Çirkinin ‘Sanatı’ 2
ç 0 3 2 1 è
Aziz
Yardımlı
Picasso, Uyuyan Kadın, 1932

Modernist parola Sanatın bundan böyle Klasiği ve Romantiği yinelememesi, bu ilksiz-sonsuz İdealizmin üstünde ve ötesinde, hep YENİ kalanın, Zamanın kendisine meydan okuyanın üstünde ve ötesinde ‘yeni’ birşeylerin yaratılması gerektiğidir. MODERNLİK kendini GELENEĞİ yadsıyarak tanıtlar. Ama MODERNİZM MODERNLİK değildir ve kendini KLASİSİZMİ yadsıyarak belirler. Ama Klasik İdealin üstünde ve ötesinde ve altında ve gerisinde yalnızca uyumsuz, bütünlüksüz, ölçüsüz, ilişkisiz, ve güzelliksiz olan vardır. Üstelik bunlar yeni de değildirler.


Kübizm yalnızca estetik olarak değil, moral olarak da bozar, çünkü yalanı normalleştirir. Anlamsızın anlamlı, çirkinin güzel olduğunu doğrulayan insanlığın dışsal bir totalitarizme gereksininimi kalmaz.

Eğer tuval üzerindeki Biçim sanatçının ruhunun kendisinden başka birşeyin anlatımı değilse, Picasso modern nihilizmin insan ruhuna neler yapabileceğini gösteren iyi bir örnektir.

Gerçekte, Güzellik saltık Değerdir. Ama Picasso onun yerine Çirkini, biçimsiz olanı geçirir. Güzel Sanat sonsuz Gerçeği duyusal Biçimin sonsuzluğu ile, tanrısal Güzellik ile yaşama etkinliğidir ve güdüsü insan ruhundaki Güzellik İdeası, sağlıklı her insan ruhunda bulunan beğeni yetisidir. Pablo Picasso'nun yaratıcı kaynağı ise yine aynı insan ruhundan, ama onun karanlık derinliklerinden, insan ruhunun yalnızca baskılamaya uygun gördüğü yaşantılarla dolu bilinçaltından gelir.

Picasso'da sanat Güzelin değil, Güzelden kaçmanın, giderek Güzelden korkunun anlatımı olur. Güzellik, salt Anlam olması nedeniyle, anlamsız nihilistik varoluşu rahatsız eden başlıca öğelerden biridir. Ve Picasso Gerçekliğini ve İnancını yitirmiş bir dünyayı Güzelin tılsımından da sıyırarak, gelişmesinde durdurulmuş, yarım kalmış bireyi bu boş realitesi ile eşitlemeyi ister. Onun gri bir Şimdiye dayanabilmesi için, kendisinin grileştirilebilmesi için gerekli olan estetik narkozu üretir.

Picasso’nun dehası ona ününü bağışlayan bilgisiz, beğenisiz, anlamayan yarı-gelişmiş Batı kültürünün karşılık olarak ondan ne istediğini herkesten iyi anlamasında yatıyordu. Bir Nefret Çağına dönen 20’nci yüzyılın ilk yarısında moral Kötülüğün yanına onunla geçinebilecek duyusal biçim olarak Çirkini ekledi. 20.000’in üzerinde yapıtıyla modern kültürün nihilist yüzünü sergilemede, insanlığa nasıl anlamsız, nasıl değersiz olunabileceğini tanıtlamada yeterince etkili oldu. Etik düşüklüğün estetik düşüklükten soyutlanamayacağını gösterdi, ve politik demagojiyi estetik demagoji ile tamamladı. Picasso Herkesin Sanatçısıydı.


‘‘Eğer Picasso isem, canavarlar yarattığım için Picasso’yum’’ (Picasso)



(1881 - 1973)

Picasso, Yaşama Sevinci
Picasso, Keman

1904 Paris’e yerleşir
1910 Georges Braque ile birlikte Kübizmi formüle eder
1937 Guernica İspanyol İç Savaşında bombalanan Bask kasabasının anısını kutlar
1962 Sovyetler Birliği’nden ikinci Lenin Barış Ödülünü alır
1973 8 Nisanda Fransa’da ölür
1980 New York’ta Modern Sanat Müzesinde açılan sergi bir milyonun üzerinde izleyici çeker

Sanat uygarlaştırıcıdır. İnsan duyarlığının İdeaya, Saltık Gerçekliğe doğru kendi duyusal tarzında çabasıdır. Ama kimileri için Sanat daha da çoğudur. Herşeydir. Avrupa romantikleri ve idealistleri arasında Sanatı Gerçekliğe ulaşmanın, bütün insanı yaratmanın birincil aracı olarak, ve estetik sezgiyi usun kavramından da güçlü bir yeti olarak gören şairler ve felsefeciler vardı. Böyle insanların gözünde insan kendinde, gerçekte baştan sona Güzellikten oluşan bir özdü. Güzelliğe tapınan bu ruhlar insanın bir anlamsızlığa yazgılanmadığını, evrende ereksiz bir hiçlik olmadığını, onu ereğine ulaştırmanın yolunun Sanat olduğunu sorgusuzca kabul ediyorlardı. Onlara katılmamak elde değildir. Güzellik elbette en az Gerçeklik kadar Gerçektir, onun bir kipidir, çünkü Duygu onsuz, Kavram onsuz yapamaz.

Kübizm ise uygar değildir. Uygarlık güzellik içerir.
Kübizm duyarsızlaşmışlıktır, ve bu duyarsızlık ile göreli olarak Güzellik idealizmi algılanmayan, duyumsanmayan, ötede yatan, öte-dünyasal birşeydir. Bu dünya çirkindir. Ve olmayan güzelliğin algısı bir yanılsamadır. Kübizm için ilkellik Biçimin birincil koşullarından biridir ve gelişmişlik gibi bir yanılsamaya yeğlenmelidir. Kübist ruh yaşamı dağınık, parçalanmış olarak, ilkel olarak yaşar. İnsan onun yapıtında eşit ölçüde düşük, çirkin, parçalanmış, saçılmış olmalıdır. Kübist bilincin kendi realitesini algılamak ve yaşamak için daha iyi kategorileri yoktur. Dünyayı sürekli dönüşümde olan bir oluş süreci olarak değil, ama işlerin son durumu olarak görür.

Kübizm de güzel sanat ortamından yararlanan daha başka nihilist eğilimler gibi zaman zaman bir eleştiri, giderek köktenci bir eleştiri pozuna girer. Var olanı olumsuzladığını sanır. Ama ideal ölçütlerinin yokluğunda, aslında genel olarak bir ölçütün yokluğunda, elinden eleştirdiği ile bütünleşmekten başka birşey gelmez. Sözde eleştirdiği varoluş gibi çirkinleşir. Gerçekte, eleştiri kötü olana, düşük olana, çirkin olana karşı Güzellik, İçtenlik ve Gerçeklik adınadır. Ama bu kübist bilinç için böyle değildir. O kendi özgün duyarsızlığında Güzelliğin kendisini eleştirir.
Köktenci kuşkuculuğunda İçtenliği yokeder. Ve insandan korkusunda bir nefreti, bir saldırganlığı gizler.

Duyunç çirkini kutlayabilir mi? Duyarsızlığa ilgisiz kalabilir mi? Eğer yanıt olumsuz ise, estetik duyarsızlık koşutunu moral duyunçsuzlukta bulmalıdır.

HERKESİN SANATI
Uygarlığın asıl kavramının entellektüel ve moral eksiksizliğin yanısıra estetik gelişmişliği de kapsadığı düzeye dek, modern Avrupa sanatındaki nihilizm bir bozulma değil ama yalnızca bir toyluğun, duyarlık geriliğinin kendine anlatım vermesi olmalıdır. Bir bakıma Güzel Sanatın demokratlaşması, Herkesin Sanatı olmasıdır. Moral yetersizlik kendini estetik yetersizlik ile kolayca bütünleştirir.

Bir sömürü, türesizlik, duyunçsuzluk ilişkisi olduğu düzeye dek modern ilişki ancak ona uygun modern karakterin yaratılmasıyla olanaklı olur. Bu karakter kültürün gereği olarak estetik gelişiminde de engellenmiştir. Aşağı yukarı bir sömürü koşulunda çalışan insan modern ilişkiye ancak duyarsızlaşarak, ancak duyunçsuzlaşarak, ancak aptallaşarak katlanabilir. Yoksa dayanamaz. Ve bu aptallaşmanın bedeli politik olarak ödendiği gibi estetik olarak da ödenir. Politik demagoji estetik demagoji olmaksızın düşünülemez.

Modernist Sanat var olana bir başkaldırı değildir. Modernist Sanatın duyarsızlaştırıcı etkisi insanın estetik boyutunda tam olarak o özdeksel denilen altyapının kendisinin sağlamlaşmasına ve sürekliliğine katkıda bulunur. Tecimsel ilişkinin değersizliği ile modernist sanatın değersizliği arasındaki koşutluk ruh için bir iç tutarlık sorunu olur. Toplumsal ilişki tüm özdekçi diretmeye karşın bir özdek olamayacağına göre, orada özdeğin yerini onunla eşölçümlü hayvan itkisi, insanı insan-altına bağlayan içgüdüsel dürtü alır. Moral gelişmenin estetik gelişme ile bir olduğu düzeye dek, nihilist moral yoksunluk kendini kübist estetik yoksunluk olarak anlatır.

Picasso, kendi portresi

Picasso gerçek bir sanatçılık tinini belirleyen duyarlıktan, incelikten ve idealizmden yoksundu. Kaba saba, düzeysiz, ruhsal kirlilik içinde yaşayan biriydi. Yaşamı yapıtları gibidir.

Bougeureau gibi, Waterhouse gibi, Alma- Tadema ve Raphael gibi güzel sanat ustalarından nefret ederdi. Nasıl modern kuşkucu, pozitivist ve nihilistin anlayamadığı Felsefeyi, İdealizmi ortadan kaldırmak istiyorsa (örneğin Wittgenstein), nasıl idealisti açık toplumun Düşmanı olarak yargılıyorsa (örneğin Popper), kübist Picasso da anlayamadığı Güzel Sanata düşman oldu.


Antonio Canova (1757-1882).  Roma Yontu Okulu.

Cupid (Eros) ve Ruh.

Venüs’ün oğlu olan Cupid ölmekte olan sevgilisini bir öpücükle yaşama geri getirir.

Sigmund Freud istemeye istemeye de olsa modern uygarlıkta başat olan duygusal eğilimin Sevgi olmadığını, Nefret olduğunu kabul etti. Bu vargısında olgulardan kuram üreten bir olgucu gibi davrandı. Gene de, Sevgi onun ruhçözümleme kuramında Yaşam İçgüdüsünün doğal, olumlu, ideal anlatımıydı. Freud insan varoluşuna biricik gerçek anlamını kazandıran bu değişmez, bengi ilkeyi anlatmak için klasik Eros imgesinden yararlanarak, ve ilkeyi ereğine götüren mantığı izleyerek, Eros’un insanları ilkin aileye, sonra daha büyük toplumsal birliklere birleştirdiğini ve daha da büyük bir birliği, ideal bir insanlık topluluğunu yaratmayı amaçladığını ileri sürdü.

Ruhçözümleme kuramının simgesel terminolojisinde, Eros insanlığı evrensel bir sevgi tinine belirleyen özdü. Ama Freud'un Avrupa’da yaşandığını gördüğü olaylar bu barbar kıtanın bütün bir tarihi boyunca olduğu gibi tam tersini doğruluyor, orada insanlık ilkin büyük dinsel bölüngülere, sonra uluslara, sonra etnik kümelere, ve en sonunda yalnız bireylere parçalanıyordu. Görgül olgulardan yola çıkıldığında, uslamlama Batı uygarlığında iş başında olan gücün Eros olamayacağı vargısını dayatıyordu. Ve görgül olgulara belirlenimlerini veren kavramdan yola çıkıldığında, tümdengelim tümevarımla çakışıyor, Duyunç Özgürlüğünden yoksun olan Germanik tinin kendini Yoketme İçgüdüsüne, Nefret anlatımlarına bırakması kaçınılmaz mantıksal vargı olarak görünüyordu. Değeri doğal ırk kategorisine bağlayan Nazizmin kitle desteği Reformasyonun amaçladığı Duyunç Özgürlüğünün henüz Kıta tininde ne kadar az kök salabildiğini gösteriyordu.

Her ne olursa olsun, Freud’un modern uygarlığa koyduğu tanı kötümserdi. Ölüm İçgüdüsünün özellikle yirminci yüzyılda yoğunlaşan yabanıl belirişleri insanlık tarihinin hiçbir zaman yaşanmamış bir sapıklık dönemine girdiğini gösteriyordu. Dünya Savaşları, Toplama Kampları ve Soykırım, Gulag Takımadaları, Hiroşima ve Nagazaki ve Dresden, daha sonra Bosna ve Kosova, Açlık ve Silahlanma Yarışı, ve tüm bunların mimarı olarak değersiz insan karakteri Kıtada kötümserliğin ve nihilizmin niçin böylesine ciddiye alındığı konusunda hiçbir soruya yer bırakmazlar.

Erotik boyuttaki çöküşe usun bilimlerdeki çöküşü eşlik etti. Pozitivizmin istemi bilim ve gerçekliği bir yana atmak, görecilik ve belirlenimsizciliğe sığınmaktı.
Uygar Eros’un ve Uygar Logos’un yokedilmesi Uygar Güzelliğin yokedilmesi ile tamamlandı.

Modern kültürün kendisi bir bunalımı anlatır oldu.


Picasso ve yoldaşları modern varoluşun insana ne yaptığını kendi bilinçaltlarına özgürce anlatım veren sanat yapıtlarında sergilediler. Bir baskı pıhtılaşması olan bilinçaltının kendini güzellik yapıtlarında sergilemeyeceği ve mutluluk anlatımları üretmeyeceği beklenen birşeydir. Ama modernist duygusuzluk anlatımları tüm beklentilerin de ötesinde şaşırtıcı oldular. Modern kültür uygarlıkta birşeylerin gerçekten de yolunda olmadığını sanat boyutunda da sergiliyordu: Nefret, çirkinlik, iğrençlik hiçbir zaman sanatsal anlatımın içeriği yapılmamıştı.

Klasik çağ Güzelliği Tanrısal olarak görüyor, antik Yunan tini her biri benzersiz birer Güzellik anlatımı olan sanat yapıtlarına tapınıyordu. Daha sonra milyonlarca Sufi yüzyıllar boyunca insanlığa Sevgi tinini öğretiyor, eski dünyanın duygusuna bir daha oradan sökülemeyecek bir insanlık yerleşiyordu. Avrupalı idealist ve romantik bu evrensel ekin birikimini keşfetmiş, onun uygarlaştırıcı değerini, eğitici ve geliştirici yanını olduğu gibi kabul etmiş, ve kendisi ona eşsiz katkılarda bulunmuştu.

Ama yirminci yüzyıl başlarında modernist Sanatın üstünlüğü ele geçirmesi Avrupa’da Rönesans ile başlayıp en sonunda Klasik tin ile buluşan bu idealist-romantik sürecin bütünüyle silinmesine, Batı’da yaratılan Klasik öykünmelerin aşağı yukarı çöpe atılmasına götürdü. Resim sanatının yeni çağdaki en özgür temsilcilerinden biri, ve kimilerimize göre birincisi olan Bouguereau gibi bir idealist modernist akademinin sanat tarihi derslerinin kapsamından bile çıkarıldı.

Kılıç ve Çiçekle Oturan Adam, Mougnis, 1969. Tuval üzerine yağlı boya, 146 x 114. İLKELLİK TEMASI
Yirminci yüzyıl başlarında Batı kültürünün çok fazla ‘uygarlaştığına’ inanılıyor ve temellere geri dönme gereksinimi duyuluyordu. ‘Uygarlaşma’ ile anlaşılan şey hiç kuşkusuz modern toplumsal varoluşun yol açtığı yabancılaşmadan başka birşey değildi. Nazizm ve Bolşevizm her ikisi de kendi ideolojik yollarında uygarlığın insanda yarattığı hoşnutsuzluğu sömürdüler. Her iki ideolojide de ilkelleşme öğeleri temeldi: Nazizm ırksal ilkelliğe geri dönmeyi isterken, Bolşevizmin izlencesi modern insana komünal yaşam biçimini dayatmaktı. Ve bilinçaltı dürtüler üzerine, bastırılan Nefret birikimi üzerine dayalı bu toplumsal ilkelleşme deneyleri insanları doğa durumu denilen şeye, ‘Güç Haktır’ ilkesinin geçerli olduğu koşula götürdüler. Şiddet kaçınılmazdı, ve sonuç tarihin daha önce hiçbir zaman görmediği kitle kıyımları ve savaşlar oldu. Modernist sanatçı uygarlıktan barbarlığa kaçışı daha az yabanıl yollarda başardı. Picasso’nun bilinçaltının anlatımı olan yapıtlarında sözcüğün en gerçek anlamında uygarlığın en küçük bir izi görünmez ve bu olgu politik olarak despotizme dönmesi ile tutarlıdır.
Avustralya Yerlisi tarafından ağaç kabuğu üzerine bir çalışma
Avustralya’da ilkel sanat

Pablo Picasso - Bir İtiraf

[Royal Society of Arts üyesi John Garth’ın ARGONAT’taki bir makalesinden]

LIBRO NERO başlıklı kitabında, İtalyan yazar Giovanni Papini modern sanatın en yüksek tanrısı Pablo Picasso ile yaptığı bir görüşme için şu raporu verir. Picasso’nun kendi üzerine olduğu bildirilen düşünceleri şunlardır:

‘‘Sanatın en iyi kafaları besleyen besin olmaya son verdiği andan başlayarak, sanatçı yeteneklerini entellektüel şarlatanın tüm hilelerini yerine getirmek için kullanabilir. Bugün insanların çoğu bundan böyle sanattan bir avunç ve övünç kazanmayı bekleyemezler.

‘‘ ‘İnceltilmiş’ olanlar, varlıklılar, meslekten tembeller, özün damıtıcıları, tümünün de istedikleri tek şey tuhaf, şaşırtıcı, ayrıksı, utandırıcı olandır. Benim kendim, Kübizmin gelişinden bu yana, bu insanları istedikleri şeyle besledim ve bu eleştirmenlere kafamdan geçen her tür saçma sapan düşünceyle doyum verdim.


‘‘Onları ne denli az anladılarsa, bana o denli çok hayran oldular. Tüm bu saçma oyunlarla eğlenerek ün kazandım, ve çok hızlı kazandım. Bir ressam için ünlü olmak satışlar ve buna bağlı olarak varsıllık demektir. Bugün, bildiğin gibi, ünlüyüm, varlıklıyım.

‘‘Ama yalnız başıma kaldığımda, kendimi hiç de bir sanatçı olarak — sözcüğün eski büyük anlamında — görecek denli yüzsüz değilim.
Giotto, Titian, Rembrandt, Goya büyük sanatçılardı. Ben olsa olsa bir halk palyaçosuyum — bir şarlatan.

‘‘Zamanımı anladım ve çağdaşlarımın ahmaklığını, kibirlerini, hırslarını sömürdüm. Bu, benim bu itirafım acı bir itiraf, görünebileceğinden daha acı verici. Ama en azından ve en sonunda dürüst olma gibi bir değeri var.’’

Pablo Picasso - A Confession

[Picasso Confesses (from an article by John Garth, Fellow of the Royal Society of Arts, in the ARGONAT. (no date given)]

In his book LIBRO NERO, the Italian author Giovanni Papini gives this report of an interview he had with the top god of modern art, Pablo Picasso. Here is what Picasso reportedly thinks of himself:

"From the moment that art ceases to be food that feeds the best minds, the artist can use his talents to perform all the tricks of the intellectual charlatan. Most people can today no longer expect to receive consolation and exaltation from art.


"The 'refined,' the rich, the professional 'do-nothings', the distillers of quintessence desire only the peculiar, the sensational, the eccentric, the scandalous in today's art. I myself, since the advent of Cubism, have fed these fellows what they wanted and satisfied these critics with all the ridiculous ideas that have passed through my mind.

"The less they understood them, the more they admired me. Through amusing myself with all these absurd farces, I became celebrated, and very rapidly. For a painter, celebrity means sales and consequent affluence. Today, as you know, I am celebrated, I am rich.

"But when I am alone, I do not have the effrontery to consider myself an artist at all, not in the grand old meaning of the word: Giotto, Titian, Rembrandt, Goya were great painters. I am only a public clown--a mountebank.

"I have understood my time and have exploited the imbecility, the vanity, the greed of my contemporaries. It is a bitter confession, this confession of mine, more painful than it may seem. But at least and at last it does have the merit of being honest."


ç 0 3 2 1 è