|
Bu çözümlemeler dizisinde kullanılan yöntem olguları kavramları ile tanımlamak, onları kendi mantıkları içinde, kendilerinde oldukları gibi anlamaktır. Dünya çoğu kez onu görmeyi istediğimiz gibi değildir. Çoğu kez olgulara, görüngülere yüklediğimiz kavramlar onları olduklarından başka şeylere çevirirler. Ama olguların şu ya da bu bakış açısına göreli olmayan gerçeklikleri vardır, onları yapan bireylerin olduğu gibi onları gözleyen bireylerin de dolaysız bakış açılarının ötesinde yatan saltık, nesnel anlam ve önemleri vardır. Us insanın dünyayı anlamasını, ve onu tam ve doğru anlamasını, onu gerçekte olduğu gibi anlamasını olanaklı sayar. Ve tarihte bilinçli olmak, yaşamda ne yaptığını ve ne olduğunu, nereden geldiğini ve nereye gittiğini bilmek söz konusu olduğunda, varoluşçu mızmızlığın üstünde ve ötesinde, herşey gelip insanın kendini ve dünyasını anlamasına dayanır. Ve bu bilgi ve duygu ve duyarlık eyleminin kendisi herşeyi İDEA ve İDEALLER karşısında ölçmeye, tüm olguları kavramları yoluyla anlamaya dayanır. Eğer gerçeği kavramayı istemiyorsak, böyle bir saçmalık yoktur ve herşey görelidir diyorsak, kuşkucu dikbaşlılığa sarılmada diretiyorsak, o zaman görüngüyü — bütün bir tarihi — kendimiz için dilediğimiz gibi biçimlendirebiliriz. O zaman BİLGİden söz etmenin bir gereği kalmaz. Gerçekliğin yerine öznel önyargıyı geçirdiğimiz zaman, türeden, özgürlükten, insan olmanın değerinden söz etmenin kendisi saçmalaşır. |
Böyle kavramsal çözümleme çabaları yoluyla ilkin yalnızca olguları daha iyi anlamayı, üzerlerine daha iyi düşünmeyi umabiliriz. Bilgilenme bir süreçtir, bilincin gerçekliğe doğru sürekli değişimi, eğitimidir. Bir kavramın gerçek yerini saptadığımız zaman, bilinç dizgemiz bundan böyle olduğu gibi kalmaz, kazandığı yeniliğe bağlı olarak değişmeye, bütününde yeniden kurulmaya başlar. Bu yalnızca bireysel bilincin değil ama bütününde bilincin değişim ve eğitim yoludur. Her tarihsel bilinç biçimi yalnızca kendi özel ilkesi çevresinde kurulan geçici bir dizgedir, ve önemi ve değeri yalnızca ve yalnızca bütünü oluşturan süreklideki bir evre olup olmadığına bağlıdır. BÜTÜN aynı zamanda tüm bu evrimin, gelişmenin, İLERLEMEnin kendisi uğruna yer aldığı ve yalnızca onu saklayan EREKtir. Yalnızca bütün olan, yalnızca ereğine dek gelişmiş us gerçekliktir. Ve bu GERÇEKLİK üzerinde hepimizin anlaşabileceği biricik idealdir. Gerçeklik Usun kendisine ve böylece dünyasına vereceği biçimdir. Ama Gerçeklik dosdoğru cebe indirilebilecek hazır, verili birşey değildir. Usun bilgi üreten, insana bilmenin onurunu, değerini, özgürlüğünü kazandıran TANITLAYICI emeğini gerektirir. Yanlışı yaşamayı seçemeyiz. Tıpkı Gerçekliğin İyi ve Güzel de olacağından kuşku duyamayacak olmamız gibi. İnsan doğasını gerçekleştirmenin istenebilir birşey olmadığını, gelişmenin, özgürlüğün vargısının korkunç birşey olacağını kabul edemeyiz. Kuşkuculuğu doğrulamayı, içimizdeki insanı yalnız bir bencillik içine gömmeyi başaramayız. Ancak Gerçeklik, ancak Us bizleri özgür, eşit ve kardeş yapar, çünkü biricik özdeş, ortak, evrensel doğamızdır. Eğer insanın dünyasını özgür duyuncu ve istenci ile belirlediğini kabul ediyorsak, dünyanın özbilinçsiz insanlık tarafından daha iyi yapılabileceği gibi bir yanılgıyı anlamamız bile olanaksızlaşır. Ve bu bize gelecek için komplolar tasarlamak yerine, şimdiyi insan değerleri ile karşılaştırma içinde ölçmenin en etkili, en doğru, en gerçek eylemi sağlayacak biricik geçerli yol ve yordam olduğunu gösterir: Anlama biricik gerçek eylemdir çünkü istencin kendisidir. |
|
![]() |
![]() |
|
|
|
Erek
Ereksiz dünya saçmadır — tam olarak varoluşçu usdışının buyurduğu gibi. |
— Gelecek Şimdiyi belirler mi? — Var olmayan var olanı? — Salt bir ideal olan reel olanı? — Salt bir Erek olan, salt bir Tasar olan şimdide olan üzerinde etkide bulunabilir mi? — Duyusal olarak, ya da görgül olarak, ya da özdeksel olarak varolmayanın gücü duyusal vb. olarak varolanın hakkından gelmeye yeter mi? Tümünün de yanıtının olumlu olduğunu adımız gibi biliriz: Salt ideal olan, salt bir gizillik ya da kendinde olan varoluşta olanı, reel olanı kökünden söküp atar, kendisi yine aynı yazgıya uğramak üzere edimselleşip onun yerini alır. — İnsan varoluşu başından sona dek ereksel değil midir? Yoksa dürtüsel, düzeneksel midir? İstenç tam olarak dışsal nedenselliğe meydan okuyan, tam olarak doğanın zorunlu düzenekselliğini tanımayan özgürlük değeridir. Ve tüm varoluşu kendi tözünden belirleyinceye dek, tüm başkalığı yalnızca kendi terimlerine çevirinceye ve böylece sonsuzluğunu, başkasında kendi ile birliğini tanıtlayıncaya ve elde edinceye dek devimini durdurmaz. |
|
İlerleme
ve Eytişim |
‘İlerleme’ bir Ereğe doğru değişimdir. Sürekliliği varsayar: Varolanın
kendini olumsuzlaması, böylece karşıtının yine onun kendisinden
doğuşu, ve bu kendi karşıtında yalnızca kendisinin saklanışıdır. |
|
Erek
ve Anlam |
Tarih bir İlerlemedir. Ve ereksiz ilerleme saçmadır, usdışıdır, anlaşılmazdır. Olmayandır. Eğer Tarih İlerleme değilse ya da bir Ereği yoksa, eğer Duyuncun ve İstencin büyümelerini, tam gelişimlerini hedefleyen bir süreç değilse, eğer insanları Türede ve Sevgide soluk alan bir dünyaya götürmüyorsa ve eğer onu bu kendi Özgürlük ereğine biz ulaştıramıyorsak, o zaman anlamsızdır. Böyle Tarih olmasa da olur, ve insan varoluşunun saçmalığına tanıklık eden rasgele bir magazin arşivinden, olaylara ve olgulara yalnızca kendi öznel önyargılarını yansıtan kişisel yorumlardan daha öte bir değeri yoktur. Çöpe atılmayı hak eder. Evrenin bir köşesinde kendilerini unutmuş yaratıkların kör döğüşünden daha anlamlı birşey olduğu, bir kötülük gösterisi olduğu bile söylenemez. Bir ölüm içgüdüsünün, bir nefret ilkesinin denetimi altında olduğunda diretmek bile saçmalaşır. Bir aptallık öyküsü olur. |
|
1000 Işık Tapınağında yapımı 1880’lerde başlayan ‘Oturan Budha’ya (15m) tapınanlar, Singapur. |
![]() |
Görgücü bir tinsellik, görülürün, tutulurun, tadılırın
vb. ötesine yükselemeyen inanç, DUYUSAL GERÇEKLİK.
Bu tin düşüncenin arılığına, evrenselin akışkanlığına,
kuramsal düşünceye ulaşamaz. Özgürce düşünemez.
Duyusala takılan düşünce kavramın eytişimini değil ama ancak TASARIMLARIN
ÇAĞRIŞIMINI, ancak dışsal bağıntıyı izleyebilir. Böyle görgül yöntem için
örneğin nedensellik salt bir çağrışım sorunudur, geometrik nokta tebeşirin
izidir, cismin genleşmesi ile birlikte uzay da genleşir, ve zaman başlar
ve evren sonludur. Salt duyusal bilginin kabalığına bağlı kalmada direttikleri
içindir ki mantıksal pozitivizm, bilimsel görgücülük, fizikselcilik vb.
gibi adlarla ortaya çıkan hantal yöntemler bilimi reddetmek zorunda kalırlar,
yanlışlanabilirlik, doğrulanabilirlik vb. gibi ölçütlerde kavramın yargısının
üzerine yükselebildikleri sanısına kapılırlar. Bu tin çevresine inaklardan bir gelenek ağı örer. Eskimez. Tarih olmaz. |
|
|
Tarihsel
Özdekçi bakış açısına göre, Tarih sınıf kavgaları tarihidir. |
Ama Tarih böyle aptalca birşey olamaz. Eğer Tarihin onu bir Tarih yapan, onu bir ilerleme, bir gelişme, bir süreç yapan bir Ereği varsa ve bu Evrensel İnsanlık için, Ben olan Biz için ve Biz olan Ben için bu yeryüzünde, bu evrende Özgürlük ise, eğer insanlık doğal ilkelliğinin üstesinden gelerek tinsel büyümeye belirlenmişse, o zaman Tarihin kendisi yaşanmaya değer olur, anlamlı olur. Ve anlaşılır olur. O zaman ussallığın kendisinden başka birşey olmayan bu Erek uğruna varolmak daha şimdiden Özgürlüğü yaşamak olur. Ve o zaman varoluşumuz kötü bir sonsuzluğu yitirdiği için yas tutan aptal nihilistin kuramları ile tam karşıtlık içinde, Değerin kendisi, Anlamın kendisi olur. Gerçeklik anlaşılabilendir, bilinendir. Usdışı olan değil ama ussal olan anlaşılabilendir, bilinendir. Örneğin ‘nedensiz etkiyi’ ya da ‘etkisiz nedeni’ anlayamayız, bilemeyiz, ve bu görgücü, bu göreci, bu pozitivist soyutlamalara varolmanın değerini yükleyemeyiz. Yalnızca nedenin ve etkinin birliklerine, bu karşıtların ayrılmaz birliğine varlık, anlam, ve bilinebilirin değerini yükleyebiliriz. Örneğin çekmesiz itmeyi, ya da itmesiz çekmeyi anlayamayız, kavrayamayız, bilemeyiz. Anlayabileceğimiz tek şey özdeğin çekmenin ve itmenin birliği olabileceği, gerçekliğinin yalnızca çekme ya da yalnızca itme değil ama bu iki karşıt kıpının birlikleri olabileceğidir. Ussal olan, bilinebilir olan, ve var olan şey birer soyutlama olarak uzay, zaman, özdek ve kuvvet kavramları değil ama yalnızca bu kavramların somut birliktelikleridir. Yalnızca ve yalnızca ussal olan varolandır. Saçma olan varolamaz. Usdışı olan — örneğin ereksiz ilerleme, örneğin kuramsız kılgı, örneğin belirlenimsiz özgürlük — yalnızca kuruntudur, ayrılamaz olanı ayrıştıran analitik kuşkucu için ve yalnızca onun bilincinde vardır, bir hiçlik ya da yokluktur. Saçmalıktır. Ussal olan — örneğin kuramın ve kılgının birliği, örneğin neden ve etkinin birliği, örneğin yasa ve özgürlüğün birliği — varolandır, edimsel olandır, ve anlaşılır olandır. Kuramsal olanı kılgısal olandan, eylemde, edimde, edimsellikte olandan ayıramayız. İnsan eylemi söz konusu olduğunda, törellik söz konusu olduğunda, yalnızca özgür eylem gerçek eylemdir, ve bilgisiz eylemin saçmalık olması gibi eylemsiz bilgi de saçmalıktır, bir kuruntudur. Törel gerçekliğin
anlaşılmasıyla, insanın duyuncunun büyümesiyle özgürlük dünyası da büyür,
ve insan dünyası bir parça daha Kavramına yaklaşır. İlerlemenin hedefinin kendinde Usun kendi için özbilinçli Usa gelişmesi olduğu düzeye dek, ve gelişmenin Usun tüm dünyaya kendi şeklini vermesi olduğu düzeye dek, Tarihte yalnızca ussal olanın yeri vardır, bu yüzden varoluşta yalnızca ussal eylem değerli ve anlamlı ve kalıcıdır. |
|
|
|
|
|
![]() |
O zaman bu İlerlemeye katılmayan herşey gerçekten değersiz, anlamsız, önemsiz olur. Para babası para üstüne para, çalışan insan saat üstüne saat, parlamentolar yasa üstüne yasa yığarken, Yaşam yalnızca yerinde sayar. Cansıkıcı olur. Kuşkucunun, varoluşçunun, nihilistin savının tersine, tüm böyle şeyler hiç kuşkusuz bir protozoanın eyleminden daha ‘değerli’dirler. Ama ilerlemeye ve gelişmeye ve özgürlüğe katkılarının olmadığı düzeye dek, tarihsel anlamları ve önemleri koca birer sıfırdır. Usun hilesi bile olamazlar. Varoluşçuyu, nihilisti, pozitivisti aldatan olguları oluştururlar.
|
|
Modern |
![]() |
Tarihsel
özdekçilik de tarihi bir ‘İlerleme’ olarak, motoru hırs
olan, saldırganlık ve kavga
olan bir süreç olarak görür. Süreç ürününde saklanandır: Ortaklaşacılık
salt bir kavgalar zinciri olarak, sürekli bir saldırganlık boşalması olarak
yorumladığı Tarihte kendini Ölüm İçgüdüsünün son eylemi olarak bildirir
ve tarihin tüm nefretini, tüm türesizliğini,
tüm yokediciliğini
eylem ve izlencesinde
kristalize eder. Böyle ‘Erek’ mantıksal olarak bir nefret yoğunlaşmasıdır
ve eşit ölçüde mantıksal olarak tinsel özgürlüğün değil ama düzeneksel
zorunluğun bir vargısı olabilir: Bütün bir altyapı — ki en sonunda bir
alış-veriş ilişkileri düzeneğinden daha çoğu değildir — kendini edimsel
olarak erekte saklar: Mülkiyet ortadan kaldırılmaz, tarih yeni ve zorba
bir tecimciler partisinin eline düşer. Sonuçta sığ, değersiz burjuvanın
yalnızca adı değişir. Ortaklaşacılık, kendi kavramının dolaysızca gösterdiği
gibi, yalnızca bir Mülkiyet İstencidir, istencin en ilkel, dolaysız, özdeksel
biçimidir, Ve anamalın kendisini her insan değerinden daha değerli saydığı
düzeye dek, zorunlu olarak bir kabalık, güç, şiddet, ve terör istencidir.
Özdeksel dürtü dünyayı değiştirdiğinde, sömürülen insanlık bir de ruhsuz
özdekçinin özencine katlanmak zorunda kalır. Ölmeye geçer.
|
|
|
Modern |
![]() |
Nazi idealsiz, amaçsız,
ereksiz bir bitki gibi varolmayı, salt özdeksel olana değer veren dar
kafalı bir burjuva olarak yaşamayı saçma bulur. |
|
|
Nazinin insanlık nefreti kendiliğinden açıktır. Asıl sorun insanlar insanlık sevgisi adına, kurtuluş adına, barış adına yokedilmeye başladığı zaman doğar. Bu yanılsamada materyalist ‘sanat’ın rolü vazgeçilmezdir. |
![]() |
Sınıf
Kavgalarından oluşan bir tarih ancak Kavgaların son bir Kavga yoluyla
sonlanmasında ereğine ulaşır. Yanlardan birinin yenilerek boyuneğmesinde
sonlanır. Ama hiçbir kavga, hiçbir savaş yenilenin yokedilmesini
amaçlamaz. Tam tersine, kavga Efendilik uğrunadır. Başka bir deyişle,
Kavga kendi kavramında çelişkinin çözülüşünü değil ama yalnızca doğrulanışını
amaçlar. Sınıf Kavgalarından oluşan bir ‘tarih’ kurgusu kendi mantığı
gereği Ereksizdir: Son Kavga ancak yeni bir Kavganın tohumunun atılışıdır.
Ya da, böyle ‘tarih’ Tarih değildir. Öznel bir yapıntıdır.
İnanç
Özgürlüğü ve Politik Özgürlük pahasına, MÜLKİYET DÜRTÜSÜNÜN koşulsuz egemenliğini
amaçlar. |
|
| Mayakovsky de ortağımız olmayı isteyen bir sanatçıydı. Tıpkı, örneğin Aragon gibi, Hikmet gibi, ya da ... Picasso gibi. Bu ortaklık pekala Şiddet yoluyla da kurulabilirdi. Eğer ortak olmayı istemiyorsanız, ya boyun eğmeyi öğrenecek, ya da yokedilecektiniz. Ozanlar bile dünyayı cehenneme değiştirmek için çabalarken, böyle değişimin tüm onurunu Stalin’e yüklemek despota yapılan bir haksızlık değil midir? |
| Özdekçiliğin Kökenleri | ||
|
Aydınlanmanın Bilim ile, Gerçeklik ile ilgisi boş bir öznel dilekten öteye geçmez. Bilim Doğaya onda Usu bulma amacıyla yaklaşır. Evrendeki ussal öğe Yasadır, ve yasa görülür, duyulur, tadılır olmayan evrenseldir, biçim ya da ideadır, Ustur. Aydınlanmacı ‘philosophe’ ise duyumcudur, görgücüdür, ve usu çürütmekle ilgilenir. Sonunda gerçekliği olasılığa, saltık olanı göreli olana, bilgiyi sanıya indirger. |
![]() |
İlerleme Aydınlanmanın duyunçsuz usunun, tinsellikten nefretin, özdeksellik sevgisinin ilerlemesi değildir. Bu barbarlığa gerilemedir. Ancak Boşinancın Aydınlanmaya gereksinimi vardır. Ve Aydınlanma kendini bu göreli, bu tepkisel değeri içinde değil ama kendi uğruna ileri sürdüğü zaman, çekilmez olur. Us Duyuncu bütünüyle terkeder. |
|
Denis
Diderot Jesuitler tarafından eğitildi. Dinsel bir bunalım geçirerek deist, ateist, ve sonunda materyalist oldu. 1751-1772 yılları arasında sözde bir ‘us sözlüğü’ (dictionnaire raisonné) olan Encyclopédie’yi yayımladı. Bütün içeriğin özdekçi Helvétius’un Anlık Üzerine (De l'esprit) başlıklı çalışmasında özetlendiği kabul edildi. |
![]() |
Duyumcu ilkesi ile tutarlı olarak, Aydınlanma özdekselin ruhsuz usudur, ve ilerlemeyi yalnızca özdekselin terimlerinde ölçer. Aydınlanma insanlığın törel büyümesinin özerkliğini yadsır, İstenci özdeksel altyapının bir türevi yapar, Duyuncun iyileşmesini uygulayımbilimsel ilerlemenin bir sonucu olarak görür. Bu mantık, tüm öznel niyetlerle karşıtlık içinde, özgürlük düşmanlığında, insanı denetleme tasarlarında sonlanır, ve soyut eşitlik istemi terörün mantıksal zeminini sağlar. |
|
Aydınlanmanın özdekçi mantığı onu değer düşmanlığına ve nihilizme, kuram düşmanlığına ve pozitivizme duygudaş kılar. Ne Galileo ne de Kepler, ne Descartes ne de Leibniz — Avrupa’yı ilk kez Us ile, Felsefe ile, Bilim ve Matematik ile tanıştıran bu idealistler — haklı olarak Aydınlanmacılar arasında sayılmazlar. |
||
|
Avrupa’ya yayılmaya çalışan hırslı bir ahtapot. Rusya’nın yayılmacı politikasını alaya alan bir 1877 esprisi. |
![]() |
Despotizm Tarihi çarpıtır, ve nihilist anlamsızlığı bile aratır. Hangi biçim altında olursa olsun, ister Marxizm olsun isterse Nazizm ya da Faşizm ya da Teokrasi, despotizm insanlığın büyümesini önler, onu küçük düşürür. Ve nihilizmin — değer nefretinin — kendini aklayışına korkutucu kanıtı sağlar. Nihilist postmodernizmin varolan ekinsel türlülüğe olanaklı biricik almaşık olarak görebildiği şey despotizmdir. Varoluşa anlam kazandıracak kategorilerin kendilerinden yoksun olan bu değersiz bakış açısının özgürlüğe, ilerlemeye karşı çıkmada dayandığı sefil mantık budur. |
|
| Özgürlüğün Büyümesi | |
|
|
Tarihin çocuksu başlangıçlarında, kişinin vazgeçilmez doğal haklarla donatılı olduğunun henüz bilinmediği zamanlarda, yalnızca Bir özgürdü. İnsanlık gerçekliğini tinsel değil ama duyusal olanda, evrenselde değil ama bireyselde bulurdu. İlk uygarlıklar için yalnızca dünyasal bir Bir topluluğun tini, anlamı, gerçekliği idi. O çağlarda, o kavramsızlık binyıllarında, insanların yaşamın başka türlü olabileceğini tasarlamaları bile olanaksızdı. Düzenlerinin sağlamlığı içinde, eskimeyen, değişmeyen, yitmeyen donmuş bilinçleri vardı. Yunanlılar ve Romalılar için yalnızca Birileri özgürdü. Onlar için de kölelik yokluğu bile tasarlanamayacak bir zorunluktu. Platon ve Aristoteles’te bile henüz tüm insanların özgür doğdukları, her birinin doğal olarak sonsuz değerinin olduğu kavramı yoktu. Tüm insanların doğal olarak özgür oldukları, onları insan yapan vazgeçilmez doğal haklarının olduğu anlayışının, bu en gerçek Kavramın üretilmesi için tarihin Stoacılara dek çalışıp çabalaması, Usun insanın özü, gerçekliği, değeri olduğunun kavranması gerekliydi. |
|
Charles Thévenin: La prise de la Bastille, ya da Bastille’in ele geçirilmesi (1793, Paris, Musée Carnavalet). |
![]() |
Başkalarının genellikle uygarca yaptığı işi Fransızlar barbarca yaptılar. Onların elinde, Devrim bir nefret patlaması ile, şiddet ile, yokedicilik ile özdeşleşti. Dünyayı değiştirmenin kanıtı
eylemin insanları yoketmesi oldu. Eğer zor, şiddet, terör uygarlığın temeline
katılıyorsa, Fransa hiç kuşkusuz en uygar ülke olmalıdır. |
![]() |
Ama kavramın ulusların uslarına ve yüreklerine ulaşabilmesi için, tarihe girebilmesi için biraz daha zaman gerekti. Evrenselleşmesi, tüm tinin yeni görüngüsü olmaya yükselmesi, tüm insanlığın özbilinçli kazanımı olması — bu Eğitim bugün tarihin çözmesi gereken, bizim çözmemiz gereken başlıca sorundur. Eğitimin işini altyapının tılsımlı gücü çözemez çünkü o altyapının kendisi insanın en değersiz, en anlamsız yanı tarafından belirlenen bir öz-çıkar, bencilik, acımasızlık dünyasıdır. Eğitimin işi insanı davranışçı yöntemlerle güdülecek bir robot yapmaktan da bütünüyle ayrı birşeydir. Sorunun çözümü zor ve şiddet uygulamaktan da geçmez. Napoleonların, şiddete dayalı Devrimlerin, içsavaşların kendileri uygarlığın değil ama barbarlığın eylemleridirler, ve yalnızca ektiklerini biçerler. Sorun milyarların uslarında ve ruhlarında büyümeleri sorunudur. |
|
Jacques-Louis David’in bir çalışması, 1804. |
![]() |
‘Yurttaş’ Napoleon tacını Papanın elinden alarak kendisi takıyor, Napoleon hiçbir zaman ne yaptığını bilen biri olmadı. Osmanlı Padişahının ordusunda Paşa olmayı istedi. Sonra Fransız Devriminin önderliğini yeğledi. Sonra yeniden saray özlemlerine geri döndü. Sonunda Waterloo’da yenildikten sonra Elbe adasında şişman bir sürgün olarak öldü. |
|
|
Özgürlük İlkesinin doğuşu dolaysızca tüm anlamı içinde, tüm değeri içinde insanlığın bilincine yerleşmesi demek değildir. İlke insan bilincini kendine göre yeniden biçimlendirebilmek için, bütün bir tinsel evreni, bütün bir uygarlık yapısını kendisi ile tutarlı olarak yeniden örgütleyebilmek için Zamana gereksinir. Özgürlük kavramını tasarımlamak onu tüm içeriğinde bilmek demek değildir. Tasarımın Kavrama yükselmesi — bir kavram olarak usun yeni dünyasında yeni üyelerle birlikte yerini alması, başka kavramlarla ilişkilendirilerek usun bütünlüğü içinde tam anlam ve değerini kazanması —, bu onun gerçekliğinin bilgisi, gerçekliğinin doğrulanması, ve aynı zamanda kendini yaşama geçirmesidir. Kavramın kendisi ussallık dediğimiz, sağduyu dediğimiz düşünme özgürlüğünü ister, ve her yeni kavram/ilke bilinci — tinin görüngüsünü — yeniden örgütler, değerleri yeniden belirler, insanı değiştirir ve böylelikle dünyasını değiştirir. Bunu yapamazsa, eski ekinsel yapı yitmez, bir Çin gibi sürer gider. |
|
|
İlke Özgürlük olduğu zaman, İstence tam Hakkının verilmesini, onun ne olursa olsun en küçük bir kısıtlama altında olmamasını, ona tüm direncin, tüm sınırın, tüm yabancılığın kaldırılmasını ister. İstenç — benim isteğim, kararım, amacım, eylemim — kısıtlanmamalıdır. Tanınmaması haksızlıktır. Ve ancak özgür insan haksızlığa uğrayabilir. Eylemim yalnızca başka dışsal nesneler üzerinde değil ama başka istençler üzerinde eylem olduğu düzeye dek eylemdir, ve özgürlüğüm beni başkaları karşısında ilgilendiren bir sorundur. Bu yüzden, İstencim ancak başka istençler tarafından sınırlanabilir. Ve yine bu yüzden, kısıtlanmaması, sınırsız olması, aslında sonsuz olması ancak başkasında kendini bulmasıyla olanaklıdır. İstençte birlik bir özenç sorunu değildir. İstençlerin anlaşması olarak, istencin istenci istemesi olarak bir özgürlük sorunudur. İstenç doğru ise, ussal ise, Evrensel İstençtir, insanlığa aittir, ve bireysel istenç ancak şu ya da bu dışsal şeyi değil ama Evrensel İstenci istediği zaman özgürdür. İstenç eleştirilebilir, çünkü üzerinde duyunç vardır. İstencin doğru olup olmadığına Duyunç — düşünen, iyiyi ve kötüyü düşünerek ayıran İstenç — karar verir. Ancak özgür Duyunç doğruyu ve eğriyi ayırabilir. Duyunca güvenmek, Usa güvenmek özgür olmanın kendisidir. Bir kez kazanıldığında, hiçbir baskı bilinçten Özgürlük kavramını geri alamaz, hiçbir zaman İstenci arkada bıraktığı eski biçime geri döndüremez, yanlış olanı, kötü olanı doğrulatmayı başaramaz. İstenç dilediğini isteyemez. |
|
|
St. Ignatius Kilisesinde Geceyarısı Mas Ayini, San Fransisco Üniversitesi, Kaliforniya, 1989. |
![]() |
Duyunç köleliğini başka her boşinançtan çok daha vurgulu olarak tanıtlayan Katolik tin dünyasaldır. Tanrısal Gerçekliği kurumsallaştırmış, böylelikle hakkından gelmiş, ve Avrupa kendi Tarihini, duyunç ve istencini onun elinden kurtarmak zorunda kalmıştır. Katolik Kilise tarihte insan Usuna ve Ruhuna en büyük saygısızlığı, insan Bedenine en büyük zulmü yapan kurumdur. Tinselliği, gerçekliği, değeri, inancı pazara çıkaran, bir alım-satım konusu yapan bu özdeksellik tarihsel olarak yalnızca ektiğini biçmiş, sonunda Reformasyon ve Aydınlanma tarafından bir yana atılmıştır. Gerçeklik kurumsallaşamaz. Bir rahipler rejimi zorunlu olarak ikiyüzlülüğün bir erkidir, çünkü insan için sonsuz olanın yetkesini üstlenen sonlu birey sonluluğunun bilincindedir. |
|
Henüz milyarlarca Asyalı ve Avrupalı, Hintli ve Çinli, Afrikalı ve Latin Amerikalı özgürlük kavramının bilincinde değildir. Henüz gerçeklik olarak kendi uslarını, duyunçlarını ve istençlerini tanımazlar. Çünkü usları ve istençleri ve duyunçları henüz gerçeklik değildir. Hiç kuşkusuz kendi ‘gerçeklikleri’ vardır. Ama tanıdıkları, saydıkları, boyun eğdikleri bu ‘gerçeklikler’ geçici, göreli, değersiz, anlamsız, saçma tasarımlardır. |
|
Oturan Budhalar dizisi. Wat Suthat Yontuları, Bangkok, Thailand. |
![]() |
Eskimeyen, tarih olmayan, dönüşmeyen, kendi içinde yitmeyen bilinçler.
Kötü bir sonsuzluğa kitlenmiş görüngüler. |
|
Bu milyarlar Gerçeklik ile aralarında hiçbir aracının olmadığını bilmezler. Usu sonsuz değeri ve hakkı içinde tanımadıkça, onun yerine geçirdikleri her yetke onları çocuklaştırır. Özgür değildirler. Henüz duyarlıkları küçük, duyunçları küçük, usları küçüktür. Çirkinliğe, kötülüğe, bilgisizliğe katlanmayı başarabilecek denli küçüktür. Korku, boyuneğme, ve bilgisizlik içinde yaşarlar, ve korkmamayı, ezilmemeyi, öğrenmeyi bilmezler ve istemezler. |
|
Totaliter Geometri: Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 50’nci yıldönümünde Çin bayrakları Tiananmen Kapısından geçiriliyor. |
![]() |
Politik yaşamında yalnızca yetkeye boyuneğmeyi bilen bilinç için de seçme özgürlüğü vardır. Sorun hangi putun egemen olacağını seçmektir. İdeoloji insanı değil ama dünyayı değiştirir. Ve onu bir korku, nefret, ve yokedicilik dünyasına çevirir. Güç İstencine tam hakkını verir. Ama gene de hiçbir despotizm halk tarafından onaylanmadıkça varlığını bir kıpı bile sürdüremez. Despotizm en sonunda halkın tininde beslenir. 40 yıl boyunca gık demeden Franko’ya boyuneğen İspanyollar, Hitler’i bir plebisitle % 90 onayla Führer yapan Almanlar yalnızca Baba imgesinin modern dünyada henüz ne denli güçlü olduğuna tanıklık eder. |
![]() |
![]()
|
![]() |
Engelsiz özdeksel gelişme, hızlı modernleşme pekala olanaklıdır: Gereken
şeyler bilim ve işleyim ve tecimdir. Ve bir de insanlık değerlerinden
ve haklarından özveridir. Özdekçilik inancın, inanca bağlı değerlerin,
gelenek ve törelerin çözülmelerinin ve çürümelerinin aracıdır. Avrupa’da
Aydınlanmanın yaptığı işi Asya’da tarihsel özdekçilik üstlendi. Ve Avrupa’da
Aydınlanma İlerleme amacına ulaşmak için daha şimdiden politik gücü ellerinde
tutan aydın despottan yararlanırken, Asya’da bu işi doğrudan doğruya
tarihsel özdekçi partilerin kendileri üstlendiler. Böyle özdeksel değişim, ilerleme, gelişme yalancıdır çünkü usun özgür eğitimini değil ama altyapıya ayarlanmasını ilke alır. İnsanın değişimini değil ama çevre, altyapı, ekonomik ilişkiler gibi dışsal öğelerin değişimini hedefler. Bu fetişler insanı belirleyecek, ve o fetişlerin efendisi ise ideoloji olacaktır. Olağanüstü bir nefret erkesi gerektiren bu şemada insan ona dışsal süreçlerin bir düzeneksel işlevidir. Ama bu özdekçi sanrılama karşısında, us, istenç ve duyunç özerkliklerini sürdürürler, ideolojinin insan doğası konusundaki yanılgısını kendileri değişmeyerek tanıtlarlar: Böyle rejimde devletin sürekli olarak ele geçirilmesi, geleneğin sürekli olarak ortadan kaldırılması, özgürlük eğiliminin sürekli olarak bastırılması gerekli olur. Sürekli devrim sürekli terör demenin bir başka yoludur: Parti ilerleme kaygılarını bir yana bırakır, ve kendini özsel olarak bir polis devletine çevirerek herşeyden önce sağ kalmaya çabalar. Rejimin yazgısı halkın istenci üzerine değil ama bilinçlerini soyut eşitlik ve şiddet kavramlarına indirgemiş bir avuç entellektüelin terörü üzerine, şiddet tutkusunun sürekliliği üzerine dayanır. Sadistik heyecanın sona ermesiyle, bürokratlar ilkin hırsız, sonra anamalcı olurlar. Rejim ne denli usdışı ise edimselliği o denli yalancıdır, ve Tarihin sapık yan yollarında bir insanlık savurganlığı olur. Böyle rejimlerin yalnızca dünya tarihinin despotik kalıntı bölgelerinde, Rusya gibi, Çin gibi, Kamboçya vb. gibi özgürlük kavramı ile, duyunç özgürlüğü ile hiçbir zaman tanışmamış halkların tininde şansları vardır. Böyle rejimler durumunda, geçmiş ortadan kaldırılmamış, ama yalnızca bastırılmıştır: İnsan değişmemiştir. Buralarda yer alan ‘devrimler’ Özgürlüğe ilerleme değil ama yalnızca tinin kendine zulmünün biçim değiştirmesi olurlar. İdeolojik devlet önceden varolan despotizme dayanma gibi bir üstünlükten yararlansa da, rejim başlıca gücünü özgürlük bilincinin gelişimini durdurmaya ayırır. İstenç, İnanç, ve Yasa bir Parti tiranlığının başlıca düşmanlarıdır. Bu yüzden ortaklaşacı devlet (1) özsel olarak dolaysız istenci — mülkiyet istencini — tekelleştirmeye ayarlanmış bir mülkiyet devletidir, ve tüm ortaklar arasında bürokratlar en ortak olanlardır. İdeolojik devlet için hiçbirşey duyunç özgürlüğü denli büyük bir gözdağı değildir. Bu yüzden (2) yalnızca dinsel bilinci değil ama genel olarak düşünen istenci, duyunç özgürlüğünü bastırır, ideoloji dinin yerini alır. İdeolojik devlet için hiçbirşey özgür törellik denli tehlikeli değildir. Bu yüzden (3) yurttaşlık kavramını tanımaz, yasasını kendi istenci olarak belirleme hakkını isteyen kişiliği yokeder, özgür bireyi bir kölenin, bir serfin düzeyine indirger. Yeryüzünün milyarları henüz varoluşlarının her boyutuna, her kıpısına yayılan korkuyu ve ondan doğan saldırganlığı yadsımayı bilmezler. Tersine, katılaşmış küçücük bilinçleri ile, ve sık sık sadistik bir coşkuyla, kendilerini içgüdülerinin usuna bırakıverirler. |
|
Little Rock Hava Kuvvetleri Üssü, Jacksonville, Arkansas, ABD, yklş. Eylül 1987. Titan II ICBM burun konileri SALT II Anlaşması gereği yokedilmek üzere. |
![]() |
Gerçekte yapılan şey yalnızca eskilerin yenilenişi için, daha korkutucu nefret anlatımları için bir hazırlıktır. Aslında insan istencinin bir anlatımı olan bu bombalardan da korkunç olan şey insanın ikiyüzlülüğü, SALT II gibi sözde sınırlayıcı anlaşma girişimlerinin bile sadistik gözdağını arttırmak için kullanılan bahaneler olmasıdır. Soğuk savaş sırasında, yalnızca ABD 70.000 nükleer bomba üretti. Ve ileri ülkeler bunu mantıkll bir önlem olarak kabul ederken, geri ülkeler onları da bağışlamayacak bir yıkım olasılığını algılamayı bile başaramadılar. |
|
| Modern uygarlık onu tanımlayan dürtüsünü Sevginin değil ama Nefretin kaynaklarından besler. Pazar ekonomisinden kitle politikacılığına, eğitim düzeninden eğlence işleyimine, sözde ‘felsefe’sinden sözde ‘sanat’ına günün parolası kendini gerçekliğe değil ama yalana, doğruya değil ama eğriye, güzele değil ama çirkine uyarlamaktır. Bu yalnız bireyin usdışı bir varoluşa katlanmasının biricik olanaklı yoludur. Nihilizm duyuyitimidir. |
|
C-141B Starlifters, 9 Mayıs 1996’da ‘Big Drop’ sırasında Charleston Hava Kuvvetleri Üssünden havalanmak için sıraya geçen C-141B Starlifter uçakları. ABD Güneybatısında II. DS’dan bu yana düzenlenen bu en büyük hava indirme uygulamasına 53.000 asker katıldı. |
![]() |
Nefretin cisimselleşmesi. İnsanları bombalar öldürmez. İnsanları Nefret ve Korku öldürür. Fizik, matematik, ya da yaratıcılığı tükenmiş ‘bilimci’nin uygulayımbilimi — bugünlerde tümü de özsel olarak Güç İstencine, bu modern, ussalNefret anlatımına altgüdümlüdürler. Hiçbir idealizmleri kalmamıştır, ve insanlık uğruna değil ama pazar uğruna, en sonunda yokedicilik uğruna varolurlar. |
| ‘‘İnsanlığın eğri tahtasından doğru hiçbirşey yapılamaz.’’ — Immanuel Kant, Salt Us Sınırları İçersinde Din. | |
|
Ve gene de modern dünyada
yalnızca Türkiye ve birkaç Batılı ülke eksiksiz duyunç ve istenç Özgürlüğünü
kavramıştır. Bu bir daha saltık olarak geriye alınamayacak gerçek
İlerlemedir, çünkü insanların ruhlarında ve uslarında birlikte
yer almıştır, istenen ve o denli de bilinen törelliktir.
İnsan usu bilgiyi — gerçekliği — yalnızca doğrulayabilir. Ve bir kez kazanılan
Özgürlükten vazgeçmek ancak İstencin kendisinden vazgeçmek denli olanaklıdır.
Tüm sorun henüz salt bir ilke olan bu gerçekliğe, bu özgürlüğe
yaşamın tüm türlülüğünde tam hakkını verebilmek, onu milyonların bilincinde
açındırmak, onunla tutarlı her kıpının ortaya çıkışından ve onunla tutarsız
her kıpının ortadan yitişinden oluşan süreci özbilinçli kılmayı başarmaktır. |
| Immanuel Kant da her kuşkucu gibi insanların ussal varlıklar oldukları gerçeğini yadsır. İnsana güvensizliği zemininde, savaşın, türesizliğin, nefretin ortadan kalkacağını kavraması olanaksızdır. Yalnızca, her kuşkucu gibi, kendi eğri tahtasını genelleştirir. Her kuşkucu aydın gibi, insanlığa kendini eğitmesi olanaksız, yalnızca aldatılması olanaklı bir sürü olarak bakar. Onun irrasyonalist kalıtı ile uyum içinde, daha yakın zamanların irrasyonalizmi tüm özgürlük girişiminin yalnızca reddedilmesi gereken tehlikeli bir komplo olduğu vargısını çıkarır. Kuşkucu kişiliğin idealizmden nefreti mantıksız bir özenç sorunu değildir. Zorunludur. | |
|
Özgür ülkeler hiç kuşkusuz kendi aralarında uyumlu ve sağduyulu türdeş bir kütle oluşturmazlar. Her birinin tüm başkalarından ayrı bir ulusal birey olması ilişkilerinin dostluk değil ama düşmanlık, sevgi değil ama nefret ilişkisi olması demektir. Başka bir deyişle, sorunlarının çözümünün en sonunda ancak şiddet yoluyla olanaklı olması demektir. Ve özgür saldırganlar olarak, henüz kavramdan yaşama bütünüyle çevrilmemiş
özgürlükleri ayrımlarının ve ayrılıklarının, giderek karşıtlıklarının
ve düşmanlıklarının zeminidir. Kendi içlerinde de insanlık değerlerinin
gerçekleşmesini sağlamayı başaramazlar. Tümünde de türesizlik, haksızlık,
sömürü, militarizm, ırkçılık, şiddet henüz yaygındır. Tümünde de modernizme
özünlü tüm sorunlar us ve tutku arasındaki çatışmanın modern kaynaklarından
her gün yeniden doğarlar. Serbest pazar ya da denetimsiz, hükümetsiz,
duyunçsuz anamalcılık tini henüz yabanıl insan doğasının en gürültülü
sesidir. |
|
|
Özgürlük İlkesinin insanların bilinçlerine yerleşmesi, tinsel özü tüm belirlenimlerinde baştan sona yeniden biçimlendirmesi, varoluşu yeni kavramlar, yeni değerler, yeni beğeniler yoluyla — en sonunda gerçeklik, iyilik ve güzellik kavramları yoluyla — algılayan saltık bakış açısının egemenlik kazanması dirençsiz bir süreç değildir. Direnç tinsel özün kendisinin süredurumudur. Ama insanın değişimi, her değişim durumunda olduğu gibi, eskiyi ve yeniyi, baskıyı ve özgürlüğü, tutucu ve ilerici eğilimleri birlikte içeren bir süreçtir. Tam olarak içinde yer aldığımız, yaşadığımız savaşımdır. İlkesi olan törel özgürlüğün gücünden ötürü, gerçek olanın yanlış olan üzerindeki sonsuz üstünlüğünden ötürü, böyle ilerleme tersinmez bir süreçtir. Tutucu eğilimler olan biteni, değişimin yer aldığını algıladıkları zaman iş işten geçmiş, değişim çoktandır bilinçlerde bir daha geri alınamayacak denli ilerlemiştir. Özgürlük İlkesi ilkin yalnızca ilkedir. Tüm tarihin
üretebildiği en değerli, en ussal, en tam kavramdır. Yalındır. Tüm anlamı
şudur: Salt bir insan olduğum için başka hiçbir insan bana egemen olamaz.
Bütün bir Asya bugün bile bu kavramın bilincinde değildir. Antik Yunanistan’da
Platon ve Aristoteles’in kendileri bu kavramın bilincinde değillerdi.
Avrupa’nın Orta Çağlarında insanlar toprak ile birlikte mal olarak alınıp
satılırdı. Hıristiyan Kilise ve Derebeyler kulları olarak gördükleri insanların
duyunçları ve istençleri üzerinde kendi haklarını ileri sürerlerdi. Yasanın
egemen olduğu Devlette sözde aydınlık modern çağı karanlık orta çağlardan
da karanlık yapan anamalcılık tinine, bilim düşmanlığında skolastik kilisenin
gericiliğinden hiç de geri kalmayan pozitivizme, son yüzyılı bir yokedicilik
yüzyılı yapan sadizmin eline oynayan nihilizme kafa tutabilir, ve tümünün
de hakkından gelebilirim, çünkü Yasa benimdir, benim bin yıllarca süren
emeğimin kazanımıdır, benim usumun utkusudur, ve tüm o karanlığı bir daha
geri dönmeyecek bir yolda ortadan kaldırmamı sağlayacak biricik zemindir.
Çünkü Yasanın egemen olduğu
Devlette — Orada bütün insan
olmamın önündeki, Duyarlığımın,
Duygumun, ve
Düşüncemin tüm gizilliğini
edimselleştirmenin önündeki her engeli kaldırdığım için, özgür olmaya
özgürümdür. Orada insanlık dışı anamalcılığın ve savaşçılığın kendilerini
ortadan kaldırmak için, bu insan ilkelliklerini insanların uslarından
ve ruhlarından silip atabilmek için sonuna dek özgürümdür. Tüm tinsellik
üzerindeki bu hakkım geri alınamayacak denli güçlüdür. Orada beni şuna ya da buna inanmaya zorlayan hiçbir güç yoktur. Orada beni inakçı olmaya zorlayan hiçbir skolastik baskı yoktur. Orada beni kuşkucu olmaya zorlayan hiçbir akademik-kurumsal baskı da yoktur. Tüm böyle aptallığa gülüp geçerim. Orada politik istencime engel olabilecek bir Bir ya da Birileri yoktur. Orada yasamı tam olarak kendi duyuncumun ve istencimin buyurduğu gibi belirleyebilirim. Orada türesizliğe karşı tüm gücümle sonuna dek savaşabilirim. Orada eğer doğru bulmazsam her yasayı insana daha yaraşır, daha ussal, daha özgür olan bir başkasıyla değiştirebilirim. Bunu ancak evrensel istencin egemen olduğu ülkelerde, insanı özgür bir varlık olarak sonsuz, sınırsız, koşulsuz özü ve değeri içinde tanıyan uygar bir tinde yapabilirim. İran’da ya da Suudi Arabistan’da, Çin’de ya da Kuzey Kore’de, insanın inancın özgürlüğünde değil ama ideolojinin despotizmi altında tutulduğu barbarlık ortamlarında yapamam. Katolik ya da Budist tinin denetimi altında da yapamam. Bir de, belki de, kübist, nihilist ve pozitivist bilinçlerde yapamam. Orada ussal istencime, özgürlüğüme engel olabilecek hiçbir güç yoktur. Orada biricik engel bilgisizlik, duygusuzluk, duyarsızlıktır. Ama yenmeyi istediğim şeyler de tam olarak bunlardır. Evrensel İstencin egemenliğinin biricik üstünlüğü onun özbilinçli özgürlüğü altında insanların şiddeti bir yana atmaları ve toplumsal sorunlarını zora başvurmadan çözmeyi kabul etmiş olmalarında yatar. Yalnızca şiddete ve nefrete özünlü ruhsal yatkınlığı ile soyutlamacı entellektüel bu kuralın dışındadır, ve ona barışı rahatsız etmedikçe yozlaşması, çirkinleşmesi, bağırıp çağırması için gerekli özgürlük alanı tanınır. Bu yüzden politikayı güvenle barışçıl evrensel istencin kararına bırakırım, kimin devletin bürokratik işlerini üstleneceğine çok fazla aldırmam çünkü en yabanıl kişiliklerin bile evrensel istence baş kaldıramayacaklarını, orada zorunlu olarak kendilerine çeki düzen vereceklerini bilirim. Saltık olarak belirleyici politikanın Sanatta, Yürekte, ve Felsefede yapıldığını bilirim. Ulusların, bütün bir dünyanın, bütün bir insanlığın yazgısının bugüne dek yalnızca ve yalnızca bu saltık gerçeklikler alanında belirlendiğini ve bundan sonra da orada belirleneceğini bilirim. İnsanların eğitimsizliğinin sanatta, duyguda ve felsefede eğitimsizlik olduğunu bilirim. Ve güzelliğin, sevginin ve bilginin insanın gerçek belirlenimi olduğunu bilirim. |
![]() |
![]() |
İnsanlık Birliği kendi kavramında Türe ve Barışın birer değer olarak, insanlığın saltık hakları olarak doğrulanmasını, Nefretin ve Savaşın koşulsuz olarak reddedilişini anlatır — düşmanların birliğini değil, tarihsel bireyselliğin şu ya da bu tarihsel evrensele adanmasını değil, yalancı bireyselliğin yalancı bir evrenselde yitişini değil, ama Bireyselin ona kendi kavramında tam hakkını veren Evrenseli kazanmasını anlatır. Birlik bilinci birbirine yabancı insanlık bölüngülerinin aptallığa son vermelerini, kendilerini ve başkalarını bu yeryüzünün değerleri olarak tanımalarını, salt insan olmaları zemininde birbirlerini yoketme tasarlarından daha ciddi sorunlarının olduğunu kavrayabilecek bir olgunluğu ister. İnsanın göreli bir törelliğe, kuşkucu bir paranoyaya, anlamsız bir varoluşa yazgılanmış usdışı bir varlık olmadığını, tersine kendi yerinde uygarca, barış içinde mutlu bir varoluşa belirlendiğini, özünün özgürlükten, tam gelişimden başka hiçbir noktada doyum bulamayacağını kabul etmeye dayanır. İnsanlığı ancak Us birleştirebilir. Modern paranoyayı ancak varoluşunun her boyutunda güzel, iyi ve ussal olanı gerçekleştirmenin bir hak ve bir ödev olduğunu kavrayan bir dünya tini yenebilir. Usun gerisinde kalan her bilinç biçimi, tinin her aptal görüngüsü geri kalanlarda ancak onu reddeden, ancak varlığı onun yadsınması olan bir başka görüngüyü algılar. Ancak bilinçlerini ussal gerçekliğe dek geliştirmiş insanlar birbirlerinde birer gözdağı algılamaksızın özgürlük içinde birarada varolabilirler. Usun bu ereğine ilerlemesi için biricik koşul onu şu ya da bu ideoloji ile, şu ya da bu nefret tasarı ile dışardan güdülemekten vazgeçmek, onu kendi öz-belirlenimi için özgür bırakmaktır. Us özgürlüktür. Bu düzeye dek kendi bilinçsizliğinden başka birşey olmayan engeli kaldıran da yine kendisi olmalıdır. Tüm sorun Usun kendisinin üzerinde, Duyunç ve İstenç üzerinde hiçbir yetkenin olmadığını kavramada ve doğrulamada yatar. Usun yetkesi yetkenin kendisinin ortadan kaldırılışıdır, çünkü yetke yabancı istenci kendi istenci olarak doğrulamaktır. Gerisi, duyarlık, duygu ve düşüncede tüm insan gizilliğini ortaya koymak, kendi gerçekliğini kendi dünyası yapmak — bu varlığın hiçbir dışsallığa gereksinmeyen kendi iç tılsımıdır. |
|
1.
Tarih |
![]() |