![]() |
![]() |
|
|
|
|
| Was ist Aufklärung? | 1783 sonlarına doğru bir Berlin dergisinde (Berlinische Monatschrift) yayımlanan bir makale ‘‘Aydınlanma nedir?’’ diye sordu. İzleyen on yıl boyunca Aydınlanmanın doğası tartışıldı. Soruyu yanıtlayanlar arasında Immanuel Kant da bulunuyordu: | ||
![]() |
‘‘Aydınlanma insanın kendisine dayattığı toyluktan çıkışıdır. Toyluk kendi anlağını başkasının yönlendirmesi olmaksızın kullanmaya yeteneksizliktir. Bu toyluk eğer nedeni anlama eksikliğinde değil ama onu başkasının yönlendirmesi olmaksızın kullanmak için kararsızlık ve yüreksizlikte yatıyorsa öz-dayatımlıdır. Sapere audo! (‘‘bilge olmayı göze al’’) Kendi anlağını kullanma yürekliliğini göster! Bu öyleyse Aydınlanmanın belgisidir.’’ | Aufklärung ist der Ausgang des Menschen aus seiner selbst verschuldeten Unmündigkeit. Unmündigkeit ist das Unvermögen, sich seines Verstandes ohne Leitung eines anderen zu bedienen. Selbstverschuldet ist diese Unmüdigkeit, wenn die Ursache derselben nicht am Mangel des Verstandes, sondern der Entschließung und des Muthes liegt, sich seiner ohne Leitung eines andern zu bedienen. Sapere audo! Habe Muth, dich deines eigenen Verstandes zu bedienen! ist also der Wahlspruch der Aufklärung.’’ | |
|
Eğer Immanuel Kant’ın görüşleri Aydınlanmayı temsil edici ise, Aydınlanma çağı bir Us Çağı değil ama Usdışı Çağı olmalıdır. Kuşku, güvensizlik, duyunçsuzluk tarafından damgalanan bir çağa Us Çağı adını vermek daha sonra nihilist postmodernizmde en ikircimsiz bildirimini bulacak olan şeyin, Usun kendisini reddetmenin zeminini hazırlamaktır. Usun insanın özsel, giderek saltık varlığı ve değeri olduğu düzeye dek, Us sözcüğünü bu çağa yakıştırmak Usu değersizleştirmektir.
|
İnsan onu aptallaştıran ‘‘tembellik ve korkaklığı’’ yenip özgürce kendi usunu kullanmaya başladığı zaman, Kant ona aslında o aynı usun oldukça kuşkulu, ve en sonunda bütünüyle güvenilmez olduğunu anımsattı. Bunu tanıtlamak için, bir biri ardına Us Eleştirileri üretti. Daha önce hiç kimsenin yapamadığı birşeyi yapmış, Usun ölçülmesini, yargılanmasını, ve eleştirilmesini olanaklı kılan us-üstü bir ölçüt ve bakış açısı bulmuştu. Bu hiç kuşkusuz İngiliz Görgücülerinin, özellikle John Locke ve David Hume’un kullandığı duyusal deneyim ölçütü değildi. Gerçekte, bu ölçütün ne olduğunu bu güne dek hiç kimse söyleyebilmiş değildir. Çünkü söylenebilecek gibi değildir. Çünkü insan usunu salt öznel bir yanılsamalar örüntüsüne çeviren bu neredeyse gizemli şey ‘Ding-an-sich’tir. Kant usu, özel olarak diyalektik işlevi içindeki usu bilginin olanağı olarak değil, ama tam tersine bilmenin olanaksızlığı ve insanın güçsüz bir yetisi olarak kabul etti. Daha da önemlisi, insan bilgisini nesnel realiteden kopararak yalnızca kendi öznelliğine, yalnızca bilincin içerisine sınırlı kalan bir hiçliğe indirgedi. Tek bir sözcükle, Kant insanı sonsuza dek bilgisizliğe mahkum ettiğine inandı ve bu konuda İngiliz Görgücülüğünde, sözde karşı çıktığı Locke, Hume ve Berkeley’de eksik olan inandırıcılığı giderdiği ölçüde özsel olarak kuşkuculuğu Avrupa felsefesini asıl rotası olarak belirledi. Kuşkuculuk çekiciydi, çünkü bilgiyi siliyor, moral ve estetik göreciliğe izin veriyor, bir yararcı etik için saltık olan moral değerleri geçersiz kılıyordu, ve kazanç hırsının ve onun akıntısında şekillenmekte olan modern kültürün entellektüel olarak bundan daha önemli bir gereksinimi olamazdı. Kant’ın felsefesinin, Us Eleştirilerinin zemini herhangi bir nesnel ölçütte, çıkarsanmış, tanıtlanmış bir gerçeklik ilkesinde değil, ama Kant’ın kendi öznel bakış açısında aklanan bir kendinde-şey sayıltısında yatıyordu. Ne Kant, ne de onun ruhsal-öznel kaygılarını paylaşanlar bu düşünce saflığını sorgulamadılar. Tersine, bu bilgi vakumunda derin bir bilgelik görerek kafalarını salladılar. Boşinancın karşısına yalnızca pozitif ‘Bilgi’ ile ve böylece gerçekte kuşkuculuk ile silahlanmış olarak çıkan Aydınlanma düşünürlerinin en sonunda insan bilgisizliğini aklamaya çalışmalarına karşın, Aydınlanma bir Us Çağı olarak, ve Aydın Bilgi üretici olarak kabul edildi. Bu yanılsama bugün de güçlü ve yaygındır. Kant ilkin insanın büyümesinin (1) despottan özgürlük olduğunu belirtir. Ve (2) despotun ona boyuneğilmesi gerektiği istemi ile de anlaşır. Bu iki konumu bir ve aynı Kant bir ve aynı yazısında savunur. Sorun bilgisiz bir halkın öz-çıkarlarını onlardan daha iyi kollayabilecek Aydın Despotların olanaklı olup olmaması değildir. Tarihte hiç kuşkusuz böyle despotlar olmuştur, ve Frederick II devletin ve halkın Gönencini kişisel hırsın üstünde sayan Aydın Despot tipinin ideal örneğidir. Sorun Kant gibi kuşkucuların despotizmi mantıksal olarak doğrulamak zorunda olmaları, çünkü insanın ussal ve dolayısıyla özgür bir varlık olmadığını varsaymalarıdır. Kuşkucu için insanın doğal özü yamuktur: ‘‘İnsanın yamuk tahtasından düzgün birşey yapılamaz’’ diyen Kant’ın kendisidir (‘‘Salt Us Sınırları İçerisinde Din’’). |
||
Kant bir Voltaire olmasa da, kuşkuculuğunda Aydınlanmanın tini ile tam uyum içindeydi. Yazısında II. Frederick’in ‘‘Dilediğin kadar ve dilediğin herşey üzerine tartış, ama boyuneğ’’ sözlerini övgüyle aktarır. Ama ‘Neye?’ Devlet ussal yasalara boyun eğmektir, kişilere değil. Despot onun salt özencine boyun eğildiği için despot olmasına karşın, Kant ‘‘bu bakımdan çağımız Aydınlanma çağıdır, Friedrich yüzyılıdır’’ der (‘‘Aydınlanma Nedir? sorusuna bir yanıt,’’ Kant, ‘‘Berlinische Monatschrift,’’ 1784.) Aydınlığın ve Despotluğun birbirinden ayrılmaz olması bu ‘Us Çağı’nın karakteristiğidir. Gerçekten de bir olgu olarak da Aydınlanma çağı aydın despotların istençleri tarafından belirlenen bir despotizm çağıdır, bir demokrasi çağı değil. O zamanlar demokrasi henüz beşikteydi ve serflikten yeni kurtulmakta olan milyonların kendi istençlerinin egemen olmasını isteyecek bir gelişime ulaşmaları için önlerinde onları bekleyen uzunca bir politik büyüme süreci vardı. |
|||
Kuşkuculuk ve İnanç. Bir Us eleştirmeni olarak insanın bildiğini sanmasının doğru olmadığını düşünen Immanuel Kant inanma söz konusu olduğunda tüm sınırları kaldırdı: İnsan bilmek için olmasa da inanmak için sonuna dek özgürdü. Bilmeden inanmak, anlamadan inanmak, kuşkulu olarak inanmak —, evet, bu olanaklıydı. Felsefe tarihinde yeni bir çığır açıldı: İnanma ve Bilmeyi ayırmanın önemi sonsuzdu. İnanılan şeyin bilinmesi, inancın bir bilgi olması, gerçeklik ile anlaşması gereksizdi. İnanç öznelin, yanlış olanın, giderek saçma olanın alanına sürüldü. Oysa insan Gerçekliğe, gerçek olana, gerçekten bildiği şeye, var olana inanmalıdır. Çünkü İnanç Gerçekliğe yürek ile, duygu ile katılmaktan başka birşey değildir. Öte yandan bilgisiz ahlak teorisi modern dönemin gerektirdiği görecilik ile de tam uyum içindeydi. Kişi putperest ya da gizemci, Nazi ya da Bolşevik, Faşist ya da Anarşist, tiran ya da peygamber olabilirdi, çünkü aralarında en sonunda moral bir ayrım için hiçbir ölçüt, hiçbir saltık yoktu. Bu parlak buluşu en sonunda aynı irrasyonalizmi, aynı us düşmanlığını savunan varoluşçu Albert Camus popülerleştirecek ve dünyanın bilgisine sunacaktı. Bu görecilik alanında, varoluşçu da aralarında olmak üzere hiç kimse evrensel insan hakları vb. gibi saçmalıklar adına ağzını açamazdı, çünkü bunlar usun deneyim olmaksızın türettiği metafiziksel uydurmalardan başka birşey değildiler. Bu çıkarsamayı da yine deneyimsiz bilgiyi olasılık olarak gören ve bilgi konusunda aynı kuşkuculuğu paylaşan pozitivizm üretti. Ve Usdışı bakış açısı bilgisizliği, duyunçsuzluğu, ahlaksızlığı, genel olarak insan varoluşunda Kötü denebilecek herşeyi akladığını görmemede gerçekten de Usdışı olduğunu tanıtladı. Bir kez Usun diktatörlüğünden kurtulduktan sonra, İnanç için bilginin despotizmi, gerçekliğin yargısı kalkmış, birey eksiksiz, denetimsiz, belirlenimsiz seçme özgürlüğünü kazanmıştı. Usun totaliterliği yitince, Bilgide hiyerarşi de yitmiş, bilgelik ve bilgisizlik eşitlenmiş, usun gerçeğinin elitizmi kaldırılarak bilginin düzleminde tam eşitlik kurulmuştu. ‘‘Batılı’’ entellektüel kendi kültürünün özsel belirlenimini total görecilikte formüle etti. Değerlerin saltık eşitliğinde, hiçbir değerin daha değerli olmadığı durumda, hiçbir insan saltık gerçekliğin iyeliğinde olduğunu ileri süremezdi. Ussal bir insan özü olmadığına göre, belirli bir insan doğası olmadığına göre, nesnel ve evrensel insan hakları gibi saçmalıklar da olamazdı. Ve gerçekten de positivizmin sözcüleri pozitif yasanın dışında olan her Hak belirlenimini kötü metafizik olarak kınamaktan çekinmediler. Duyunç baştan sona özneldi, Batılı nihilistin bakış açısından o küçümsenmiş ve nefret konusu edilmiş Sofizm haklıydı, ve değerlerde nesnellik düşüncesi kesinlikle tehlikeli bir yanılsamaydı. Doğal evrende olduğu gibi törel evrende de Kaos, fiziksel şeylerde olduğu gibi ruhsal şeylerde de Belirlenimsizlik egemendi. Çünkü bu bütününde değerlerin, ve böylece kesinlikle yanlış değerlerin de egemenliğini durdurmanın saltık olarak güvenilir yoluydu. Yararcı törellik için bundan daha iyi bir öz-çözümleme olamazdı. Ussal olan, duyunçlu olan, türeli olan değil, ama yararlı olan moral değer taşıyordu. Aydınlanmanın bütün bir törelliği Yararcılık üzerine dayanır. Bu törellik yalnızca Batının, özellikle İngiltere’nin moral durumunu yansıtan akademik bir çözümleme olmakla kalmadı, ama kölecilik, işleyim devrimi, küresel talan gibi eylemleri dolaysızca yüreklendirdi. Yararcıların kendileri sömürgeciler, tefeciler, ve yasamacılar oldular. İçeride despotlar ile ilişkide de kuşkuculuk evrensel Özgürlük ve Eşitlik gibi metafiziksel kuruntular üzerinde diretmek zorunda değildi. Rousseau gibi, Schiller gibi, Condorcet gibi romantikler, idealistler, rasyonalistler tutarlı olarak Özgürlük ve Eşitlik kavgası verirken, kuşkuculuk bireyi böyle kaygıların bütünüyle uzağında tutuyordu. |
1) Kant sık sık bir Aydınlanma düşünürü olarak görülür, ama Aydınlanmanın Us Çağı olarak, bir Bilgi Çağı olarak görülmesi ölçüsünde bu tutarsızdır, çünkü Kant için Us, özellikle eytişimsel işlevinde, yalnızca bir yanılsamalar kaynağıdır ve bilgimiz yalnızca görüngülere, kendi bilincimizde olan öznelliklere sınırlıdır. 2) Öte yandan Aydınlanma gerçek karakteri içinde, kuşkuculuğu içinde görüldüğünde, Kant hiç kuşkusuz Aydınlanma tinini paylaşır ve felsefesinden bir Deist ya da Teist bakış açısını çıkarsamış olmasa da, kuşkuculuğu ile genel olarak inanç ile çelişir. Yine bir evrensel ölçünü doğrulayamayan kuşkuculuğu onu zorunlu olarak bir ahlaksal göreciliğe götürse de, kuşkucu konumuna aykırı bir öznel-kişisel tutum ile moral felsefeci olarak öne çıkar ve Aydınlanma yararcılığı ile çelişir. Ama bu moral tutum da Kant’ı Aydınlanmanın kampından dışlamak için yeterli değildir, çünkü Us dediği saçmalığın öznelliği karşısında moral ya da kılgısal çıkarsamalarının da gerçekten ussal, dayanıklı, tözsel bir değeri yoktur. Saltık hiçbir belirlenimi doğrulayamayan kuşkucu felsefesinde Kategorik İmperatif herşeye karşın hipotetiktir. |
| Aydın sözcüğü gündelik konuşmada genel olarak bilgisiz olanla karşıtlık içinde bilgili olanı anlatır ve bütünüyle olumlu bir imlemi vardır. Ama gündelik ‘Aydın’ sözcüğü bile karşısında Aydınlanmış-olmayanı, henüz Karanlıkta kalanı imler ve niteliğini bu karşıtlıkta bulur. Hiç kuşkusuz bilgisiz ve istençsiz halk yığınları kaçınılmaz olarak bilgili ya da bilgisiz Despotlar tarafından yönetilirler. Despotların Aydınlar olmaları halk için bir şans gibi görünür, ve yasasızlığın kendisini yasa yapan bir Tiran ile karşıtlık içinde gerçekten de bir şanstır. Ama Aydın varlığını halkın Aydınlanmaması, karanlıkta kalmayı sürdürmesi pahasına sürdürür ve kavramı gereği Özgürlüğü yadsımak zorundadır, çünkü Özgürlük halkın bilincinin ve istencinin gelişmesine, onun kendisinin Aydınlanmasına götürür. Aydın, bir despot olmakla, Yurttaş Özgürlüğü kavramını tanımaz ve tanımamalıdır. Aydın bu çıkarsamayı yapar ve bildirir: Halk sonsuza dek öyle kalacak bir ayaktakımıdır. Aydın İnsan Hakları kavramını da tanımaz, çünkü bu bilgisiz kalmaya yazgılanmış Halkın realitesi için geçersiz bir metafiziksel kuruntudur. Aydın Despot anlatımı bir eğretileme değildir. Modern dönemde bugün bile iş başında olan sayısız örneği vardır. |
|
| Aydınlanma: Yararcılık ve İlericilik | ||
Voltaire için Louis XIV dönemi ‘‘dünyanın şimdiye dek gördüğü en aydınlık çağ’’ oldu. |
Aydınlanma bilgiyi kendinde bir değer olarak görmez. Aydınlanma için bilginin önemi yararlığındadır. Buna göre Aydınlanmanın törel felsefesi Yararcılıktır. Bilgi, örneğin Analitik Geometri, örneğin Kalkülüs, örneğin Mekanik, Kimya vb. hiç kuşkusuz yararlıdır ve modern dönemin bütün bir özdeksel altyapısı bu yararlı bilgiler üzerine kuruludur. Ama bu bilimleri üretenlerin tümü de Aydınlanma kuşkuculuğu ile ilgileri olmayan rasyonalistlerdir: Galileo, Kepler, Descartes, Leibniz ve başkaları. Buna göre açıktır ki, yararlığın kendisi yalnızca ve yalnızca ussal bilginin bir sonucudur. Bu bakımdan Ussalcılık ve Aydınlanmacı Görgücülük arasındaki ayrım birincinin bilgiyi bilgi uğruna üretmesi ve böylece sonsuz yararlığın biricik zeminini sağlamasında, buna karşı usdışı görgücülüğün hiçbir gerçek, tanıtlanmış bilgi üretmemesinde ve dolayısıyla yararsız olmasında yatar. Görgücü Aydınlanmanın yararcılığı evrensel değil, ama sınıfsaldır, bu düzeye dek ahlaksal değil ama açıkça ahlaksızdır, gerçekte bir ahlak kuramı değil, bir ahlaksızlık kuramıdır. Yararcılık bu olguyu kendi kuramında ve kılgısında yeterinden öte tanıtlamıştır (Bentham, Smith vb., ve sömürgecilik, kölecilik vb.). Aydınlanmanın ilericiliği de aynı göreciliği paylaşır ve evrensel değil, ama sınıfsaldır. İlerlemenin önünde duran engeller Din ve onunla işbirliği yaptığı düzeye dek Devlettir. Aydınlanma toplum ve devlet yapılarının kendi törel bakış açısına göre yeniden düzenlenmesini istediği için ilkin bir güç sorunu ile karşı karşıyadır. Bu gücü eğitimsiz halkta değil ama dinadamlığının gücünü kıran Aydın Despotlarda bulur: Aydın ve Despot bir madalyonun iki yüzünü oluştururlar. Rus Çarı Petro’dan giyotinle yokedilen Fransa Kralı XVI’ncı Louis’ye dek sayısız Aydın-Despot değişen başarı dereceleri ile ülkelerini modernleştirmeyi hedeflediler. Aydınlanma demokratik değildir. Yararcılık en yüksek ilkedir, ve amaca engel olduğu ölçüde insan hakları kavramının kendisi Aydınlanma için bir yana atılacak bir sorundur. |
|
| Aydınlanma kuşkucu mantığı gereği İnsanlığın Gerçek Eğitimi için derin bir kaygı taşıyordu: Onu önlemek için. | ||
| Aydın Despot: Pozitif Yasalar ve Doğal Yasa | ||||||
![]() Rusya’nın İmparatoriçesi olmadan önce bir Alman Prensesi olan Catherine II (1762-1769) ‘Us Çağı’nın en parlak tekerklerinden biri olarak kabul edilir. Rusya’yı bir Avrupa Devleti yapmak için çalışırken sınırlarına yeni bir 300.000 km kare daha kattı. |
![]() |
![]() 1767’de Catherine Rusya için yeni bir yasa dizgesi taslağı hazırlamak üzere bir meclis topladı ve üyelere uygulamaları gereken ilkeler üzerine ayrıntılı yönergeler verdi. Uygulamaya koyulmasalar da, yasalar için Catherine aşağıdaki önerilerde bulundu: |
||||
|
||||||
|
|||||||||||||
| Aydın kimdir? | |
Diderot’nun
kendisi Encyclopédie için başlıca felsefi,
dinsel, ahlaksal, sanatsal, tecimsel olmak üzere hemen hemen tüm konularda
990 makale yazdı. |
Aydın modern topluma değil, geleneksel topluma ait tarihsel bir kategoridir. Kültürel bir geriliğin varlığının belirtisidir ve sözcük bundan böyle Batıda değil, ama boşinanç kültürünün henüz bir gözdağı sayıldığı Türkiye gibi ülkelerde kullanılır. Kültürlü, bilgili olmak bir Aydın özelliği değildir. Bir matematikçi, fizikçi vb. salt matematikçi vb. olduğu için aydın değildir. Aydınlık kavramı halksal boşinanç ile ve sık sık İnanç ile karşıtlık içinde belirlenir. Aydın deist ve sık sık ateisttir. Aydın bilgisini gökten indirilen kitaplardan
kazanmadığında diretir. Gökte kitap filan basılmadığını bilir. Aydın bilgisini usun doğal ışığından da türetmez. Boş bir kağıt gibi olan, bir tabula rasa olan insan anlığında
okunacak hiçbir a priori yoktur. Aydın eğer felsefe yapacak olursa bilgisini duyu örgenleri
yoluyla türettiğine inanır — koklayarak ve tadarak, elleyerek ve işiterek ve görerek
öğrenir. Törel dünyasını belirleyen kategorileri ise duyusal eğilimlerinden,
dürtü ve içgüdülerinden, haz ve acı deneyiminden türetir (kendisi de bir aydın olan Hume’da formüle edildiği gibi).
Aydınlanma görünüşte inancı reddetse de, ironik olarak bilgi ile örtüşmeyen aynı öznel inançta sonlanır. Kuşkucu uslamlama Bilgi ve Gerçeklikte değil ama öznel inançta demir atar — Kant’ın gösterdiğine inandığı gibi. Aydın tüm dışsal bilgisine karşın gerçekte bilgisiz olandır. Tıpkı karşı çıktığı boşinanç denli Gerçeklik yoksuludur. İnandığı bildiği değildir. Bilmediğidir. |
Newton Metallerin toprakta büyüdüklerine vb. inanan bir Simyacıydı. Bundan başka, Principia’da yazgı gibi, yerçekimi kuvvetinin Tanrı aracılığıyla işlediğine, Uzayın Tanrının duyu örgeni olduğuna da inanıyordu. Ve geliştirdiğine inandığı ve ‘Doğal Felsefe’ dediği şey ‘mekanik’ olmak bir yana, tam tersine bir ateizm olarak gördüğü Kartezyen Mekaniğin çürütülmesini hedefliyordu. Newton Descartes’a düşmanlığını Leibniz’e saldırılıarı ile bir kan davasına çevirdi. Kalkülüsü geliştirip bütün bir Avrupa’ya öğreten Leibniz’i bu bilimin keşfini kendisinden çalmış olmakla suçladı ve Royal Society’nin bu suçlamaya — aslında bu suça — ortak olmasını sağladı. Buna karşı işin gerçeği kendisinin yerçekimi kuramını değil geliştirmek onu anlayacak bir sağduyudan bile yoksun bir irrasyonalist olmasıydı. Ussal Doğanın usdışı bir kafa yapısının özençlerine yanıt vermesi olanaklı değildi: Evrensel Yerçekimi kuramını yirmi yıl önce bir Elma Ağacının altında keşfettiği mitolojisini yayan Newton yirmi yıl sonra yazdığı mektuplarda bile dünyanın ayı çekmesinden söz ediyor, ama ayın dünyayı çekmesinden söz etmiyordu. Büyük Fizikçi ve Matematikçi olarak Newton imgesinin yaratılmasında hiç kimse Voltaire kadar etkili olmadı. |
|
|
‘Us’ Çağının bilimi ‘usdışı’ çağların bilimi ile bir olamazdı. Bu bilim modern bir bilim, yeni bir bilim olmalıydı. Ve gerçekten de öyle oldu. Batı bilgesinin dehası Batı Uygarlığını bir de Bilimsel Devrim ile taçlandırdı, Tarihsel Süreklilik mitinin geçersizliği bir de bilimsel boyutta tanıtlandı. Bilimin bir değil ama çok, saltık değil ama göreli olduğu, kuramsal bir birlik değil ama bir paradigmalar çokluğu olduğu en sonunda anlaşıldı, Aristoteles’ten Ptolemi’ye, Hippokrates’ten İbni Sina’ya bilgisizlerin çağlar boyunca karanlıkta tuttukları insanlık ilk kez Hume ve Kant ve Locke ve Voltaire gibi düşünürler tarafından aydınlığa çıkarıldı. Eğer Batı sözcüğü bir kültürün karakterini anlatmak için kullanılacaksa, tıpkı Doğu sözcüğü gibi kültürel, göreli, sonlu olanı anlatmalıdır. Ussal olan, evrensel olan, Tine, insanlığa ait olan hiçbir belirlenim Batıyı tanımlamaz. Ve Batı kültürü belirleyici boyutunda ve edimsel olarak ussal herşeyi dışlar — gerçek felsefecilerini, gerçek bilimcilerini, gerçek santaçılarını, tüzecilerini, politikacılarını, vb. O kültürde ona ait olan herşey Usun ve Ussallığın uzağında olandır. Batı ‘insanlık’ ile bir değildir. Batı felsefesinin doruklarından biri olan pozitivizm insanlığın varoluşunu Batı ‘Uygarlığı’ ile bağlamanın nasıl saçma, nasıl anlamsız, nasıl usdışı olacağını gösterir. Tam olarak Batının tinsel hastalığı denebilecek olan şeyi temsil eden postomdern nihilizm giderek us ve usdışı ayrımını bile yadsır, ve kuşkuculuk tutarlı olarak sürdürüldüğünde ruhsal olarak nihilizme, en sonunda David Hume’un kendi duygusal dünyasında çarpıcı bir açıklıkla sergilediği gibi deliliğe götürür. Kendisi us ve usdışını ayırmaya pek yatkın olmayan Foucault’ya göre, ‘‘Delilik yalnızca bir bilgi olmakla kalmaz, ama usun kendisinin usdışı üzerinde hiçbir üstünlüğü yoktur.’’ Batı uygarlığını İslamik uygarlığa olan tarihsel borçlarından bağışlamak için de gerekli olan bilimsel devrim tasarımı bilimin kendisine de klasik ve modernist karşıtlığı gibi birşey getirmiştir — tıpkı güzel sanatlar alanında da olduğu gibi. Bu kutuplaşmada, Klasik olan ussal olandır. Modernist olan usdışı olandır. Klasik olan sağduyuya uygun olandır, örneğin uzayın üç boyutlu olması, koşut çizgilerin kesişmemeleri gibi. Modernist olan sağduyuya aykırı olandır, örneğin sonsuz sayıda uzayın devinmesi, her bir uzay noktasının kendi için ayrı bir zaman kıpısının olması, evrenin uzayda sınırlı bir küre olması, zamanın kendisinin bir başlangıcının olması gibi. Fizikte yaşanan saçmalık matematikte yaşanan saçmalıklarla koşut giderken, aynı usdışı, aynı bilimdışı eğilim Batılı Bilgeyi dilbilimden ruhbilime, toplumbilimden yaşambilime insan araştırmasının her alanında aşağı yukarı tarih-öncesi kafa yapısına geri götürür. Bozulma törel görecilik tarafından tamamlanır. Klasik olan evrensel İnsanlığa aittir. Modernist olan herşey özel olarak Batıya aittir. Modern olan, yeni olan, eğer özselliği yalnızca yeni olmaksa geçici olandır, değersiz, sonlu, yiticidir, çünkü eskir. Bu tek-yanlı yenilikçilik bu anlamda eşit ölçüde eskicilik de olan şeydir. ‘Batı’yı tanımlayan belirlenim özsel olarak yalnızca bu göreli değerlere sarılan nihilizmdir. Batı ancak bu kendi nihilizmini yendiği yerde İnsanlık kavramı ile barışmaya başlar. |
|
Aydınlanma 17 ve 18’inci yüzyıllarda Avrupa’da Tanrı, Doğa, Us ve İnsan kavramları üzerine yaygın onay kazanan bir dünya görüşünün üretildiği ve sanat, bilim, felsefe ve politikada olağanüstü dönüşümlerin başladığı bir dönem olarak görülür. Bu tanım kavramsızdır. Aydınlanmanın uslamlaması ilerletilirse, vargıların beklentilerin tersi olduğu görülür. Aydınlanma Avrupa’da Güzellik, Sevgi, ve Bilgi tini yerine tam tersine Kübizmin, Nihilizmin ve Pozitivizmin ilerlemesine götürdü, tıpkı Eşitlik, Özgürlük ve Kardeşlik ideallerine ayarlanan sürecin Eşitsizlik, Kölelik ve Düşmanlıkta sonlanması gibi. |
17
ve 18 yüzyıllarda yer alan gelişmeler Avrupa
için kuşkusuz birer yenilikti. Ama bunun bütün
bir tarih için, bütün bir uygarlık için de böyle olduğunu düşünmek, giderek
böyle gelişmeler karşısında göz kamaştırıcı bir aydınlığın coşkusunu yaşamak
kuşkusuz uzun bir süre karanlıkta kalmış olmayı gerektirir. Helenik, Helenistik ve İslamik bilim ve felsefedeki sağduyu ile karşılaştırıldığında,
birkaç ussalcı dışında Avrupalı bilimciler toyluk göstererek usdışı eğilimlere
yenik düştüler. Avrupa bilimi bugün de rasyonalist Descartes ve Maxwell değil, ama irrasyonalist Newton ve Einstein damgasını taşır.
SYSTÈME
DE LA NATURE (1770) başlıklı bir çalışmanın yazarı olan ve bir süre için
Montesquieu, d’Alembert, Rousseau gibi adları da çevresinde toplayan d’Holbach
Aydınlanma bilimciliğinin başarılı bir temsilcisiydi. ‘‘Özdeksel
tözler ya birbirleri ile birleşme yönünde bir eğilim taşırlar, ya da böyle
birleşmeye yeteneksizdirler. Fiziksel bilimciler çekme ve itme, sempati
ve antipati, eğinim ve ilişki kuvvelerini bunun üzerine dayandırırlar;
ve ahlakçılar nefret ve sevgiyi, düşmanlık ve dostuğu aynı şey üzerine
dayarlar.’’ (Bir Alman
olan Baron d’Holbach’ın bu çalışması ilk kez 1770’te İngiltere’de Mirabaund
takma adı altında yayımlandı.)
|
Aydınlanmanın
daha da tehlikeli olan bir başka önemli incelemesi Robinet
tarafından yazılan DE LA NATURE (1763) şöyle başlar: ‘‘Bir
Tanrı vardır, e.d. Doğa dediğimiz Bütünün fenomenlerinin bir nedeni vardır.
Tanrı kimdir? Bilmiyoruz, ve öyle oluşmuşuzdur ki şeylerin hangi düzeni
içersine yerleştirdiğimizi hiçbir zaman bilemeyiz. Tanrıyı eksiksiz olarak
bilemeyiz, çünkü onu bilmenin araçlarından her zaman yoksun kalacağız.
Bizler de tapınaklarımızın kapıları üzerine Areopagit’in diktiği altar
üzerinde okunan sözleri yazabiliriz: ‘Bilinmeyen Tanrıya.’ ’’
Robinet hiçbir tanıtlama olmaksızın ama salt öyle uygun gördüğü için bilgisizliğe yazgıladığı insanın nasıl bir ‘bilim’ geliştirebileceğini kendi çalışmasında gösterir. |
| Robinet
Doğa Kuramı üzerine çalışmasını bitkiler, hayvanlar, metaller, öğeler,
hava, ateş, su vb. üzerine yazarak şöyle geliştirir:
‘‘Polip
örneği örgütlü özdeğin en küçük birimlerinin hayvansal doğası (animalité)
konusunda inandırıcıdır; çünkü polip her biri birincisi denli gerçek bir
polip olan poliplerden birleşik bir kümedir. Aynı bakış açısından, dirimli
varlığın yalnızca dirimli varlıktan, hayvanların minik hayvanlardan, özel
olarak her hayvanın aynı türün minik hayvanlarından, bir köpeğin köpek-tohumlardan,
insanın insan-tohumlardan oluştuğu tanıtlanmıştır.’’
Böyle
kuramlar Aydınlanmanın deney ve gözleme ne denli önem verdiğini, nasıl
güçlü bir araştırmacılık tinine dayandığını, nasıl derin bir kuramcılık
geliştirdiğini göstermek için yeterli olmalıdır. Kendine Gerçekliği, doğanın
Bilgisini yasaklayan bir us, ne denli Aydınlık olursa olsun, ancak gerçekten
de gerçeklikten uzak safsatalar üretebilirdi. |
Dünya Tarihinde en önemli düşünsel devrimlerden biri olarak görülen, insanlığın boşinançtan kurtulmasına hizmet eden Aydınlanma filozoflarının ‘bilim’ anlayışları üç aşağı beş yukarı böyleydi. Avrupa’da Despotları titreten, tahtları sarsan, insanlık tarihinde yepyeni bir çığır başlatan içerik tam olarak bu türden ‘tehlikeli’ ıvır zıvırdan oluşuyordu. Daha sonra Einstein gibi, Heisenberg vb. gibi bilimciler tarafından sürdürülen bu aynı ‘bilimsel’ tine saldıran postmodern nihiliste karşı çıkmanın yolu hiç kuşkusuz bu pozitif bilimciliği bir kez daha onun önüne sürmek olmamalıdır. | Robinet
her varlığın, her şeyin, giderek özdeksel şeylerin bile küçük ‘hayvancık’lardan
oluştuğu kuramını tanıtlamaya girişir: ‘‘Hayvan
spermi spermatik hayvancıklarla kaynaşır.’’ Daha
sonra mineraller konusunda şunları söyler: ‘‘Kendilerinde
böyle bir iç yapı ile karşılaştığımız tüm şeyleri örgensel cisimler olarak
görmek zorunda değil miyiz? Bu yapı baştan sona bir tohumu, tohum-granüllerini,
germleri varsayar ki, tüm şeyler bunların gelişmeleridirler.’’ ‘‘Hava,
ilke olarak, yalnızca havanın tohumudur; kendini su ve ateş ile değişen
derecelerde doldurduğu ya da doyurduğu için, dereceli olarak değişik büyüme
evrelerinden geçecektir; ilkin embrio, sonra eksiksiz hava olacaktır.’’ (Alıntılar Hegel’in Felsefe Tarihi’nden, Cilt 3, ‘Modern Felsefe’.) |
| Aydınlanma Görgücülüğü — Pozitivizmin Kökeni — Bilimde Sürekliliğin Reddi — Hıristiyan Usdışı | ||||
Evrensel Bilim ile karşıtlık içinde, ‘Batı’ Bilimi denilebilecek olan şeyden söz edilebileceği düzeye dek, bu hiç kuşkusuz kendine özgü kavramları ile kapalı bir bilim, yalıtılmış bir paradigmadır. Herşeyden önce Doğu Bilimi ile bir kopuşu imler. Ama Doğu Bilimi olarak sözü edilebilecek olan şey Helenik ve İslamik uygarlıkların yaratıları olan Bilim Olarak Bilimden başka birşey değildir. Buna göre, eğer coğrafya ölçütünü bir yana bırakıp yerine gerçek ekinsel ölçütü geçirirsek ve Batı yerine Hıristiyan dersek, o zaman tüm bilimsel pozun altında yatan dürtüyü ve niyeti daha anlaşılır kılan bir adlandırma elde etmiş oluruz. O zaman Thomas Kuhn’un paradigma ile anlatmak istediği şeyin işlerin durumunu betimlemek niçin nasıl gerekli ve nasıl uygun olduğunu daha iyi anlarız. Bilimsel Devrim denilen şey Batıda bilimi İslamik kökenlerinden koparmak ve bilimsel sürekliliği kırmak için zorunlu olan bir yapıntıydı. Öte yandan, ‘Batı bilimi’ denilen şey duyusal kökenlere bağlılığı anlattığı sürece — ki gerçekte tam olarak bunu anlatır — bu irrasyonalist ‘bilimin’ asıl bilimsel sürekliliğin dışında ve böylece ussal sürekliliğin de dışında olduğu savına hiçbir biçimde karşı çıkmamalıyız. Gerçekten de Batı bilimi ile anlatılmak istenen şey tam olarak usdışı görecilikten ve belirlenimsizcilikten başka birşey değildir. Ve böyle olarak boşinançtan en küçük bir biçimde daha anlamlı değildir. Yalnızca pragmatik sonuçlarında daha zararlı ve daha tehlikelidir — insan için, çevresi için, yaşam için. |
||||
| İskenderiye Kütüphanesinden Giordano Bruno’ya | ||
|
Doğuda, İslamik dünyada Helenik-Helenistik bilimsel kalıt sözcüğün tam anlamıyla bir tür kutsama gibi coşkuyla karşılanmış ve benimsenmiştir. Buna karşı, Hıristiyanlık Doğudaki başlangıcında olduğu gibi Batıdaki Orta Çağlarında da bilimsel düşünceye karşı açık bir yadsıma, giderek düşmanlık ve yokedicilik tutumu içindeydi. Hıristiyan dünya tüm matematiği ve gökbilimi, tıbbı ve felsefeyi, aslında bütün bilimleri İslamik Uygarlıktan öğrendi. Yadsımaya çalıştığı tüm ussal içeriği sonunda yine yadsımaya çalıştığı bir tarihsel kalıt olarak aldı. Batının kültürel kökenlerini Doğuda ve İslamik uygarlıkta bulmuş olması onun için hem törel hem de düşünsel olarak sindirilmesi güç bir durumdu, bir yaralanmaydı ve böyle olarak bastırılmalı, ortak bilinçaltına sürülmeliydi. Ama tüm bilinçaltı gibi o da dinamiktir ve kendini sürekli olarak dışavurur. Ve tüm bilinçaltı gibi o da bir nefret birikimidir, kendini bir düşmanlık olarak dışavurur. |
||
| Hıristiyanlığın Yanlışlamasından Pozitivizmin Yanlışlamasına | ||
|
Katolik tin ile karşıtlık içinde, Protestan tin hiç kuşkusuz bilimsel düşünceyi özgür bıraktı, ama ancak modern topluma yararlı olması gerektiği düzeye dek. Bunun dışında, Protestan bilinçte de tıpkı Katolik bilinçte olduğu gibi özgür ussal düşünce için hiçbir yer yoktur ve bu düzeye dek her ikisi de eşit ölçüde skolastiktir, özgür değildir. Ama Katolik Kilisenin kurumsal denetimi ile karşıtlık içinde, Protestanlık kurumsal baskı uygulayamaz, e.d. fizikçiyi kazıkta yakamaz. Onu ancak akademik olarak yakabilir. Protestanlık da Katoliklik ile aynı görgücülüğe izin verir: İkisi için de bilginin kaynağı duyulardır, ve böyle olunca bilimsel gerçeklik erişilmesi olanaksız bir ideal olarak kalır, göreli bilgi ve yaklaşık gerçeklik ile yetinilir, ve her türlü barbarlık ve kabalık akademik bilginin içeriğine kabul edilir. Bilginin duyusal kökenleri konusunda bütün bir Hıristiyanlık Pozitivizm ile tam anlaşma içindedir. Belirli mantıksal eğilimlere sözcülük eden düşünürler olarak Popper ve Luther, aralarındaki yüzyıllara karşın, onları ayırandan daha güçlü bir noktada buluşurlar: Pozitivizm ve Protestanlık us düşmanlığında hiç de raslantısal olmayan bir uyum içindedir. Batı toplumunun usdışı bütünü için bu iki bakış açısı da tıpkı nükleer bombalar ve bankalar denli zorunludur. |
||
|
| Dürüstlük ve Ussallık | ||
|
Batı Akademizmi İslamik uygarlıktaki temelini gösterecek tüm izlerden temizlenmiştir, öyle ki bu bakış açısına uyarlanmış bir Bilim Tarihinde İslamik katkı gibi birşeyden seyrek olarak söz edilir. Batı doğrudan doğruya Helenik kalıt üzerine oturur ve arada herhangi önemli bir şey yoktur. Bu tutum ‘uygarlıklar çatışması’ olarak popülerleştirilen bir paranoyanın anlatımı olarak görünür.
Matematiğin
modern biçimi — daha açık ve doğru bir deyişle bugün bildiğimiz biçimi
— bütünüyle İslamik bilimciler tarafından geliştirilen yöntemler
üzerine kuruludur. Simgesel öğeleri ile tamamlanmış bir Cebir
olmaksızın, bir Trigonometri olmaksızın ne Analitik Geometri ne de Kalkülüs olanaklıdır. Ve bu temeller
İslamik bilimciler tarafından sağlanmıştır. Bu en kafasız Avrupalı matematikçi
tarafından bile bilinir. Ve en dürüst Batılı matematiçi tarafından bile
gözardı edilir. Modern yüzyıllarda Batıya özgü sayısız türesizliğin
yanısıra matematiğin kendisinde de sergilenen bu tuhaf tutum, eğer Batı
uygarlığına özgü evrensel irrasyonalizm gözardı edilirse, anlaşılmaz
olur. Tek bir birey bile kendi evrenselinden bağımsız değildir. Batı Görgücülüğünün törelliğin ilksiz-sonsuz değerler üzerine,
a priori insan hakları üzerine dayandığını yadsıması, onu duyusal haz ve acı ilkeleri üzerine, kaba içgüdü üzerine dayandırması tutarsız
değildir: |
||
İslamik
uygarlığın Yunan felsefesine, bilim ve sanatına karşı tutumu ussaldı.
Yeni dünya-tini olarak İslamik uygarlık antik uygarlıkta gerçek olan,
doğru ve güzel olan değerleri duraksamadan özümsedi. İslamik uygarlığın çok
kısa bir süre içinde dünya-tarihsel bir güç olması kılıç değil ama us ve bilgi üzerine, baskı değil ama duyunç özgürlüğü
üzerine kurulmasına bağlıydı. Doğar doğmaz kurumsallaşan ve dinadamlarının dünyasal kaprislerine uyarlanan Hıristiyanlık ile karşıtlık içinde, İslamik
tinin özü, öğretisi ve biricik temeli duyunç ve düşünce için kısıtlamasız özgürlüktü. Bu tin içinde bireysellik sınırsızca gelişti, felsefeden mimariye, bilimlerden sanatlara, insan etkinliğinin her alanında benzersiz dehalar yetişti. İslam bu dünyada özgürlük, türe ve barış içinde anlam ve değer
dolu bir varoluşa inancı güçlendirdi. |
|||||
Batıda Hıristiyanlık doğuşunda açıkça Klasik uygarlığı reddetmiş ve kendini gizem dinlerinin boşinançları ile bütünleştirmişken, buna karşı İslam daha doğar doğmaz Helenik-Helenistik kalıtı üstlendi ve böylelikle Hıristiyanlığın tersine kendini TARİHSEL SÜREKLİYE bağladı. Buna karşın gelişimi sınırlı kaldı. İslamik Tinin gelişmesinin sınırı bireyi eksiksiz öznelliği ve özgürlüğü içinde evrensel olarak tanımamasında yatıyordu. Katolik Hıristiyanlıkta olduğu gibi bir dinadamları sınıfının olmamasına, dinin dünyasallaştırılmamasına karşın, Özgür İstenç evrenselleşmedi, özgür bireysellik tini evrensel olarak serpilmedi, birey kul olmanın, toy kalmanın, bağımlı bir karakter olmanın ötesine geçemedi. Bu sonlulukta İslamik Tin tarihsel gücünü ve önemini yitirdi. Geriye kalan tablo yiten her büyük uygarlık durumunda olduğu gibi yalnızca hüzün vericidir. |
![]() |
|
| Tarihsel Süreksizlik: Klasik Tinden Sefillik Tinine | |||
![]() |
![]() |
![]() |
|
Avrupa
5’inci yüzyılda Roma İmparatorluğunun yıkılışından sonra Germenliğin ve
Hıristiyanlığın bileşik etkisi altında Tarihten çekildi. Bireşim barbarlaştırıcıydı.
Kıtada
Klasik Uygarlık buhar olup yitti. Devletin ve Yasanın yeri ilkin kabile ve gelenek tini tarafından dolduruldu. Bilgisizlik, türesizlik, erdemsizlik Kıtanın kültürü oldu. Bir Sevgi Tini olması gereken dinsel duygu, ruhu varoluşun
anlamına yükseltmesi gereken Okyanus Duygusu Katolik Kilisenin boşinançları altında bu dünyadan bir kaçışa dönüştü. |
|||
| 1990’larda Hıristiyan Kiliselerden Pişmanlık Bildirimi Örnekleri | |
|
Batı Avrupa’nın ortaçağları ve modern dönemi bir moral düşüklük tarihidir. Hıristiyan Batı Tini dünya tarihinde bir etmen olmaya başladıkça, tarih o zamana dek tanık olmadığı kötülüklere sahne olmaya başladı. Batının yirminci yüzyılda doruğuna ulaşan şiddet ve yokedicilik tini kendini dünya tarihinde benzeri görülmemiş eylemlerde anlattı. Batı henüz bu duyunç hesaplaşmasını yapmış değildir. The
Southern Baptist Conference kölelik
ve ırk ayrımı için verdiği destekten duyduğu pişmanlığı belirtti. Geçmişteki
eylemlerinden ve bugüne kalan ırkçılık artıklarından ötürü Afro-Amerikalıların
bağışkanlığını istedi. |
|
| Bilimsel Süreklilik: Helenik è Helenistik è İslamik | |
|
Bu süreklilik öte-dünyacı Hıristiyanlık onu kıramadığı için vardır. Hıristiyanlık bir yandan başlangıçta esenliğin, eş deyişle ‘dünyanın sonunun’ kapıda olduğuna inandığı için bu dünya ile ilgisini keserken, öte yandan putperestliğe tepkisini Klasik Tinin tüm gerçek değerlerine de yöneltti ve bilgisiz hoşgörüsüzlüğü açıkça kültür düşmanlığna dönüştürdü. İslamik Tinin parlak dönemi klasik kültür ile barışık olduğu doğuş ve büyüme yüzyıllarına aittir. Bu dönem Hıristiyanlığın özellikle Batı Avrupa’daki karanlık çağlarına karşılık düşer. Batı İslamik Tin aracılığıyla kültürel kaynak olarak Klasik Tin ile tanışırken, İslamik Tin ileri evrelerinde daha öte gelişim için gerekli olan bireysel özgürlüğü bastırmaya yöneldi. Kısaca, hem Hıristiyanlık hem de Müslümanlık durumunda parlak gelişim dönemleri Klasik Tin ile ilişkileri tarafından belirlenir. Ve karanlık dönemler Klasik Tinin evrensel ussal değerlerine yabancılık ve düşmanlık dönemleridir. İslam
Bilimsel düşünceye tam özgürlük tanıdı. Erken Hıristiyanlık Bilimsel düşünceyi
batdırdı. |
| Bilimde Süreksizlik — Uygarlıkta Süreksizlik — Tarihte Süreksizlik | ||
|
|
İS üçüncü yüzyıl: Tertullian (160?-240?) felsefecileri Hıristiyanlığın düşmanları ve ilençleri olarak görüyordu. Justin Martyr (ö. 163-167?) ve İskenderiyeli Klement (ö. 250?) Klasik Bilim ve Felsefe değerlerinin bilgisiz, görgüsüz, düşüncesiz, barbar papazların sözde tanrıbilimlerinin hizmetçisi olması gerektiğini düşünen ilk Skolastikler oldular. |
![]() |
| İnsan Doğasının kendisini suçlu gören, insanı yalnızca kötülüğe yetenekli gören bu bakış açısı bütün bir modern tarihi tanımlayan kategorileri türetir: Suçluluk Duygusu, Baskı, Ceza Gereksinimi, Saldırganlık, Yokedicilik — tümü de NEFRET kavramında biraraya yoğunlaşan bu bileşenler Batının henüz kurtulamadığı belirlenimlerdirler. | ||
| Klasik ve Sonrası | |||
|
—
Yunan Mitolojisi bilimsel ve felsefi
düşüncenin özgürlüğünü kısıtlayacak yetkeci bir inanç biçimi değildi.
Tam tersine,
mitolojik
imgelem bilimsel düşüncenin zorunlu öncülü oldu.
Bir dinadamları sınıfının olmadığı ve inancın özgür olduğu Helenik dünyada insanın
büyümesi için, özgürce düşünmesi için, kendine saygı duyması ve değer
vermesi için hiçbir sınır, hiçbir engel yoktu. Dahası, görevleri Bilimleri
ve Sanatları desteklemek olan Tanrıçalar da vardı. Düşünceye tanıdığı
sınırsız özgürlük ile, baskısızlığı ve korkusuzluğu ile, Antik dünya nefreti
tanımıyordu, yaşam soylu, anlamlı ve değerliydi. Henüz tılsımı elinden
alınmamış o varoluşta, Tanrılar insanlarla dosttular:
Mitoloji
hiç kuşkusuz tinsel gerçekliğin büyümesinde yalnızca bir evredir. Bütün
bir dünyayı romantikleştirmesine, güzelleştirmesine, masallaştırmasına
karşın, mitolojik imgelem törel dünyayı tam açınımı içinde kavrayacak
tinsel derinlikten yoksundu.
Türe, sevgi, insan hakları henüz evrensel değerler olarak varoluşa
indirilmiş değillerdi. |
|||
| Nefret: Yokedicilik: Bilgisizlik: Barbarlık | |
![]() |
Dördüncü yüzyılda Roma İmparatorluğunda sıkı sıkıya kurumsallaşan Hıristiyanlık daha sonraki yüzyıllarda Avrupa’da yaygın olarak kabul edildi. Yunanlıların ussal bilimleri ve felsefeleri Kilise öğretilerinin yargısı altına düştüler. Us usdışı inanca boyun eğdi. En parlak beyinler ve en duyarlı ruhlar kendilerini sınırlı, yasaklı, tabulu bir düşünce evrenine uyarladılar. Böyle çarpıtılmış us bilim ve felsefeye karşı yalnızca ilgisiz olmakla kalmaz, ama onlardan korkar, onlara açıkça düşman olur. İlkin Gizem dinlerinde boşinançla bütünleşen ve daha sonra kurumsallaşarak politik bir erk olan Hıristiyanlık antik bilim ve felsefede doğallıkla kendi için yalnızca bir gözdağı gördü. Augustine’in tutumu dönemin tutumunu temsil edicidir. 386’da geometri, aritmetik, gökbilim ve müzik gibi dört bilimi kapsayan ‘özgür sanatların’ önemini vurgularken, ölümünden birkaç yıl önce bu tutumundan pişmanlık duyduğunu ve kuramsal bilimlerin ve mekanik sanatların bir Hıristiyana hiçbir biçimde yararlı olamayacağını bildirdi. Öğretmeni Milanolu Ambrose göklerin küresel olduğuna inansa da, böyle sorunları önemli görmüyor ve ‘‘Yeryüzünün doğasını ve konumunu tartışmanın bize gelecek yaşam umudunda hiçbir yardımı yoktur’’ diyordu. |
|
Bu yaklaşım zamanla
Yunan bilimine bütünüyle ilgisizleşti ve yabancılaştı. Aynı sıralarda,
İS 389’da, İskenderiye kütüphanesi Hıristiyanlar tarafından yokedildi.
Hıristiyanlığın gelişmesi ve güçlenmesi ile orantılı olarak Tarihin yönü
tersine çevrildi. Yunanlıların evrenbilimlerinin yerine bronz-çağı kuramına,
dünyanın yassı olduğunu ileri süren görüşe geri dönüldü, Yunan evren dizgesinin
ateistik olduğu bildirildi. Atina’da kurucularının tini ile hiçbir ilgileri
kalmamış olmasına karşın işlevlerini sürdüren Akademi ve Lise
İS 529’da Justinian tarafından kapatılıp tarihten bütünüyle silindi. |
|
![]() |
Rubaiyat’ın yazarı olan İranlı Ömer Hayyam (1044? - 1123?) Nishapur’da çok iyi bir felsefe ve bilim eğitimi aldıktan sonra Semerkant’a giderek orada Cebir üzerine bir inceleme yazdı. Selçuk Sultanı Melikşah tarafından takvimin reformu için zorunlu olan gökbilimsel gözlemleri yapması için kendisine bir çağrıda bulunuldu. Geliştirdiği takvim Gregoryan takvimden daha doğruydu. Ömer ayrıca İsfahan’da başka gözlemcilerle birlikte bir gözlemevi kurmakla görevlendirildi. Cebir çalışması ikinci dereceden denklemlerin geometrik ve cebirsel çözümlerini, aralarında kübik eşitlikler de olmak üzere eşitliklerin bir sınıflandırmasını, tümünü çözmek için dizgesel bir girişimi, çoğunun bölümsel geometrik çözümlerini kapsar. Ömer ayrıca 13 değişik kübik eşitlik biçimi türetti. Üssün olumlu tamsayı olması durumunda binomial gelişimi belirledi ve Öklides’in belitleri ve konutları üzerine irdelemeler yaptı. Özgül ağırlık için yöntemler geliştirdi. |
|
Dünya
bilgeliği en sonunda Avrupalı Hıristiyan tarafından alındığı zaman ancak
tarihsel süreklilikten koparılarak ve Hıristiyan önyargıyı alındırmayacak
bir biçime indirgenerek alındı. Bu skolastizmdir, ve usun üzerinde bir
yetkenin olduğunu, usun özgürlüğünü denize atması gerektiğini ileri sürer.
Bu yetke tanrısal filan değil ama her durumda barbar rahip kafasının yetkesidir.
Avrupa’da
felsefe gibi bilim de sürekli olarak boşinanç tarafından terörize edildi.
Hıristiyanlık
başından bu yana ve her bölüngüsünde usu birincil düşmanı olarak gördü.
Çünkü ussallık usdışının sonudur. Ussal bir Hıristiyanlık kendi ile çelişkiden,
kendini ortadan kaldırmadan başka bir anlama gelmez. Ve rahipler hiçbir
zaman düzenlerinden vazgeçmeye
istekli değildirler. Hıristiyanlık tamamlanmış din değildir: Eksiktir.
Bilinemezciliği, gerçekliğin insanı aştığını, Tanrının bir düşünce nesnesi
olamayacağını öğretir. Baştan sona pozitiftir ve bir dinadamları sınıfının
özencinde dünyasallaşır. Topluluk duyuncu dinadamının bireysel özencinin
denetimi altındadır. Avrupa’da felsefenin kuşkuculuğa indirgenmesi
Hıristiyan dinsel tutumla bütünüyle uyum içindedir çünkü yalnızca Katolik
Kilise değil ama Luther’in kendisi de Usun ayaklar altına alınmasını buyurur.
Doğal us salt doğallığı ile bu boşinanca karşı çıkar. Dinin pozitifi
her zaman usun negatifidir. Ama us bu doğal hakkının bilincini bile Avrupa’da
çok geç bir tarihte ve açıkça Doğu bilgeliği tarafından yüreklendirilerek
kazandı. Ve bir Aydınlanma pozuyla ortaya çıktığında, inancın us ile uyumu
yerine bütün bir inançla birlikte bütün bir usu da ortadan kaldırmaktan
daha iyisini yapamadı. Us skolastik kalıp altında boşinanca hizmet etmeye
indirgenir, düşünce özgürce devinemez, ve inanç ve bilgi, yürek ve us
arasındaki uyum ortadan kaldırılır. Us görgücü kalıpta da boşinanca hizmet
etmeye indirgenir, düşünce özgürce devinemez. İnanç ve Usun birliği
karşısında ölçüldüklerinde, Aydınlanma Boşinançtan bir atom bile daha
iyi değildir, Boşinanç ve Aydınlanma özsel olarak bir ve aynıdırlar. |
|
|
|
Batı
biliminin tarihsel temellerinden kopması bu sözde ‘bilimsel’ kafa yapısının
tüm kıpılarında kendini gösterir. Modern Batı ‘bilim’i dediğimiz şey özsel
olarak uygulayımbilime bozulmuş anlamayan ama yalnızca sonuçlarla
ilgilenen yararcı bir pozitif bilgi kütlesidir. Böyle bir usdışının tarihsel
olarak temelsiz olması hiç kuşkusuz o kökenlerin kendileri adına bir onurdur. Bu
yalancı bilimin kendini bir sömürü ve savaş, bir tüketim ve yokedicilik
düzenine uyarlaması onun ayrıca törel ussallıktan da kopmasını gerektirir. Bu kopukluk başka bir olguyu, Batıda bilimin niçin militarizmin ve kapitalizmin hizmetindeki bir kuruma bozulduğunu anlamayı da kolaylaştırır. Ve bizi bilimsellik ve törellik arasındaki ilgi üzerine düşünmeye götürür. Batılı pozitiviste, özellikle Newton’a gelinceye dek felsefe ve bilim tarihinde yalancılık diye, dolandırıcılık diye, hırsızlık diye birşey yoktur. Herkes sürecin bütünlüğünü tanır, öncellerine borcunu bir onur edimi olarak minnettarlık duygusuyla öder, geçmişi karalamakla değil ama onu tam değerinde özümsemekle ilgilenir. Platon’dan Ptolemi’ye, Kopernik ve Kepler’e bu böyledir. Hegel bütün bir felsefe ve bilimler tarihininin birikimi karşısında aynı onurlu tutumla davranır. Alman Romantikleri ve Klasikleri sanatta böyle bir bütünlüğü ve sürekliliği insanlığın ideal birliğinin koşulu ve anlatımı olarak doğrularlar, Doğuyu Romantizmin gerçek yurdu olarak görürler. Ama Batılı pozitivist için törellik, dürüstlük birer gözlem olgusu olmayan ve doğrulanmaları olanaksız anlamsız tinselliklerdir. |
| Tıpkı Helenik ve Helenistik uygarlıkların ortadan kalkıp tarih olmaları gibi İslamik uygarlık, Selçuklu ve Osmanlı uygarlıkları da tarihsel işlevlerini tamamlayıp yittiler. Kalmaları, sürmeleri anlamsız olurdu. Bugün kendilerini ve dünyayı anlamalarını sağlayacak kavramsal olgunluktan yoksun Arap Devletlerinin dünya tarihini özgürlük ereğine doğru ilerleten İslamik uygarlıkla adın dışında hiçbir benzerlikleri ve hiçbir ilgileri yoktur. Bugün yabancı bir tarihe ait olan bu ülkelerin dünyanın pozitivist bilimsel etkinliğindeki payları bile bir UNESCO araştırmasına göre ancak %0,7’dir. | İslamik bilgeler yalnızca Helenik ve Helenistik bilgelik kalıtı üzerine yorumlar yapmakla yetinen ve onları Batılı pozitivistlere iletmekle görevlerini tamamlayan insanlar değillerdi. Yalnızca ‘yorumcular’ ya da yalnızca ‘ileticiler’ değillerdi. Bu Hıristiyan Batının inanılması en güç yalanlarından biridir. Ama mantıksaldır çünkü Hıristiyan tinin İslamik uygarlığa kaçınılmaz olarak bütününde hastalıklı bakışının bir parçasıdır. Türk, İran, Arap, İspanyol, çeşitli uluslardan insanların ortaklaşa yaratıları olan İslamik bilgelik tini dönemin toplumsal ve politik olgunluk ve özgürlüğünün dolaysızca yansıtıcısıdır ve bilimlerde bir özelleştirme yapmadığı gibi bilgiyi duygudan, gerçekliği inançtan da ayırmıyordu. Toplumbilimde gelişmeler yapan aynı bilge müzik kuramına da katkıda bulunuyordu. Modern ‘org’un da buluşçusu olan Farabi’nin müzik üzerine çalışmaları tıpkı mantık ve toplumbilim üzerine çalışmaları denli değerli ve etkiliydi. Ömer Hayyam matematik çalışmalarının yanında şiir yazardı — tıpkı ‘dünya yazını’nın sürekliliğini, bütünlük ve birliğini kavrayan Goethe’nin sanat uğruna bilimi bir yana bırakmaması, tam tersine kendini bir sanatçıdan önce bir bilimci olarak görmeyi istemesi gibi. |
| BİLİMİN SÜREKLİLİĞİ | aa |
|
|
Kepler
Kopernik’in çalışması üzerine yazarken şunları belirtir:
‘‘Bu kitap [‘Kopernik Gökbiliminin Özeti / Epitomes Astronomiae
Copernicane’ (1620)] Aristoteles’in ‘Gökler Üzerine’ kitabına
bir ek olarak hizmet etmek üzere tasarlanmıştır.’’
Ya da Ptolemi’nin yerözeksel kuramı üzerine Maxwell’in kendisi şunları söyler:
‘‘dünyanın çevrindiğini bildiren Kopernik dizgesi,
geometrik bir bakış açısından, dünyanın dinginlikte olması ve göksel cisimlerin
görünürdeki devimlerinin onların saltık devimleri olması gerektiğini bildiren
dizge üzerinde yalınlık dışında hiçbir üstünlük göstermez’’
(Özdek ve Devim, Konu 104). Kopernik ve Ptolemi önsavları bütünüyle
aynı gözlemsel gereci kullanırlar, ve her ikisi de dünyanın dönüşünü
doğrudan kanıtlayacak bir ‘‘dinamik’’ deneye, Foucault’nun ‘‘sarkacı’’na
(‘‘saltık devim’’in saptanması) başvurmazlar. ‘‘Yalınlık’’ dışında, her
iki önsav da eşit değerdedir, her iki önsav da sayısız anomali ile
yüklüdür, ve teleskop kullanılıncaya dek, ve dinamik deneylere başvurmaksızın,
salt ‘‘yalınlık’’ ölçütü pekin yargıya götürmek için yetersizdir. Kopernik’in
güneşözeksel önsavına Aristoteles / Ptolemi önsavı üzerinde deney
ve gözlem tarafından kazandırılan hiçbir üstünlük yoktur.
Bunun dışında, Kopernik’in önsavı kendisinin belirttiği gibi, çok daha önceden
antik dönemde ‘‘Pisagorcu Herakleides ve Ekfantos,
ve — Cicero’nun belirttiği gibi — Siraküzeli Hiketas’’ tarafından
paylaşılıyordu; ‘‘onlar Dünyayı evrenin özeğinde
dönüyor olarak aldılar.’’ Platon’un kendisi
Timaeus’ta dünyanın ekseni çevresinde dönüşünden söz eder,
ve yine Kopernik’i izlersek, ‘‘Gerçekten de,
hiç de sıradan bir matematikçi olmayan ve Platon’un yaşamöykücülerinin Platon’un
onu görmek uğruna İtalya’ya gittiğini söyledikleri Pisagorcu Filolaus’un
Dünyanın bir dairede döndüğünü ve kimi başka devimlerde dolaştığını ve gezegenlerden
biri olduğunu savunmuş olduğu düşünülür.’’
Bilimsel ‘‘devrim’’ görünürde deneysel bir doğrulama üzerine dayanmaz. Dahası, ancak ‘‘yeni’’ olduğu ileri sürülerek bir devrim olduğundan söz edilebilir — ki Kopernik’in kendisi yeni olmadığını belirtir. Sorun bir ilerlemenin yer alıp almadığından çok, bir devrimin yer alıp almadığıdır. Ve gerçekten de bir devrim ‘‘yer almıştır,’’ ama ortaçağ Avrupa bilincine karşı, ve Katolik Kilise’nin kuramına karşı. Çünkü bütün bir Hıristiyan Batı uygarlığı ilk çağdan orta çağa ‘‘gelişirken’’ antik kuramları unuttu; gerçekte, tarihi ‘‘çürütürken’’ ve barbarlaşırken, sonunda dünyanın ‘‘düz’’ olduğu yolundaki İncil görüşüne geri döndü. Bu bilinci yoketmek bir devrimdi. Ama bu bilinç bilimsel olmadığı gibi, çoktandır dinsel bir bilinç olmaktan da çıkmış, bütünüyle karanlık bir ‘‘politik’’ bilince dönüşmüştü. Paradigmacı sürü psikolojisi konuya bütünüyle ilgisizdir. Ve Kopernik’in kendisi Ptolemi için Maxwell ile aynı şeyleri söyler: ‘‘Çünkü eğer hayranlık verici özeninden ve çalışkanlığından ötürü tüm başkalarının önünde duran İskenderiyeli Claud Ptolemy kırk yıldan daha uzun süren gözlemlerin yardımıyla bu sanatı geriye dokunmadığı hiçbirşeyin kalmamış göründüğü denli yüksek bir noktaya getirmiş olsa bile, gene de birçok şeyin onun öğretisinden doğması gereken devimler ile değil ama dahaçok sonradan keşfedilen ve onun bilmediği devimler ile uyum içinde olduklarını görürüz’’ Göksel Kürelerin Dönüşleri Üzerine / De revolutionibus orbium coelsitium, 1543). Sözlerin tonu minnettardır ve tümünde de bilim bir değer olarak da görülür, çünkü ussalcılık bilimi değer-siz ya da değere ilgisiz bir olgu olarak göremez. Ve Ptolemi duyunç ve değer ölçünlerini belirtir: ‘‘...
Ve aslında bu aynı bilim dalı tanrısal şeylerde düşünülen aynılık, iyi
düzen, iyi oran ve yalın doğrudanlık aracılığıyla kişileri eylemlerin
ve karakterin soyluluğu açısından anlamaya başka herhangi bir daldan daha
çok hazırlayacak, izleyicilerine o tanrısal güzelliği sevdirecek, ve onlarda
ruhun benzer bir durumunu bir bakıma doğallaşmış bir alışkanlığa çevirecektir.
Ve
böylece kendimiz her zaman oldukları gibi olan şeylerin bilim dalına duyduğumuz
sevgiyi sürekli olarak arttırmaya çalışır, ve bunun için böyle bilimlerde
kendilerini onlara verenler tarafından daha önce keşfedilmiş olan şeyleri
öğrenir ve ayrıca onlardan bize dek geçen zamanın olanaklı kılabileceği
türde küçük bir özgün katkıda bulunuruz’’ (Almagest,
İS 2’nci Yüzyıl, Kitap 1, 1. Önsöz). |
| İslamik Tıp Biliminden Örnekler |
![]() |
Al-Razi’nin Hawi başlıklı kitabının bir eşleminin son sayfası. Adı belirsiz olan eşlemci çalışmayı bitirdiği günün tarihini verir: 487 yılı, Dhu al-Qa`dah, 19 (30 Kasım 1094). Hawi Arap tıp elyazmaları arasında bilinen en eski üçüncü yapıttır. (U.S. National Library of Medicine
(NLM) |
Abu
Bakr Muhammad ibn Zakariya’ al-Razi, 865’te (251 H) İran’ın Rayy kentinde
doğdu ve aynı kentte 925 (312 H) yılında öldü. Felsefede olduğu gibi müzik
ve simyada da bilgili bir hekim olan Razi Orta Asya saraylarında hizmet
etti ve Rayy ve Bağdad hastanelerinde başhekimlik yaptı. Razi’nin en aranan çalışması TIP ÜZERİNE KAPSAMLI KİTAP (Kitab al-Hawi fi al-tibb) kendi klinik deneyimlerinin yanısıra hastalıklar ve sağaltımları üzerine daha önceki yazarlardan pasajlar da kapsıyordu. Hawi’nin içeriği değişik hastalık başlıkları altında düzenlenmiştir ve farmakolojik konular üzerine ayrı kesimler vardır. |
![]() |
İbni Sullum tarafından 17 yüzyılda yazılan İnsan Bedeninin Sağaltımında Eksiksizliğin Doruğu’nun (Ghayat al-itqan fi tadbir badan al-insan) yaldızlı açılış sayfası. Sallum’un Paracelsus (tıbbın ‘Luther’i olarak bilinir)) tıbbı üzerine bu çalışmasının bir Osmanlı eşlemi Sami Mustafa Efendi tarafından 26 Ekim 1749’da (2 Şaban 1162 H) tamamlanmıştır. |
1493’te İsviçre, Einsiedeln’de doğan Paracelsus 1636’da Die grosse Wunderartzney’i (Büyük Cerrahi Kitabı) yazdı. Avrupa üniversitelerinin her şeyi öğretmediklerine inanan Paracelsus 1524’te 10 yıllık Avrupa, Mısır ve İstanbul yolculuklarından sonra doğduğu kente geri döndü. Batıda kimya ve tıp arasındaki ilişkiyi saptayan bilgin olarak tanınır. Halep doğumlu bir doktor olan ve daha sonra IV’’üncü Mehmet’in saray doktorluğunu yapan Sali ibn Nasr ibn Sallum sağaltımında mineral asitleri, tuzlar ve simya işlemleri kullanan Paracelsus’un ‘kimyasal tıb’bından büyük ölçüde yararlanmıştı. |
![]() |
1681’de Paris’te yayımlanan Pharmacopoea Persica ex idiomate Persica in Latinum conversa’nın ön kapağı. İnceleme Rahip Angelus de Sanctu Josepho [Joseph Labrosse] tarafından Muzaffar ibn Muhammad al-Husayni’nin bileşik sağaltımlar üzerine Farsça bir kitabının Latince bir çevirisini ve yorumları içerir. | 17’nci yüzyılda Avrupa tıp düşünceleri yavaş yavaş İslamik dünyada kabul görmeye başlarken, Avrupalılar da İslam dünyasındaki tıbbi uygulamalara ilgi duymaya başladılar. 1636’da Toulouse’da doğan Josep Labrosse 1662’de Roma’ya giderek iki yıl Arapça çalıştıktan sonra 1664’te İsfahan’a giderek Farsça öğrendi. İran’da tıbbı Hıristiyanlığı yaymak için bir araç olarak da kullanırken bu arada tıp üzerine birçok Arapça ve Farsça kitab okudu, ‘‘İsfahan’ın alimlerinin evlerini ziyaret etti ve eczacı ve kimyacıların dükkanlarına yüzlerce ziyarette bulundu.’’ |
![]() |
Göz Hastalıklarının Sağaltımı Üzerine Düşünmenin Sonucu (Natijat al-fikar fi `ilaj amrad al-basar) Kahire’de Fath al-Din al-Qaysi (ö. 1259/657 H) tarafından yazıldı. Adı bilinmeyen bir eşlemcinin elyazması 16 Kasım 1501’de (5 Jumada I 907 H) tamamlandı. | ETKİLEŞİM. 18’inci yüzyıl ortalarında İstanbul’da veba salgını çıkınca geleneksel İslamik tıbbı bu yabancı hastalıkla savaşmada çaresiz göründü. III’üncü Mustafa bir Hollandalı tıp reformcusu olan Hermann Boerhaave’nin (ö. 1738) iki incelemesinin Türkçe’ye bir çevirisinin yapılmasını istedi. Türkçe çeviriler 1768’de saray doktoru Suphizade Abdül Aziz tarafından Avusturya yorumcusu Thomas von Herbert’in yardımıyla tamamlandı. Suphizade yalnızca Boerhaave’nin düşüncelerini çevirmekle kalmadı, ama onları İslamik tıp ile uyumlu bir yapı içinde düzenledi. |
![]() |
İbni al-Nafis’in Mujiz ya da Özlü Kitap’ı üzerine al-Aqsara’i (ö. 1370 (771H)) tarafından Arapça’da yazılan ve Mujiz İçin Anahtar denilen bir yorum. Burada görme dizgesinin şematik bir çizgesini gösteren eşlem Ekim 1407’de (Jumada I 810 H) tamamlandı ve saklanan en erken eşlemlerden biridir. |
YORUMCULAR VE İLETİCİLER? 9’uncu yüzyılda doktor-çevirmen Hunayn ibn Ishaq oftalmoloji üzerine aralarında Göz Üzerine On İnceleme’nin de bulunduğu ve Yunan-Roma incelemeleri üzerinde büyük bir ilerleme gösteren monograflarını yazdı. Oftalmolojik çalışmalar arasında en değerli görülenlerden biri Bağdad’da çalışan Ali ibn Isa al-Kahhal (ö. 1010/400 H) tarafından yazıldı ve 130 göz hastalığını kapsıyordu. |
![]() |
18’inci yüzyıl doktoru Husayn ibn Muhammad Hadi al-`Aqili al-`Alavi tarafından İlaçların Açıklaması Üzerine bir incelemenin (Makhzan al-adwiyah dar-i bayan-i adwiyah) yaldızlı açılış sayfaları. Elyazması 3 Maysı 1732’de (4 Dhu al-Hijjah 1144 H) yazıcı Hasan ibn Abd al-[?] Musavi tarafından tamamlandı. | ![]() |
![]() |
İbni Sina (ö. 1037/428 H) tarafından Tıp Kanunu (Kitab al-Qanun fi al-tibb) büyük bir olasılıkla 15’inci yüzyıl başlarında İran’da yapılan seyrek tam eşlemlerden birinden 4’üncü kitabın yaldızlı açılış sayfası. |
| Bir ‘Bilimler, Sanatlar ve Meslekler Ansiklopedisi’den Resimler |
|
|
|
||||||
|
|
|||||||
| Diderot’un
1751’de yayımlamaya başladığı Ansiklopedi
1780’de 36’ıncı cildin yayımı ile tamamlandı. Ansiklopedi’nin inançsızlığı öven yazılar içeren yedinci cildinin yayımlanmasından sonra d’Alembert editörlüğü bıraktı ve benzer olarak Ansiklopedi’ye müzik makeleri ve bir de ‘Economie politique’ ile katkıda bulunan Rousseau da yazılarını çekerek girişime karşı düşmanca bir tutum aldı. Jesuitler ve daha başka dindar çevreler Encyclopédie’nin yayımını önlemek, hiç olmazsa güçleştirmek için ellerinden geleni yaptılar, zaman zaman başarılı oldular, basımını ve satımını durdurdular. Ansiklopediciler de Sarayda güçlü kişilerin koruması altındaydılar. Yayımların onaylanmaları ya da sansür edilmeleri konusunda karar veren Saray Kütüphanecisi Malesherbes ve yasaları yürütmek ve kitap basım ve dağıtımını izlemekle yükümlü olan Polis şefi Sartine tarafından kollandılar. Ansiklopedi yayımını tamamladı. Jesuitler 1762’de Fransa’dan sürülmüşlerdi. Ansiklopedi’nin hiçbir ön tasar ve düzenleme izi göstermeyen engin derleminde hemen hemen her konuya ve giderek aynı konu üzerine değişik görüşlere yer verilir. Kendileri uygun gördükleri gibi ve sık sık konu dışına çıkarak rahatça yazan yazarlar tüm mesleklerden ve toplumun tüm sınıfları arasından gelir: askerler, tüzeciler, doktorlar, sanatçılar, dinadamları, bilimciler, felsefeciler, tanrıbilimciler, devletadamları vb. |
||||||||
| Karanlık özdekçiliği ile Aydınlanma Dünya Tarihinin olumlu içeriğine ait bir kıpı değildir. Özsel olarak insanın Eğitimi olan İlerleme sorunu ile ilgisi bütünüyle pragmatiktir. Rousseau, Romantikler, Herder, Hegel, aslında tüm felsefeciler, tüm ussal eğitbilimciler bu ruhsuz özdekçiliğin Batı tininin eğitiminde yol açmakta olduğu yıkımı durdurmaya, Hıristiyan dünyayı usun yoluna çekmeye çalıştılar. Başarılı olamadılar çünkü böyle bir kurtuluş Usu, Duyuncu ve Duyarlığı ile yeni, yepyeni bir uygarlığın kuruluşundan daha azı olamazdı. Aydınlanma, tıpkı Reformasyon gibi, modern ekinin tözsel bileşenlerinden biri oldu ve etkilerini modern eğitim kurumlarında pozitivizm biçiminde sürdürür. | Katolik
Kilisenin Avrupa için tarihsel anlamı Hıristiyanlığı tüm insan gelişimin
ilkesini üretmiş olan Antik Dünyanın pırıl pırıl uygarlığına karşı savunmak,
onu ilerlemenin yokedici sürecinden çekip çıkarmak, Kıta’da insanlığın tüm
bilimsel, felsefi, sanatsal ve törel kazanımlarından bağışık bir teokrasinin
egemenliğini kurmaktı. Bu amaç uğruna her us-dışı, duyunç-dışı, insanlık-dışı
araç kullanıldı. Katolik Kilise Güney Avrupa’yı dünya tarihinden soyutlamayı
başardı. Bütün bir uygar dünyanın pırıl pırıl aydınlık içinde yaşadığı yüzyılları
Avrupa sözcüğün tam anlamıyla zifiri karanlık içinde ‘Orta Çağlar’ olarak
yaşadı.
Her uygarlık biçimi kendisinin tarihin sonu olduğu yanılgısına düşer, ve bu düzeye dek tutucudur. Ama Antikçağın kütüphanelerini yakmakla başlayıp Avrupa’yı en son Arap kitaplarına dek tüm ışık kaynaklarından baştan sona temizleyen Katolik Hıristiyanlığın kendine özgü yanı insan usunu ve duyuncunu, bilgisini ve duygusunu küçültmeye yönelmesinde yatar, ve bu düzeye dek gericidir. Roma İmparatorluğu ile yüzyıllar boyu süren ilişkilerine karşın uygarlaşmaya direnen Germanik kabileler beşinci yüzyıldan sonra kısa bir süreç içinde Hıristiyanlaşarak feodal bir zorbalık, eşitsizlik, bilgisizlik, pislik, boşinanç ve barbarlık dönemine girdiler. Aydınlanma gerçekten de bir karanlıktan kurtuluş özlemini anlatır. Eğretileme sanatı seyrek olarak böylesine anlamlı ve geçerli bir kullanım bulur. Ve eğretileme sanatı seyrek olarak böylesine eğreti kalmayı sürdürür. Katolik Kilisenin karanlığı ortaçağ Avrupasının sorunuydu, başkalarının değil. Protestanlar sorunlarını bu sözde inancı reddederek, hiçbir zaman gelişmemiş Germanik duyuncu toplumsal varoluştan bütünüyle soyutlayarak, bireyi duygusuzlaştırarak, topluluk yaşamını bütününde ortadan kaldırarak çözdüler. Tanrılarını öldürdüler. Sevgi ve Gerçeklik ve Güzellik tinini bütününde yokettiler. Dünyadan dev bir fabrika ve pazar yapma işlerine başladılar, her kıtada özgür tecim bayrağını dalgalandırmak için savaştılar. Katolik Kiliseleriyle birlikte ve bir Reformdan geçmeseler de Aydınlanmış olarak yaşamayı seçen Latinler ise İlerlemenin Aydınlanmadan çok daha fazlasını gerektirdiği olgusunun yaşayan kanıtlarıdırlar. |
|
|
||
|
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
1.
Tarih |
![]() |
| (C) Aziz Yardımlı, 1998-9 / İdea Yayınevi | |