Femme au beret rouge

Çirkinin ‘Sanatı’ 1
0 3 2 1
è
Aziz
Yardımlı
Ağlayan Kadın

Estetik gelişme moral gelişme gibidir — insan doğasına özgü bir gizillik olarak açınım, büyüme, olgunlaşma ister. Ama gelişmeyebilir, ya da kötü gelişebilir, giderek hastalıklı bir yapıda bile sonlanabilir. Salt dışsal, pozitif eğitim alan, ateizmleri nedeniyle dışsal/dinsel duyunçlarından da yoksun kalan kültürlerin insanlarının moral olarak en iyisinden yarı-gelişmiş olmaları, ilişkilerinin genel olarak birbirlerini sömürme, aldatma ve savaşlarda parçalama ilişkisi olması gibi, bir kabalık, kirlilik, düzensizlik kültüründe yoğrulan ruhların estetik duyarlıklarının gelişmişliğini beklemek de olanaksızdır.

Kübizm insanın estetik yetisinin açınmamışlığının bir anlatımı olarak görüldüğü düzeye dek hiç kuşkusuz herkesin sanatıdır, ya da en azından kitlesel bir zemini vardır, tıpkı Batı demokrasisinin de henüz eşit ölçüde herkesin devleti olması gibi. Birinde eksik olan Güzellik iken, ötekinde Türedir (Adalet). Kübizm estetik bir gelişmişlik gerektirmez. Eğer bir sanat yapıtının anlamlı olması gerektiğini düşünürsek, onda anlamamak, anlamsız olanı anlıyor görünmek özseldir. Benzer bir durum kuramsal düşüncenin, felsefe ve bilimin alanında da vardır, ve Batı kültüründe pozitivizmin egemen olması bilimden bir geri dönüşe değil, ama henüz bilimsel düşüncenin gerektirdiği kavramsal inceliğe ulaşılamamış olmasına, bilimin kitleselleşmiş olmasına bağlıdır. Modern akademizm kuramsal bilgi ile ilgilenmez, aslında böyle bilgiden rahatsız olur, çünkü önemli olan pragmatizmdir, yararlıktır, sonuçtur, kuramcılık değil, anlama uğruna anlama değil. Anlamadan bellemek ve kitlesel pazar ilişkileri alanında bekleneni yerine getirmek yeterlidir. Bilinçleri modern ya da modernleşmekte olan kültürlerin pozitivist akademizmi tarafından biçimlendirilen insanlar onlardan neyin esirgendiğini öğrenme şansından da yoksun kalırlar. Felsefe aynı gerilik zemininde hermeneutiğe, postmodernizme, pozitivizme indirgenir, çünkü bu tür 'felsefeler' herkese açıktır, diyalektik düşüncenin güçlüğünden bağışıktırlar, ve öznel, giderek kişisel görüşlerden ileri gitmedikleri için eksiksiz bir gevşeklik içinde yürütülebilir.

Güzel Sanat her tür biçimi olduğu gibi biçimsizliği de kapsayan salt göreli bir kültürel kavram değildir. Daha çoğudur. Kültürler-üstü, zaman-üstü, saltık bir ölçünü vardır ve güzel Biçim uğruna etkinliktir. Ama Sanat 'güzel' olmak zorunda değildir, sanatsal etkinlik Güzele ilgisiz olabilir, giderek Güzele düşman kaygılar uğruna gerçekleştirilebilir. Burada belki de ayrımsanması özsel olan şey estetik yetersizliğin ve estetik bozulmanın iki ayrı şey olduklarıdır. Estetik duyarlığın gelişen bir yeti olması ölçüsünde bu gelişim kendini insanın tarihinde bir aşamalar dizisi olarak sergiler. Daha az gelişmiş estetik biçimleri yalnızca daha az gelişmiş biçimler olarak yargılarız. Öte yandan, nasıl moral nihilizm bir gelişme değilse ve gerçekte bir tür rahatsızlık, giderek ruhsal bir hastalık ise, estetik nihilizm de Güzeli bir değer olarak yadsır. İnsan duyarlığında bu yetinin normal sınırları içindeki bir değişkiyi değil, bir gelişmişlik ya da gelişmemişlik sorununu değil, ama bir bozulmayı gösterir, çünkü Çirkin Güzel olarak görülmeye başlar, tıpkı Kötülüğün İyi olarak, bilgisizliğin bilgi olarak görülmesi gibi.

Kübizm yalnızca kötü sanat değildir. Güzelliğin kendisinden duyulan bir korkuya anlatım verir, ve bir korku anlatımı olarak doğallıkla nefret ve ona bağlı herşey ile birlikte gider. Güzel Sanatın insan soyluluğuna ve büyüklüğüne anlatım verdiği düzeye dek, Çirkine eğilim insan doğasında ilkelliğin belirtisidir, uygarlaşmanın değil ama estetik geriliğin ve moral geriliğin bir göstergesidir. Ama kübizmi primitivizm ile, soyutlamacılık ile tüketmek olanaksızdır. Onda daha çoğu vardır. Bilinçaltı insanı mutlu eden anıların deposu değildir. Orada acı vardır. Ve bu acı dinamiktir, yani baskılanmışlığı etkisizleştirilmişliği değildir. Kendini bireyin davranışında anlatır.




Pablo Picasso
1881
Málaga (İsp.) — 1973 Mougnis (Fr.)


Güvenilir olmayan, içtenlikten yoksun, sıcaklıktan yoksun, donuk bakışlar — ustalığa doğru eğitim yerine uygulayımsal gözükaralık, değerler üzerinde deneycilik, özgünlük uğruna özgünlük dürtüsü.

Picasso Endülüs Arap uygarlığını yerle bir eden, Engizisyonun çarkından geçen, Napoleon’un önerdiği Devrimci Cumhuriyeti reddeden, aslında bir Cumhuriyet olmayı kendi başına bir türlü başaramayarak kendini iç savaşlarda tüketen ve 40 yıl boyunca Faşist Franco’yu baba sayan bir ülkede, Katolik İspanya Krallığında doğdu ve büyüdü. Böyle bir tarihin pençesinden kurtulduğu zaman her sevgisiz birey gibi kendini tüm insanlık değerlerinden soyutladı, nihilizme sarıldı. Yaşamış olduğu geriliğe, baskıcılığa, tanık olduğu şiddet varoluşuna uygarlık diyerek, uygarlıktan nefret etti. Felsefenin, sanatın, bilimin yüzyıllar boyunca yarattığı değerler birikiminin onun için anlamı yalnızca yokedilecek şeyler olmasıydı. Sanatın da bir süreklilik olduğunu, asıl adının Güzel Sanat olduğunu çok geç anladı, ve anladığı zaman da ahmaklarla birlikte oynadığı oyunu bozmayı istemedi. Kaba sabalığı, derbederliği, pisliği, duyarsızlığın kendisini ekinsel değerlere yükseltti. Picasso’da en duyarsız insanın sanata verdiği değer, en umutsuz insanın güzele duyduğu sevgi yoktu. Tam tersine, Picasso sanatı, güzel sanatı, güzelliğin kendisini yabancıladı. Paris’te ayaktakımı arasında yaşadı, normal olarak insanların yaşamaktan hiç hoşlanmayacakları sefillikleri, rezillikleri gördü, ve onları normalleştirdi. Sanatını (ve bütün yaşamını) bildiği bu biricik normlar üzerine biçimlendirdi. Picasso’nun ruhunun karanlık köşelerinde mayalanan yapıtları modern toplumun güzellik anıtları olan müzeleri tıka basa doldurdular. Picasso başka herşeyin yanında, çirkinin sanatını ahmaklık için dev bir ekin işleyimine çevirmeyi de başardı. Sanatı bir mal yapmada hiç kimse onun kadar başarılı olamadı.

Enc. Britannica’ya göre (sağ kutuda) sanatın kavramsal doğası söz konusu olduğunda ‘felsefeci’lerin anlaştıkları biricik ilke onun el ile yapılan birşey olduğudur (üstelik Pollock’un sanat yapıtlarını üretirken ayaklarını da kullanmış olmasına karşın). Bu bakış açısını kabul edecek olursak, öyle görünür ki, sanat hiçbir zaman "güzel" sanat olmayı başaramayacak, çünkü edimlenişi estetik olmaktan en uzak şeylerden biri olacaktır. Aynı bakış açısından , felsefenin kendisi duyusal algı ile (ya da daha iyisi, kağıt-kalemle) yapılan birşey, ve sevgi içgüdü ile (ya da sinir dizgesi ile, kimyasallarla, atomlarla vb.) yapılan birşey olmalıdır.

Sanatın 20 yüzyılda Batıda gösterdiği bozulma zamanın estetik duyarlığını ya da duyarsızlığını yansıtır: Nihilistik bir kültürde Gerçeklik ve Sevginin yanısıra Güzellik de onu tanımayan, onu yaşamayan, onu duyumsamayan bireyin varoluşundaki anlamsızlığı bozmamalıdır. Hafiflik iyidir, giderek dayanılmazdır. Kültür anlam arayan, duygu arayan, güzellik arayan ruhun katlanamayacağı bir biçime düştüğü zaman, ruh kendini ona uyarlamak için köklü bir başkalaşıma uğramak zorundadır. O zaman varolmanın yolu varolan ölçünlere uyum sağlamaktan, kendini çevreye uyarlamaktan, asıl kendinden vazgeçmekten geçer. Başka türlüsü olanaksızdır, çünkü birey için çevre belirleyici, altyapı saltık olarka dayatıcıdır. Ve özdeksel güçler olarak, onlar kendi kendilerini belirlerler. Otomatiktirler. Akademilerde ve Müzelerde, kumarhanelerin ve büroların duvarlarında ve parklarda ve bahçelerde Picassolar ile varoluş çok daha değersiz, çok daha çirkin, çok daha anlamsızdır. Ruh kendini böyle şeyleri normal kabul etmeye alıştırmalıdır. Sanat modern pazarın, modern eğlencenin, modern eğitimin yarattığı uyumlu bütüne aykırı olmamalıdır. Modern yaşam pürüzsüz bir usdışı akış olmalıdır.

Tarihsel Etmenler. Yirminci yüzyıl Avrupası hiç kuşkusuz bir Sevgi Topluluğu değildi. Tam tersine, bir Nefret arenasıydı. Bugün önemli bir yüzdeleri ile tek bir Devlet olmayı isteyen aynı insanlar altmış yıl öncesine dek çılgınca ve amansızca ve neredeyse durmaksızın birbirlerini yokediyorlardı. Ve bunlar özgür Batının moral olarak sözde olgunlaşmış, kendi istençleri olan bireyleriydiler. Bütününde alındığında, savaşanlar uluslar, halklar, bireylerdi — bir parti, sözde tekeller vb. tarafından aldatılma gerekçesi ise moral sorumluluktan bağışlanamayacak yetişkin insanlar. Savaşanlar çocuklar ya da deliler değil, ama normal, sağlıklı, sıradan insanlardı.

Toplumsal Etmenler. Bir öz-çıkar, bir öz-sevgi, bir öz-doyum toplumunda, insanların yapmayı en iyi bildikleri şey yarışmak, kıyasıya yarışmak, çekişmek, çatışmak, tek bir sözcükle birbirlerinden nefret etmektir. Nefret, hafifletilmiş, normalleşmiş kipleşmeleri içinde, modern çoğulculuğun özünde yatar. Bir kuşku, bir güvensizlik, bir endişe varoluşunda, hiç ayrımsanmadan varoluşun tüm dokularına yayılır. Birbirlerini seven insanlar türesiz ilişkileri kabul edemezler. Birbirlerini seven insanlar birbirlerini sömüremezler. Bencilliği ilke olarak seçen bir varoluş insanı tüm duygusunu silmeye zorlar. Ve Güzellik böyle bir varoluşta yalnızca gereksiz değil ama rahatsız edici olur, çünkü sevilir. Onun da hakkından gelinmelidir, yoksa insanlara insan olduklarını duyumsatır.

Böyle bir kültürde birkaç idealist, birkaç romantik, birkaç rasyonalist bütünün yüzünü değiştirmeyi başaramaz. Tam tersine, Düşmanlar olarak görülürler, ve entellektüel saldırganlığı doyurmaya hizmet ederler.

Sanatın Göreliliği. Güzel Sanat ideal uğruna bir etkinliktir, ve ideal kavramının ne anlattığını düşünürsek onun göreli olamayacağını buluruz. Güzel Sanatların görelililiği dedimiz şey etkinliğin ve yapıtların henüz ideal normlara ulaşamadığını anlatır, ideal normların olmadığını değil. Sanatın kültürel koşullara bağlı olması onun göreli olması olduğunu, ama bu göreliliğin yalnızca ideale doğru gelişimdeki aşamaların göreliliği olduğunu anlatır. Salt pozitif olana, salt olgulara bakarsak, bu pozitivizm hiç kuşkusuz Sanatın da göreli olduğu, zevklerin tartışılmaz olduğu sonucunu aklayacaktır, çünkü başka bir sonuca izin vermez. Ama sıradan bilincin yöntemi olgulardan çıkarsamalar yapma yöntemidir ve bu Bilimler durumunda olduğu gibi Güzel Sanatlar durumunda da daha iyisi karşısında geri çekilmesi gereken yetersiz bir yöntemdir. İdeal olan görgül olandan ayrı bir Varlık kipi taşır ve onun olumsuz Varlığı, henüz duyusal realiteye aktarılmamış İdeal bu eksiklikten ötürü Varlığını yitirmez. Görgül olarak, olgusal olarak tüm bireylerin şu ya da bu biçimlerde erdemsiz olmaları Erdemin yokluğunun tanıtı değildir.

Nihilizm ve Kübizm. Avrupa özgürdü. Ama bu özgürlük onun hemen erdemli olduğu anlamına gelmiyordu. Avrupa özgür olmaya özgürdü, ve bu henüz özgür olamadığını, özgür olmakta olduğunu anlatır. Picasso Çin'de, Hindistan'da vb. ortaya çıkamazdı, çünkü orada yerleşik törelliğin granit katılığı içinde bireyin değişmesi, moral olgunluk kazanabilmek için gelişmesi, kendi kültürel biçiminden başka kültürel biçimlere doğru başkalaşması olanaksızdır. Avrupa bu özgürlüğün kavrandığı ve bireysel karakterin yeniden şekillenmeye başladığı yerdir. Kübizm ise, ait olduğu nihilist tin gibi, Avrupa'nın kendine özgü kültürel dönüşümler sürecinin yalnızca bir boyutudur. Picasso moral tözünden, Hıristiyanlıktan kopan kültürünün ortasında kendi dünyasal değerlerini yaratmaya başlayan bireyselliğin başlangıçtaki kaçınılmaz yetersizliğini anlatan örneklerden yalnızca biridir.

Batının o duyunçsuzluk tininde, kübist Picasso göreli olarak geç bir fenomendir. 18’inci yüzyılın sonlarında ve 19’uncu yüzyılın başlarında yaşanan kısa bir İdealizm, Romantizm ve neo-Klasisizm döneminden sonra, Kıta Avrupası kısa bir süre içinde kendini böyle yabancı öğelerden arındırmış, gelişmekte olan modern toplum sürdürmekte olduğu acımasız işleyim devriminde ona rahatsızlık verecek estetik, törel ve ussal değerlerden tepeden tırnağa temizlenmiştir. Ve bu süreç yüzyıllar boyunca değer denen şeyi gerçekliği içinde tanımamış milyonların gıkı çıkmadan olmuştur. Yerleri modern ekinin bileşenleri tarafından alınmıştır: Nihilizm, pragmatizm, liberalizm, kapitalizm, emperyalizm, militarizm, materyalizm, deizm, ve son olarak kübizm ve türevleri. Bunların tümü de birbirleri ile ilgisiz eğilimler değil ama bir ve aynı olgunun değişik yanlarını anlatan bütünleyici kavramlardır. Bir ve aynı tözün kimi zaman şu kimi zaman bu yüklemi altında görülmesini anlatırlar, bir ve aynı tözsellikte birbirlerini çiğnemeden, yoketmeten, birbirleri ile çelişmeden varolurlar. Bu modernist Töz uygarlık kavramları ve değerleri ile, barış, sevgi, uyum, ılımlılık, ölçü, güzellik, türe, duyunç, gerçeklik ile bağdaşmaz. İdealizm, Romantizm, Klasisizm modern Batı kültürünün tözüne ait kavramlar değildirler. Her kültür durumunda olduğu gibi, onun geriliğine karşı kazanılmaları gerekir.

Picasso’yu yüz yıl kadar önceleyen Aydınlanma devimine karşın, Avrupa’nın ruhu üzerine Picasso'nun günlerinde benzeri Orta Çağlarda bile yaşanmamış bir karanlık çöktü. İki dünya savaşına ve kentlerin üzerinde patlatılan nükleer bombalara, Nazi toplama kamplarına, kendi ülkesinde 1936’da başlayan iç-savaşa, anarşiye, ardından 40 yıl süren faşist Franco rejimine ve modern çağın başka her tür saçmalığına tanık olan Picasso yerleştiği Paris’te ilkin kentin kültürel tortusu ile birlikte yaşadı (mavi dönem). Daha sonra II. Dünya Savaşı sırasında Paris’e yerleşen Nazilere, onlar yenildikten sonra Amerikalılara resimler sattı. İlkin tutkulu bir Kralcıydı. Sonra 1944’te kendine özgü oldukça kübik nedenlerle Ortaklaşacı oldu ve Partiye katıldı.

Picasso'nun sanatının türesiz bir varoluşu güzel Biçimin tılsımından da sıyırarak bireyin modern şimdiye uyarlanmasını kolaylaştırma gibi bir işlevi vardır. Kendisinin bir insan olarak, açıkça gelecek için bir kaygısı, bir umudu, bir ideali yoktu. Picasso’nun büyüklüğü ona kişiliğini ödünç veren çağın ve ortamın karşılık olarak ondan ne istediğini herkesten iyi anlamasında yatıyordu. Picasso bir Nefret çağında kendisi gibi insanlara yaşama içerlemeyi, güzelden tiksinmeyi öğretmek için çabaladı. 20.000’in üzerinde sanat yapıtıyla modern uygarlığı çirkinleştirmede hiç kuşkusuz umabilmeyi göze aldığından de başarılı oldu, insan ruhunu modern çağa daha kolay dayanabilmeye eğitti.

Picasso zamanın tinine anlatım vermede Sartre’a, Heidegger’e, Popper’a, aslında başka her nihiliste taş çıkardı. Onların kavramları eğip bükerek, usun kendisini çarpıtarak fizikötesinde, metafizikte üretmeye çalıştıkları saçmayı ve anlamsızı o duyusalın alanında, çizgiler ve yüzeyler ile çok daha kolay ve böylece kitlesel ölçekte başardı. Analitik olanı, soyut ve saçma olanı, ıvır zıvır olanı estetik olarak ham bilincine etkili bir doğrudanlık içinde iletti. Dahası, çağ kitle tüketimi çağı denilen bir çağdı ve modernist sanat çoktandır küreselleşmiş bir pazar ekonomisinin parçası olmuştu. Hem anamalcı hem de ortaklaşacı olan Picasso düzlem sanatını, doğru ve eğri çizgilerden, yalın renklerden, gazete kağıtlarından, başka her tür çer çöpten oluşan yapıtlarını modern kitle toplumu ile estetik iletişimin nasıl kurulacağını göstermek için etkili olarak kullandı. Yapıtlarının yalnızca imzasına eşlik eden karalamalar olması bile yeterliydi. Başarının gizi çirkini ve yalanı birleştirip bunu salt anlamsız olanı anladığını kanısında olan insana pazarlamayı bilmekten geçiyordu. Yaşamı boyunca Güzellik Kültü olarak gördüğü şeyden arta kalan son kalıntıları da yoketmek için çalıştı.

Eğer savaşan, yokeden, zulmeden modern ulusların birbirlerini varoluşlarındaki sevgi ve güzellik ve gerçeklik yoksunluğundan yok ettikleri doğruysa, Picasso böyle bir insanlığa daha da çirkin, daha da yalan, daha da aptal bir dünya sunabilmek için çabalayıp durdu. Gri bir dünyayı yansıttı, ve onu varoluşun normal bir boyutu yaptı. Ait olduğu yüzyılın insanını Güzel olandan uzaklaştırdı. Görevini tamamlayamadan ölmüş olsa da, çabalarının devinirliği nihilist tin varoldukça süreklidir.

‘‘Upon what does the philosopher of art direct his attention? "Art," is the ready answer; but what is art and what distinguishes it from all other things? The theorists who have attempted to answer this question are many, and their answers differ greatly. But there is one feature that virtually all of them have in common: a work of art is a man-made thing, an artifact, as distinguished from an object in nature. A sunset may be beautiful, but it is not a work of art. A piece of driftwood may have aesthetic qualities, but it is not a work of art since it was not made by man. On the other hand, a piece of wood that has been carved to look like driftwood is not an object of nature but of art, even though the appearance of the two may be exactly the same. This distinction is being challenged in the 20th century by artists who declare that objets trouvés ("found objects") are works of art, since the artist's perception of them as such makes them so, even if the objects were not man-made and were not modified in any way (except by exhibition) from their natural state.’’

‘‘Nevertheless, according to the simplest and widest definition, art is anything that is man-made. Within the scope of this definition, not only paintings and sculptures but also buildings, furniture, automobiles, cities, and garbage dumps are all works of art: every change that human activity has wrought upon the face of nature is art, be it good or bad, beautiful or ugly, beneficial or destructive.’’

Kendileri birer sanat yapıtı olan böyle denemeler için, bkz. Britannica.com, ‘Art’ ile ilgili girişler.

Karl Gustav Jung

‘‘Deneyimim temelinde, okura inanca verebilirim ki, Picasso’nun ruhsal sorunları, çalışmasında anlatım buldukları düzeye dek, tam olarak hastalarımın sorunlarına andırımlıdırlar’’ :: ‘‘On the basis of my experience, I can assure the reader that Picasso's psychic problems, so far as they find expression in his work, are strictly analogous to those of my patients’’ (K. G. Jung).


Picasso, Büyük Kafalar,  Mougnis, 16 Mart 1969, Tuval üzerine yağlıboya,  194,5 x 129 cm

Büyük Kafalar,
Mougins, 16 Mart 1969.
Tuval üzerine yağlı boya,
194.5 x 129 cm.
 

İnsan normal olarak Çirkini beğenemez, tıpkı parçanın bütünden büyük olduğunu düşünmeyi başaramayacak olması gibi. Estetik yeti de entellektüel yeti gibi (ve moral yeti olan duyunç gibi) özsel olarak ussaldır. Ama insanı salt düzgün olabildiği için bozmak olanaklıdır. Kübizm insanı yalnızca estetik olarak değil, ama moral olarak da bozar. Onu Çirkini beğendiğine inandırmaya, kendini yalan söylemeye alıştırır.

 



‘‘[Yapıtlarımı] ne denli az anladılarsa, bana o denli çok hayran oldular.’’ (Picasso)

Cupid ve Tüfekli Asker, ayrıntı

Cupid ve Tüfekli Asker

Modern sanat müzeleri seyirci sayısını arttırabilmek için Güzel Sanat yapıtlarının yerini halka seslenen kitle yapıtları ile doldururlar. Modern felsefe kurumları aynı popülerlik kaygısıyla İdeal ve Klasik olana savaş açarlar, görgücü halk felsefeleri ile, materyalist, pozitivist, nihilist dizgelerle insanları uslarında sakatlamaya girişirler.

Anlaşılmayanın Düşünsel ve Duyusal Gizi
Anlaşılmayanın bilinç üzerinde yarattığı etki mitolojilerin, boşinançların, gizemciliğin, büyücülüğün tözünde yatar. Aynı şaşkınlık etkisi soyutlamacı kübizmin üreticisi ve tüketicisi üzerinde de görünür. Ve aynı etki kendini bir de arı düşüncenin alanında duyumsatır, kuşkuculuğu besler, ve paradoksal olarak ona o çelik gibi bükülmez, dikbaşlı, inakçı doğasını verir.

Salt soyutluğundan ötürü, daha öte anlaşılacak hiçbir içeriğinin olmamasından ötürü anlaşılamayanın meraklandırıcı etkisi karşısında, bilginin doğasına yabancı doğal bilinç bildiğini, anladığını bir yana bırakır, bilemediğine, anlayamadığına daha yüksek bir değer ve önem vermeye yönelir. Bilinen, anlaşılan ve böylelikle kalıcı, değişmez, sağlam olan gerçeklik ile karşıtlık içinde, bilinmeyen, anlaşılamayan ve böylelikle düşünceyi uyaran belirsizlikte modernist tin için en değerli gereç, daha şimdiden bilineni, anlaşılanı değersizleştiren bir yenilik beklentisi yatar.

Tasarımsal bilmeyi, anlamayı yenilgiye uğratan kendinde-şey kategorisi ile Immanuel Kant’ın kendisi anlaşılmayanın düşünce üzerinde yarattığı şaşkınlık durumuna en iyi örnektir. Böyle anlaşılmayanın yalnızca var olduğu bilinir. Daha ötesi değil çünkü bilinecek daha öte hiçbir belirlenimi yoktur. Bir soyutlamadır. Kuşkucu bilinç aşamadığı bu sınırda işin aslına, gerçeğin kendisine, saltık önemde ve değerde olana dokunduğu, ve ötede bir yasak bölgenin uzandığı sanısına sarılır. Bunda inakçıdır. Düşünemediğini, tanıtlayamadığını doğrular. Soyut kavramın içeriğini onun eytişimsel deviminde aramak yerine, kavramın içine ulaşmaya, orada ona daha şimdiden tanıdık gelen görgül tasarımlar bulup çıkarmaya çalışır.

İnsan ruhu da bir duygular evreninde kendini uyarlar, ve Picasso’nun yapıtlarına bayılanlar da benzer olarak anlam olmayan yerde anlam ararlar. Bulamasalar da, anlaşılmazın tılsımına kapılarak, derinliğin olmadığı yerde derinlere dalmaya, yüksekliğin olmadığı yerde yükseklere çıkmaya çalışırlar. Hayranlık içinde bilgiç bilgiç başlarını sallar, mini mini çıldırılar yaşarlar.

Normal olarak insanlar usdışı karşısında, sağduyularını, doğal kavramlarını çaresiz bırakan içeriksizlik karşısında sorunun nesnede değil ama kendilerinde olduğunu düşünürler. Soyut sanat nesnesi ile duyarlıkları arasındaki (ya da benzer olarak soyut kendinde-şey kavramı ile usları arasındaki) uçurumu gidermenin, böyle anlaşılmaz sanatçı ya da felsefeci ile iletişim kurabilmenin biricik olanaklı yolunun anlamsız, saçma, usdışı olanı doğrulamaktan geçtiğini keşfederler. Rahatlarlar, dinginlik ve erinç bulurlar. Herkesin anladığını anlayabilmenin, herkesin beğendiğini beğenebilmenin doyumunu yaşarlar. Bu korkunç olgunun, bu kendini aldatmanın sağlam, aslında modern toplumun kendisi kadar sağlam bir zemini vardır. Modern pozitivist eğitim hemen hemen başından sonuna dek insanların özgür ve yürekli yargıda bulunma yetilerini köreltmeye ve bunun yerine verileni sorgusuzca, anlamadan, kavramadan bellemeye ayarlanmıştır. Bir tür tılsım gibi işlev görür.

Anlamsızın anlamlı üzerindeki utkusu her zaman aynı tinsel boşluktan ve hiçlikten doğar. Modern dönemde halksallaşmanın, popülerleşmenin salt kendinde, bağımsız bir eğilim olmadığı, ama ekinsel bütünün bir bileşeni olarak biçimlendiği ve parasal kaygılardan ayrılmadığı görülebilir. Modern tin tüm böyle ilgisiz görünen ekinsel öğeleri yalın bir değersizlik ortak paydası üzerinde toparlayıp birleştirir. Çünkü tüm dokularında akışkan olan modern kitle toplumunun değişime kapalı bu modernist yanı yenilik uğruna yenilik ilkesidir. Yenilik, yenileşme gelişmenin ilk görüngüsü, yalnızca ilk algılanışıdır. Yenileşme yenilik uğruna yeniliğe ilgisizdir. Ancak bir ilke yapıldığı zaman anlamsızlaşır. Var olanı, gerçek olanı, değişmez ve saltık olanı yadsıyan o değersizlik, geçicilik, görecilik tini modernliğin değil, modernizmin tanımıdır.

Modern toplumda Klasik idealin gerçekleşmesini beklememeliyiz. Modern toplumun idealleri özdekseldir: Para, para, para. Modern olduğu düzeye dek, bu toplum insan ilişkilerinde duygu etmenini ortadan kaldırmak zorundadır. Duygusallık doğrudan doğruya modern ilişkiyi, değersizin değersizle ilişkisini yadsımaya götürür. Dolayısıyla yersizdir. Benzer olarak, insanların birbirleri ile yurttaşlar olarak, özel mülk iyeleri olarak, tüzel kişiler olarak ilişkide oldukları yerde insanlar kendilerini özellikle duygusallıktan, öznel beğenilerden, değerlerden uzak tutmak zorundadırlar. Yoksa birarada olamazlar. Böyle bir ekinsel ortamda, yurttaşın felsefesi kuşkucu, duygusu nefret, ve sanatı kübizm olmalıdır. Böyle insan kübizmden kurtulmaya başladığı zaman, görgül bilincinin bütün dizgesinden de kurtulmaya başlayacaktır. Kübizm modern toplumda her zaman sağ ve sağlıklıdır — tıpkı pozitivizm ve nihilizm gibi. Bu dünyadan ancak bir parçası olduğu bütünün kendisiyle birlikte ayrılacaktır.




‘‘İnsanlar tablolarımı satın almıyorlar. ... İmzamı satın alıyorlar.’’ (Picasso, ‘‘Enc. Britannica’’dan.)


0 3 2 1 è