Platon
yayınlar
noeta
okumalar
sanat
metinler
yaşamöyküleri
olaylar
alışveriş
indirme
yazışma
iş
bağlantılar

Psyche Opening the Golden Box

Prosperine
































 

Monet, Sisley ve Renoir'nın oluşturdukları ve yirmi yıl bağlı kaldıkları İzlenimciliğin estetiği arı renk kullanımı ve ışığın önemli bir rol oynamasına dayanır. İzlenimciliğin uygulayımı Fransız bir kimyacı olan Eugene Chevreaul tarafından yapılan bir çalışmadan kaynaklanır. Chevruel yüzyılın ilk yarısında renkler üzerine yaptığı bir dizi deneyden sonra "Renklerin Uyum ve Zıtlıkların İlkeleri ve Sanatlara Uygulanmaları" adlı bir kitap yayımladı.*

İzlenimciler bu yapıttaki renk kuramından yola çıkarak resim tarihinde daha önceden düşünülmemiş bir uygulamayı başlattılar ve yalnızca arı renk kullandılar. Biri dışında: Siyah. Akademiklerin gözdesi olan siyah İzlenimcilerin uzunca bir süre tanımayı reddettikleri bir renk oldu. "Siyah bir renk değildir," diyordu Monet. İzlenimciler siyahın yanısıra resimlere altınımsı bir ton veren bitumen kullanmaktan da vazgeçtiler. Onlar için yalnızca renk vardı.

Chevreaul'un bulguları bu genç ressamların en büyük isteklerini karşılayan bilimsel bir kuram getiriyordu: yarı-tonların ortadan kaldırılması ve siyahın gizlenmesi. Ne var ki bu arı renk uygulaması birkaç yıldan uzun süremedi. Gerçekte, Renoir siyahı kullanmaktan hiçbir zaman vazgeçmemişti. Tersine, siyahın önemini anlıyor ve "resim yaptıkça siyah kullanmayı seviyorum" diyordu.

* * *

İzlenimcilerin hiçbir zaman akademiyle ya da yerleşik sanat kurumlarıyla araları iyi olmadı. Çoğu eleştirmenler onları ciddiye bile almıyordu. Dönemin bir eleştirmeni Monsieur Pisarro'ya ağaçların mor, gökyüzünün ise tereyağı rengi olmadığının anımsatılmasını, Monsieur Degas'ya da çizim, renk, anlam ve uygulayım gibi kavramların olduğunun anlatılmasını istiyordu.

Ciddi bir topluluk dayanışması içinde yaşayan ve çalışan İzlenimciler Paris'te 1863 yılında açılan bir devlet Sergisine Manet'nin bir tablosunun kabul edilmediğini duyunca buna çok öfkelendiler. Sorun III. Napoleon'un onlar için "Salon de Refuses" adında yeni bir serginin açılmasına izin vermesiyle bir çözüme bağlandı. Burada Manet'in Dejeuner sur l'herbe (Kırda Öğle Yemeği) adlı tablosunun sergilenmesinden sonra, sanatçının İzlenimciliğin başlangıcında oynadığı rol herkesçe kabul edildi. Ama İzlenimciliğin kendisi henüz kabul edilmiş olmaktan uzaktı.

Akıma bağlı olan üyeler hiçbir zaman ortak ilkelere göre davranma gibi bir yolu seçmediler. Belki de ortak durdukları tek nokta görsel gerçekliğin kıpılarını arı renk kullanarak nesnel bir biçimde ortaya çıkarmayı hedefliyor olmalarıydı. Resimlerinde bir sahnenin, bir görünümün ya da bir duygunun genel tonunu ya da izlenimi vermeyi amaçlıyorlardı. Bu anlamda resimleri daha önceki Romantiklerin ve Realistlerin güçlü, dolaysız yapılarından ayrı duruyordu.

1866 Sergisi Degas, Bazille, Berthe, Morisot ve Sisley'in tablolarını kabul etti. Ancak Manet, Cézanne ve Renoir bu kez de kabul edilmediler. Bu kez İzlenimcilerin ilk ciddi ve duygudaş savunucuları olan Emile Zola onlara arka çıktı. Yazar 1867'de Resimde Yeni Bir Yöntem: Monsieur Edouard Manet adlı bir kitap yayımladı. Manet'nin sanatının doğruluk ve yalınlıktan oluştuğunu belirten yazar eleştirmenlerin sırf tembellikleri nedeniyle yeni olan herşeyi geri çevirdiklerini bildirdi. Onüç yıl sonra tüm İzlenimciliğe karşı çıkacak olmasına karşın, o yıllarda Zola'nın bu desteği İzlenimciliğin ciddi bir akım olarak tanınmasında etkili oldu.

Tüm bunlara karşın, Renoir 1880'lere gelindiğinde artık İzlenimciler arasında "Ne resim yapmayı ne de çizmeyi biliyorum" deme noktasına geldi. İzlenimciliğin ağırlıklı olarak görsel ve sezgisel bir sanat anlayışı olması, ve geçmişin deneyim ve kazanımlarını reddetmesi, klasiklere her zaman bağlı kalan ve yaşamının geç yıllarında onları yeniden keşfedecek olan bir ressam için uzlaşması güç bir durum anlamına geliyordu.

Bu açıdan bakıldığında Renoir önemli birşeyi geç de olsa ayrımsamış görülür. İzlenimcilik tüm gözüpeklik ve atılımcılığına karşın, daha en baştan klasiği reddetme gibi büyük bir yanılgıya düşmüştü. Akımın en büyük ve kuşkusuz en zararlı eksiği geçmişin varsıl ve sağlam birikimini dışlıyor olmasıydı. Bu tutumlarıyla, sonucun bilinçsizi bile olsalar, Picasso'lara, John Cage'lere sahneye çıkış kapısını (akıl hastanesinden?) göstermiş oluyorlardı. Resimlerinde anlatım verdikleri duyarlık hiçbir zaman kübist, dadaist ve benzeri sanatçıların yapıtlarında sergilenen amaçlı çirkinliğin yanına koyulamaz. Bu karşılaştırmada taban tabana karşıt durdukları kuşku götürmez. İzlenimcilik herşeyden önce güzel, içten, ve suçsuzdu. Akımın sanatçılarının amaçları yürektendi, dünya görüşleri tarihte bir daha kolay kolay görülmeyecek ölçüde umutlu ve aydınlıktı. Çok sık olmamakla birlikte, resimlerinde acıya, hüzne, ve yaşamın sorunlarına da yer verilebiliyordu. Ama çirkinlikten uzak duruyorlardı. Çirkinliğin sanatta bir yeri olabileceği akıllarının ucundan bile geçmiyordu. Buna karşın, güzelliğe yeterince önem verip vermedikleri belirsizdi. Klasiğin üzerine giderek onu daha öte açındırmaktansa, onu büsbütün reddedip yola başından başlamaya karar verdiler. Ne yazık ki bu yalnızca birkaç tabloyu, ya da birkaç sanatçıyı reddetmek anlamına gelmiyordu. Birikime karşı dönmekle, sanatın bir süreç olduğu olgusun reddettiler, geçmişin büyük ustalarını, onların yöntemlerini ve uygulamalarını inceleme işini bir yana attılar. Belki de onlardan nefret etmiyorlardı, ve bu noktada modernistlerden ayrılıyorlardı. Ama çoğu kez onlara bakma gereğini bile duymuyorlardı. Bunun yerine kırlara, bayırlara çıkıp güneşin doğuşunu izleyip, orada apar topar edindikleri izlenimleri not etmeye girişiyorlardı. Aynı dönemin ressamı olan Bouguereau İzlenimcileri sevmekle birlikte, resimlerini "bitmemiş taslaklar" olarak görüyordu. Esin kaynakları devinen dalgalar, şarıldayan bir nehir, gökyüzünde değişen bulutlardı. Dahası, onların kendileri bile değil ama yalnızca verdikleri 'izlenim'lerdi. "Duyumsuyorum, öyleyse varım," diyordu Andre Gide Les Nourritures Terrestres'inde. Uygarlığa, güzele, sanata düşman değillerdi. Ama sanat bilinci, uygulayımsal ustalık, sanatsal beceri ve ekinsel güç konusunda bir köy ressamından ileri olduklarını söylemek güç olurdu.

* * *

İzlenimci sanatçıların resme getirdikleri en büyük uygulayımsal yenilik kuşkusuz ışığın çarpıcı etkilerini başarıyla kullanmış olmalarıdır. Doğadaki nesneleri biçimleriyle değil, renk titreşimleriyle görüyorlardı. Model, perspektif, ışık-gölge gibi öğelere fazla önem vermiyorlar, bunun yerine "hep devim durumunda olan ve belli bir biçim almayan denizi" çizmeyi daha çekici buluyorlardı. Özellikle fotoğrafın ortaya çıkmaya ve kimilerince sanat olarak görülmeye başlandığı bir dönemde, bu düşünce daha da önem kazandı. İzlenimcilik resmi fotoğraftan ayırmak (kurtarmak) için bir yol-daha doğrusu, bir kaçıştı. Bouguereau ise tersine fotoğrafı coşkuyla ve umutla karşıladı, onun resim sanatını daha da güçlendireceğini ve güzelleştireceğini düşündü.

İzlenimcilerin resim sanatına getirdikleri başka bir yenilik de bir anlamda ilk kez insan öğesini 'resmin arkasına' koymayı başarmış olmalarıydı. İzlenimciler en ıssız doğa tablolarında bile bir bakıma insanı dışlamıyorlardı. Resmin içinde, doğanın içinde durmuyordu belki insan, ama doğaya bakan kişi bir insandı, ressamın kendisiydi, ve çizdiği şey ve değerli olan şey kendi izlenimleriydi.

* * *










 

 

Derleyen ve hazırlayan:
M. Diren Yardımlı


 

© İDEA YAYINEVİ 2000
Site tasarı ve yapım: M. Diren Yardımlı
eurora@ideayayinevi.com

Bu sayfa 06/02/2000 tarihinde yüklenmiştir.