![]() |
![]() |
| Çirkinin
‘Sanatı’ 2 ç 0 3 2 1 è |
Aziz Yardımlı |
![]() |
Modernist parola Sanatın bundan böyle Klasiği ve Romantiği yinelememesi, bu ilksiz-sonsuz İdealizmin üstünde ve ötesinde, hep YENİ kalanın, Zamanın kendisine meydan okuyanın üstünde ve ötesinde ‘yeni’ birşeylerin yaratılması gerektiğidir. MODERNLİK kendini GELENEĞİ yadsıyarak tanıtlar. Ama MODERNİZM MODERNLİK değildir ve kendini KLASİSİZMİ yadsıyarak belirler. Ama Klasik İdealin üstünde ve ötesinde ve altında ve gerisinde yalnızca uyumsuz, bütünlüksüz, ölçüsüz, ilişkisiz, ve güzelliksiz olan vardır. Üstelik bunlar yeni de değildirler. |
![]() |
Kübizm yalnızca estetik olarak değil, moral olarak da bozar, çünkü yalanı normalleştirir. Anlamsızın anlamlı, çirkinin güzel olduğunu doğrulayan insanlığın dışsal bir totalitarizme gereksininimi kalmaz. Eğer tuval üzerindeki Biçim sanatçının ruhunun kendisinden başka birşeyin anlatımı değilse, Picasso modern nihilizmin insan ruhuna neler yapabileceğini gösteren iyi bir örnektir. Gerçekte, Güzellik saltık Değerdir. Ama Picasso onun yerine Çirkini, biçimsiz olanı geçirir. Güzel Sanat sonsuz Gerçeği duyusal Biçimin sonsuzluğu ile, tanrısal Güzellik ile yaşama etkinliğidir ve güdüsü insan ruhundaki Güzellik İdeası, sağlıklı her insan ruhunda bulunan beğeni yetisidir. Pablo Picasso'nun yaratıcı kaynağı ise yine aynı insan ruhundan, ama onun karanlık derinliklerinden, insan ruhunun yalnızca baskılamaya uygun gördüğü yaşantılarla dolu bilinçaltından gelir. Picasso'da sanat Güzelin değil, Güzelden kaçmanın, giderek Güzelden korkunun anlatımı olur. Güzellik, salt Anlam olması nedeniyle, anlamsız nihilistik varoluşu rahatsız eden başlıca öğelerden biridir. Ve Picasso Gerçekliğini ve İnancını yitirmiş bir dünyayı Güzelin tılsımından da sıyırarak, gelişmesinde durdurulmuş, yarım kalmış bireyi bu boş realitesi ile eşitlemeyi ister. Onun gri bir Şimdiye dayanabilmesi için, kendisinin grileştirilebilmesi için gerekli olan estetik narkozu üretir. Picasso’nun dehası ona ününü bağışlayan bilgisiz, beğenisiz, anlamayan yarı-gelişmiş Batı kültürünün karşılık olarak ondan ne istediğini herkesten iyi anlamasında yatıyordu. Bir Nefret Çağına dönen 20’nci yüzyılın ilk yarısında moral Kötülüğün yanına onunla geçinebilecek duyusal biçim olarak Çirkini ekledi. 20.000’in üzerinde yapıtıyla modern kültürün nihilist yüzünü sergilemede, insanlığa nasıl anlamsız, nasıl değersiz olunabileceğini tanıtlamada yeterince etkili oldu. Etik düşüklüğün estetik düşüklükten soyutlanamayacağını gösterdi, ve politik demagojiyi estetik demagoji ile tamamladı. Picasso Herkesin Sanatçısıydı. |
|
‘‘Eğer Picasso isem, canavarlar yarattığım için Picasso’yum’’ (Picasso)
|
![]() |
![]() |
|
|
1904
Paris’e yerleşir |
Sanat
uygarlaştırıcıdır. İnsan duyarlığının İdeaya, Saltık Gerçekliğe doğru
kendi duyusal tarzında çabasıdır. Ama kimileri için Sanat daha da çoğudur. Herşeydir.
Avrupa romantikleri ve idealistleri arasında Sanatı Gerçekliğe ulaşmanın,
bütün insanı yaratmanın birincil aracı olarak, ve estetik sezgiyi usun
kavramından da güçlü bir yeti olarak gören şairler ve felsefeciler vardı.
Böyle insanların gözünde insan kendinde, gerçekte baştan sona Güzellikten
oluşan bir özdü. Güzelliğe tapınan bu
ruhlar insanın bir anlamsızlığa yazgılanmadığını, evrende ereksiz bir hiçlik olmadığını, onu ereğine ulaştırmanın yolunun Sanat
olduğunu sorgusuzca kabul ediyorlardı. Onlara katılmamak elde değildir.
Güzellik elbette en az Gerçeklik kadar Gerçektir, onun bir kipidir, çünkü Duygu onsuz, Kavram onsuz yapamaz. Duyunç çirkini kutlayabilir mi? Duyarsızlığa ilgisiz kalabilir mi? Eğer yanıt olumsuz ise, estetik duyarsızlık koşutunu moral duyunçsuzlukta bulmalıdır. Bir sömürü, türesizlik, duyunçsuzluk ilişkisi olduğu düzeye dek modern ilişki ancak ona uygun modern karakterin yaratılmasıyla olanaklı olur. Bu karakter kültürün gereği olarak estetik gelişiminde de engellenmiştir. Aşağı yukarı bir sömürü koşulunda çalışan insan modern ilişkiye ancak duyarsızlaşarak, ancak duyunçsuzlaşarak, ancak aptallaşarak katlanabilir. Yoksa dayanamaz. Ve bu aptallaşmanın bedeli politik olarak ödendiği gibi estetik olarak da ödenir. Politik demagoji estetik demagoji olmaksızın düşünülemez. Modernist Sanat var olana bir başkaldırı değildir. Modernist Sanatın duyarsızlaştırıcı etkisi insanın estetik boyutunda tam olarak o özdeksel denilen altyapının kendisinin sağlamlaşmasına ve sürekliliğine katkıda bulunur. Tecimsel ilişkinin değersizliği ile modernist sanatın değersizliği arasındaki koşutluk ruh için bir iç tutarlık sorunu olur. Toplumsal ilişki tüm özdekçi diretmeye karşın bir özdek olamayacağına göre, orada özdeğin yerini onunla eşölçümlü hayvan itkisi, insanı insan-altına bağlayan içgüdüsel dürtü alır. Moral gelişmenin estetik gelişme ile bir olduğu düzeye dek, nihilist moral yoksunluk kendini kübist estetik yoksunluk olarak anlatır. |
Bougeureau gibi, Waterhouse gibi, Alma- Tadema ve Raphael gibi güzel sanat ustalarından nefret ederdi. Nasıl modern kuşkucu, pozitivist ve nihilistin anlayamadığı Felsefeyi, İdealizmi ortadan kaldırmak istiyorsa (örneğin Wittgenstein), nasıl idealisti açık toplumun Düşmanı olarak yargılıyorsa (örneğin Popper), kübist Picasso da anlayamadığı Güzel Sanata düşman oldu. |
|
|
Venüs’ün oğlu olan Cupid ölmekte olan sevgilisini bir öpücükle yaşama geri getirir. |
Sigmund Freud istemeye istemeye de olsa modern uygarlıkta başat olan duygusal eğilimin Sevgi olmadığını, Nefret olduğunu kabul etti. Bu vargısında olgulardan kuram üreten bir olgucu gibi davrandı. Gene de, Sevgi onun ruhçözümleme kuramında Yaşam İçgüdüsünün doğal, olumlu, ideal anlatımıydı. Freud insan varoluşuna biricik gerçek anlamını kazandıran bu değişmez, bengi ilkeyi anlatmak için klasik Eros imgesinden yararlanarak, ve ilkeyi ereğine götüren mantığı izleyerek, Eros’un insanları ilkin aileye, sonra daha büyük toplumsal birliklere birleştirdiğini ve daha da büyük bir birliği, ideal bir insanlık topluluğunu yaratmayı amaçladığını ileri sürdü. Ruhçözümleme kuramının simgesel terminolojisinde, Eros insanlığı evrensel bir sevgi tinine belirleyen özdü. Ama Freud'un Avrupa’da yaşandığını gördüğü olaylar bu barbar kıtanın bütün bir tarihi boyunca olduğu gibi tam tersini doğruluyor, orada insanlık ilkin büyük dinsel bölüngülere, sonra uluslara, sonra etnik kümelere, ve en sonunda yalnız bireylere parçalanıyordu. Görgül olgulardan yola çıkıldığında, uslamlama Batı uygarlığında iş başında olan gücün Eros olamayacağı vargısını dayatıyordu. Ve görgül olgulara belirlenimlerini veren kavramdan yola çıkıldığında, tümdengelim tümevarımla çakışıyor, Duyunç Özgürlüğünden yoksun olan Germanik tinin kendini Yoketme İçgüdüsüne, Nefret anlatımlarına bırakması kaçınılmaz mantıksal vargı olarak görünüyordu. Değeri doğal ırk kategorisine bağlayan Nazizmin kitle desteği Reformasyonun amaçladığı Duyunç Özgürlüğünün henüz Kıta tininde ne kadar az kök salabildiğini gösteriyordu. Her
ne olursa olsun, Freud’un modern uygarlığa koyduğu tanı kötümserdi. Ölüm
İçgüdüsünün özellikle
yirminci yüzyılda yoğunlaşan yabanıl
belirişleri insanlık tarihinin hiçbir zaman yaşanmamış bir sapıklık dönemine
girdiğini gösteriyordu. Dünya Savaşları, Toplama Kampları ve Soykırım, Gulag Takımadaları,
Hiroşima ve Nagazaki ve Dresden, daha sonra Bosna ve Kosova, Açlık ve Silahlanma
Yarışı, ve tüm bunların mimarı olarak değersiz insan karakteri Kıtada kötümserliğin ve nihilizmin niçin böylesine ciddiye alındığı konusunda hiçbir soruya yer bırakmazlar. |
| Picasso
ve yoldaşları modern varoluşun insana ne yaptığını kendi bilinçaltlarına
özgürce anlatım veren sanat yapıtlarında sergilediler. Bir baskı pıhtılaşması
olan bilinçaltının kendini güzellik yapıtlarında sergilemeyeceği ve mutluluk
anlatımları üretmeyeceği beklenen birşeydir. Ama modernist duygusuzluk anlatımları
tüm beklentilerin de ötesinde şaşırtıcı oldular. Modern kültür uygarlıkta
birşeylerin gerçekten de yolunda olmadığını sanat boyutunda da sergiliyordu:
Nefret, çirkinlik, iğrençlik hiçbir zaman sanatsal anlatımın içeriği yapılmamıştı. Klasik çağ Güzelliği Tanrısal olarak görüyor, antik Yunan tini her biri benzersiz birer Güzellik anlatımı olan sanat yapıtlarına tapınıyordu. Daha sonra milyonlarca Sufi yüzyıllar boyunca insanlığa Sevgi tinini öğretiyor, eski dünyanın duygusuna bir daha oradan sökülemeyecek bir insanlık yerleşiyordu. Avrupalı idealist ve romantik bu evrensel ekin birikimini keşfetmiş, onun uygarlaştırıcı değerini, eğitici ve geliştirici yanını olduğu gibi kabul etmiş, ve kendisi ona eşsiz katkılarda bulunmuştu. Ama yirminci yüzyıl başlarında modernist Sanatın üstünlüğü ele geçirmesi Avrupa’da Rönesans ile başlayıp en sonunda Klasik tin ile buluşan bu idealist-romantik sürecin bütünüyle silinmesine, Batı’da yaratılan Klasik öykünmelerin aşağı yukarı çöpe atılmasına götürdü. Resim sanatının yeni çağdaki en özgür temsilcilerinden biri, ve kimilerimize göre birincisi olan Bouguereau gibi bir idealist modernist akademinin sanat tarihi derslerinin kapsamından bile çıkarıldı. |
||