










Doğa Biliminden başaramayacağını
beklememek gerekir. Kuram ve olgusallık
arasındaki ilişki karşımıza kolayca bir
çözüme bağlayabilecek görgül bir
sorun olarak çıkmaz: Sorunun kendisi gibi
çözümü de gözlem ve deney düzleminde yatmaz.
Ve böyle bir düzleme sınırlandıklarında
diretmek mantıksal olarak kuşkuculuğa
götürür. Gözlem ve deneyimin yorumlarının
kendileri gözlem ve deneyimi ölçütler olarak
alamazlar. Ya da, kuramlar gözlem ve
deneyi, doğrulanma ya da yanlışlanmayı gerçeklik
ölçütleri olarak alamazlar. Bu çocuk oyunudur.
Tersine, kavramsal doğalarının kendisi mantıksal
bir yorumdan, doğallıkla gerçeklik
ve pekinlik ile ilgilenen bir yorumdan
başkasına açık değildir. Bu tanrısal bir
sorun değildir. İnsansaldır. Ama gene de
kavramları kendilerinde ve kendileri
için irdelemek, onları eytişimsel
doğalarında araştırmak doğal bilimin
görgül yönteminin ötesinde ve üstünde bir
bakış açısını uygulayabilmeyi gerektirir.
Burada ilgili kavramları yalnızca
anahatlarda toparlayacağız, ve daha ayrıntılı
irdelemelerine girmeden büyük ölçüde özet
önermeler yoluyla ilerleyeceğiz.*
Bilimlerin tarihine bakarsak,
doğuşlarının felsefe ile eşzamanlı olduğunu,
başlangıçta bilim ve felsefenin ayrı
olmadıklarını görürüz. Dahası,
bilimin felsefeden ayrı olarak doğamayacağını
görürüz. Tüm bilimsel kuramlara dayanak
olan ilkeler ya da belitler
arı usun kavramlarıdır, ve gözlem ve deneyimden
türetilen öznel genellemeler değil ama kendileri
bu sonuncuları olanaklı kılan güçlerdir.
Bu yüzden görgücülük ne zaman kavramı deneyimden,
duyusal algıdan türetmeye kalksa, kavramı
kavramdan türetmekten başka birşey yapamaz
(örneğin, uzay ‘kutu’dan, daha şimdiden
boyutlu olandan, ya da ‘uzunluktan’ türetilir).
Asıl doğasında eytişimsel olan kavramı ele
alabilmek, onlarla uğraşabilmek salt analitik/tasarımsal
işlevindeki doğal us için olanaksızdır.
Geometrinin ve kalkülüsün belitleri gibi,
fiziğin uzay, zaman, özdek, kuvvet vb. gibi
temel kavramlarının kavranmaları da ancak
sonsuzluğun eytişimini kavrayabilen düşünce
için olanaklıdır. Çünkü kavram kendinde
sonsuzdur, kendi olumsuzunda kendi ile birliğidir.
Buna eklenmesi gereken tek şey, bu mantıksal
doğanın bilincinde olmayan bilimciliğin
yönteminin yalnızca yanılma sınama yöntemi
olduğu, el yordamı olduğu, ve felsefeden
ayrılan bilimin kendi kendisinden de ayrıldığı,
bir uygulayımbilime, bir el zanaatına indirgendiğidir.
Bilimin bu denli alçakgönüllü olmasını kabul
etmemeliyiz.
Felsefenin kavramını
geliştirmek görgül bir bilimin içeriğini
usun doğal/kendiliğinden işlemleriyle
öğrenmekten bütünüyle başka bir öğrenme
sürecini gerektirir. Ve modern uygulaması
içinde büyük ölçüde bir belleme sorununa
indirgenen doğa bilimlerinin tersine, felsefe
eğitiminde karakter, erdem,
sağduyu da düşüncenin sağlıklı işleyişi
açısından saltık olarak belirleyici
bir önem kazanır. Us bütündür, ve
kavramın eytişimi görgül bilimsel
bilgi alanında bir yolda ve törellik
alanında bir başka yolda davranışı anlatmaz.
Doğa yasası tümevarıma dayandığı ölçüde
saltık olma hakkını ileri süremese de, yasa,
asıl kavramına göre, şurada bir yolda, burada
bir başka yolda işlemez, tersine, saltık,
değişmez gerçeklik olmayı ister. Duyunç
ve İstenç hiç kuşkusuz tarihsel belirlenimlerinde
göreli olsalar da, özsel kavramlarında,
koşulsuzca özgür açınımlarında saltıktırlar,
erekleri tüm varoluşun ideal/evrensel Ben
olarak belirlenmesi, evren ve insanın Ben
için baştan sona dirençsiz, duru, saydam
olmasıdır. Gerçeklik göreli değildir, tersine
saltıktır: Birdir, ya da Evrenseldir. Ve
gerçekliğin Birliği insanın Birliğidir:
Törel gerçeklik evrensel insanlık
içindir, tıpkı bilimsel gerçekliğin de evrensel
insanlık için olması gibi. Doğa gerçeklikleri
şu ya da bu bireye ya da topluluğa göreli
değildir. Ve Törel gerçeklikler şu
ya da bu bireye ya da topluluğa göreli
değildir. Bir fiziksel görelilik ilkesi
ve bir törel görelilik ilkesi mantıksal
olarak eşdeğerlidir. Geçerliklerinin saltık
olmamasında anlaşırlar. Usdışı olmada, varolmamada
anlaşırlar. Törel alanda, türesizlik, sömürü,
zorbalık, sadizm kendilerinde ya
da saltık olarak usdışıdır, ve bu
usdışının gene de şu ya da bu birey ya da
sınıf ya da küme ile göreli olarak iyi
ve doğru ve geçerli olduklarını
ileri süren görecilik yalnızca tarihsel
deliliğe anlatım verir, tıpkı kuşkucunun
hiçbir nedensellik olmaksızın, hiçbir
zorunluk olmaksızın yarın güneşin
doğmayabileceğini ileri sürmesi gibi.
İnsan doğası biteviye bir
usdışı şekilden bir başkasına yoğrulan,
hiçbir zaman bir bütünlüğe ulaşamayan, öz-belirlenimsiz,
saltık olarak tözsüz, özsüz bir yapısızlık
değildir. Bu plastik ‘sonsuzluk’ tıpkı nicel
sonsuzluk gibi yalancı bir sonsuzluktur,
tüm saltık ölçünden yoksun olarak yalnızca
keyfi, yalnızca göreli, yalnızca
dışsal belirlenime izin verir, ve
böylece hiçbir ‘son’ tarafından sınırlanmaksızın
ilerler, ama her adımı yalnızca bir ‘son’dur,
her belirleniminde tıpkı sayısal belirlenim
durumunda olduğu gibi sonsuzluktan sonsuz
ölçüde uzak kalır, salt kendi sınırında
devinir, salt kendisi olarak kalır, ‘başka’ya
hiçbir zaman ulaşamaz. Oysa gerçek sonsuzluk
başkasını bir sınır olarak almamak, tersine
başkasında, kendi karşıtında saltık olarak
kendini bulmaktır. Ve ancak bu sonsuzluk
insan usunun gelişmişliğinin tanıtı ve kanıtıdır.
İnsanın kendisi bir belirlenim, bir gizillik,
bir özdür. Ama bu belirlenim öz-belirlenim
olduğu ölçüde özgürlüğe, gerçekliğe, değere
ve anlama olanak verir, ve öz-belirlenim
olduğu ölçüde göreli değil ama saltıktır.
Sorun bu kendini belirleme eylemini başarabilmek,
insan usunun sonlu tarihsel biçimlenmelerinin
ötesinde, bu evrensel gizilliği sonuna dek
açındırabilmektir. ‘Topluluklara’ (ya da
‘kabilelere’) özgü göreli bilimsel yasalar
şeması ne denli usdışı, ne denli tiksinti
verici ise, salt topluluklara özgü törel
değerler de gerçek değil, saltık olarak
doğru değil, ama yalnızca göreli, yalnızca
yalancı değerlerdir. Kabile değerleridir.
Gerçekte değer değil ama değersizliklerdir
ve sözde uygar uylaşımlarda, uzlaşmalarda,
anlaşımlarda bir dinginlik durumu yaratsalar
da, usdışı doğalarını en sonunda çatışmada
ve yokedicilik eylemlerinde tanıtlarlar.
Tüm göreli/tarihsel ‘birleşmelerin,’ gerçekte
düşmanlık bölüngüleri olan o yalancı birliklerin
ötesinde ve üstünde, insanlığın saltık gerçeklikte,
saltık değerde, saltık duyarlıkta birleşmesi,
anlaşması durur. Bu usun kuramsal ve kılgısal
ereğidir: Ve ussal olanın belirlenimi yalnızca
ve yalnızca edimselleşmektir.
Gerçeklik bilincinden yoksun
us doğal bilimlerde kendiliğinden
davranırken, aynı bilinçsizlik insanın törellik
alanında da sağduyu pahasına içgüdüsel
dürtüler tarafından belirlenmesine götürür.
Evrik olarak, kuramsal düşüncesinde doğru
olanı kavrayabilen insan kılgısal düşüncesinde
eğri olana sarılmaz: Evrende usun
gerçekliğini görüp gene de İnsanda usun
gerçekliğini reddetmesi olanaklı değildir.
Bir gangster pekala fizik öğrenip H bombası
üretimini başarabilir. Bir sofist ne pahasına
olursa olsun, giderek tüm insan değerlerini
çiğneme, tüm usu, duyuncu ve duyarlığı çiğneme
pahasına bile olsa, belli bir pragmatik
hedefe ulaşmaya çabalar. Her iki durumda
da henüz kendi için ussal bir insandan söz
edemeyiz. Bu varlık henüz eksik, yarı-insandır,
salt bir kendinde insandır, doğasının bilincindeki
bütün insan değildir. İnsanlığı sevmek bir
erdem ve ussallık sorunudur. Yaşama, varoluşa
anlam verebilmeyi gerektirir. Gerçekliğe
değer verebilmeyi gerektirir. Ve
bu erdemler öğrenilebilen, aslında
öğrenilmeleri insanı yabanıllığından kurtaran,
onun bir kendinde insan olmaktan çıkıp kendi
için ussal insan olmasını sağlayan yeteneklerdir.
Felsefe öğrenilebilir, ve
öğretilebilir. Felsefe tarihinin tüm anlamı
ve önemi buna bağlıdır. Ama öğrenilecek
ve öğretilecek olanın gerçeklik ve
erdem olması gerekir. Sofizm değil.
Felsefe gerçeklik ile, varoluşun
tüm alanlarındaki gerçeklik ile ilgilenir.
Ama akademik ‘felsefe’nin ilgisi bu bütünlüğü
amaçlamaz, hafiftir, yüzeyseldir, dardır.
Bilim ve Gerçeklik bu yalancı ilginin
en son kaygılandığı şeydir. Tüm içerik
görgül, sıradan, ruhsuz bir kollektif bilince
belletilebilecek bir aptallığa indirgenmiştir.
Buralarda Platon ve Aristoteles’in, Spinoza
ve Hegel’in felsefi idealizmleri, usun gücüne
duydukları güvenin en küçük bir izi bulunmaz.
Buralarda ‘felsefe’ mide bulandırıcı bir
kuşkuculuk, olguculuk, görgücülük, görüngücülük
vb. olarak yerine getirilir. Çağdaş felsefeciliğin
sağlam insan usunda, sağlıklı kafalarda
böylesine itici olmasının nedeni bu ciddiyetsiz,
beceriksiz, kuşkucu akademizmdir. Sonlu,
sınırlı kurumsal doğası nedeniyle, yerleşik
kafa yapılarına, halksal bilince, vulgusa
verdiği ödün nedeniyle, ‘bilim felsefeciliği’
denilen dar pragmatik ilgi daha baştan
irrasyonalizm olmaya, misoloji ve misantropiye
götürmeye yazgılanmıştır ve ruhsuz, duyunçsuz
pozitivizmden başka bir bilinç biçimini
anlatması olanaklı değildir. Doğa bilimleri
ile yüzeysel bir tanışıklığı yeterli görüp,
doğa bilimleri alanında bile işin gerçeğinden
bütünüyle uzak yüzeysel bir bilgi kırıntısını
yeterli görüp, bütünüyle dışsal güdülerle
felsefeye yönelen bilinç burada ancak bir
vandal işlevinde davranabilir. Onun için
idea ve idealizm kavramlarının
hiçbir anlamı yoktur. Eğer gene de varsa,
bu yalnızca olumsuzdur. Eytişimsel düşüncenin
dinamik ve erdemli doğasına erişme yeteneği
körelmiş bu bilinç biçimleri felsefeyi ancak
bir koltuk sorunu, ancak bir etiket sorunu,
ancak bir sınav sorunu, ancak bir kariyer
ve gevezelik sorunu olarak görebilirler.
Bir yaşam sorunu olarak değil. Ve bu erdemsizlik
gerçekliği en önemsiz gören, kendine
bir gözdağı olarak gören o her zamanki göreci
sofist hafiflikten başkası değildir.
Us, Descartes’ın belirttiği
gibi, her insanda eşit olarak bulunur.
Sorun bu doğal usu her insan
için, evrensel insanlık için eksiksiz
açınımına ulaştırabilmektir. Felsefe bunun
için çabalar. Ve bu genel açınımın tehlikeli,
kötü, yanlış vb. olacağını değil, tam tersine
insanlık için ideal erek olduğunu, tüm ilkel
tarihselliğin ötesinde gerçek insan dünyasının
edimselleşmesi olduğunu bilir. İnsanlığın
tüm premodernist ve postmodernist türlülüğünün
ve bu yalancı türlülüğe bağlı ekinsel düşmanlıkların
ancak gerçek insan koşulunun birliğinde
silineceğini bilir. Bu evrensel insanlık
gelişiminin karşısında, tüm görecilik, tüm
kuşkuculuk, tüm olguculuk vb. ancak ve ancak
tutucu, gerici, baskıcı, yokedici halksal
eğilimlerin eline oynarlar. Açıkça bilgisizliği
salık verirler. Ya da, güçleri oranında,
insanlara insanlığın kendisine yönelik kötümserliği,
kuşkuculuğu, güvensizliği aşılayarak, kendileri
karanlık yüzlerini, irrasyonalizmlerini
gösterirler. Us nefreti ve insanlık nefreti
denilen şey edimsel olarak vardır.
Felsefe kısa insanlık tarihi boyunca yokedicilikten
başka bir sonuca götürmemiş bilgisizliğe
karşı, yalnızca bir insanlık kaosu yaratan
yerel/içgüdüsel ekinselliklere karşı evrensel
us düzeni uğruna çabalar. Bu usdışı
bilinç biçimlerinin çatışmasına bir son
vermenin olanaklı olduğunu, ama bunun yalnızca
ve yalnızca eğitim yoluyla başarılabileceğini
bilir. Platon’dan Rousseau’ya, Aristoteles’ten
Hegel’e, insanlığın en iyi ve en güçlü kafaları
bu sorunu saltık sorun olarak görürler.
Onlar için de felsefenin başlıca değeri
ve anlamı ve görevi insan usunun ideale
eğitiminde yatar. Felsefe için, insanlığın
gerçek varoluş koşuluna ulaşması yalnızca
ve yalnızca öz-belirlenimini edimselleştirmesi
demektir, ve bu erek olanaklıdır çünkü insan
özsel olarak ussaldır, ve özün doğası gelişmek,
açınmak, gerçekleşmektir. Bu gelişme eğitimdir.
Bu özgürlük eğitimi felsefedir. Bu saltık
törel eylem anlamında, felsefe yine idealizmdir,
şu ya da bu tikel ideal uğruna, yalancı/göreli
idealler uğruna değil, ama evrensel insanlık
ideali uğruna çabalamayı anlatır. Felsefe
insanın ve insanlığın belirleniminin, yazgısının,
ereğinin çatışmasız bir dünyada evrensel
insanlık değerleri ile uyum içinde bütün
insan ve bütün insanlık olarak varolmak
olduğunu tanıtlar. Gerçek bireyin
ancak gerçek evrensel içersinde varolabileceğini
tanıtlar. İnsanlığın kendini ve dünyasını
anlayan, varoluşunun değer
ve anlamını bilen bir insanlık olarak
varolabileceğini tanıtlar.
* * *
Bilim felsefenin salt doğal
bilincin önyargılarını okşamak için değer
veriyor göründüğü birşey değildir. Felsefenin
bakış açısından, bilim insan varoluşuna
ilgisiz bir oyalanma, ya da mitoloji ve
boşinancın ve başka ekinsel yapıların yanında
ve onlarla aynı değerde duran birşey de
değildir. Bu görüş pozitivizme ve nihilizme,
ve ideolojiye aittir. Ve Feyerabend’den
Nietzsche’ye, tüm kuşkucu us-düşmanları
tarafından tam olarak bu terimlerde tanımlanır.
Bu bilinçlerin sınırlı düzlemlerinde tanımlandığı
ve anlaşıldığı biçimiyle, ‘bilim’ hiç kuşkusuz
bilim değil ama salt ekinsel, göreli, öznel
bir yapısızlıktır. Bu yalancı bilimdir,
bir tür zanaatçılıktır ki, kavrama değil
ama belleme tarafından, düşünce değil
ama deneyim ve alışkanlık
tarafından belirlenir, ruhsal, duygusal
derinlikleri silinmiş bilinçlere yerleştirilerek
pazara sürülür. Bu uygulayımbilim bilim
değildir.
Felsefe gibi, doğal biliminin de ideal
amacı kendi özel alanında eksiksiz bir kavramsal/ussal
yapı geliştirmek, imgeler, izgeler, simgeler
aracılığıyla tahminlere ve ölçümlere sınırlanmayı
reddedip evrenin anlaşılır/ussal dizgesini
kavramaktır. Şeyleri tahmin etmek
ya da ölçümlerini yapmak, dışsal
durumlarını betimlemek, görünürde
ne denli sağın olarak yerine getirilirse
getirilsin, onları anlamakla aynı
şey değildir. Bu yüzeysel işlemleri vurgulama
dürtüsünde bilimin başarabilecekleri konusunda,
insan usunun yetenekleri konusunda derin
bir kötümserlik yatar. Ve o yüzeysel bilgi
ile felsefe yaptığı sanısında olan pozitivizm
daha ötesine yetenekli değildir. Gerçekte,
tahminler bile bilinçsiz de olsa daha önceden
belirlenen bir kuramdan yola çıkarlar.
Ve ölçümler ve betimlemeler bile onları
belirleyen kavramsal ilişkiler olmaksızın
gerçekleştirilemezler. Bir kuram olmaksızın
tahmin falcılıktan başka birşey değildir.
Öte yandan, ne kadar çok tekil olgu saptarsak
saptayalım, bu bellek işlevinin değeri
yalın bir formülasyonun sağlayacağı tahmin
olanağının sonsuzluğu karşısında önemsiz
kalır. Ve formülasyon ne denli güçlü olursa
olsun, simgesel yapısının altındaki kavramsal
doğası anlaşılmadıkça olguların anlaşılmasına
götüremez. Usun tüm içgüdüsel işleyişinin
ötesinde, anlama kavram tarafından
belirlenen kuramın kendisi ile ilgilidir.
Kuram kavramların dizgesel olarak, belli
bir mantıksal yapı olarak örgütlenişinden
başka birşey değildir. Kavramın mantığı
bu yapının ilkesi olmalıdır. Ama kavram
ne ölçülebilir, ne de gözlenebilirdir. Tersine,
ölçüm ve gözlemlerin olanağıdır, deneyim
denilen dinamik sürecin belirleyicisidir.
Simgeler, izgeler, ölçümler ancak kavramın
onlara uygulanması ile anlam ve değer kazanırlar.
Ama kuramsal fiziğin amacının dünyayı daha
iyi anlamak olması ölçüsünde, kılgısal sonuçlar
daha iyi anlama karşısında ikincil değerdedirler,
ve hiçbir zaman kuramsal çabanın güdüsü
ya da ereği değildirler. Buna karşı pozitivizm,
ya da daha tam olarak ‘mantıksal’ pozitivizm
tahminlerden başka tüm bildirimlerin
yalnızca gereksiz değil ama anlamsız
metafizik olduklarına inanır. Gözlem ve
ölçüm konusu olmayan tüm değerlerin
de anlamsız metafizik olduğuna inanır. Bilimlerde
kuramların hiçbir değerlerinin olmadığını,
çünkü gözlem ve deneyim temeline dayalı
bilimlerin ancak tümevarımcı olabileceklerini
kabul eder. Ama hiçbir tümevarımın evrensel
ve zorunlu gerçeklik olmadığını,
dolayısıyla ancak doğrulanabilir
ya da yanlışlanabilir olabileceğini
bilir, ve bilimsellik için yalnızca tahminlerinsınanabilirliği,
test edilebilirliği gibi bir ölçütün zorunlu
ve yeterli olduğuna inanır. Herşeyden önce
kendisi bir kuram olduğu için daha
baştan bir paradoks, bir saçmalık konumu
olmasına karşın, yirminci yüzyılın başlarında
felsefe düşmanlığı tarafından, us
düşmanlığı tarafından güdülenen pozitivizm
gene de tarihsel olarak işi bitmiş, bir
yana atılmış bir bakış açısı değildir. Tersine,
mantığında zamansızdır, ve bugün de diri
olarak ve her zaman olduğundan daha yaygın
olarak aramızdadır. Einstein’ın kendisinin
‘‘ölümsüz hizmetlerinden’’ yararlandığını
belirttiği Mach ve Hume ‘kuramlarında’
bu irrasyonalist konumları temsil ederler.
Ama bu kuşkucuların ‘‘ölümsüz’’ hizmetleri
denilen şeyin gerçekte yalnızca felsefe
açısından değil, ama bilimin kendisi açısından
da ‘‘öldürücü’’ olduğu çoktandır anlaşılmıştır.
Pozitivist ‘metafizik’ korkusu
aslında bir düşünce korkusu, bir düşünme
korkusudur. Metafizik genel bir terimdir,
‘fizik ötesi’ herşey için uygulanabilirdir.
Pozitivizmin kendisi bir metafiziktir, ve
terimin genişliğini ve gevşekliğini gösteren
bu durum bile ‘metafizik’ anlatımının felsefede
özel bir vurguyla kullanımının anlamsızlığına
tanıklık eder. Özdekçilik de metafiziktir.
Çünkü soyut kavramlar ve evrensel düşünce
belirlenimleri ile ilgilenir, çer çöple,
taş toprak vb. ile değil. Ama metafizik
olması, yalnızca soyut kavramlarla ilgilenmesi
özdekçiliği felsefe yapmaya, gerçekten bilgi
üreten bakış açısı yapmaya yetmez. Fiziksel-olmayan
şey, olgucu bakış açısından, düşünsel-olandır,
ve fiziksel olan ve düşünsel olan arasındaki
analitik ayrım doğal bilincin doğal araçlarıyla
hiçbir zaman üstesinden gelemeyeceği bir
sorunun kaynağıdır. Tüm kuşkuculuk bu ikilemin
doğasının, bu içerik ve biçim
karşıtlığının anlaşılmamasından doğar.
Ayrımın doğası idealizm
teriminin anlamını ilgilendirir, ve bu yüzden
ele alınması ve kavranması felsefenin gerçek
kavramında anlaşılması için saltık önemdedir.
Doğal bilinçte, kuramsal/eytişimsel düşüncede
deneyimsiz bu doğal düşünme alışkanlığında,
ilk olarak, ‘düşünsel olan’ şey (kuram,
kavram, İdea) ve ‘düşünsel olmayan’ şey
(olgu, şey, nesne, dış dünya, özdek, giderek
varlık, kendinde-şey vb.) arasında bir ikilik
olduğu kabul edilir. Alışkanlık (hiç
kuşkusuz Hume’un demek istediği anlamda)
düşünce/özne yanına karşıt olarak
nesne/şey yanını gerçek varlık
olarak alır, çünkü düşünce salt insan bilincine
bağımlıyken, ‘nesnel şey’ ise kendinde
varolan bağımsız varoluş olarak görülür.
Böylece bu ‘nesnel’ yan düşünce karşısında
üstünlük yanı olarak, başat yan olarak,
saltık olarak, birincil yan olarak görünür.
Düşünce ise koşullu olarak. İki yan arasına
olanaklı en keskin ayrım getirilir. Örneğin
Kant nesnel yana ‘kendinde-şey’ diyerek
onu insanın entellektüel yetilerinden saltık
olarak soyutladığını sanır. Ama ister kendinde-şey
densin, isterse nesnel varoluş, olgusallık,
edimsellik densin, insan düşüncesinin
kategorilerinin karşısında duran bu yanın
kendisi her durumda bir kategori
tarafından anlatılır. Böylece tüm sanıların
tersine, gerçekte hiçbir ayrım getirilmiş
olmaz. Doğal düşünce ve doğal dil kendi
kaynaklarının görgül/tasarımsal doğasından
ötürü böyle bir ayrımı yapmaya yeteneksizdir.
Ayrım salt sanısaldır. Dışsal varlığa
‘nesne’ kavramını, ‘kendinde-şey’ kavramını
uyguladığımız zaman, düşüncenin en son gücünü
kullandığımızı sansak bile, ayrım amaçlanan
anlamda boştur. Beklenen keskinliği kazanamaz.
Görgücülük soyut düşüncesinde biraz
eğitildiği zaman, kavramların bu öznel
niteliğini görür, nesneye ulaşamadıklarına
karar verir, ve onları yalnızca öznel anlamlarında
aldığı için, özdeğin, uzay
ve zamanın, herşeyin insan bilincindeki
izlenimlere bağımlı içeriksiz biçimler
oldukları vargısını çıkarır. Bu kötü bir
felsefeciliktir. Aslında Platon’dan Hegel’e
idealizm olarak bilinen bakış açısına sözcüğün
tam anlamıyla aykırıdır. Dışsal dünya insan
bilincinden bağımsız olarak da belirlidir,
belirlenimleri vardır: Uzay, zaman,
özdek belirlenimleri insan tarafından algılanmaksızın
da uzay, zaman, özdek belirlenimleridirler,
ve bu bağımsız belirlenimlerin, bu
İdeaların varoluşu gerçek anlamda
nesneldir. Modern felsefenin tarihinde
kuşku sorunu ilkin Descartes
tarafından ele alınır, ve onun ‘yöntemsel’
kuşkuculuğu düşünen öznenin dışındaki evrenin
varoluşunun öznel bir yanılsama olmadığı
vargısını aklamada kullanılır, kuşkuculuğun
kendisini değil. Felsefenin bakış açısı
saf özdekçiliğin, kaba duyumculuğun sandığı
gibi insan bilincinin olgusallığı yaratması
ile bütünüyle ilgisizdir (bu özdekçi bakış
açısının tüm değerini bu yorumundan saptayabiliriz,
ve kuşkucu/görgücü öznelciliği İdealizme
yükleyen bu şaşkınlık konumu hakkında ‘felsefi’
olarak tek bir söz etmeye bile değmez; burada
ciddi olanlar, gerçeklik ve kurtuluş
ve özgürlük sorunlarının ve kavramlarının
insanlık için her zaman, saltık olarak güncel
önemini ve ilgisini anlayanlar tüm sofistliği,
tüm boş propaganda tinini bir yana bırakıp
sorunu bir kez daha araştırmalı, ve bu küçük
hilenin nedenleri üzerine ve ne denli geri
bir bilinç düzeyinde etkili ve inandırıcı
olabileceği üzerine dikkatle düşünmelidirler).
İdea ya da kavram bireysel
insan bilincinden bağımsız bir varoluş
taşır. Ama bu varoluş duyusal değildir.
Salt duyusal olmadığı için varoluştan dışlanması
saçmadır. Dahası, duyusal varoluş,
sözcüğün tam anlamıyla, öznel olanın
kendisidir (Duyusal=Öznel). İdeanın varoluşu
ise ne duyusaldır, ne de özneldir. Açıktır
ki varoluşun kendisi tekil öznel duyumlardan
çok daha başka, çok daha yüksek bir alanı,
kavramsal düşüncenin alanını ilgilendirir.
Doğa yasaları, matematiksel nesneler ve
ilişkiler, güzellik ve türe kavramları,
tümü de bireysel bilince bağımlı olmayan
nesnel varoluşlardır. Burada doğal
bilincin tüm dikkati ‘varoluş’ sözcüğü üzerine
yönelir, çünkü bu bilinç için varoluş ancak
ve ancak duyusal olana özgü bir yüklemdir,
ve duyusal olan ise özdeksel olandır. Ama
hiçbir duyum özdeğin varoluşunu aklayamaz.
Tersine, özdeğin varoluşu ancak düşünce
tarafından kavranır. Ve bunu görmek için
düşünceyi bir adım ileri götürmek yeterlidir.
Tüm felsefe fobisi bu saf tutumdan, duyusal
ve özdeksel olanı özdeşleştirme alışkanlığında
diretmekten kaynaklanır. Doğal bilincin
en yabanıl biçimi olan pozitivist
bilinç için varoluş yalnızca gözlemlenebilir,
ölçülebilir özdeksel/duyusal varoluş olarak
geçerlidir. Bu kanı ile, salt düşünsel olana,
salt tinsel olana varoluş yükleyen, ve dahası
yasa/kavram için tikel görüngüye/olguya
karşı daha yüksek bir varoluş değeri tanıyan
idealizme karşı en son sinir tellerine dek
ayaklanır. Mantıksızlık denetimsiz bir duygusal
tepkiye dönüşür, ve Popper’da bu tepki idealizmi
ve idealistleri açıkça düşman olarak
görmeye dek varır. Düşman nefret edilen,
yokedilmesi gerekendir. Bu tutumunda, pozitivizm
ölçüsüz bir düşünce korkusu, bir us dengesizliği
olduğunu gösterir.
Doğal bilincin bu yapay ikiciliğini,
içerik ve biçim arasına getirdiği
aşılmaz uçurumu yenmenin yolu dışsal
denilen yanın, içerik yanının belirlenimlerinin
kavramlardan başka birşey olmadıklarını
görmek, bu kavramların doğalarını kavramaya
çalışmaktır. Bu felsefede yöntem sorunu
dediğimiz şeydir, ve kavramları kendilerinde
ve kendileri için almayı, onları saltık
olarak yalın olan eytişimleri içinde irdelemeyi,
onları arı ilişkileri içinde kavramayı ilgilendirir.
Doğal bilinç bu eytişimsel yeteneği kazanmadığı
sürece, felsefeye karşı tutumunda bütünüyle
duygusal kalacak, ve doğal bilimlere yaklaşımında
sürekli olarak elindeki aygıtı tanımamanın
yarattığı sorunları yaşayacaktır.
Gözlem ve deneyim
ve olgu denilen şeye sarılmak doğal
düşünceye gereksindiği özdeksel/duyusal
güvenceyi veremez, çünkü bunların kendileri
özsel olarak kavramsaldır. Gene de, deneyim
bir ölçüt olacak denli bağımsız ve
durağan ve sağlam değildir.
Tersine, dinamiktir, sürekli dönüşüm içindedir,
ve bütün bir doğa bilimlerinin tarihi özsel
olarak dinamik bir deneyim sürecidir. Uygulanan
kategoriler bu dinamiğin belirleyicisidirler,
ve tüm bilim sürekli olarak kavramlara bir
düzen verme, onları tutarlı bir yapı içinde
örgütleme çabasıdır.
* * *
Felsefenin, gerçek
felsefenin, Platon’dan Hegel’e İdeanın
biliminin tarihini bir yana bırakan ve kendi
kendine öznel bir san ve görev üstlenerek
sözde ‘felsefe’ yapmaya başlayan, felsefe
üzerine yazan ve konuşan ve anlatan ve bunları
felsefe olarak sunan sayısız insan vardır.
Örneğin Schopenhauer, Nietzsche, Russell
vb., ya da Sartre, Wittgenstein, Heidegger
vb. Tümü de açıkça irrasyonel olan,
felsefeyi, bilimi öznel bir görüş
sorunu olarak gören bu yazarların ürettikleri
ciltlere, bunların içeriğini oluşturan saçmalıklara
felsefe dersek, felsefeyi insan usu için
başarılması olanaklı en aşağı düzeye indirgemiş
oluruz. Böyle bir felsefe de tıpkı modern
kozmoloji gibi bir masallar dünyası olarak
görünür. Yapılması gereken şey tıpkı ikinciyi
olduğu gibi birinciyi de sağduyu adına,
us adına kendi adlarıyla adlandırmaktır
— İrrasyonalizm. Felsefenin bu
tür öznelliklerle hiçbir ilgisi yoktur.
Felsefe dışsal güdülerle denetlenen kafanın
başarabileceği bir sorun değildir. Felsefe
yöntem ve tanıtlamanın sorumluluğunu
üstlendiği sürece felsefedir. Yöntemli
olduğu ve tanıtlamayı eksiksiz olarak
yerine getirdiği ölçüde, gerçeklik
ve pekinlik olgularını sorun olarak
önüne koyduğu ve bunlara erişmeyi başardığı
ölçüde felsefedir. Bu yöntemliliği kavramayan
ve uygulamayan hiçbirşey felsefe değildir.
Eytişimsel düşüncenin nesnel doğasını izleyen
Platon, Aristoteles ve Hegel’in felsefelerini
Avrupa’nın orta çağlarında ve modern döneminde
üretilen tüm öznelci ıvır zıvırdan ayırmadıkça,
birincilerdeki ussallığı ve nesnelliği ve
ikincilerdeki irrasyonalizmi ve öznelciliği
görmedikçe, doğru bir felsefe kavramı geliştirmek,
ve dolayısıyla doğru bir bilim kavramı geliştirmek
olanaksızdır.*
Buraya dek söylenenleri toparlarsak,
saf bilinç ‘İdealizm’ ile şu önermeye bağlanabilecek
türde birşeyi anlar: ‘‘Özdeksel cisimler
ancak düşünüldükleri sürece varolurlar.’’
Bu anlatım Einstein’a aittir. Ve idealizm
değildir. Gerçeklik ile saltık olarak ilgisiz,
aslında nesnel gerçekliğin, nesnel
olgusallığın kendisini yadsıyan bir
düşünme beceriksizliği, bir düşünme çarpıklığıdır.
Eğer gene de buna bir ad, bir niteleme
vereceksek, kuşkuculuğu insan sağduyusunun
güvenlik ve denge sınırını çiğnemeye dek
götüren bir tutumdur, görgücülüktür. Aynı
anlatım Hume’da vardır, Berkeley’de vardır,
Heisenberg’de, Kopenhag okulunda vardır.
İdealizmin bu saçmalıkla hiçbir ilgisi yoktur.
İdeanın bilimi, ya da İdealizm yalnızca
ve yalnızca insan usunun nesnel olgusallığa,
nesnel gerçekliğe erişebilir
olduğunun doğrulanmasını, ve insan düşüncesinin
zayıf, kendi içine kapalı bir öznellik olduğunun
yadsınmasını anlatır. Bu bağlamda, Platon’dan
Hegel’e İdeanın kendisi NESNELLİK
ve KAVRAMIN birliği
olarak anlaşılır. Başka birşey olarak değil.
Doğa bilimi de aynı karşıtlığı DOĞA
ve BELİRLENİMİ
arasındaki, EVREN ve
KURAMSAL YAPISI arasındaki
birlik olarak varsayar. Bu
birliktir ki insan usunu genel olarak gerçeklik
arayışına yönlendiren güdüyü sağlar, ve
sözcüğün doğal ve gerçek anlamındaki İDEALİZM
tarafından vurgulanan yandır. Eğer ilk terimler
(olgusallık, özdek, fiziksel şey vb.) İÇERİK
ile anlatılırsa, idealizm İÇERİK
ve BİÇİM arasındaki
birliği kavrar. İdealizm soyut bir BİÇİMCİLİK
değildir, ve eğer İÇERİK BİÇİMden
soyutlanacak olursa, geriye Kendinde-Şey
denilen soyutlamanın kaldığı söylenir. Salt
bu sonuncunun insan usuna ‘kapalı’ gerçek
varoluşunu ileri süren düşünce konumu GÖRGÜCÜLÜK
terimi altında anlatılır. Bu konum bilgiyi
ve bilginin anlatması gereken içeriği salt
ÖZNELLİĞE indirger.
Bu usdışı bakış açısından tüm varlık düşünseldir,
anlıktadır, bilinçtedir. Herşey izlenimdir.
Bu ikicilik, Kavram ve Kendinde-Şeyin bu
analitik ayrımı hiç kuşkusuz bütününde
insan bilgi yeteneğinin yadsınması anlamına
gelir. Yalnızca felsefenin değil ama genel
olarak bilimin de bir yanılsama,
bir aldanmaca, olsa olsa anlamsız bir oyun
olduğu, ve törel değerlerin, estetik
değerlerin hiçbir nesnellik, hiçbir evrensellik
taşımadıkları vargısına götürür. Hegel tüm
mantıksal aygıtı, ‘yeni’ bilgi üreten a
priori bireşimli önermeleri görüngüye
sınırlı olarak alan Kantçı görgücülüğe (ya
da ‘öznel idealizme’) göre insana saman
ve küspe salık verilmelidir diyordu. Ve
gerçekten de bu anlayışın denetimi altında,
sofist akademizm gerçekliği insanın düşüncesinden
uzaklaştırır, felsefeyi bir oyuna çevirir,
çocuk yuvasına yaraşır bir etkinliğe indirger.
Masallara konu eder, ve edimsel olarak masal
formatında öğretmeye başlar!
Yapılması gereken şey felsefe
konusunda son yüzyılın kuşkuculuğu tarafından
oluşturulan ve yinelenerek pekiştirilen
tüm dışsal önyargıları bir yana atmaktır
— bir bilinç temizliği. Ve felsefeyi
herşeyden önce ‘bilgelik sevgisi’
adını üstlenmekten kaçınmayan bilgelik nefretinden,
pozitivizmden, görgücülük türevlerinden
ve yalancı rasyonalizmlerden ayırmaktır.
Bu aldatmacanın yaygınlaşması
ölçüsünde, felsefi çaba için yalancı ‘bilim’
ve yalancı ‘eğitim’ ve yalancı ‘felsefe’den
öykündükleri o kökensel kavramları yeniden
kazanma girişimi belirleyici önem kazanır.
Ve sorabiliriz:
‘Batı Akademizmi’ bütününde a-rasyonalist
olmak, ussal olmamak zorunda mıdır?
Batıda, yalnızca felsefede
değil ama bütün bilimlerde bir irrasyonalizme
dönüş yaygındır. Bu yüzden yalnızca felsefenin
yerini görgücülüğün almasından söz etmek
yeterli değildir: Bu çarpıklık konumu bütün
bir Batı Akademizmi tarafından paylaşılır.
A-rasyonalizm, ya da usa ilgisizlik düzenle
bütünleşmenin, bir sömürü, sadizm ve yokedicilik
yapısına ortak olmanın anlatımıdır. Ama
böyle bir konum kararlı değildir, geçicidir,
ve kendi eytişimini izlemek zorundadır:
Usa ilgisizlik usun kendi iç-eleştirisinden
bıkar, apaçık us düşmanlığına, misolojiye,
nihilist postmodernizme geçer — Gerçekliğin
ve Değerin koşulsuzca yadsınmasına.
‘Doğu Akademizmi’ diye birşeyden
söz edemeyiz: Böylesine saçma bir kavram,
ya da tasarım, ya da bileşim, olgu, ya da
ne denirse densin, çelişkilidir, eş deyişle,
yoktur. Buralarda da kurumsallaşma yolunda
olan şey ‘Batı Akademizmi’dir, ama idealin
reel eşlemi gibi değil, kökenselin yetersiz
bir eşlemi gibi değil; tersine, tıpkı daha
şimdiden kötü olan reelin ‘‘sudaki, aynadaki,
parlak bir yüzeydeki vb.’’ yansıması gibi.
Doğunun engin tinsel alanlarında, en azından
son yüzyıl boyunca, birbiri ardına gelip
geçen ‘akademik’ kuşaklar dizisi, sayıları
binlere, onbinlere, yüzbinlere varan ‘bilim
adamı’ orduları bilimsel gerçeklik birikimine
Batıda tek bir bireyin, tek bir insanın
yaptığı bir katkıyı bile yapamaz, matematikten
toplumbilime, fizikten ruhbilime tek bir
yenilikle, tek bir kavramsal buluşla katılmayı
başaramaz. Niçin? Kendi özgün topluluk yapısı
ile, Doğu Ekini hiçbir zaman Aydınlanmanın
DAR ANLAMDA
‘özgür düşünce ve ilerleme’ anlayışlarına
uyarlanmış ‘bilim’ kavramına, bir ‘bilim’
tasarımına bile izine veremez. Tersine,
bu dar, bu modern anlamda bile eğitim,
bilim, özgür düşünce bu geleneksel
ekinin bir bütün olarak sonu anlamına gelir.
Tıpkı (baskıcı) Yasa İstencini özsel özgürlüğü
olarak bilen modern halk yönetimini,
demokrasiyi gelenek düzenlerine uyarlamanın
olanaksız olması gibi, pozitif bilimsel
düşünceyi de herşeyden önce yetkeci,
biçimsel bir hiyerarşi ile ilgilenen ve
DÜŞÜNME özgürlüğü kavramından,
bu saltık özgürlükten yoksun bir tinsel
alana uyarlamak olanaksızdır. Bu alanlarda
düşünce özgürlüğü, düşünceyi tüm
önyargıların ve korkuların ve endişelerin
üstünde ve ötesinde nesnel olarak kullanabilme
yeteneği henüz yoktur. Tersine, felsefenin
kendisi bile ancak şu ya da bu ideolojiye,
özgürlüksüz bilinç kalıplarına indirgenerek
bir anlam, bir işlev kazanır. Bu düşünsel
yetersizlik ya da gerilik zemininde, modern
usdışını geleneksel usdışı ile birleştirme
girişimi anlamlı bir bireşim, bir bütünleşme
yaratabilir mi? Birden ‘çok ilke’nin egemenliği
altında, bir kaostan, bir saçmalıktan başka
birşey yaratma şansı var mıdır? Bu kötü
alıcılık zemininde, Üniversite, pozitif
Bilim, Demokrasi gibi modern kurumsallıkların
Doğuya uyarlanması bütünüyle kendine özgü
bir metamorfoza, ussal bir yeniden yapılaşma
olmaksızın başkalaşıma, bir iç yıkım ve
çürümeye yol açar, ve modernleşme ona gereken
ussal/yasal özgürlük bilincinin yokluğunda,
açıkça toplumsal işkence pahasına göze alınır,
olanaklı en us-dışı, en türe-dışı, töre-dışı,
tüze-dışı yollarda yaşanır.
Her iki kötü almaşığın bütünüyle
dışında, Platon’un Akademisi idealist, parlak,
karakterli erkekleri ve kadınları erdemli
devlet yöneticileri olarak eğitmek için
amaçlanmıştı. Arı bilim uğruna ve saltık
gerçeklik uğruna, ve usdışı kentin ussallaştırılması
ereği ile kurulmuştu. Ama o kökensel özgürlük
ve özerkliği hiçbir biçimde tanımayan ve
taşımayan pragmatik Batı Üniversitesi herşeyden
önce bedenleri özel işlevlere indirgenmiş
ve bilinçleri uyuşumculuğa uyarlanmış meta-insanlar
üretmekle ilgilenir. Böyle bir pragmatizm
gerçeklik ile geçinemez. Bu ideolojik kurumlarda,
doğal bilimsel kaygı bile bütünüyle
ikincildir, ve gerçeklik kaygısına
saltık olarak hiçbir yer yoktur. Ama kendinde
değeri olan birşey indirgenemez. Mantıksal
değeri gereği, buna izin vermez. Bu düzeye
dek, insanları birer aracaindiren
pragmatizme en azından bilim denmemeli,
yaşamın sonsuz varsıllığından soyutlanmış
kuru, donuk, ruhsuz bilinç biçimlerinin
üretimini, özünde bir robot üretimini amaçlayan
bir sürece eğitim denmemelidir. Birer
karikatür olan şeylere gerçek adları verilmelidir.
Genç insanlara, ruhlarında ve düşüncelerinde
idealist olan insanlara ‘Gerçeklik bir düştür,’
‘Varoluş anlamsızdır,’ ‘Kurtuluş ve özgürlük
saçmadır,’ ‘Nihilizm ve pozitivizm felsefedir’
denmemeli, biricik almaşık olarak yaşamın
griliği, siyahlığı sunulmamalıdır. Yaşamlarına,
genel olarak yaşama kazandırmayı istedikleri
anlamın, insanın değerine yaraşır bir dünya
için duygularının aptalca olduğu, kendilerini
usdışı modern varoluşa adanmaları gerektiği
öğütlenmemelidir. Yaşamı, bütün bir insanlığın
varoluşunu nihilizmden, boşinançtan, pragmatizmden,
kuşkuculuktan, sadizmden, yokedicilikten,
eğitimsizlikten, kapitalizmden, tarihin
bu en ‘ileri’ evresinde açlığın ve yoksulluğun
cinayetlerinden temizlemenin olanaksız olduğu,
bu saltık ideali ve özlemi yatıştırmaktan,
boyun eğmekten ve yozlaşmaktan başka bir
seçeneğin olmadığı öğretilmemelidir. Ancak
tümüyle insanlaşmış bir dünyada insan olmanın
değerini ve anlamını bulabilecekleri unutturulmamalıdır.
Ama yapılan tam olarak tersidir. Ruhsuz
akademizmin sunabilecek değerleri yoktur.
Değersizliğin kendisini bir değer olarak
sunar! Erdemsizliği, güvensizliği, hiçliği
yüceltir! Bilim yaşamı, gerçeklik yaşamı,
erdem yaşamı, özgürlük ve güvenlik ve güzellik
yaşamı bütünüyle başka bir dünyanın düzene
yabancı imgeleridir. Ve tecimsel yararlık,
yetke, para, aptallaştırma, boyun eğdirme
bu çirkin modernizmin başlıca değerleri
ve erdemleridir.
Batı Akademizmi en azından
‘Gerçeklik,’ ‘Bilimsellik’ ve ‘Özgürlük’
gibi kavramlara ilgisizliğinde, ya da giderek
onları dışlamasında Doğuda gelişmekte olan
eşlemi ile anlaşır. Uydusu ile birlikte,
usdışı bir dünya düzeninin sakınımı uğruna
varolur. Ve gerçeklik ile ilgilenmeyen,
erdem ile kaygılanmayan bir kütle
üzerinde, görgücülük o yalancı bilimsel
pozun başına bir taç gibi oturtulur.
Buna göre, soruyu daraltarak
yineleyelim:
‘Akademik felsefe’ irrasyonel
olmak zorunda mıdır?
İyimser bir yanıt olanaklı
gibi görünür.
Gerçeklik sorununu salt bir
skolastik sorun olarak görürsek, böylece
gerçekliği bütünüyle bir yana atarsak, hiç
kuşkusuz kalelerin içerden fethine de girişebiliriz.
Ve dışardakilerin bilgisiz ve erdemsiz ve
kurtarılmamış kalmaları pahasına, içerde
gerçeklik ve erdem pırıltıları yaratmayı
düşleyebiliriz. Bu çocukluktur. Ve işin
gerçeği içersinin çoktandır bir aptallar
evi olmuş olduğudur. Platonik mitin karanlık
mağarasından kurtulma olanağı her zaman
ortadadır. Ama kuşkucu pragmatizmle yoğrulmuş
beyinler için, karanlığı biricik gerçek
aydınlık türü olarak görmeye koşullandırılmış
bilinçler için, bu çok ciddi olanak bir
daha geri dönmemek üzere yitirilir. Kim
yalnızca herşeyden önce insana —kendilerine
— güven ve inanç duymaya yeteneksiz tembellerin
ve ruhsuzların kafasını okşayan kuşkucu
Kant ile, David Hume ve Locke ile, Popper
ve Wittgenstein ve Russell ve Ayer ile birlikte
gerçekliğinsaltıkdeğer olduğunu ileri
sürebilir? Çoktandır işlevleri yalnızca
düzenin yeniden üretimine ve sağlamlaştırılmasına
uyarlanan ve indirgenen kurumlarda, gerçekliğin
kendisi, erdemin kendisi bir daha
geri dönmemek üzere, hiçbir zaman geri dönmemek
üzere sürülmüşlerdir. Görgücülüğün gerçekliği
reddedişi, ‘felsefenin’ kurumsallaştırılmasına
en uygun zemini hazırlar. Usun eleştirel
gücüne bağışık kılındığında, üniversite
yerleşik düzenin en verimli, en özsel, en
vazgeçilmez parçalarından biridir. Düzenin
kendisi denli gerçektir. Reformu düzenin
bütününde reforma gereksinir. Öyle olmaya
son verdiğinde, bileşeni olduğu yapı da
öyle olmaya son vermiş olacaktır.
[ 7 Matematik
ve Eytişim]