anlamlar yüklemişlerdir. Ve bu
olgu, eş deyişle, değişik halkların aynı törel terimlere değişik anlamlar
yüklemeleri olgusudur ki tartışmada böylesine karışıklığa neden olmaktadır.
Törebilim üzerine tartışmaya girişmeden önce öyleyse ilkin sözcüklerin
anlamlarını bir karara bağlamamız gerekir. Ve, ‘‘sözcükler bir kez tanımlandıktan
sonra, bir soru ortaya atılır atılmaz çözülür.’’79
Ama bu tanımlar keyfi olmayacaklar mıdır? Hayır, der, Helvétius, eğer iş
özgür bir halk tarafından yerine getirilecek olursa. ‘‘İngiltere belki
de Avrupa’da evrenin kendisinden bu iyiliği bekleyebileceği ve elde edebileceği
biricik ülkedir.’’80 Eğer düşünce özgürlüğü
kabul edilecek olursa, insanlığın sağduyusu törel terimlerin asıl anlamları
için ortak birer anlatım bulacaktır. ‘‘Gerçek erdem tüm çağlarda ve tüm
ülkelerde böyle kabul edilmiştir. Erdem adı yalnızca kamuya yararlı ve
genel çıkar ile uyumlu türde eylemlere verilmelidir.’’81
Öyleyse, öz-çıkarın temel ve evrensel davranış güdüsü olmasına karşın,
kamu çıkarı ya da yararı ahlak ilkesidir. Ve Helvétius ortak çıkara hizmetin
ruhbilimsel olarak nasıl olanaklı olduğunu göstermeye çalışır. Örneğin,
eğer bir çocuğa kendini sefil ve talihsizlerin yerine koyması öğretilirse,
acılı duyumlar yaşayacak, ve öz-sevgi sefilliği gidermek için bir istek
uyandıracaktır. Zamanın akışı içinde çağrışımın gücü iyiliksever dürtüler
ve davranışlar yönünde bir alışkanlık yerleştirecektir. Öyleyse, tüm davranışın
temelinde öz-sevgi yatıyor olsa bile, başkacıllık ruhbilimsel olarak olanaklıdır.
Bu bakış açısı davranış alışkanlıkları oluşturmada eğitimin herşeyden
önde geldiğini düşündürür. Helvétius yararcı ahlak kuramının başlıca öncülerinden
ve geliştiricilerinden biridir; ama yazılarının özel bir ırasalı eğitimin
gücü üzerinde diretmesidir. ‘‘Eğitim herşeyi yapabilir’’ ve ‘‘bizi biz
yapan eğitimdir.’’82 Ama iyi bir eğitim
dizgesinin kurulması ciddi engellerle karşılaşır. İlk olarak dinadamları
sınıfı, ve ikinci olarak hükümetlerin çoğunun çok yetersiz ya da kötü olmaları
olgusu vardır. Dinadamları sınıfının gücü kırılıncaya ve gerçekten iyi
bir hükümet dizgesi eşit ölçüde iyi bir yasama dizgesi ile olgusallaşıncaya
dek iyi bir eğitim dizgesi bulmamız olanaksızdır. Ahlakın birinci ve biricik
ilkesi ‘‘kamu iyiliği en-yüksek yasadır’’83
biçimindedir. Ama çok az hükümet bu yasaya göre davranır. Gene de, ‘‘eğitimin
ahlaksal yanındaki her önemli reformasyon yasalarda ve hükümet biçiminde
de bir reformasyonu gerektirir.’’84
Bu düşüncelerin ışığında Helvétius politik despotizme çatmaktadır. Böylece
İnsan Üzerine başlıklı çalışmasında Fransa’nın boyun eğdiği despotizmden
söz eder ve ekler ki ‘‘hem dehayı ve hem de erdemi söndürmek despotik erkin
özelliğidir.’’85 Yine, ulusal gönencin
aşırı ölçüde eşitsiz dağılımından söz ederken belirtir ki, ‘‘başına buyruk
bir gücün baskısı altına alınmış bir halk arasındaki bu eşit dağılımla
böbürlenmek bir ahmaklıktır.’’86 Ancak
özgür bir ülkededir ki ulusal gönencin aşamalı ve daha eşitlikçi bir yeniden-dağılımı
olabilir. Öyleyse diyebiliriz ki Helvétius Voltaire’den çok daha önde duran
bir politik reformcuydu; despotizmin devrilmesine ve halkın gönencine ondan
çok daha fazla ilgi duyuyordu. Sol-kanat yazarlar tarafından kendi öncüllerinden
biri olarak sözünün edilmesinin nedenlerinden biri budur.
Helvétius yalnızca dinadamlarına, özellikle Katolik rahipliğe değil,
ama toplum çıkarlarının zararına gördüğü bildirilmiş ya da ‘gizemli’ dine
saldırısında da yorulmak bilmez biriydi. Gerçekten, kendine yönelik dinsizlik
suçlaması üzerine konuşurken buna karşı çıkar ve hiçbir Hıristiyan inağı
yadsımadığını ileri sürer. Ama yazılarından bütünüyle açıktır ki bir doğal
din biçiminden ya da deizmden başka birşeyi kabul etmeye hiç de niyetli
değildi. Ve bu dinin içeriği herhangibir tanrıbilimsel inancın işlevinde
olmaktan çok ahlakın işlevinde yorumlanır. ‘‘Tanrının haklı ve iyi istenci
yeryüzünün çocuklarının mutlu olmaları ve kamu gönenci ile bağdaşan tüm
hazlardan yararlanmalarıdır. Felsefenin dünyaya bildirmesi gereken gerçek
tapınma budur.’’87 Yine, ‘‘gerçek ilkeler
üzerine kurulan ahlak biricik gerçek doğal dindir.’’88
Helvétius’un derin bir felsefeci olduğu pek ileri sürülemez. Tüm ruhsal
işlevleri duyuma indirgemesi kabadır, ve törebilimde temel düşüncelerinin
kapsamlı hiçbir çözümlemesini ya da savunmasını vermez. Bu eksiklikler
Fransız Aydınlanmasının kimi başka filozoflarının da gözlerinden kaçmadı.
Örneğin Diderot Helvétius’un ayrıntıları törpüleme eğilimine ve tüm ahlaksal
dürtüleri örtülü bencillik terimlerinde açıklamasına karşı çıktı. Gene
de, indirgemeci çözümlemesinde, anlıksal aydınlanma ve eğitimin gücü üzerinde
diretmesinde, ve Kilise ve Devlet üzerine saldırılarında Helvétius onsekizinci
yüzyıl Fransız felsefesinin kimi önemli yanlarını temsil eder, üstelik
ondan dönemin tipik bir düşünürü olarak söz etmek bir abartma olsa bile.
DİPNOTLAR
|