          
Us matematik tarafından tanıtlanamaz. Tersine, matematiğin
kendisi usun bir belirlenim alanıdır, ve Sayının
soyut Biri usun çok daha güçlü, çok daha yüksek
ilişki kategorileri tarafından desteklenir ve devindirilir.
Bir bilim olarak matematik tüm bilimler gibi duyusal
algının ya da sezginin vb. değil ama insan usunun
bir yaratısıdır — sezginin ya da duyumların değil ama
düşüncenin. Başka bilimler durumunda olduğu gibi, bir
bilim düzeyine yükseltilişini, Einstein’ın ‘katı ölçme-çubuklarının’
ötesinde ve üstünde kuramsal bir yapı olarak örgütlenişini,
temellerini ve gelişimini felsefecilere, ve herkesten
önce Platon ve Aristoteles’e borçludur.
Benzer olarak, modern dönemde özellikle mekanik alanında
işlerin gidişine sonsuz katkıları olan analitik geometri
ve kalkülüsün temel çalışmalarını yapanlar ve onu Euler,
Lagrange, Carnot ve eşit ölçüde yetenekli başka matematikçilere
teslim edenler de felsefecilerdir —Descartesve
Leibnizve Pascal, ve fiziğini ‘doğal felsefe’
olarak gören Newton.Kalkülüste tüm sorunun özü
dy/dx orantısını, sonsuz küçüklerin oranını
eytişimsel doğasında kavramaya dayanıyordu, ve
beklenebileceği gibi, kavrayış doğar doğmaz ilk tepki
görgücülerden geldi. Berkeley başta olmak üzere görgücülük
izlenimlere, algılara vb. indirgenemeyen bu kavramsal
ilkeyi reddetti. Ama modern matematik eğitimi de bu eytişimin
ve kalkülüs için saltık öneminin en küçük bir bilincini
göstermez. Yalnızca anlamadığını reddetme zahmetine girmez.
Ya da, eytişime yabancı modern matematikçilik sıfır/sıfır
olarak anlayabildiği sözde orantı karşısında, Gödel’in
irrasyonel karalamaları arasında, giderek Kaos Kuramı,
Kümeler Kuramı vb. denilen hurdalıklarda çözümler aramayı
sürdürür. Matematikte bu çelişkinin kavrayışı olmaksızın
insan usu ölü bir düzenek gibi, bir hesap makinesi gibi
işler, ve modern akademik eğitim yalnızca önüne sunulanları
bellemekle, ezberlemekle ilgilenir. Sözde ‘matematik felsefesi’
denilen analitik ıvır zıvır bütün bir yüzyıl boyunca ‘Fransa’nın
dazlak kralının varlığı ya da yokluğu’ gibi derin sorunlarla
ilgilenmiş, matematiğin eytişimsel temeli ile ilgili sorunların
varlığının bile bilincine varmamıştır.
Matematikte herşeyi belirleyici kavramsal ön çalışmanın
ve felsefenin aynı kafalarda — Platon ve Aristoteles,
Descartes, Pascal ve Leibniz — bu
çakışması bir raslantı değildir. Tersine, matematiğin
tüm üstyapısının, tüm önermeler ve teoremler ve tanıtlamalar
gövdesinin kavramsal temelleri (belitleri) ancak usun
eytişimsel yeteneğini kavrayan felsefi us tarafından
atılabilir. Bu yüzden matematiğin onuruna, geometrinin
(hiç kuşkusuz küre geometrisinin, hiperbolik geometrinin,
tensör kalkülüsün vb. de) onuruna, insan düşüncesinin
bu özsel olarak ussal yaratılarının görelilik kuramı
denilen irrasyonalizmin aklanışı ile hiçbir ilgilerinin
olmadığını, bu alanda yalnızca kötü olarak ve yalnızca
kötüye kullanıldıklarını söylemek gerekir. Eğer evren
ussal ise, görelilik kuramının usdışı imgeciliği
herşeyden önce evrenin kendisi ile bağdaşmaz, ve ödünç
alınan bir matematiksel aygıt böyle sözde göreci bir evren
üzerinde geçerli olamaz.
Felsefe (hiç kuşkusuz ıvır zıvır üzerine boş bir
söylemden başka birşey olmayan bir gevezelik değil, ama
pekinlik ve gerçeklik düzleminde eytişimsel
uslamlama olarak sözcüğün gerçek anlamında felsefe) bu
görgül bilimlerin ve matematiğin temellerini tanıtlanmamış,
tanıtlanamaz, sezgisel vb. ya da giderek ‘keyfi’ olarak
kabul edilen belitler, varsayımlar olarak görmez. Bilim,
eğer gerçekten bilim olacaksa, gerçeklik saltık olarak
tanıtlanmalı, saltık tanıtlama gerçekleştirilmelidir.
Matematiğe neredeyse bir dinsel inanç düzeyinde bağlı
olan Pisagorcuların kendileri matematiksel ideların tanıtlama
gerektirdiklerini, insan usu tarafından aklanmalarının
zorunlu olduğunu gördüler. Tanıtlama insanüstü bir yetenek
değildir. En umutsuz durumda bile bir idealdir, ve ideal
insanlık içindir, erişilebilir olduğu için idealdir. Alçakgönüllü
almaşık ise bilimsel bilgiyi bir yana atıp inanç ve olasılığa
ve göreciliğe dönmekten, usu ve tanıtlamayı terketmekten
başka birşey değildir.
Bir bilimsel kuramın genel olarak belitler üzerine kurulu
tutarlı bir tümdengelim yapısı olması gerekir. Ama durum
gerçekte sık sık ‘belitler’ açısından olduğu gibi onlara
dayanması gereken çıkarsamalar açısından da sağlıksızdır.
Doğa bilimleri kuramsal yapılarında yalnızca varsayımları
değil, ama açıkça yanlış, gereksiz, giderek irrasyonel
kişisel kanı ve görüşleri de kapsarlar — ve gene de bu
olgunun doğası, insan usunun yapısı gereğidir. Bilim bir
süreçtir, ve gerçekliği kavrama sürecinin insan yanılgılarından
bağışık olamayacağını kabul etmek olanaksız değildir.
Tıpkı sözde ‘felsefe’ adı verilen görgücülük türevleri,
ya da açıkça irrasyonalist kişisel görüşlerden oluşan
boş denemecilik durumunda olduğu gibi, bilimin geniş tarihi
de sayısız yanılgının tarihidir. Tıpkı genel olarak insanlık
tarihinin inanılmaz çılgınlıkların da tarihi olması gibi,
bilimsel gelişim süreci de sağduyulu ilerlemenin yanısıra
bir de boşinançların, gizemcilik ve sezgiciliklerin tarihidir.
Ve her iki süreçte de ortak olan yan usun hilesidir: Kavram
duyusal biçimler altında gizlenmiş olsa da, kendi mantığını
işletmeyi sürdürür. Ama bu yöntem acılıdır.
Tüm görgül bilim gerçekte yalnızca ve yalnızca kavramlar
üzerinde işler. Ama görgül bilim bu kendi gerçekliğinin
bilincinde değildir. Newton ‘‘Fizik, kendini metafizikten
kolla’’ ilkesine sarılmıştı. Kendisinin mekaniğe, yasal
ve ussal bir evren dizgesine kesinlikle inanmamasına,
özdeğin özsel özelliği olarak kabul edemediği yerçekimi
kuvvetini Tanrının eylemi olarak ve uzayın kendisini Tanrının
duyu örgeni olarak görmesine karşın, bu ilke zamanla fizikte
bir kural olarak yerleşti. İlke gerçekte bilimin felsefeden,
‘‘ideanın bilimi’’nden ayrılması buyruğundan başka bir
anlama gelmez. Ve Newton’un, genel olarak görgücülüğün
öğüdü ile tam uyum içinde, bilimcilerkavramları
üzerine hiçbir inceleme yapmadan, kendilerini mantıksal
araştırmadan özellikle ve bütünüyle bağışık tutarak, ve
sık sık kavramların yerine ruhbilimsel algıları geçirdiklerine
inanarak çalıştılar. Ama fizik kavram olmaksızın,
düşünceler olmaksızın hiçbirşeydir, e.d. böyle
birşey yoktur. Tersine, fiziğin temel yasaları,
kuramları, önsavları, modelleri vb. yalnızca ve yalnızca
evrensellerden, düşüncelerden oluşur, ve fizik
gerçekten de bu düşüncelerin kendilerinin doğası
üzerine bilinçli olarak düşünmez. Burada bilimsel us yalnızca
içgüdüsel olarak işler. Gözlem ve deneyim dediği
süreçlerin kendileri usun düşünceleri/kategorileri
tarafından belirlenir. Ama doğal us burada fiziksel/duyusal
olgularla ilgilendiğini imgeler. Kavramları duyusal şeyler
gibi ele alır, ve gerçekte kavramlarla ilgilenirken tahtadan
ölçme çubukları ile iş gördüğünü imgeler. Gözlem dediği
bireysel fenomenlerden genel yasalar türetirken, gerçekte
kavramı kavramdan türetmekten başka birşey yapmaz. Ve
gene de duyularını kullandığını, temelde onlardan yararlandığını
imgeler! Bu us kuramlarında yatan mantığı o kavramların
kendilerini irdeleyerek saptamak yerine, kaba deneyim
ve gözlemin düzeltmeleri ile, raslantısal buluşlarla,
görgül doğrulama ya da çürütmelerle, kötü ölçümlerle vb.
kendine tutarlı bir biçim vermeye çalışır. Bu açıktır
ki taşdevri yöntemidir. Aynı şey matematiğin eytişimsel/mantıksal
kökenlerini kavramayan düşünce için de geçerlidir. Burada,
bu en yalın ve en duru anlak biliminde bugünlerde ne duruluk
ne de yalınlık, ne güzellik ne de gerçeklik vardır. Tersine,
bunun yerine tam bir kaos, tam bir usdışı vardır, ve matematikte
‘tanıtlamanın ölümü’ gibi duyurular verilirken, kavramsal
düşüncenin usun bu en sağlam biliminden soyutlanması matematiği
bir parodi alanına dönüştürmüştür. Usun kendisi ile hokkabazlık
yapan eğilimlere karşı matematiğin bağışık kalabileceğini
düşünmek saflık olacaktır.
Hilbert ‘‘Sonsuz Üzerine’’ başlıklı yazısında sonsuzluk
kavramında yatan eytişimsel sorunların nasıl ‘fiziksel’
olgular ve ‘özdeksel’ şeyler tarafından bir karara bağlandığını
göstermeye çalışır (1925; italikler sonradan).
‘‘Kuramımın hedefi en temel anlamda
matematiksel yöntemlerin pekinliğini sağlamaktır. ...
Dikkatli bir okur matematik yazınının kaynaklarını sonsuzda
bulan ahmaklık ve saçmalıklarla dolup taştığını
bulacaktır. ... [B]aşarı gerçekte özseldir,
çünkü matematikte de başka yerlerde olduğu gibi başarı
en yüksek mahkemedir ki kararlarına herkes boyun eğer.’’
Hilbert’in kuramsal amacı matematiği her nasılsa sonsuzluk
kavramına bağlı ‘ahmaklıklardan’ kurtarmak ve bunu her nasılsa
yöntemsel bir pekinliğe ulaşarak başarmaktır. Bu anlaşılır
birşeydir. Ama matematikte de ‘başarı’nın son yargı konumu
olarak kabul edilmesini, pragmatizmin ağır basması gerektiğini
ileri sürmek yürek ister. Ve Hilbert yürekliydi. Yalnızca
yüreğinin ne için attığını bilmiyordu. Tüm kuşkuculuğa meydan
okuyarak, ‘‘Bilmeliyiz, bileceğiz’’ :: ‘‘Wir
müssen wissen, wir werden wissen’’ diyen de oydu. Ama
tüm başarılarına karşın, başarının son yargıç olmadığını,
tersine, başarıyı onaylayanın us olduğunu, bakış
açısının belirleyici olduğunu göremedi. Ve kendi bakış açısı
analitik, fizikselci, sezgiciydi — ele aldığı sorunlar karşısında
saltık olarak umutsuz bir bakış açısı.
‘‘[Bu] gözlemlerin biricik amacı
sonsuzun doğasının belirleyici durulaştırmasının,
yalnızca özelleşmiş bilimsel ilgilerin alanına ait olmak
yerine, insan anlağının kendisinin vakarı için
gerekli olduğu olgusunu göstermektir.’’
Hiç kuşkusuz, sonsuzun kavramı salt matematiksel bir sorun
yaratmakla kalmaz, ama doğal bilincin de bu konuda işin
gerçeğini anlamaya hakkı vardır. Ve Hilbert’e göre işin
gerçeği matematiğin, aslında tüm bilimin, tüm insanlığın
sonsuzluk kavramından kurtulması gerektiği, çünkü
böyle bir şeyin varolmadığı ve varolmaması gerektiğidir.
Yazı bu hedefe doğru ilerler.
‘‘Sonsuzun doğasını durulaştırma
işine dönmeden önce, kısaca sonsuza edimsel olarak
hangi anlamın verildiğini belirtmeliyiz. İlkin fizikten
ne öğrenebileceğimize bakalım. Kişinin doğal olaylar ve
özdek konusundaki ilk saf izlenimi kalıcılık, süreklilik
izlenimidir.’’
Matematik fizikten de birşeyler öğrenmelidir, çünkü görgül
yönteme inanıyoruz! Burada kötü terimin ‘süreklilik’
olduğuna dikkat etmeliyiz. Ve ‘süreklilik’ten kurtulmanın
uzay, zaman konusunda, özdek vb. konusunda bunların fizikselnoktalardan
oluşmuş olduklarını söylemek anlamına geldiği görülecektir.
Hilbert bunu daha da açık olarak ve vurgulu olarak belirtecektir,
çünkü amacı sonsuz küçüklüğün sıfıra gitmesinin, yitmesinin
önüne geçmektir. Bunun için Nicelik kavramına özgü süreklilik
kıpısını terketmek, ve tek-yanlı olarak kesiklilik
kıpısını ileri sürmek gerekir: Doğa yalnızca sıçramalar
yapmalıdır. Burada bundan böyle düşünen bir çocuktur bile
diyemeyiz, çünkü küçük çocuk anlağı bile sonsuzun bir sınır
taşı ile sonlandırılamayacağını bilir.
‘‘Bir parça metali ya da belli
bir oylumdaki sıvıyı irdelediğimiz zaman, sınırsızca bölünebilir
oldukları, en küçük parçalarının bütün ile aynı özellikleri
sergilediği izlenimini ediniriz. Ama özdek fiziğini araştırma
yöntemlerinin yeterince inceltildiği her yerde,
bilimciler çabalarının eksikliğinden değil ama şeylerin
doğasının kendisinden doğan bölünebilirlik sınırları
ile karşılaşmışlardır.Buna göre
giderek modern bilimin eğilimini sonsuz küçükten kurtulma
olarak bile yorumlayabiliriz. Eski natur non
facit saltus, ‘doğa sıçramalar yapmaz’ ilkesi yerine,
giderek karşıtını ileri sürebiliriz: ‘doğa sıçramalar
yapar.’‘ ‘‘Tüm özdeğin ‘atomlar’ denilen ve bileşimleri
ve bağıntıları tüm mikroskopik nesneler türlülüğünü üreten
çok küçük yapı taşlarından oluşmuş olduğu yaygın olarak
bilinir. Gene de fizik özdeğin atomsallığında durmadı.
Geçtiğimiz yüzyılın sonunda ilk bakışta çok daha tuhaf
görünen elektrik atomsallığı ortaya çıktı. O güne dek
bir sıvı olarak düşünülmüş ve sürekli etkin bir etmenin
modeli olarak görülmüş olan elektriğin
o zaman pozitif ve negatif elektronlardan
yapıldığı gösterildi. *
... [E]rkenin bile sonsuz bölünebilirliği koşulsuz olarak
kabul etmediği doğrulanmıştır. Planck erke nicelerini
keşfetmiştir.’’ ‘‘Bu yüzden, sonsuz ölçüde küçük olanı
olgusallaştırmak için gerekli olan bölünebilirlik türünü
kabul eden türdeş bir süreklilik [continuum] olgusallıkta
hiçbir yerde bulunmaz. Bir süreklinin sonsuz bölünebilirliği
yalnızca düşüncede varolan bir işlemdir. Yalnızca bir
düşüncedir ki gerçekte doğa üzerine
gözlemlerimizin ve fiziksel ve kimyasal deneylerimizin
sonuçları tarafından çürütülür.’’
Bu uslamlamayı sürdürerek, uzayın büyük ölçek sonsuzluğunun
da deney ve gözlemler tarafından çürütülmesini beklemeye
başlarız, çünkü süreklilik kavramı sonsuzluğu, en
azından cansıkıcı bir yinelemeyi imler. Ve Hilbert ‘düşünce
deneylerine’ değil ama ‘görgül’ deney ve gözlemlere bir
geometriciden bekleneceğinden çok daha fazla güvenir.
‘‘Sonsuzun doğada bulunup bulunmadığı
sorusu ile karşılaştığımız ikinci yer bir bütün olarak
evrenin irdelemesidir. Burada sonsuz ölçüde büyük birşeyi
kapsayıp kapsamadığını belirlemek için evrenin
genişliğini irdelememiz gerekir. Ama yine burada
modern bilim, özellikle gökbilim, soruyu yeniden açmış
ve çözmeye çalışmaktadır — metafiziksel kurgunun özürlü
yöntemi ile değil, ama deney üzerine ve doğa yasalarının
uygulaması üzerine dayalı nedenler yoluyla. Burada da
sonsuzluğa yönelik ciddi karşıçıkışlar bulunmuştur. Euklides
geometrisi zorunlu olarak uzayın sonsuz olduğu konutlamasına
götürür. Ama Euklides geometrisinin gerçekten de tutarlı
bir kavramsal dizge olmasına karşın, bundan Euklides geometrisinin
olgusallıkta edimsel olarak geçerli olduğu sonucu çıkmaz.
Uzayın Euklides geometrisine uygun
olup olmadığı ancak gözlem ve deney yoluyla belirlenebilir.*
Uzayın sonsuzluğunu arı kurgu yoluyla tanıtlama girişimi
kaba yanılgılar kapsar. Belli bir uzay parçasının dışında
her zaman daha çok uzay olması olgusundan yalnızca uzayın
sınırsız olduğu sonucu çıkar, sonsuz olduğu değil.
Sınırlanmamışlık ve sonluluk bağdaşabilirdirler. Eliptik
denilen geometride, matematiksel araştırma doğal bir sonlu
evren modeli sunar. Bugün Euklides geometrisinin terkedilmesi
yalnızca matematiksel ya da felsefi bir kurgu değildir,
ama başlangıçta evrenin sonluluğu sorusu ile hiçbir ilgileri
olmayan irdelemeler tarafından ileri sürülmüştür. Einstein
Euklides geometrisinin terkedilmesi gerektiğini göstermiştir.
Einstein kendi yerçekimi kuramının temelinde, evrenbilimsel
soruları ele alır ve sonlu bir evrenin olanaklı olduğunu
gösterir.’’ ‘‘Evrenin sonlu olduğunu iki açıdan, e.d.,
sonsuz ölçüde küçük ve sonsuz ölçüde büyük açısından saptadık.’’
Bu görüşler yirminci yüzyılın en iyi geometricilerinden
biri olarak, kimilerine göre giderek en iyi geometricisi
olarak bilinen bir insana aittir. Ve evrenin sonlu
olduğunu doğrulayan, sonsuzluğu ve sürekliliği gereksiz,
giderek zararlı kavramlar olarak bir yana atan bu
bakış açısı, bu ussal sakatlanmasına karşın, ussal buluşlarını
yapmayı sürdürür. Bu usun bir tansığıdır. Ya da kurnazlığı
dediğimiz şeydir. Newton da uzayı Tanrının sensoriumu
olarak görmesine, yaşamının daha büyük bölümünü imbik ve
kazanlarla simya deneyleri yaparak geçirmesine, İncil’deki
peygamberlikleri doğrulamaya çalışmasına karşın, geometrisiyle
bütünüyle ussal tanıtlamalar vermeyi başardı. Gene de Principia
ve Opticks birer us enkazıdır, ve bunun nedeni düşünceye,
kavrama karşı kendini kollama kaygısıdır.
Aynı yazıda Hilbert Cantor’un sonlu-ötesi sayılarını
tüm bu kendi yaklaşımını alaya alan bir tonla savunur,
ve tema bütün yazının ağırlık noktasını oluşturur. Birçoklarının
bir sınır koyup ötesine geçme işleminin, salt cansıkıcı
bir yinelemeden oluşan bu kötü nicel sonsuzluğun tek-yanlı
doğasını anlamaya başladığı bir dönemde, Hilbert sürekliliği
yalnızca geometriden değil ama insan usunun kendisinden
atmayı önerir. Kant bu kötü sonsuzluğun, ne uzay ne de
zaman için geçerli sayılmayacak bu tek-yanlı süreksizliğin
tek başına alındığında ve sürekliliğe karşısav
olarak koyulduğunda, birincinin tıpkı ikincisi denli geçersiz
(ya da geçerli) olduğunu ve usun bu çatışkıdan kaçınamayacağını
ileri sürmüştü. Hegel çözümün iki belirlenimin birliğinde
yattığını gördü. Ama Hilbert ne çatışkının bilincindedir,
ve doğallıkla ne de karşıt belirlenimlerin birliğinin.
Belirlenimlerden yalnızca birini doğrular. Böylece sonsuza
doğru küçülmeyi nice sıçramalarında ve bölünemez atomlarda
durdurduktan sonra, sonsuza doğru büyümeyi Cantor’un ‘sonlu-ötesi
sayıları’nda durdurur. Sonsuzluk küçüklük boyutunda olduğu
gibi büyüklük boyutunda da sınırlanmalıdır: ‘‘Hiç kimse
bizi Cantor’un bizim için yaratmış olduğu cennetten kovamaz.’’
Ve yazı daha sonra bu tutarsızlığın aslında hiç de bir
tutarsızlık olmadığı, çünkü düşüncenin ve şeylerin
‘iki’ ayrı alan oldukları vb. gibi açıklamalarla sürer:
Matematik olgusallığı ilgilendirmez. Ama matematiği çürütmenin
kendisi görgül deney ve gözlem yöntemiyle
başarılır! Bu tutarsızlıklar yazarın doğal bilincinden
hiç kuşkusuz gizlenemezler. Yazı bir ‘‘cennet’’ uğruna
yazılmış görünse de, heyecanını yitirmiş, tamamlanmadan
bırakılmış ve daha sonra bir daha ele alınmamıştır.
Einstein, Hilbert’in tutumu ile uyum içinde, hiçbir zaman
sonsuz küçüklüğü dikkate almadı, ve soruna ‘‘fiziksel
olarak iyice tanımlanabilen ds uzaklığı’’ (ÖGGK,
§ 25) gibi duyusal anlatımlarla yaklaştı. Gerçekten
de görgül/duyusal ‘yöntem’ hiçbir zaman ‘ds’ gibi
sınır değerleri, sonsuz küçüklükleri ele alamaz, ve dy/dx
sonsuzluğunu ancak fizikselleştirerek anladığını sanır.
Ama, eğer ciddi olacaksak, ve hiçbir eğretileme olmaksızın
konuşacaksak, bu yaklaşımdaki ‘matematik’ tasarımı matematikkavramı
ile hiçbir ilgisi olmayan bir tahta çubuklar yapısıdır.
Hilbert’in sonsuzluk kavramını önce matematikten,
sonra bilimden, sonra insan usundan silip atmak istemesi
bir çatışkı karşısında kalan analitik usun bütünüyle doğal
tutumudur. Hilbert ‘‘Matematik yalnızca mantık üzerine
kurulamaz’’ der ve bu konuda Dedekind ve Frege ile anlaşmazlık
içindedir. Gerçekten de eğer mantık ya da us bu ‘mantıkçıların’
kafalarındaki öznellik olsaydı, tüm saçmalıklarına karşın
yalnızca bu konuda bile olsa Hilbert ile anlaşmamız gerekirdi.
Ama her iki kampın da mantık konusundaki anlayışları birbirlerinden
daha iyi değildir. Her ikisi için de mantık olgusallık
ile, fiziksel evren ile ilgisizdir. Her ikisi için de
mantık doğal usa keyfi kurallar kabul ettirmek demektir.
Ve her ikisi için de Evren mantıksızdır. Açıktır ki, fizik
bilimi alanında, politika alanında, sanat alanında, törellik
alanında, ve sözde ‘felsefe’ alanında Batı çoktandır direnilmez
bir irrasyonalizmi beslemekte, ve sonuçlarını kendisiyle
birlikte tüm dünyaya ödetmektedir. Bu ‘duyusal’ bilimciler
için, bu ‘irrasyonel’ fizikçiler için yokediciliğin güdümünü
izlemekten daha kolay birşey olabilir mi? Ve üçüncü dünya
ülkelerinde henüz bu aptallarda bir öykünme kaynağı görmek
için didinip duran papağan türü tükenmiş midir?
Bir an bu analitik ıvır zıvırı bir yana bırakarak bambaşka
bir perspektife geçelim ve Pascal’ı okuyalım, sonsuz küçüklük
ve sonsuz büyüklük konusunda eytişimsel usun, en arı bakış
açısı içindeki usun nasıl düşündüğünü görelim (Geometrik
Anlık Üzerine/De l’esprit de géométrique (1658)):
‘‘Böylece herşeye ortak özellikler
vardır ki bunların bilgisi anlığı doğanın en büyük harikalarına
açar. En önemlisi her yerde bulunan iki sonsuz
tarafından, sonsuz ölçüde büyük ve sonsuz ölçüde küçük
tarafından oluşturulur. Çünkü bir devim ne denli hızlı
olursa olsun daha hızlı bir devimi tasarlayabilir ve onu
daha da hızlı yapabiliriz, ve böylece bundan böyle bir
eklemede bulunamayacağımız denli hızlı bir devime ulaşmaksızın
bu sonsuza dek sürer. Ve tersine, bir devim ne denli yavaş
olursa olsun, onu daha yavaş ve daha da yavaş kılabiliriz,
ve böylece bu dinginliğe düşmeksizin bir küçük dereceler
sonsuzluğuna inmeyi sürdüremeyeceğimiz bir yavaşlık derecesine
ulaşmaksızın sonsuza dek sürer.Benzer olarak, bir sayı
ne denli büyük olursa olsun, daha büyüğünü, ve yine ondan
daha büyüğünü tasarlayabiliriz, ve böylece bundan böyle
arttırılamayacak bir sayıya ulaşmaksızın bu sonsuza dek
sürer. Ve tersine, bir sayı ne denli küçük olursa olsun,
örneğin 1/100 ya da 1/10.000, gene de daha küçük bir sayıyı
tasarlayabilir ve bunu sıfıra ya da yokluğa ulaşmaksızın
sonsuza dek sürdürebiliriz.Bir uzay ne denli büyük olursa
olsun, daha büyük bir uzayı, ve bundan da büyük bir uzayı
tasarlayabilir, ve bunu bundan böyle arttırılamayacak
bir uzaya hiç ulaşmaksızın sonsuza dek sürdürebiliriz.
Ve tersine, bir uzay ne denli küçük olursa olsun, gene
de daha küçük bir uzayı tasarlayabiliriz, ve bunu bundan
böyle herhangi bir uzamı olmayan bölünmez bir uzaya ulaşmaksızın
sonsuza dek götürebiliriz.Zaman için de durum aynıdır.
Her zaman bir sonuncu olmaksızın daha büyüğünü, ve bir
kıpıya, arı bir süre yokluğuna ulaşmaksızın daha küçüğünü
tasarlayabiliriz.Ki bu, tek bir sözcükle, hangi devimi,
hangi sayıyı, hangi uzayı, hangi zamanı alırsak alalım,
her zaman daha büyüğün ve daha küçüğün olduğunu söylemektir,
öyle ki tümü de yokluk ve sonsuzluk arasında ama bu uçlardan
her zaman sonsuz ölçüde uzak olarak kalırlar.Bu gerçekliklerden
hiç biri tanıtlanamaz, ve gene de geometrinin temelleri
ve ilkeleridirler. Ama onları tanıtlamaya yeteneksiz kılan
neden bulanıklıkları değil, tersine aşırı durulukları
olduğu için, bu tanıtlama yoksunluğu bir eksiklik değil,
tersine bir eksiksizliktir.’’
Pascal, biraz erken de olsa, Hilbert’in ve benzeri kafa
yapılarının yaratabileceği tartışma için şunları söyledi:
‘‘Bu önemsiz noktalarda oyalanmak sıkıcıdır, ama çocuklaşma
zamanları da vardır.’’
Schrödinger de Hilbert ile anlaşmaz. Tüm yirminci yüzyıl
matematikçi ve fizikçilerinin Hilbert’in ve Einstein’ın
diyalektiği anlamayan analitik yorumlarını izlediklerini
düşünmemeliyiz. Yine özdeksel sürekliliği anlamayan irrasyonalist
Heisenberg’in parçacık mekaniğini bir oyun alanına çeviren
‘belirlenimsizcilik’ kuramına başından karşı çıkan Schrödinger
‘‘Özdek Nedir?’’de sorunun çözümünün karşıtların birliğinin
kavrayışında yattığını belirtir.
‘‘Bugün yerleşik görüş dahaçok
herşeyin aynı zamanda hem parçacık hem de alan olduğudur.
Herşeyin kendisiyle alanlarda tanışık olduğumuz sürekli
bir yapısı vardır, tıpkı kendisiyle parçacıklarda
eşit ölçüde tanışık olduğumuz kesikli
bir yapısının olması gibi. Bu kavram sayısız deneysel
olgu tarafından desteklenir.’’
Elbette. Olgular kavrama uyarlar, kavram olgulara değil.
Dünya irrasyonaliste nasıl görünüyor olmalıdır? Sınırsız
ama sonlu bir uzay, sınırsız ama sonlu parçacıklardan yapılı
bir özdeksel evren, ve sınırsız ama sonlu bir zaman? Empati
yapabiliriz. Atomun bir noktadan sonra kesilemediğini, uzayın
bir noktadan sonra daha ötesine geçilemediğini vb. tasarlamaya,
imgelemeye çalışabiliriz. Bir parçacığın bölünebilirliğine
bir son vermeye çalışabiliriz. Ama bunu başaramayız. Tıpkı
antik Yunanlının taş yontulara nasıl tapındığını anlayabilmemize,
tasarlayabilmemize karşın, o yontuların önünde diz çökmeyi
başaramayacak olmamız gibi. Schrödinger de Hilbert’in ‘ahmaklık’
dediği suçu işleyen insanlar kategorisine girer. Ama ahmaklık
üzerinde daha öte durmadan konumuza dönelim ve Pascal’ın
önerisini izleyerek, Hilbert’in eytişimi anlamayan ve sonsuz
küçüklerin oranından kaçan analitik/sezgici ürkekliğine
karşı bir de — kökenlerini araştırmayı bir yana bırakarak
— Newton’un Principia’daki harika pasajlarına bakalım
(italikler sonradan):
Dolayısıyla eğer buradan sonra
nicelikleri parçacıklardan yapılmış olarak görecek, ya
da doğru çizgiler yerine çok küçük eğri çizgiler kullanacak
olursam, bölünmezleri değil ama yiten bölünebilir
nicelikleri demek istiyor olarak anlaşılmam gerekir;
belirli parçalarıntoplam ve oranlarını değil, ama
her zaman toplam ve oranların sınırlarını.
Newton ‘kesiklilik’ kıpısının yanına, kesikli parçacıkların
yanına, Hilbert’in ortadan kaldırmayı istediği ‘sürekliliği’
de alır ve bu karşıtları birlikte kullanır. Kalkülüs
ancak karşıtların birliği üzerine, yitmekte olan
nicelerin oranı üzerine, kısaca gerçek sonsuzluk
üzerine kurulabilir.
Belki de karşı çıkılabilir ki,
yiten niceliklerin hiçbir enson oranları yoktur;
çünkü oran, nicelikler yitmeden önce, enson değildir,
ve yittikleri zaman, hiçtir. Ama aynı uslamlama ile ileri
sürülebilir ki, belli bir yere varan ve orada duran bir
cismin hiçbir enson hızı yoktur; çünkü hız, cisim yere
gelmeden önce, onun enson hızı değildir; vardığı zaman,
bir hız yoktur. Ama yanıt kolaydır; çünkü enson hız ile
denmek istenen hız cismin yerine varmadan ve devim sona
ermeden önceki ya da sonraki değil ama tam vardığı kıpıdaki
hızdır; eş deyişle, cismin son yerine varış ve devimin
sona eriş hızı. Ve benzer olarak, yiten niceliklerin
enson oranı ile anlaşılacak olan şey de niceliklerin yitmeden
önceki ya da yittikten sonraki oranları değil, ama onunla
yittikleri orandır. Yine doğan niceliklerin
ilk oranı varolmaya onunla başladıkları orandır.
Ve ilk ya da son toplam onunla varolmaya (ya da arttırılmaya
ya da azaltılmaya) başladıkları ve sona erdikleri toplamdır.
...[N]iceliklerin onlarla yittikleri
o enson oranlar gerçek anlamda enson niceliklerin oranları
değil, ama sınırsızca azalan niceliklerin oranlarının
her zaman onlara doğru yakınsaştıkları sınırlardır;
ve onlara herhangi bir verili ayrımdan daha çok yaklaşırlar,
ama hiçbir zaman ötelerine geçmezler, ne de nicelikler
sonsuza dek küçülünceye dek gerçekte onlara erişirler.
Bu nokta sonsuz ölçüde büyük niceliklerde daha açık
olarak görünecektir. Eğer ayrımları verili olan iki
nicelik sonsuza dek arttırılacak olursa, bu niceliklerin
enson oranı, yani eşitlik oranı verilecektir;
ama bundan onun oranları olduğu en son ya da en büyük
niceliklerin kendilerinin verili olacakları sonucu
çıkmaz. Öyleyse eğer bundan sonra, daha kolay anlaşılma
uğruna, niceliklerden en küçük, ya da yiten, ya da enson
olarak söz edecek olursam, denmek istenenin herhangi
bir belirli büyüklükleri olan nicelikler değil,
ama her zaman hiçbir sona ulaşmaksızın azalıyor olarak
düşünülen nicelikler olduğunu anlamanız gerekir.
Newton’un ne yöntemi eytişimsel ne de genel düşünce yapısı
sağduyuludur. Principia’nın ve ışığın mini mini cisimciklerden
yapılı ve ışık ışınlarının dört yüzlü olduklarını ileri
sürerek Huygens’in dalga ışık kuramını yadsıysan Optik’in
bütün tinine saltık olarak aykırı bu Platonik eytişimi de
hiç kuşkusuz yakın öncellerinden ödünç alır. Ama kaynaklarına
karşı bir kural olarak minnet bilmez tutumunu bir yana bırakırsak,
Newton daha sonra Kant’ı da dehşete düşüren ve onu usun
kendisini reddetmeye götüren çatışkının hayranlık verici
gerçekliğini kavrar ve çözümün yalnızca ve yalnızca karşıtların
birliğini ileri sürmede yattığını doğrular. Bilimin özsel
ilkeleri, üzerine tüm ayrıntılı yapının dayandığı temeller
doğal usun içgüdüsel işlemlerinden, analitik sezgicilikten
daha çoğunu, aslında tam bu mızmızlığı yadsıyan bir düşünce
erdemini gerektirirler. Ama pozitivist pragmatist akademizm
bilimin bu temellerini, bu eytişimi ders kitaplarından siler
atar. Kavranmasalar da, formüller yeterlidir. Ve bunlarla
eşit ölçüde kavramayan, anlamayan robotlar, hesap makineleri
yetiştirmekle yetinir. Bu öyle bir eğitimdir ki, işleyim
düzeninin çarklarının döndürülmesine uyarlanmıştır ve bedeli
insan beyinlerini, insan yaşamlarını, insan yazgılarını
çürütmekten başka birşey değildir. Modern akademizmin insan
beynine verdiği değer bir metanın değerinden daha ayrı ve
daha fazla değildir. Sezgicilik sonsuz küçüklük hesaplamalarında
doğal olarak ancak ‘yaklaşık’ sonuçlara izin verir. Ama
sonuç ne denli yaklaşık olursa olun, nicelik ne denli küçültülürse
küçültülsün, sonsuz küçüklüklerin oranı elde edilmedikça
usun kuramsal eksiksizlik istemi karşılanmaz. Ve us bu eksiksizlik,
bu ideallik isteminde diretir. Küçülen nicelikler dizisinin
daha öte bölünemeyecek belirli, sonlu bir
küçüklük ile sonlanmasını, Zenon’un paradoksunun bir hile
ile ya da bir yaklaşıklık ile geçiştirilmesini kabul etmez.
Sonsuzun matematiği orantıdaki nicel belirlenimlerin yiten
büyüklükler olmasını, bundan böyle herhangi bir sayı olmayan,
ama sıfır da olmayan ve gene de birbirlerine göre belirli
olan kıpısal büyüklükler olmasını ister. Doğal
anlak varlık ve yokluk arasında böyle bir ara durumun varolamayacağını,
çatışkının çözümsüz olduğunu kabul edilip geri çekilir.
Ama sorunun çözümü bu ara durumun sonsuz küçüklükler ilişkisinin
gerçekliği olduğunu anlamaya dayanır. Newton orantının
terimleri (fluxions) ile ‘‘bölünemezleri değil
ama yiten bölünebilirleri’’ anladığını söyler; ve
‘‘belirli parçalarıntoplam ve oranlarını değil, ama
her zaman toplam ve oranların sınırlarını.’’ Orantı
ile belirli, görgül sayıların değil, ama yitmekte
olan, bir oluş, daha doğrusu bir yokoluş sürecindeki
kıpıların orantısını anlar. Newton için orantının kıpılarının
yitişlerinde sakınımı süreklilik kıpısı tarafından
sağlanır. Ve bu yaklaşım sorunun gerçek doğasını anlatır.
Ama analitik anlağa göre, ‘paradoks’ ya da ‘çatışkı’ denilen
bir durumu anlatır. Einstein (ve hiç kuşkusuz onunla birlikte
sürekliliği nicelikten uzaklaştıran Hilbert) ise böyle bir
eytişime saltık olarak yabancıdır ve gördüğümüz gibi getirdiği
çözüm çok yalındır: ‘ds’ ‘‘katı ölçme-çubuğu’’ ile
ölçülebilen fiziksel bir değerdir!
Us kendiliğinden de işler: Sonsuzun eytişimini
bilmeksizin de türev ve tümlev işlemlerini çözebilir.
Giderek, doğal/içgüdüsel işleyişi içinde, analitik anlak
işlemleri yoluyla önemli sonuçlar da çıkarabilir. Ve Hilbert
hiç kuşkusuz bu anlamda geometriye önemli katkıları olan
bir matematikçidir. Ama kavramın özbilinci eksikliğini
duyurur ve bu eksikliği görebilmek bile bir erdemdir.
Gauss’un şu sözleri bu bağlamda düşündürücü olmalıdır:
‘‘Sonuçlarım çoktandır elimde, ama yalnızca onlara
nasıl ulaşacağımı henüz bilmiyorum’’ :: ‘‘Meine
Resultate habe ich längst, ich weiß nur noch nicht, wie
ich zu ihnen gelangen werde’’ (alıntılayan Leonard
Nelson, Vom Selbstvertrauen der Vernunft, s. 145).
* * *
Sorun hiç kuşkusuz biraz daha karmaşıktır. Tanıtlanamayan
belitler, eytişimsel doğaları silinen kavramlar
kendilerinde bütün bilimsel kuramların iç tutarlıklarını
güvence altına alırlar, ve doğal bilim bu mantıksal yapının
gerçek doğasını kavrama gereğini duymadan, giderek apaçık
yanlış tasarımlar altında işler. Uzay, zaman, özdek, kütle,
ya da nokta, çizgi, yüzey, doğru, eğri, sayı vb. gibi
kavramların hiç biri doğa bilimlerinin kapsamında eytişimsel
doğalarında alınmazlar. Giderek eytişimsel doğalarında
bilinmelerinin gerekli olduğunun düşünülmesi bile söz
konusu değildir. İnsan mantığının işleyişini belirleyen
süreçler olarak, kuramsal yapıları bilincin arkasında
belirlerler. Us ve bilinç aynı şey değildir. Fizikçinin
bilincinde çoğu kez en temel doğa yasaları matematiksel
eşitliklerden başka birşey değildir, ve bu eşitliklerin
ne anlamları ne de olgusallık ile ilişkileri sorgulanır.
Felsefe ve bilimin ayrılmasının sonuçlarından biri
budur.
Fizikte matematiksel tanıtlamanın doğruluğu her zaman
daha önceden bilinen kavramsal ilişki tarafından,
yasa tarafından güvence altına alınır. Belli bir
bakış açısından, aslında biraz dar olan bir bakış açısından,
matematiksel formül salt iç tutarlığı ve gücü yoluyla
olgusallığın düzenli yapısını temsil ediyor görünür. Gene
de burada matematiksel biçim görgül gözlem ve deneyimlere
verilen kavramsal/mantıksal yapılar tarafından
belirlenir. Sayısal gözlemin kavramsal ilişkiden soyutlanmış
olarak yasaya götürdüğü görüşünün düşüncesizlikten başka
bir dayanağı yoktur.
Bu bakış açısı matematiği önemsizleştirmekle ya da değersizleştirmekle
ilgilenmez. Tersine, matematiğe değer vermek onun doğru
kavramını ve anlamını saptamayı gerektirir. Ona ondan
beklenmeyeni yüklemek anlamsızdır. Matematiğin salt nicel
olanaklarıyla, salt ‘Bir’ yoluyla kavramsal ilişkileri
anlattığı sanısı matematik üzerine en yüzeysel yargıdır.
Öte yandan, görgül yasa gene de kavramsal anlaşılırlığın
kendisini dolaysızca vermekten uzaktır, ve Newton’un evrensel
yerçekimi yasası kavramların matematiksel ya da görgül
ilişkisi olarak anlaşıldığında Usu doyurmaz. Bu nedenledir
ki, evreni Descartes’ın etherinden ve burgaçlarından boşaltıp
uzaktan aracısız eylemi ileri sürdükten sonra, Newton’un
kendisi Tanrının izine düşer, ‘kuvvetin nedeni’ dediği
şeyi ararken uzayı tanrısal duyu örgeni yapmaktan başka
bir çözüm bulamaz. Newton’un yasası kavramsal olarak çıkarsanmış
ya da aklanmış değildir; yalnızca Kepler’in görgül formülasyonundan
türetilmiştir. Bu düzeye dek, tıpkı kökeni olan formülasyonlar
gibi, daha yüksek ve son bir tanıtlamaya gereksinir. Matematiksel
fizik son söz değildir, ve kavramlar arasındaki ilişki
eytişimsel doğasında saptanmadıkça henüz herşey anlamsızdır,
ve kuramlar yalnızca güvenilmez bir tümevarım mantığı
tarafından desteklenir. Bu noktadan ötesi görgül kuramcılığın
ya da matematiğin değil, ama Doğa Felsefesinin işidir.
Almaşık pozitivizmdir.
Simgeler ve Kavramlar.
Matematik kavram mantığının başka araçlarla
sürdürülmesidir:
- Matematik simgesel bir dildir.
- Simgeler kavramları anlatmaları koşuluyla
anlamlıdırlar.
- Eğitimli insanların büyük çoğunluğu
Çince bilmez.
- Simgeler kullanarak yazanlar da,
eğer duru kavramsal dilde başarısızlığa uğruyorlarsa,
bir kural olarak kendi yazdıkları simgesel anlatıları
anlamada da başarısızlığa uğrarlar (ve gene de sık
sık geniş bir kitle tarafından ‘anlaşılırlar’).
Anlaşılırlıktan yoksun sözde ‘algılara’ dayalı bir söylemin
bir de matematiksel anlatıma çevrilmesi çer çöp üretmekten
başka birşey değildir. İnsanlar kavramlar yoluyla
düşünürler, ve bilim imgelerle, sezgilerle, tasarımlarla
değil ama kavramlarla ilgilenir. Ve anlaşılırlığın gerçeği
kavram tarafından güvence altına alınır. Hiç bir insan usu
(=genel olarak us yetisi) söz gelimi ikinci bir zaman boyutunu
kavramayı, ya da dördüncü bir uzay boyutuna mantıksal bir
yer bulmayı başaramaz. Ama matematiksel bir işlemde simgecilik
kavramın kendisini gizlemeye başladığı zaman, tüm belirlenimler
belirsizleştiği zaman, bu yöntemsizliğin bakış açısında
kavram kolayca salt nicel bir belirlenime indirgenir. Matematiksel
‘ilişki,’ salt soyut sayısal ilişki olarak görüldüğünde,
kavramın ilişkisine saltık olarak ilgisiz kalmayı başarır.
Ve mantıksal bağlantıları gizlediği ölçüde, her türlü usdışı
‘ilişki’ye izin verir. Matematiksel ‘mantık’ bu belirlenimsizliği,
bu mantıksızlığı nedeniyle kavramsal ilişkilerin
yerine sözcüğün tam anlamıyla hokkabazlık ilişkilerini geçirir
ve doğal anlağı güçsüz bırakmayı, teslim almayı başarır.
Örneğin ‘sonsuzluk’ bir sayı, belirli bir nicelik değildir,
ve doğal us sayı olmayan bir niteliği toplama, çıkarma işlemlerine
konu etmeyi başaramaz. Ama belli bir us çürümesinden sonra,
‘sonsuz-ötesi’ denilen sayıların aritmetiği bütünüyle geçerli
görülmeye başlar. Yine aynı analitik bakış açısı nedenselliği
ve eşzamanlılığı kaldırmada hiçbir mantıksal sorun görmez,
ve sayısal bir kaosta tüm belirlenim çözülür. Doğru çizgilerin
‘eğri,’ ve belitlerin ‘kararsız’ oldukları keşfedilir, sonuçta
matematiğin us-dışı varsayımlar üzerine dayandığı ve böylece
bütün yapısının us-dışı olduğu vargısına ulaşılır. (Aynı
irrasyonalizmin törel kavramlar durumunda neler üretebileceğinden
söz etmenin hiçbir gereği yoktur.)
* * *
Matematiksel biçim ve kavramsal içerik arasındaki ilişki
konusunda, bilimsel düşünce tarihinin en başarılı matematiksel
fizikçisi olarak görülen Maxwell’in A Treatise on Electricity
and Magnetism başlıklı klasik çalışmasındaki şu sözleri
her zaman okumaya değerdir (1891/1954):
‘‘Elektriği incelemeye başlamadan
önce ilkin Faraday’ın Experimental Researches in Electricity’sini
baştan sona okumadan konu üzerine hiçbir matematiksel
çalışmayı okumamaya karar verdim. Faraday’ın fenomenleri
kavrama yolu ile matematikçilerin yolları arasında bir
ayrım olması gerektiğini, ve buna göre ne onun ne de matematikçilerin
birbirlerinin dillerinden doyum bulmadıklarını biliyordum.
Ayrıca bu uyumsuzluğun yanlardan herhangi birinin yanılıyor
olmasından doğmadığı kanısındaydım.Faraday’ı incelemeyi
sürdürürken, onun fenomenleri kavrama yönteminin de, uylaşımsal
matematik simgeleri biçiminde sergilenmiş olmamasına karşın,
matematiksel bir yöntem olduğunu algıladım. Ayrıca bu
yöntemlerin sıradan matematiksel biçimlerde anlatılabilme
ve böylece meslekten matematikçilerin yöntemleri ile karşılaştırılabilme
yeteneğinde olduklarını da buldum.Örneğin, matematikçilerin
uzaktan çekim uygulayan kuvvet özekleri gördükleri yerde,
Faraday, anlığının gözleriyle, tüm uzayı geçen kuvvet
çizgileri görüyordu: Onların uzaklıktan başka hiçbirşey
görmedikleri yerde Faraday bir ortam görüyordu: Faraday
fenomenlerin yerini ortamda sürmekte olan olgusal eylemlerde
arıyor, onlar onu elektriksel sıvılar üzerinde uygulanan
bir uzaktan eylem gücünde bulmakla yetiniyorlardı.Faradayın
kavramları olarak gördüğüm şeyleri matematiksel bir biçime
çevirdiğim zaman, genel olarak iki yöntemin sonuçlarının
çakıştığını buldum, öyle ki her iki yöntem tarafından
da aynı fenomenler açıklanıyor ve aynı eylem yasaları
çıkarsanıyordu, ama Faraday’ın yöntemleri bütünden
başlayan ve çözümleme yoluyla parçalara ulaşan yöntemleri
andırırken, sıradan matematiksel yöntemler parçalardan
başlama ve bütünü bireşim yoluyla üretme ilkesi üzerine
kuruluydular.Ayrıca matematikçiler tarafından keşfedilen
en verimli araştırma yöntemlerinden birçoğunun Faraday’dan
türetilen kavramların terimlerinde kendi özgün biçimlerinde
olduğundan çok daha iyi anlatılabildiklerini de buldum.Örneğin
belli bir bölümsel ayrışımlı eşitliği doyuran bir nicelik
olarak görülen gizilgüç üzerine bütün kuram özsel olarak
Faraday’ın yöntemi dediğim yönteme aittir. Öteki yönteme
göre, gizilgüç, eğer ne olursa olsun irdelenecekse, her
biri verili bir noktadan uzaklığı ile bölünen elektrikli
parçacıkların bir toplamının sonucu olarak görülmelidir.
Bu yüzden Laplace, Poisson, Green ve Gauss’un matematiksel
buluşlarından birçoğu gerçek yerlerini bu incelemede bulurlar,
ve kavramların terimlerinde uygun anlatımları temel olarak
Faraday’dan türetilmişlerdir.’’
Maxwell matematik ile temsil ettiği olgusallık arasında
işleyen andırımı vurgular. Burada hiç kuşkusuz salt Sayıdan,
Bir ya da Birimden çok daha fazlası vardır, ve
matematiğin ilişkisel doğasının kendisi (orantı, eşitlik,
büyüklük, küçüklük) hiç de sayının Birine ait olmayan
kavramsal işlemleri kullanır. Ama matematik bu temel kavramsal
yapının da üstüne, olgusal kavramlara, ve aralarındaki nicel
ilişkileri belirlemeye yükselir. Özdeksel evrenin nicel
doğasının, Kavramın Ölçüsünün bilimi olur.
Maxwell’in matematiksel dili ve Faraday’ın deneysel
dili yalnızca ve yalnızca bir ve aynı gerçekliği, bir
ve aynı olgusallığı anlatırlar. Hiç kuşkusuz, Maxwell’in
formülasyonları henüz bütün evreni açıklamayı başaramazlar.
Ama mantıksal sağlamlıkları hem daha öte buluşlara izin
verirler, hem de böylelikle kendilerinin daha tam bir
biçimlenişe yükselmelerinin zeminini sağlarlar. Doğal
bilimlerin gelişiminde sürekliliğin yalın anlamı budur.
Yanlışın us-dışından ayrımının anlamı da budur. Yanlış
olan henüz eksik olandır, ve eksiklik, yetersizlik bütün
dizgeyi ilgilendirir. Ptolemi’nin dizgesi duruma
örnektir. Eksiklikleri ve yanlışlıkları ile Kopernik dizgesinin
tözünü oluşturur; ama o da eksik ve bu düzeye dek yanlıştır.
Brahe’nin dizgesi ve sonunda Kepler’in evren düzeni kavramsal
ilişkileri çok daha tam bütünlere örgütler. Tüm bu süreçte
sözcüğün tam anlamıyla aynı insan usu düşünmekte, uslamlamalar
çağların, ülkelerin, ve bireylerin tikelliklerini aşarak
bire kaynaşmaktadır. Kavram şu ya da bu insanın algısına
bağlı öznel bir tasarım değildir. Bu ussalcı yaklaşımın
matematiğin genel görelilik kuramına uygulamasında görülen
‘ruhbilimsel’ imge-simge indirgemeleri ile, insan beyninin
mantıksal işleyişine uyarlanamayacak usdışı, giderek ‘sezgi-dışı’
saçmalıklarla ve gözlemciye göreli olarak eğilen-bükülen,
kısalan-uzayan yalancı-geometrik boyutları ile hiçbir
ilgisi yoktur. Matematiksel formül yalnızca olgusal/kavramsal
çözümlemeyi simgesel olarak anlatır, ve birincisi yoksa
ikincisi de yoktur. Bu ilkenin kendisi ruhbilimsel bir
tümevarım değildir.
Sayısal Bir ya da Birim — bu eytişimsel atom — saltık
olarak uylaşımsaldır, baştan sona keyfidir, en özsel doğasında,
saltık olarak görelidir. Büyüklüğü keyfi olarak
belirlenir. Bu göreliliği saltığa döndürmenin olanağı
ve mantığı yoktur. Uzay kavramı, Saltık Uzay, giderek
neredeyse kutsal uzay denilecek olan şey hiç kuşkusuz
ölçülemez. Ölçülen her zaman göreli uzaydır. Salt
bu ‘saltık’ görelilik nedeniyle, fiziksel birimler
onları nitelendiren kavramlar olmaksızın birer
soyutlamadan başka birşey değildirler. Metre yalnızca
bir nicelik değildir; ölçü olarak nicelik ve niteliğin
(uzay) birliğidir: Uzayın kesiklilik kıpısı (ya da Hilbert’in
kesiklilik kıpısı); ama birimin kendisi o denli de süreklidir,
ve Yunanlılar tarafından ‘daha öte bölünemeyecek olan’
biçiminde tanıtlanırdı). Görgül birim uylaşımsaldır. Keyfi
olarak saptanır. Örneğin Maxwell Özdek ve Devim’de
uzayın ölçün birimi olan metrenin, ya da özdeğin ölçün
birimi olan kilogramın vb. nasıl belirlendiğini, nerede,
hangi müzede, hangi koşullar altında vb. saklandığını
bildirir. Ama görecilik mantığı tüm göreciliği ile uylaşımsal
birimi rahat bırakmaz. Bu katı ölçme çubuklarını müzelerden
alır, onları yerlere yatırır, eğilip kalkarak ölçüp biçer,
ve yalnızca uzunluk biriminin göreli doğasını anlatmak
için destanlar yazar. Ve her keresinde aynı nakaratı yineler.
Einstein’ın bu kitapçığını biraz dikkatli ve biraz düşünerek
okuyan bir okur hiç kuşkusuz bu tür ‘açıklamalarından’
bıkkınlık duyacaktır. Kişi bir görelilik kuramı bile anlatıyor
olsa, hiçbir zaman karşısındakilerden böylesine usandırıcı
masalları dinlemesini istememelidir. Ama Einstein karşısında
açıkça çok özel bir okur tipini varsayar, ve ondan tahtadan
bir kulenin ısıtılıp çubukların boyları değiştiği zaman
kendisiyle birlikte kartezyen koordinat dizgesini de bozduğunu
kabul etmesini ister — o Einstein ki, kuramda güzelliğin
saltık olarak önemli olduğu söyler ve bu konuda niyette
belki de yalnızca ‘güzelliği gerçekliğe yeğlediğini’ ileri
süren Weyl’in arkasından gelir! Ama bunların boş sözler
olduğunu, karşımızda güzelliğin tam tersinin bulunduğunu,
bilimsel erotizmin gerçekte hiç de bilimsel olmadığını,
bütünüyle kaba saba olduğunu görürüz.
Bilim ve felsefenin bilim için yalnızca saltık yıkım
getiren ayrılmaları boş kuramcılık için gerçekten de ‘verimli’
olmuş, böylelikle soyut matematiksel kurguları olgusallık
olarak görmenin önüne geçecek bir ussallık kalmamıştır.
Matematiksel formülasyonlar istenen sonucu vermediklerinde,
dışardan eklenen katsayılarla kolayca düzeltilirler. Ve
sık sık katkının mantığı üzerinde düşünülmeksizin, işlemler
sürdürülür. Einstein başlangıçta genel görelilik kuramının
o sıralarda geçerli sayılan durağan evren modelini doğrulayacağını
sanıyordu. Beklentisinin tersine, matematiksel çözümlemeler
‘küresel’ evrenin kendi ağırlığı altında çökeceği sonucuna
götürdü. Çıkış yolu başlangıçtaki eşitliklere yerçekimi
etmenini dengeleyici yeni bir terim eklemek oldu — evrenbilimsel
değişmez. Bu Einstein’ın kendisi tarafından kabul edilen
biricik gaftır. Ama gafın kabülünün kendisi bir ikinci
gaftır çünkü bu kez soyut matematik ve eşit ölçüde soyut
bir metafizik fiziksel evreni büyüyen ve açılan (ya da
evrik olarak) bir sonluluk olarak alır. Aslında görelilik
kuramının bütünü bir gaftır.
Yine, usun disiplininden özgürleştirilen matematik imgesel
ya da olumsuz kütlelerin hesaplanmasına izin verir. Bu
olanaktan yararlanan Hawking ‘‘imgesel zaman ... iyice
tanımlanmış matematiksel bir kavramdır/imaginary
time ... is a well-defined mathematical concept’’
der (A Brief History of Time), ve ‘‘gerçek/reel’’
zamanda gerileme tekillik/singularity noktasına, ve böylece
istenmeyen bir zamansal ‘başlangıç’ noktasına götürdüğü
için bu aygıta başvurur. Buna herhangi bir uslamlama ile
karşı çıkmak, ya da burada herhangi bir uslamlama yanlışı,
çıkarsama bozukluğu ya da bir tutarsızlık olduğunu ileri
sürmek saflık olacaktır. Burada doğru ya da yanlış hiçbir
uslamlama yoktur. Burada herhangi bir gözlem dayanağı,
ya da dikkatle oluşturulmuş ve sağlıklı herhangi bir matematiksel
destek de yoktur. Yalnızca matematiksel bir çirkinlik
vardır ve keyfi bir katkı ile örtülmeye çalışılır. Bu
insanların ilkellikleri, ciddiyetsizlikleri, barbarlıkları
sınır tanımaz. Ve sözde kuramlarında yalnızca dinsel önyargıları
sömürmekle ilgilenirler. Ve tüm aptallıklar durumunda
olduğu gibi, egolarını besleyecek kalabalıkları kolayca
bulurlar. Matematiksel işlemler zamanın yönünün tersine
çevrilmesine izin verirler denir. Matematiksel işlemlerde
keyfi bir sayıda uzay boyutu ile çalışılabilir denir.
Ama bunlar sofistlik bile değildirler. Ve zamanı bir uzay
boyutu gibi ele almak için, uzay boyutlarını arttırabilmek
için sofizmin tüm tarih boyunca başarabildiği herşeyden
daha iyisini başarabilmek gerekir. Bir ‘matematikçi’ olan
Russell şöyle yazıyordu (Mysticism and Logic, s.
133-4): ‘‘Gerçek dünyanın uzayı altı boyutlu bir uzaydır,
ve bunu anlar anlamaz kendisine konum bulmak istediğimiz
şeyler için bol bol yer olduğunu görürürüz. Kendi uzayındaki
konumunu saptamak için altı koordinat ve başka uzaylar
arasındaki konumu saptamak için üç koordinat daha gerekecektir.
... Öyleyse dünyada bir üç-boyutlu uzaylar çokluğu vardır.’’
Burada da ne öncüller ne tanıtlama, ne gözlem ne de deney
vardır. Yalnızca bir bildirim, daha doğrusu tanrısal bildiriş
gibi birşey vardır. Analitik düşünür için bu ‘yöntem’
yeterlidir. Ve ‘anıtsal’ yapıtlarıyla ünlü bu halk düşünürünün
her birkaç yılda bir yeni bir sayı kuramı ile ortaya çıkmasına
hayret etmemek gerekir.
Heisenberg matematiğin rolü konusunda hayret edilecek
denli sağduyuludur: ‘‘Dizgenin matematiksel imgesi dizgede
çelişkilerin olmamasını güvence altına alır’’ der (Physics
and Philosophy, the Revolution in Modern Science,
New York, 1966, s. 93). Matematiksel tutarlık da
tıpkı görgül doğrulama gibi tanıtlama ya da gerçeklik
söz konusu olduğunda kavram karşısında geri çekilmelidir.
Olgusallık sayısal ya da duyusal yöntemlerle saptanamaz.
Matematik konuya yabancı bilinçte ilkin bütünüyle doğal
olarak ürkü yaratır. Kesinlikle doğal usun matematiğe
yeteneksiz olmasından ötürü değil. Tersine, matematik
yalnızca kullandığı kavramların yalınlığından ötürü kendisi
en yalın, en duru, en pekin, ve tam bu nedenlerle en kolay
bilimdir. Ürkünün, giderek yılgının nedeni yalnızca ve
yalnızca kavramların simgeler ve betiler altına sürülmesinde
ve böylece karmaşanın bir de henüz alışılmamış yabancı
bir dil tarafından örtülmesinde yatar. Bu yüzden ne denli
kötü kullanılırsa o denli korkutucudur. Ne denli anlaşılmazsa
o denli tılsımlıdır. Ne denli çirkinse o denli işkence
edicidir. Bunun bilincinde olan Newton’un kendisi amatörlerin
eleştirilerinden kaçabilmek için Principia’da Descartes’ın
göreli olarak yalın analitik geometrisinden yararlanmayı
denemek yerine, Euklides’in bir ussallık başyapıtı olan
geometrisini bir işkence aracı olarak kullanıp çalışmasına
kolay kolay okunamayacak bir biçim verdi. Newton ‘‘niyetlerini
ilkin geometri yoluyla tanıtladığını ve deneyleri yalnızca
onları anlaşılır kılmak, ve vulgusu inandırmak için kullandığını
söylüyordu’’ (aktaran L. T. More, Isaac Newton (New
York, 1934), s. 610.) Bu aslında Newton’un deneysel doğrulama
ya da yanlışlama konusunda Carnap ve Popper’a,
modern vulgusun sözcülerine yanıtıdır. Gene de, Newton’a
geometrik tanıtlarını üretmesi için sunulan görgül gereç
güneş dizgesinde usun uyumunu arayan ve saptayan Kepler’den
geldi. Ve Newton yalnızca daha şimdiden kendinde
kavramsal olarak belirleneni geometrik olarak tanıtladığını
sandı.
Uzay ve zaman, özdek ve devim kavramlarının nicelik
kavramına altgüdümlü olmaları olgusu doğal düşünceyi matematik
ve olgusallık arasındaki bir ilişkinin sezgisine götürür.
Gerçekten de, Nicelik kavramı matematiksel düşünce
ve fiziksel olgusallık arasındaki ortak terim olarak görünür.
Ama Sayı evrenin temel idealarına ve ilk ilkelerine ulaşamaz.
Özdek, uzay, zaman niceleştirilebilir, ama gene de bu
onların özlerine, gerçek doğalarına yaklaşmak anlamına
gelmez. Pisagorcular sayıların şeylerin gerçek doğalarını
anlattığını, sayıların tüm şeylerin ilkeleri olduğunu,
tüm şeylerin sayılar üzerine modellendiğini düşünüyorlardı.
Tıpkı müziksel gamın sayıların bir düzeni olması gibi,
tüm evreni müzikal bir uyum olarak gördüler. Ama, Aristoteles’in
sözlerine göre, kendileri Sayının evren kategorilerini
anlatmak için yetersizliğini gördüler, ve mantıksal evrimlerinde
‘‘aykırıların şeylerin ilkesi’’ olduğunu anladılar.
Platon’a göre, duyusal şeylerin ve anlaşılır Biçimlerin/İdeaların
yanısıra matematiksel nesneler vardır ki, İdealar ve Şeyler
arasında bir ara konumda dururlar. Platon matematiksel
belirlenimlerin duyusal nesnelerden ‘‘bengi ve devimsiz’’
olmalarıyla, İdealardan ise ‘‘ideaların her durumda bir
iken onlardan benzer birçoğunun olmasıyla ayrıldığını
söyler’’ (aktaran Aristoteles, Metafizik, 987b).
Nicelik kategorisi deyim yerindeyse tüm fiziksel evreni
kaplar, ve uzay, zaman ve özdek nicel olmanın ve olgusal
olmanın birliğini anlatırlar. Nicelik arı düşüncenin bir
belirlenimi iken, buna karşı özdek vb. düşünceye saltık
olarak dışsal olan yandır. Kavramın bu doğası bile iki
yanı düşüncesizce ayırmanın, ya da yine eşit ölçüde düşüncesizce
bire indirgemenin anlamlı olmadığını gösterebilir. Nicelik
kavramı olgusallığın yalnızca bir yanıdır. Ve tüm yanlar
gibi, örneğin özdek olmak, uzamlı olmak, kuvvet olmak
gibi, eğer kendi başına alınıp bu soyutlamada değerinin
ne olduğu sorulacak olursa, tıpkı başka kavramlar durumunda
olduğu gibi, değeri yalnızca soyutlamanın değerine indirgenir.
* * *
Sezgi denilen ve genellikle yüksek bir dozda gizemcilik
havası eşliğinde olmaksızın dile getirilemeyen yetinin
ne bilimde ne de matematikte hiç bir yerinin olmadığını
bu yetinin tanıtlamaya ilgisizliğinden çıkarsamak
gerekir. Doğal us henüz kavramsal doğalarını göremediği
mantıksal işlemlerine, tasım süreçlerine, birdenbire yaptığı
çıkarsamalarına vb. duraksamadan ‘sezgi,’ ‘esin,’ ya da
giderek ‘tanrısal bildiriş’ vb. gibi adları uygular. Newton’un
‘elma’ öyküsü, Arşimedes’in ‘euroka’sı gibi örnekler birden
eyleme geçip vargısını bildiren ‘sezgi’ yetisinin kanıtları
olarak gösterilirler — sanki tüm bu buluşların öncesinde
yatan uslamlama süreçlerinin, kavramsal çabanın hiçbir
önemi yokmuş, sanki bilinmeyen kaynaktan bir bildirim
alınıyormuş gibi. Ama modern matematiğin kurucularından
biri olan Descartes’ın kendisi sezgi ile ‘‘arı ve dikkatli
bir anlığın kavramından (conceptus)’’ başka birşeyi
demek istemediğini belirtir (Kurallar, 3.5). Sezgi
gerçeklenmeye gereksinir, ve gerçeklik savında bulunmaz.
Sözde bir felsefecilikte kendisine yüklenen bütünüyle
yapay işlevin tersine, sezgi anlatımı gündelik dilde,
gerçek dünyasında yalnızca belirsiz olanı, özellikle
kuşkulu olanı anlatmak için kullanılır. Ama doğal
‘felsefecilik’ ‘deneyim’ sözcüğünü olduğu gibi ‘sezgi’yi
de doğal dildeki yerinden ve anlamından koparmıştır, ve
giderek matematiksel belitlerin temelinde bile
hemen hemen gizemsel olan bir ‘sezgi’nin yattığı söylenir.
Bu kabul edilse bile, sezginin bilimsel düşüncede son
söz olmadığı açıktır, ve belitlerinin tümü de mantıksalolarak
çıkarsanırlar ve eytişimsel düşüncenin yalın işlemleri
yoluyla kavramsal doğalarında bütünüyle açık ve seçik
olarak sergilenirler. Bu konuda Descartes gibi, Leibniz
gibi, Hegel gibi felsefecilerin neler söylediklerini anımsamak
hiç kuşkusuz yararlı olacaktır.
* * *
Matematik dilinde yaşanan güçlük bir alışkanlık yoksunluğuna
bağlıdır, ve matematiğin yalın mantığında akıcılık kazanmak
için başka her sanatta olduğu gibi, felsefenin, eytişimsel/arı
kavramsal düşüncenin kendisinde olduğu gibi, belli bir
uygulama düzeyi zorunludur. Ama hiçbir insan şu ya da
bu yabancı dili bilmediği için ussal bir yoksunluk içinde
değildir, ve matematiğin biçimsel yapısı kavramsal dile
çevrilmedikçe bu yabancı dili tanımayan bilinç tarafından
gereksiz bir endişe kaynağı olarak algılanması ancak doğal
olabilir. Tüm modern fiziğin yaratıcısı, böylelikle
fizikteki tüm modern sorunların da yaratıcısı olan Faraday
hiçbir matematik eğitimi almamıştı, temel aritmetik işlemlerinden
öte hiçbir bilgisi yoktu. Ve Modern matematiğin yaratıcısı
olan ussalcı Descartes matematik ve kavramsal bilgi ilişkisi
üzerine şunları yazar (Kurallar, 4: italikler
sonradan): ‘‘[B]urada betilerden ve sayılardan çok fazla
söz edilmesine karşın, başka hiçbir bilim dalında böyle
açıklık ve pekinlik örnekleri gösterilemeyeceği
için, amacımı yeterince dikkatle izleyen herkes hiçbirşeyi
sıradan Matematikten daha önemsiz görmediğimi, ve
bu örnekleri bileşen parçalar değil ama yalnızca dış kabuk
olarak alan bütünüyle başka bir bilimi açımlamakta olduğumu
kolayca görecektir.’’ Ve yine aynı yerde: ‘‘Aritmetik
ve Geometri üzerinde özellikle durdum, çünkü bunların
en yalın oldukları ... söylenirdi.’’ ‘‘Ama daha sonra
Felsefenin geçmiş çağlardaki ilk yaratıcıları niçin Matematikte
ustalaşmış olmayanları bilgeliği incelemeye kabul etmediler
diye düşündüğüm zaman — çünkü bu disiplinin tümü arasında
en kolayı olduğuna ve hiç kuşkusuz başka daha önemli
bilimlerin kavranması için en zorunlu ansal alıştırma
ve hazırlığı sağladığına inanıyorlardı—, onların zamanımızın
sıradan matematiğinden çok daha başka bir Matematik türünü
tanımış oldukları kuşkumda doğrulandım.’’ ‘‘Matematikte
olması gerektiğini kabul ettiğimiz o en yüksek duruluk
ve kolaylık ...’’ Kural 14: ‘‘[M]atematiğin
hemen hemen yalnızca bizi bu yöntemde eğitme amacıyla
incelenmesi gerektiğini söylemede hiçbir duraksama göstermeyeceğim.’’
* * *
Görelilik kuramı için ‘matematiksel’ tanıtlama da tıpkı
deneysel ‘tanıtlama’ gibi arkadan gelir. Ve tıpkı
deneysel ‘tanıtlama’ durumunda olduğu gibi, matematiksel
aygıt da yalnızca önceden saptanan vargılara ayarlanır,
‘anlaşılması’ olanaksız usdışı bir yolda uygulanır. Böyle
bir matematik yalnızca tensör kalkülüs işlemlerinde deneyimli
olmayan bilinci yıldırmakla kalmaz, ama meslekten matematikçilerin
ezici çoğunluğu tarafından anlaşılamaz ve değerlendirilemez.
Ne güzel ne de gerçektir, çünkü olgu-dışıdır. Böyle us-dışı
matematiksel tasarımlar karşısında doğal us her zaman
aynı tepkiyi gösterir: Yılgı. Ama insan usu ona böylesine
güç gelen bir matematik karşısında, kendini olduğu gibi
bu matematiğin değerini ve anlamını da sorgulamayı başarmalıdır.
Matematik, yaygın bir önyargının tersine, hiç kuşkusuz
ikincildir. Einstein’ın kendisi bir kuramın kavramsal
yapısında kavranmasının özsel olduğunu belirtir. Ama görelilik
kuramının kavramsal yapısı yoktur. ‘Zaman’ kavramının
uzayın üç boyutuna dik bir açıyla bir dördüncü boyut olarak
katılması ne kavranabilir, ne de imgelenebilir. Burada
doğal bilinç geriler, ve bu dört dörtlük usdışını kavrayamayışı
karşısında ilkin kendini sorgular. Uzayın bükülmesinden
söz edildiğini duyduğu zaman, ilkin tüm sağduyusunu, tüm
mantığını bir yana bırakır, kendini bu saçmalığı doğrulamaya,
tüm imgelemini kullanıp ayrıksı bir evren tasarlamaya
zorlar. Ama bu saçmalıklar kolayca püskürtülebilir. Gerekli
olan şey yalnızca ve yalnızca sağduyuya, usa güvendir,
çünkü karşısındaki budalalığın kendisinden başkası değildir.
Aslında Einstein’ın kendisi başlangıçta kuramının tensör
biçimine geçirilmesi düşüncesinden hoşlanmamış ve onu
‘‘überflussige Gelehrsamkeit’’ olarak, ‘‘yüzeysel bilgiçlik’’
olarak görmüştü. 1950’de üçüncü yayımı çıkan çalışması,
The Meaning of Relativity, onu inceleyen herkesin
göreceği gibi, ilk birkaç sayfada banal bir ‘kavramsal’/‘felsefi’
altyapı seçildikten sonra, baştan sona bir überflussige
Gelehrsamkeit yapısı olarak sürer. Anlaşılırlığı konusunda,
kavramsal yapıyla ilişkisi konusunda, bu yazının Vargı
bölümünde kendi sözleriyle alıntıladığımız gibi, Einstein’ın
kendisi hiçbir zaman kuşkularını yenmeyi başarabilmiş
değildir. Einstein 1912’den sonra Lorentz dönüşümlerinin
genel görelilik için yeterli olamayacağı, ve geometrinin
geçersiz olduğu çünkü uzayın fiziksel davranışının doğrusal
olmadığı sonucuna vardı. Dostu matematikçi Grossmann ona
Riemann, Ricci (Ricci-Curbastro) ve Levi-Civita tarafından
geliştirilen tensör kalkülüs’ten söz etti. 1913’te Einstein
ve Grossmann ortak bir makale yayımlayarak Ricci ve Levi-Civita
kalkülüsünü kullandılar. (Planck’ın Einstein’ı kaçınılmaz
başarısızlığı konusunda uyarısı çalışmanın bu aşamasına
düşer.) Gene de 1914’te yayımlanan makale yanlışlarla
doludur, ve matematik henüz kurama uyarlanamamış, Einstein
henüz tensör kalkülüsü uygulamayı başaramamıştır. Levi-Civita
yazışmalarında Einstein’a tensörler üzerine çalışmasındaki
yanlışlarını gösterir. 1914’te Einstein kuramın bu yanlış
biçimi üzerine her biri iki saatlik altı ders verdi (Einstein’ın
dinleyicileri sürekli olarak aynı entellektüel işkenceyi
yaşadılar.) Hilbert ve Klein de dinleyiciler arasındaydı
ve Einstein daha sonra Hilbert ile yanlışlar üzerine yazıştı.
Bundan sonra birbiri ardına denemeler çıktı ve her biri
öncekinin yanlışlarını düzeltirken kendisi yeni yanlışlar
getirdi. 1916 Martında Einstein genel göreliliği daha
kolay anlaşılan terimlerde toparlayan bir makale yayımladı.
Çalışma ölümüne dek sürdü. Einstein istediği kuramsal
yalınlığı, anlaşılırlığı elde etmeyi hiçbir zaman başaramadı
ve 1960’lara dek soyut, anlaşılması güç bulunan görelilik
kuramı uygulamada çok daha başarılı sonuçlar veren ama
eşit ölçüde usdışı bir yorum altında sunulan nice kuramı
tarafından gölgelendi.
[ 8 Geometride
‘Non-Euclidiean’ Parodi]
|