‘‘[Ö]zdeksel cisimler (ki, herşeye karşın, 
ancak düşünüldükleri sürece varolurlar)’’
:: ‘‘[M]aterial bodies (which exist, after all,
only in so far as they are thought).
Einstein, Uzay ve Zaman, 1926.*

‘‘En ünlü olanların en büyük aptallar olduklarını buldum, 
ve daha az saygı gören başkaları ise gerçekte 
daha bilge ve daha iyi idiler.’’
Sokrates, Savunma, 22.

Görelilik Kuramı: 'Felsefesiz Bilim' - © Aziz Yardımlı 1997-1999

Giriş: A Prioriden KurtuluşBatı Uygarlığı ve UssallıkDoğu Uygarlıkları ve UssallıkBilimsellik ve Ussallıkİrrasyonalizm ile İletişim Olanaksızdırİdealizm ve DoğabilimiMatematik ve EytişimGeometride ‘non-Euclidean’ ParodiAnalitik ve DiyalektikVargı


 
6 İdealizm ve Doğabilimi

Doğa Biliminden başaramayacağını beklememek gerekir. Kuram ve olgusallık arasındaki ilişki karşımıza kolayca bir çözüme bağlayabilecek görgül bir sorun olarak çıkmaz: Sorunun kendisi gibi çözümü de gözlem ve deney düzleminde yatmaz. Ve böyle bir düzleme sınırlandıklarında diretmek mantıksal olarak kuşkuculuğa götürür. Gözlem ve deneyimin yorumlarının kendileri gözlem ve deneyimi ölçütler olarak alamazlar. Ya da, kuramlar gözlem ve deneyi, doğrulanma ya da yanlışlanmayı gerçeklik ölçütleri olarak alamazlar. Bu çocuk oyunudur. Tersine, kavramsal doğalarının kendisi mantıksal bir yorumdan, doğallıkla gerçeklik ve pekinlik ile ilgilenen bir yorumdan başkasına açık değildir. Bu tanrısal bir sorun değildir. İnsansaldır. Ama gene de kavramları kendilerinde ve kendileri için irdelemek, onları eytişimsel doğalarında araştırmak doğal bilimin görgül yönteminin ötesinde ve üstünde bir bakış açısını uygulayabilmeyi gerektirir.

Burada ilgili kavramları yalnızca anahatlarda toparlayacağız, ve daha ayrıntılı irdelemelerine girmeden büyük ölçüde özet önermeler yoluyla ilerleyeceğiz.*

Bilimlerin tarihine bakarsak, doğuşlarının felsefe ile eşzamanlı olduğunu, başlangıçta bilim ve felsefenin ayrı olmadıklarını görürüz. Dahası, bilimin felsefeden ayrı olarak doğamayacağını görürüz. Tüm bilimsel kuramlara dayanak olan ilkeler ya da belitler arı usun kavramlarıdır, ve gözlem ve deneyimden türetilen öznel genellemeler değil ama kendileri bu sonuncuları olanaklı kılan güçlerdir. Bu yüzden görgücülük ne zaman kavramı deneyimden, duyusal algıdan türetmeye kalksa, kavramı kavramdan türetmekten başka birşey yapamaz (örneğin, uzay ‘kutu’dan, daha şimdiden boyutlu olandan, ya da ‘uzunluktan’ türetilir). Asıl doğasında eytişimsel olan kavramı ele alabilmek, onlarla uğraşabilmek salt analitik/tasarımsal işlevindeki doğal us için olanaksızdır. Geometrinin ve kalkülüsün belitleri gibi, fiziğin uzay, zaman, özdek, kuvvet vb. gibi temel kavramlarının kavranmaları da ancak sonsuzluğun eytişimini kavrayabilen düşünce için olanaklıdır. Çünkü kavram kendinde sonsuzdur, kendi olumsuzunda kendi ile birliğidir. Buna eklenmesi gereken tek şey, bu mantıksal doğanın bilincinde olmayan bilimciliğin yönteminin yalnızca yanılma sınama yöntemi olduğu, el yordamı olduğu, ve felsefeden ayrılan bilimin kendi kendisinden de ayrıldığı, bir uygulayımbilime, bir el zanaatına indirgendiğidir. Bilimin bu denli alçakgönüllü olmasını kabul etmemeliyiz.

Felsefenin kavramını geliştirmek görgül bir bilimin içeriğini usun doğal/kendiliğinden işlemleriyle öğrenmekten bütünüyle başka bir öğrenme sürecini gerektirir. Ve modern uygulaması içinde büyük ölçüde bir belleme sorununa indirgenen doğa bilimlerinin tersine, felsefe eğitiminde karakter, erdem, sağduyu da düşüncenin sağlıklı işleyişi açısından saltık olarak belirleyici bir önem kazanır. Us bütündür, ve kavramın eytişimi görgül bilimsel bilgi alanında bir yolda ve törellik alanında bir başka yolda davranışı anlatmaz. Doğa yasası tümevarıma dayandığı ölçüde saltık olma hakkını ileri süremese de, yasa, asıl kavramına göre, şurada bir yolda, burada bir başka yolda işlemez, tersine, saltık, değişmez gerçeklik olmayı ister. Duyunç ve İstenç hiç kuşkusuz tarihsel belirlenimlerinde göreli olsalar da, özsel kavramlarında, koşulsuzca özgür açınımlarında saltıktırlar, erekleri tüm varoluşun ideal/evrensel Ben olarak belirlenmesi, evren ve insanın Ben için baştan sona dirençsiz, duru, saydam olmasıdır. Gerçeklik göreli değildir, tersine saltıktır: Birdir, ya da Evrenseldir. Ve gerçekliğin Birliği insanın Birliğidir: Törel gerçeklik evrensel insanlık içindir, tıpkı bilimsel gerçekliğin de evrensel insanlık için olması gibi. Doğa gerçeklikleri şu ya da bu bireye ya da topluluğa göreli değildir. Ve Törel gerçeklikler şu ya da bu bireye ya da topluluğa göreli değildir. Bir fiziksel görelilik ilkesi ve bir törel görelilik ilkesi mantıksal olarak eşdeğerlidir. Geçerliklerinin saltık olmamasında anlaşırlar. Usdışı olmada, varolmamada anlaşırlar. Törel alanda, türesizlik, sömürü, zorbalık, sadizm kendilerinde ya da saltık olarak usdışıdır, ve bu usdışının gene de şu ya da bu birey ya da sınıf ya da küme ile göreli olarak iyi ve doğru ve geçerli olduklarını ileri süren görecilik yalnızca tarihsel deliliğe anlatım verir, tıpkı kuşkucunun hiçbir nedensellik olmaksızın, hiçbir zorunluk olmaksızın yarın güneşin doğmayabileceğini ileri sürmesi gibi.

İnsan doğası biteviye bir usdışı şekilden bir başkasına yoğrulan, hiçbir zaman bir bütünlüğe ulaşamayan, öz-belirlenimsiz, saltık olarak tözsüz, özsüz bir yapısızlık değildir. Bu plastik ‘sonsuzluk’ tıpkı nicel sonsuzluk gibi yalancı bir sonsuzluktur, tüm saltık ölçünden yoksun olarak yalnızca keyfi, yalnızca göreli, yalnızca dışsal belirlenime izin verir, ve böylece hiçbir ‘son’ tarafından sınırlanmaksızın ilerler, ama her adımı yalnızca bir ‘son’dur, her belirleniminde tıpkı sayısal belirlenim durumunda olduğu gibi sonsuzluktan sonsuz ölçüde uzak kalır, salt kendi sınırında devinir, salt kendisi olarak kalır, ‘başka’ya hiçbir zaman ulaşamaz. Oysa gerçek sonsuzluk başkasını bir sınır olarak almamak, tersine başkasında, kendi karşıtında saltık olarak kendini bulmaktır. Ve ancak bu sonsuzluk insan usunun gelişmişliğinin tanıtı ve kanıtıdır. İnsanın kendisi bir belirlenim, bir gizillik, bir özdür. Ama bu belirlenim öz-belirlenim olduğu ölçüde özgürlüğe, gerçekliğe, değere ve anlama olanak verir, ve öz-belirlenim olduğu ölçüde göreli değil ama saltıktır. Sorun bu kendini belirleme eylemini başarabilmek, insan usunun sonlu tarihsel biçimlenmelerinin ötesinde, bu evrensel gizilliği sonuna dek açındırabilmektir. ‘Topluluklara’ (ya da ‘kabilelere’) özgü göreli bilimsel yasalar şeması ne denli usdışı, ne denli tiksinti verici ise, salt topluluklara özgü törel değerler de gerçek değil, saltık olarak doğru değil, ama yalnızca göreli, yalnızca yalancı değerlerdir. Kabile değerleridir. Gerçekte değer değil ama değersizliklerdir ve sözde uygar uylaşımlarda, uzlaşmalarda, anlaşımlarda bir dinginlik durumu yaratsalar da, usdışı doğalarını en sonunda çatışmada ve yokedicilik eylemlerinde tanıtlarlar. Tüm göreli/tarihsel ‘birleşmelerin,’ gerçekte düşmanlık bölüngüleri olan o yalancı birliklerin ötesinde ve üstünde, insanlığın saltık gerçeklikte, saltık değerde, saltık duyarlıkta birleşmesi, anlaşması durur. Bu usun kuramsal ve kılgısal ereğidir: Ve ussal olanın belirlenimi yalnızca ve yalnızca edimselleşmektir.

Gerçeklik bilincinden yoksun us doğal bilimlerde kendiliğinden davranırken, aynı bilinçsizlik insanın törellik alanında da sağduyu pahasına içgüdüsel dürtüler tarafından belirlenmesine götürür. Evrik olarak, kuramsal düşüncesinde doğru olanı kavrayabilen insan kılgısal düşüncesinde eğri olana sarılmaz: Evrende usun gerçekliğini görüp gene de İnsanda usun gerçekliğini reddetmesi olanaklı değildir. Bir gangster pekala fizik öğrenip H bombası üretimini başarabilir. Bir sofist ne pahasına olursa olsun, giderek tüm insan değerlerini çiğneme, tüm usu, duyuncu ve duyarlığı çiğneme pahasına bile olsa, belli bir pragmatik hedefe ulaşmaya çabalar. Her iki durumda da henüz kendi için ussal bir insandan söz edemeyiz. Bu varlık henüz eksik, yarı-insandır, salt bir kendinde insandır, doğasının bilincindeki bütün insan değildir. İnsanlığı sevmek bir erdem ve ussallık sorunudur. Yaşama, varoluşa anlam verebilmeyi gerektirir. Gerçekliğe değer verebilmeyi gerektirir. Ve bu erdemler öğrenilebilen, aslında öğrenilmeleri insanı yabanıllığından kurtaran, onun bir kendinde insan olmaktan çıkıp kendi için ussal insan olmasını sağlayan yeteneklerdir.

Felsefe öğrenilebilir, ve öğretilebilir. Felsefe tarihinin tüm anlamı ve önemi buna bağlıdır. Ama öğrenilecek ve öğretilecek olanın gerçeklik ve erdem olması gerekir. Sofizm değil. Felsefe gerçeklik ile, varoluşun tüm alanlarındaki gerçeklik ile ilgilenir. Ama akademik ‘felsefe’nin ilgisi bu bütünlüğü amaçlamaz, hafiftir, yüzeyseldir, dardır. Bilim ve Gerçeklik bu yalancı ilginin en son kaygılandığı şeydir. Tüm içerik görgül, sıradan, ruhsuz bir kollektif bilince belletilebilecek bir aptallığa indirgenmiştir. Buralarda Platon ve Aristoteles’in, Spinoza ve Hegel’in felsefi idealizmleri, usun gücüne duydukları güvenin en küçük bir izi bulunmaz. Buralarda ‘felsefe’ mide bulandırıcı bir kuşkuculuk, olguculuk, görgücülük, görüngücülük vb. olarak yerine getirilir. Çağdaş felsefeciliğin sağlam insan usunda, sağlıklı kafalarda böylesine itici olmasının nedeni bu ciddiyetsiz, beceriksiz, kuşkucu akademizmdir. Sonlu, sınırlı kurumsal doğası nedeniyle, yerleşik kafa yapılarına, halksal bilince, vulgusa verdiği ödün nedeniyle, ‘bilim felsefeciliği’ denilen dar pragmatik ilgi daha baştan irrasyonalizm olmaya, misoloji ve misantropiye götürmeye yazgılanmıştır ve ruhsuz, duyunçsuz pozitivizmden başka bir bilinç biçimini anlatması olanaklı değildir. Doğa bilimleri ile yüzeysel bir tanışıklığı yeterli görüp, doğa bilimleri alanında bile işin gerçeğinden bütünüyle uzak yüzeysel bir bilgi kırıntısını yeterli görüp, bütünüyle dışsal güdülerle felsefeye yönelen bilinç burada ancak bir vandal işlevinde davranabilir. Onun için idea ve idealizm kavramlarının hiçbir anlamı yoktur. Eğer gene de varsa, bu yalnızca olumsuzdur. Eytişimsel düşüncenin dinamik ve erdemli doğasına erişme yeteneği körelmiş bu bilinç biçimleri felsefeyi ancak bir koltuk sorunu, ancak bir etiket sorunu, ancak bir sınav sorunu, ancak bir kariyer ve gevezelik sorunu olarak görebilirler. Bir yaşam sorunu olarak değil. Ve bu erdemsizlik gerçekliği en önemsiz gören, kendine bir gözdağı olarak gören o her zamanki göreci sofist hafiflikten başkası değildir.

Us, Descartes’ın belirttiği gibi, her insanda eşit olarak bulunur. Sorun bu doğal usu her insan için, evrensel insanlık için eksiksiz açınımına ulaştırabilmektir. Felsefe bunun için çabalar. Ve bu genel açınımın tehlikeli, kötü, yanlış vb. olacağını değil, tam tersine insanlık için ideal erek olduğunu, tüm ilkel tarihselliğin ötesinde gerçek insan dünyasının edimselleşmesi olduğunu bilir. İnsanlığın tüm premodernist ve postmodernist türlülüğünün ve bu yalancı türlülüğe bağlı ekinsel düşmanlıkların ancak gerçek insan koşulunun birliğinde silineceğini bilir. Bu evrensel insanlık gelişiminin karşısında, tüm görecilik, tüm kuşkuculuk, tüm olguculuk vb. ancak ve ancak tutucu, gerici, baskıcı, yokedici halksal eğilimlerin eline oynarlar. Açıkça bilgisizliği salık verirler. Ya da, güçleri oranında, insanlara insanlığın kendisine yönelik kötümserliği, kuşkuculuğu, güvensizliği aşılayarak, kendileri karanlık yüzlerini, irrasyonalizmlerini gösterirler. Us nefreti ve insanlık nefreti denilen şey edimsel olarak vardır.
Felsefe kısa insanlık tarihi boyunca yokedicilikten başka bir sonuca götürmemiş bilgisizliğe karşı, yalnızca bir insanlık kaosu yaratan yerel/içgüdüsel ekinselliklere karşı evrensel us düzeni uğruna çabalar. Bu usdışı bilinç biçimlerinin çatışmasına bir son vermenin olanaklı olduğunu, ama bunun yalnızca ve yalnızca eğitim yoluyla başarılabileceğini bilir. Platon’dan Rousseau’ya, Aristoteles’ten Hegel’e, insanlığın en iyi ve en güçlü kafaları bu sorunu saltık sorun olarak görürler. Onlar için de felsefenin başlıca değeri ve anlamı ve görevi insan usunun ideale eğitiminde yatar. Felsefe için, insanlığın gerçek varoluş koşuluna ulaşması yalnızca ve yalnızca öz-belirlenimini edimselleştirmesi demektir, ve bu erek olanaklıdır çünkü insan özsel olarak ussaldır, ve özün doğası gelişmek, açınmak, gerçekleşmektir. Bu gelişme eğitimdir. Bu özgürlük eğitimi felsefedir. Bu saltık törel eylem anlamında, felsefe yine idealizmdir, şu ya da bu tikel ideal uğruna, yalancı/göreli idealler uğruna değil, ama evrensel insanlık ideali uğruna çabalamayı anlatır. Felsefe insanın ve insanlığın belirleniminin, yazgısının, ereğinin çatışmasız bir dünyada evrensel insanlık değerleri ile uyum içinde bütün insan ve bütün insanlık olarak varolmak olduğunu tanıtlar. Gerçek bireyin ancak gerçek evrensel içersinde varolabileceğini tanıtlar. İnsanlığın kendini ve dünyasını anlayan, varoluşunun değer ve anlamını bilen bir insanlık olarak varolabileceğini tanıtlar.

* * *

Bilim felsefenin salt doğal bilincin önyargılarını okşamak için değer veriyor göründüğü birşey değildir. Felsefenin bakış açısından, bilim insan varoluşuna ilgisiz bir oyalanma, ya da mitoloji ve boşinancın ve başka ekinsel yapıların yanında ve onlarla aynı değerde duran birşey de değildir. Bu görüş pozitivizme ve nihilizme, ve ideolojiye aittir. Ve Feyerabend’den Nietzsche’ye, tüm kuşkucu us-düşmanları tarafından tam olarak bu terimlerde tanımlanır. Bu bilinçlerin sınırlı düzlemlerinde tanımlandığı ve anlaşıldığı biçimiyle, ‘bilim’ hiç kuşkusuz bilim değil ama salt ekinsel, göreli, öznel bir yapısızlıktır. Bu yalancı bilimdir, bir tür zanaatçılıktır ki, kavrama değil ama belleme tarafından, düşünce değil ama deneyim ve alışkanlık tarafından belirlenir, ruhsal, duygusal derinlikleri silinmiş bilinçlere yerleştirilerek pazara sürülür. Bu uygulayımbilim bilim değildir.
Felsefe gibi, doğal biliminin de ideal amacı kendi özel alanında eksiksiz bir kavramsal/ussal yapı geliştirmek, imgeler, izgeler, simgeler aracılığıyla tahminlere ve ölçümlere sınırlanmayı reddedip evrenin anlaşılır/ussal dizgesini kavramaktır. Şeyleri tahmin etmek ya da ölçümlerini yapmak, dışsal durumlarını betimlemek, görünürde ne denli sağın olarak yerine getirilirse getirilsin, onları anlamakla aynı şey değildir. Bu yüzeysel işlemleri vurgulama dürtüsünde bilimin başarabilecekleri konusunda, insan usunun yetenekleri konusunda derin bir kötümserlik yatar. Ve o yüzeysel bilgi ile felsefe yaptığı sanısında olan pozitivizm daha ötesine yetenekli değildir. Gerçekte, tahminler bile bilinçsiz de olsa daha önceden belirlenen bir kuramdan yola çıkarlar. Ve ölçümler ve betimlemeler bile onları belirleyen kavramsal ilişkiler olmaksızın gerçekleştirilemezler. Bir kuram olmaksızın tahmin falcılıktan başka birşey değildir. Öte yandan, ne kadar çok tekil olgu saptarsak saptayalım, bu bellek işlevinin değeri yalın bir formülasyonun sağlayacağı tahmin olanağının sonsuzluğu karşısında önemsiz kalır. Ve formülasyon ne denli güçlü olursa olsun, simgesel yapısının altındaki kavramsal doğası anlaşılmadıkça olguların anlaşılmasına götüremez. Usun tüm içgüdüsel işleyişinin ötesinde, anlama kavram tarafından belirlenen kuramın kendisi ile ilgilidir. Kuram kavramların dizgesel olarak, belli bir mantıksal yapı olarak örgütlenişinden başka birşey değildir. Kavramın mantığı bu yapının ilkesi olmalıdır. Ama kavram ne ölçülebilir, ne de gözlenebilirdir. Tersine, ölçüm ve gözlemlerin olanağıdır, deneyim denilen dinamik sürecin belirleyicisidir. Simgeler, izgeler, ölçümler ancak kavramın onlara uygulanması ile anlam ve değer kazanırlar. Ama kuramsal fiziğin amacının dünyayı daha iyi anlamak olması ölçüsünde, kılgısal sonuçlar daha iyi anlama karşısında ikincil değerdedirler, ve hiçbir zaman kuramsal çabanın güdüsü ya da ereği değildirler. Buna karşı pozitivizm, ya da daha tam olarak ‘mantıksal’ pozitivizm tahminlerden başka tüm bildirimlerin yalnızca gereksiz değil ama anlamsız metafizik olduklarına inanır. Gözlem ve ölçüm konusu olmayan tüm değerlerin de anlamsız metafizik olduğuna inanır. Bilimlerde kuramların hiçbir değerlerinin olmadığını, çünkü gözlem ve deneyim temeline dayalı bilimlerin ancak tümevarımcı olabileceklerini kabul eder. Ama hiçbir tümevarımın evrensel ve zorunlu gerçeklik olmadığını, dolayısıyla ancak doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir olabileceğini bilir, ve bilimsellik için yalnızca tahminlerinsınanabilirliği, test edilebilirliği gibi bir ölçütün zorunlu ve yeterli olduğuna inanır. Herşeyden önce kendisi bir kuram olduğu için daha baştan bir paradoks, bir saçmalık konumu olmasına karşın, yirminci yüzyılın başlarında felsefe düşmanlığı tarafından, us düşmanlığı tarafından güdülenen pozitivizm gene de tarihsel olarak işi bitmiş, bir yana atılmış bir bakış açısı değildir. Tersine, mantığında zamansızdır, ve bugün de diri olarak ve her zaman olduğundan daha yaygın olarak aramızdadır. Einstein’ın kendisinin ‘‘ölümsüz hizmetlerinden’’ yararlandığını belirttiği Mach ve Hume ‘kuramlarında’ bu irrasyonalist konumları temsil ederler. Ama bu kuşkucuların ‘‘ölümsüz’’ hizmetleri denilen şeyin gerçekte yalnızca felsefe açısından değil, ama bilimin kendisi açısından da ‘‘öldürücü’’ olduğu çoktandır anlaşılmıştır.

Pozitivist ‘metafizik’ korkusu aslında bir düşünce korkusu, bir düşünme korkusudur. Metafizik genel bir terimdir, ‘fizik ötesi’ herşey için uygulanabilirdir. Pozitivizmin kendisi bir metafiziktir, ve terimin genişliğini ve gevşekliğini gösteren bu durum bile ‘metafizik’ anlatımının felsefede özel bir vurguyla kullanımının anlamsızlığına tanıklık eder. Özdekçilik de metafiziktir. Çünkü soyut kavramlar ve evrensel düşünce belirlenimleri ile ilgilenir, çer çöple, taş toprak vb. ile değil. Ama metafizik olması, yalnızca soyut kavramlarla ilgilenmesi özdekçiliği felsefe yapmaya, gerçekten bilgi üreten bakış açısı yapmaya yetmez. Fiziksel-olmayan şey, olgucu bakış açısından, düşünsel-olandır, ve fiziksel olan ve düşünsel olan arasındaki analitik ayrım doğal bilincin doğal araçlarıyla hiçbir zaman üstesinden gelemeyeceği bir sorunun kaynağıdır. Tüm kuşkuculuk bu ikilemin doğasının, bu içerik ve biçim karşıtlığının anlaşılmamasından doğar.

Ayrımın doğası idealizm teriminin anlamını ilgilendirir, ve bu yüzden ele alınması ve kavranması felsefenin gerçek kavramında anlaşılması için saltık önemdedir. Doğal bilinçte, kuramsal/eytişimsel düşüncede deneyimsiz bu doğal düşünme alışkanlığında, ilk olarak, ‘düşünsel olan’ şey (kuram, kavram, İdea) ve ‘düşünsel olmayan’ şey (olgu, şey, nesne, dış dünya, özdek, giderek varlık, kendinde-şey vb.) arasında bir ikilik olduğu kabul edilir. Alışkanlık (hiç kuşkusuz Hume’un demek istediği anlamda) düşünce/özne yanına karşıt olarak nesne/şey yanını gerçek varlık olarak alır, çünkü düşünce salt insan bilincine bağımlıyken, ‘nesnel şey’ ise kendinde varolan bağımsız varoluş olarak görülür. Böylece bu ‘nesnel’ yan düşünce karşısında üstünlük yanı olarak, başat yan olarak, saltık olarak, birincil yan olarak görünür. Düşünce ise koşullu olarak. İki yan arasına olanaklı en keskin ayrım getirilir. Örneğin Kant nesnel yana ‘kendinde-şey’ diyerek onu insanın entellektüel yetilerinden saltık olarak soyutladığını sanır. Ama ister kendinde-şey densin, isterse nesnel varoluş, olgusallık, edimsellik densin, insan düşüncesinin kategorilerinin karşısında duran bu yanın kendisi her durumda bir kategori tarafından anlatılır. Böylece tüm sanıların tersine, gerçekte hiçbir ayrım getirilmiş olmaz. Doğal düşünce ve doğal dil kendi kaynaklarının görgül/tasarımsal doğasından ötürü böyle bir ayrımı yapmaya yeteneksizdir. Ayrım salt sanısaldır. Dışsal varlığa ‘nesne’ kavramını, ‘kendinde-şey’ kavramını uyguladığımız zaman, düşüncenin en son gücünü kullandığımızı sansak bile, ayrım amaçlanan anlamda boştur. Beklenen keskinliği kazanamaz. Görgücülük soyut düşüncesinde biraz eğitildiği zaman, kavramların bu öznel niteliğini görür, nesneye ulaşamadıklarına karar verir, ve onları yalnızca öznel anlamlarında aldığı için, özdeğin, uzay ve zamanın, herşeyin insan bilincindeki izlenimlere bağımlı içeriksiz biçimler oldukları vargısını çıkarır. Bu kötü bir felsefeciliktir. Aslında Platon’dan Hegel’e idealizm olarak bilinen bakış açısına sözcüğün tam anlamıyla aykırıdır. Dışsal dünya insan bilincinden bağımsız olarak da belirlidir, belirlenimleri vardır: Uzay, zaman, özdek belirlenimleri insan tarafından algılanmaksızın da uzay, zaman, özdek belirlenimleridirler, ve bu bağımsız belirlenimlerin, bu İdeaların varoluşu gerçek anlamda nesneldir. Modern felsefenin tarihinde kuşku sorunu ilkin Descartes tarafından ele alınır, ve onun ‘yöntemsel’ kuşkuculuğu düşünen öznenin dışındaki evrenin varoluşunun öznel bir yanılsama olmadığı vargısını aklamada kullanılır, kuşkuculuğun kendisini değil. Felsefenin bakış açısı saf özdekçiliğin, kaba duyumculuğun sandığı gibi insan bilincinin olgusallığı yaratması ile bütünüyle ilgisizdir (bu özdekçi bakış açısının tüm değerini bu yorumundan saptayabiliriz, ve kuşkucu/görgücü öznelciliği İdealizme yükleyen bu şaşkınlık konumu hakkında ‘felsefi’ olarak tek bir söz etmeye bile değmez; burada ciddi olanlar, gerçeklik ve kurtuluş ve özgürlük sorunlarının ve kavramlarının insanlık için her zaman, saltık olarak güncel önemini ve ilgisini anlayanlar tüm sofistliği, tüm boş propaganda tinini bir yana bırakıp sorunu bir kez daha araştırmalı, ve bu küçük hilenin nedenleri üzerine ve ne denli geri bir bilinç düzeyinde etkili ve inandırıcı olabileceği üzerine dikkatle düşünmelidirler). İdea ya da kavram bireysel insan bilincinden bağımsız bir varoluş taşır. Ama bu varoluş duyusal değildir. Salt duyusal olmadığı için varoluştan dışlanması saçmadır. Dahası, duyusal varoluş, sözcüğün tam anlamıyla, öznel olanın kendisidir (Duyusal=Öznel). İdeanın varoluşu ise ne duyusaldır, ne de özneldir. Açıktır ki varoluşun kendisi tekil öznel duyumlardan çok daha başka, çok daha yüksek bir alanı, kavramsal düşüncenin alanını ilgilendirir. Doğa yasaları, matematiksel nesneler ve ilişkiler, güzellik ve türe kavramları, tümü de bireysel bilince bağımlı olmayan nesnel varoluşlardır. Burada doğal bilincin tüm dikkati ‘varoluş’ sözcüğü üzerine yönelir, çünkü bu bilinç için varoluş ancak ve ancak duyusal olana özgü bir yüklemdir, ve duyusal olan ise özdeksel olandır. Ama hiçbir duyum özdeğin varoluşunu aklayamaz. Tersine, özdeğin varoluşu ancak düşünce tarafından kavranır. Ve bunu görmek için düşünceyi bir adım ileri götürmek yeterlidir. Tüm felsefe fobisi bu saf tutumdan, duyusal ve özdeksel olanı özdeşleştirme alışkanlığında diretmekten kaynaklanır. Doğal bilincin en yabanıl biçimi olan pozitivist bilinç için varoluş yalnızca gözlemlenebilir, ölçülebilir özdeksel/duyusal varoluş olarak geçerlidir. Bu kanı ile, salt düşünsel olana, salt tinsel olana varoluş yükleyen, ve dahası yasa/kavram için tikel görüngüye/olguya karşı daha yüksek bir varoluş değeri tanıyan idealizme karşı en son sinir tellerine dek ayaklanır. Mantıksızlık denetimsiz bir duygusal tepkiye dönüşür, ve Popper’da bu tepki idealizmi ve idealistleri açıkça düşman olarak görmeye dek varır. Düşman nefret edilen, yokedilmesi gerekendir. Bu tutumunda, pozitivizm ölçüsüz bir düşünce korkusu, bir us dengesizliği olduğunu gösterir.

Doğal bilincin bu yapay ikiciliğini, içerik ve biçim arasına getirdiği aşılmaz uçurumu yenmenin yolu dışsal denilen yanın, içerik yanının belirlenimlerinin kavramlardan başka birşey olmadıklarını görmek, bu kavramların doğalarını kavramaya çalışmaktır. Bu felsefede yöntem sorunu dediğimiz şeydir, ve kavramları kendilerinde ve kendileri için almayı, onları saltık olarak yalın olan eytişimleri içinde irdelemeyi, onları arı ilişkileri içinde kavramayı ilgilendirir. Doğal bilinç bu eytişimsel yeteneği kazanmadığı sürece, felsefeye karşı tutumunda bütünüyle duygusal kalacak, ve doğal bilimlere yaklaşımında sürekli olarak elindeki aygıtı tanımamanın yarattığı sorunları yaşayacaktır.

Gözlem ve deneyim ve olgu denilen şeye sarılmak doğal düşünceye gereksindiği özdeksel/duyusal güvenceyi veremez, çünkü bunların kendileri özsel olarak kavramsaldır. Gene de, deneyim bir ölçüt olacak denli bağımsız ve durağan ve sağlam değildir. Tersine, dinamiktir, sürekli dönüşüm içindedir, ve bütün bir doğa bilimlerinin tarihi özsel olarak dinamik bir deneyim sürecidir. Uygulanan kategoriler bu dinamiğin belirleyicisidirler, ve tüm bilim sürekli olarak kavramlara bir düzen verme, onları tutarlı bir yapı içinde örgütleme çabasıdır.

* * *

Felsefenin, gerçek felsefenin, Platon’dan Hegel’e İdeanın biliminin tarihini bir yana bırakan ve kendi kendine öznel bir san ve görev üstlenerek sözde ‘felsefe’ yapmaya başlayan, felsefe üzerine yazan ve konuşan ve anlatan ve bunları felsefe olarak sunan sayısız insan vardır. Örneğin Schopenhauer, Nietzsche, Russell vb., ya da Sartre, Wittgenstein, Heidegger vb. Tümü de açıkça irrasyonel olan, felsefeyi, bilimi öznel bir görüş sorunu olarak gören bu yazarların ürettikleri ciltlere, bunların içeriğini oluşturan saçmalıklara felsefe dersek, felsefeyi insan usu için başarılması olanaklı en aşağı düzeye indirgemiş oluruz. Böyle bir felsefe de tıpkı modern kozmoloji gibi bir masallar dünyası olarak görünür. Yapılması gereken şey tıpkı ikinciyi olduğu gibi birinciyi de sağduyu adına, us adına kendi adlarıyla adlandırmaktır — İrrasyonalizm. Felsefenin bu tür öznelliklerle hiçbir ilgisi yoktur. Felsefe dışsal güdülerle denetlenen kafanın başarabileceği bir sorun değildir. Felsefe yöntem ve tanıtlamanın sorumluluğunu üstlendiği sürece felsefedir. Yöntemli olduğu ve tanıtlamayı eksiksiz olarak yerine getirdiği ölçüde, gerçeklik ve pekinlik olgularını sorun olarak önüne koyduğu ve bunlara erişmeyi başardığı ölçüde felsefedir. Bu yöntemliliği kavramayan ve uygulamayan hiçbirşey felsefe değildir. Eytişimsel düşüncenin nesnel doğasını izleyen Platon, Aristoteles ve Hegel’in felsefelerini Avrupa’nın orta çağlarında ve modern döneminde üretilen tüm öznelci ıvır zıvırdan ayırmadıkça, birincilerdeki ussallığı ve nesnelliği ve ikincilerdeki irrasyonalizmi ve öznelciliği görmedikçe, doğru bir felsefe kavramı geliştirmek, ve dolayısıyla doğru bir bilim kavramı geliştirmek olanaksızdır.*

Buraya dek söylenenleri toparlarsak, saf bilinç ‘İdealizm’ ile şu önermeye bağlanabilecek türde birşeyi anlar: ‘‘Özdeksel cisimler ancak düşünüldükleri sürece varolurlar.’’ Bu anlatım Einstein’a aittir. Ve idealizm değildir. Gerçeklik ile saltık olarak ilgisiz, aslında nesnel gerçekliğin, nesnel olgusallığın kendisini yadsıyan bir düşünme beceriksizliği, bir düşünme çarpıklığıdır. Eğer gene de buna bir ad, bir niteleme vereceksek, kuşkuculuğu insan sağduyusunun güvenlik ve denge sınırını çiğnemeye dek götüren bir tutumdur, görgücülüktür. Aynı anlatım Hume’da vardır, Berkeley’de vardır, Heisenberg’de, Kopenhag okulunda vardır. İdealizmin bu saçmalıkla hiçbir ilgisi yoktur. İdeanın bilimi, ya da İdealizm yalnızca ve yalnızca insan usunun nesnel olgusallığa, nesnel gerçekliğe erişebilir olduğunun doğrulanmasını, ve insan düşüncesinin zayıf, kendi içine kapalı bir öznellik olduğunun yadsınmasını anlatır. Bu bağlamda, Platon’dan Hegel’e İdeanın kendisi NESNELLİK ve KAVRAMIN birliği olarak anlaşılır. Başka birşey olarak değil. Doğa bilimi de aynı karşıtlığı DOĞA ve BELİRLENİMİ arasındaki, EVREN ve KURAMSAL YAPISI arasındaki birlik olarak varsayar. Bu birliktir ki insan usunu genel olarak gerçeklik arayışına yönlendiren güdüyü sağlar, ve sözcüğün doğal ve gerçek anlamındaki İDEALİZM tarafından vurgulanan yandır. Eğer ilk terimler (olgusallık, özdek, fiziksel şey vb.) İÇERİK ile anlatılırsa, idealizm İÇERİK ve BİÇİM arasındaki birliği kavrar. İdealizm soyut bir BİÇİMCİLİK değildir, ve eğer İÇERİK BİÇİMden soyutlanacak olursa, geriye Kendinde-Şey denilen soyutlamanın kaldığı söylenir. Salt bu sonuncunun insan usuna ‘kapalı’ gerçek varoluşunu ileri süren düşünce konumu GÖRGÜCÜLÜK terimi altında anlatılır. Bu konum bilgiyi ve bilginin anlatması gereken içeriği salt ÖZNELLİĞE indirger. Bu usdışı bakış açısından tüm varlık düşünseldir, anlıktadır, bilinçtedir. Herşey izlenimdir. Bu ikicilik, Kavram ve Kendinde-Şeyin bu analitik ayrımı hiç kuşkusuz bütününde insan bilgi yeteneğinin yadsınması anlamına gelir. Yalnızca felsefenin değil ama genel olarak bilimin de bir yanılsama, bir aldanmaca, olsa olsa anlamsız bir oyun olduğu, ve törel değerlerin, estetik değerlerin hiçbir nesnellik, hiçbir evrensellik taşımadıkları vargısına götürür. Hegel tüm mantıksal aygıtı, ‘yeni’ bilgi üreten a priori bireşimli önermeleri görüngüye sınırlı olarak alan Kantçı görgücülüğe (ya da ‘öznel idealizme’) göre insana saman ve küspe salık verilmelidir diyordu. Ve gerçekten de bu anlayışın denetimi altında, sofist akademizm gerçekliği insanın düşüncesinden uzaklaştırır, felsefeyi bir oyuna çevirir, çocuk yuvasına yaraşır bir etkinliğe indirger. Masallara konu eder, ve edimsel olarak masal formatında öğretmeye başlar!

Yapılması gereken şey felsefe konusunda son yüzyılın kuşkuculuğu tarafından oluşturulan ve yinelenerek pekiştirilen tüm dışsal önyargıları bir yana atmaktır — bir bilinç temizliği. Ve felsefeyi herşeyden önce ‘bilgelik sevgisi’ adını üstlenmekten kaçınmayan bilgelik nefretinden, pozitivizmden, görgücülük türevlerinden ve yalancı rasyonalizmlerden ayırmaktır.

Bu aldatmacanın yaygınlaşması ölçüsünde, felsefi çaba için yalancı ‘bilim’ ve yalancı ‘eğitim’ ve yalancı ‘felsefe’den öykündükleri o kökensel kavramları yeniden kazanma girişimi belirleyici önem kazanır. Ve sorabiliriz:
‘Batı Akademizmi’ bütününde a-rasyonalist olmak, ussal olmamak zorunda mıdır?

Batıda, yalnızca felsefede değil ama bütün bilimlerde bir irrasyonalizme dönüş yaygındır. Bu yüzden yalnızca felsefenin yerini görgücülüğün almasından söz etmek yeterli değildir: Bu çarpıklık konumu bütün bir Batı Akademizmi tarafından paylaşılır. A-rasyonalizm, ya da usa ilgisizlik düzenle bütünleşmenin, bir sömürü, sadizm ve yokedicilik yapısına ortak olmanın anlatımıdır. Ama böyle bir konum kararlı değildir, geçicidir, ve kendi eytişimini izlemek zorundadır: Usa ilgisizlik usun kendi iç-eleştirisinden bıkar, apaçık us düşmanlığına, misolojiye, nihilist postmodernizme geçer — Gerçekliğin ve Değerin koşulsuzca yadsınmasına.

‘Doğu Akademizmi’ diye birşeyden söz edemeyiz: Böylesine saçma bir kavram, ya da tasarım, ya da bileşim, olgu, ya da ne denirse densin, çelişkilidir, eş deyişle, yoktur. Buralarda da kurumsallaşma yolunda olan şey ‘Batı Akademizmi’dir, ama idealin reel eşlemi gibi değil, kökenselin yetersiz bir eşlemi gibi değil; tersine, tıpkı daha şimdiden kötü olan reelin ‘‘sudaki, aynadaki, parlak bir yüzeydeki vb.’’ yansıması gibi. Doğunun engin tinsel alanlarında, en azından son yüzyıl boyunca, birbiri ardına gelip geçen ‘akademik’ kuşaklar dizisi, sayıları binlere, onbinlere, yüzbinlere varan ‘bilim adamı’ orduları bilimsel gerçeklik birikimine Batıda tek bir bireyin, tek bir insanın yaptığı bir katkıyı bile yapamaz, matematikten toplumbilime, fizikten ruhbilime tek bir yenilikle, tek bir kavramsal buluşla katılmayı başaramaz. Niçin? Kendi özgün topluluk yapısı ile, Doğu Ekini hiçbir zaman Aydınlanmanın DAR ANLAMDA ‘özgür düşünce ve ilerleme’ anlayışlarına uyarlanmış ‘bilim’ kavramına, bir ‘bilim’ tasarımına bile izine veremez. Tersine, bu dar, bu modern anlamda bile eğitim, bilim, özgür düşünce bu geleneksel ekinin bir bütün olarak sonu anlamına gelir. Tıpkı (baskıcı) Yasa İstencini özsel özgürlüğü olarak bilen modern halk yönetimini, demokrasiyi gelenek düzenlerine uyarlamanın olanaksız olması gibi, pozitif bilimsel düşünceyi de herşeyden önce yetkeci, biçimsel bir hiyerarşi ile ilgilenen ve DÜŞÜNME özgürlüğü kavramından, bu saltık özgürlükten yoksun bir tinsel alana uyarlamak olanaksızdır. Bu alanlarda düşünce özgürlüğü, düşünceyi tüm önyargıların ve korkuların ve endişelerin üstünde ve ötesinde nesnel olarak kullanabilme yeteneği henüz yoktur. Tersine, felsefenin kendisi bile ancak şu ya da bu ideolojiye, özgürlüksüz bilinç kalıplarına indirgenerek bir anlam, bir işlev kazanır. Bu düşünsel yetersizlik ya da gerilik zemininde, modern usdışını geleneksel usdışı ile birleştirme girişimi anlamlı bir bireşim, bir bütünleşme yaratabilir mi? Birden ‘çok ilke’nin egemenliği altında, bir kaostan, bir saçmalıktan başka birşey yaratma şansı var mıdır? Bu kötü alıcılık zemininde, Üniversite, pozitif Bilim, Demokrasi gibi modern kurumsallıkların Doğuya uyarlanması bütünüyle kendine özgü bir metamorfoza, ussal bir yeniden yapılaşma olmaksızın başkalaşıma, bir iç yıkım ve çürümeye yol açar, ve modernleşme ona gereken ussal/yasal özgürlük bilincinin yokluğunda, açıkça toplumsal işkence pahasına göze alınır, olanaklı en us-dışı, en türe-dışı, töre-dışı, tüze-dışı yollarda yaşanır.

Her iki kötü almaşığın bütünüyle dışında, Platon’un Akademisi idealist, parlak, karakterli erkekleri ve kadınları erdemli devlet yöneticileri olarak eğitmek için amaçlanmıştı. Arı bilim uğruna ve saltık gerçeklik uğruna, ve usdışı kentin ussallaştırılması ereği ile kurulmuştu. Ama o kökensel özgürlük ve özerkliği hiçbir biçimde tanımayan ve taşımayan pragmatik Batı Üniversitesi herşeyden önce bedenleri özel işlevlere indirgenmiş ve bilinçleri uyuşumculuğa uyarlanmış meta-insanlar üretmekle ilgilenir. Böyle bir pragmatizm gerçeklik ile geçinemez. Bu ideolojik kurumlarda, doğal bilimsel kaygı bile bütünüyle ikincildir, ve gerçeklik kaygısına saltık olarak hiçbir yer yoktur. Ama kendinde değeri olan birşey indirgenemez. Mantıksal değeri gereği, buna izin vermez. Bu düzeye dek, insanları birer aracaindiren pragmatizme en azından bilim denmemeli, yaşamın sonsuz varsıllığından soyutlanmış kuru, donuk, ruhsuz bilinç biçimlerinin üretimini, özünde bir robot üretimini amaçlayan bir sürece eğitim denmemelidir. Birer karikatür olan şeylere gerçek adları verilmelidir. Genç insanlara, ruhlarında ve düşüncelerinde idealist olan insanlara ‘Gerçeklik bir düştür,’ ‘Varoluş anlamsızdır,’ ‘Kurtuluş ve özgürlük saçmadır,’ ‘Nihilizm ve pozitivizm felsefedir’ denmemeli, biricik almaşık olarak yaşamın griliği, siyahlığı sunulmamalıdır. Yaşamlarına, genel olarak yaşama kazandırmayı istedikleri anlamın, insanın değerine yaraşır bir dünya için duygularının aptalca olduğu, kendilerini usdışı modern varoluşa adanmaları gerektiği öğütlenmemelidir. Yaşamı, bütün bir insanlığın varoluşunu nihilizmden, boşinançtan, pragmatizmden, kuşkuculuktan, sadizmden, yokedicilikten, eğitimsizlikten, kapitalizmden, tarihin bu en ‘ileri’ evresinde açlığın ve yoksulluğun cinayetlerinden temizlemenin olanaksız olduğu, bu saltık ideali ve özlemi yatıştırmaktan, boyun eğmekten ve yozlaşmaktan başka bir seçeneğin olmadığı öğretilmemelidir. Ancak tümüyle insanlaşmış bir dünyada insan olmanın değerini ve anlamını bulabilecekleri unutturulmamalıdır. Ama yapılan tam olarak tersidir. Ruhsuz akademizmin sunabilecek değerleri yoktur. Değersizliğin kendisini bir değer olarak sunar! Erdemsizliği, güvensizliği, hiçliği yüceltir! Bilim yaşamı, gerçeklik yaşamı, erdem yaşamı, özgürlük ve güvenlik ve güzellik yaşamı bütünüyle başka bir dünyanın düzene yabancı imgeleridir. Ve tecimsel yararlık, yetke, para, aptallaştırma, boyun eğdirme bu çirkin modernizmin başlıca değerleri ve erdemleridir.

Batı Akademizmi en azından ‘Gerçeklik,’ ‘Bilimsellik’ ve ‘Özgürlük’ gibi kavramlara ilgisizliğinde, ya da giderek onları dışlamasında Doğuda gelişmekte olan eşlemi ile anlaşır. Uydusu ile birlikte, usdışı bir dünya düzeninin sakınımı uğruna varolur. Ve gerçeklik ile ilgilenmeyen, erdem ile kaygılanmayan bir kütle üzerinde, görgücülük o yalancı bilimsel pozun başına bir taç gibi oturtulur.

Buna göre, soruyu daraltarak yineleyelim:

‘Akademik felsefe’ irrasyonel olmak zorunda mıdır?

İyimser bir yanıt olanaklı gibi görünür.

Gerçeklik sorununu salt bir skolastik sorun olarak görürsek, böylece gerçekliği bütünüyle bir yana atarsak, hiç kuşkusuz kalelerin içerden fethine de girişebiliriz. Ve dışardakilerin bilgisiz ve erdemsiz ve kurtarılmamış kalmaları pahasına, içerde gerçeklik ve erdem pırıltıları yaratmayı düşleyebiliriz. Bu çocukluktur. Ve işin gerçeği içersinin çoktandır bir aptallar evi olmuş olduğudur. Platonik mitin karanlık mağarasından kurtulma olanağı her zaman ortadadır. Ama kuşkucu pragmatizmle yoğrulmuş beyinler için, karanlığı biricik gerçek aydınlık türü olarak görmeye koşullandırılmış bilinçler için, bu çok ciddi olanak bir daha geri dönmemek üzere yitirilir. Kim yalnızca herşeyden önce insana —kendilerine — güven ve inanç duymaya yeteneksiz tembellerin ve ruhsuzların kafasını okşayan kuşkucu Kant ile, David Hume ve Locke ile, Popper ve Wittgenstein ve Russell ve Ayer ile birlikte gerçekliğinsaltıkdeğer olduğunu ileri sürebilir? Çoktandır işlevleri yalnızca düzenin yeniden üretimine ve sağlamlaştırılmasına uyarlanan ve indirgenen kurumlarda, gerçekliğin kendisi, erdemin kendisi bir daha geri dönmemek üzere, hiçbir zaman geri dönmemek üzere sürülmüşlerdir. Görgücülüğün gerçekliği reddedişi, ‘felsefenin’ kurumsallaştırılmasına en uygun zemini hazırlar. Usun eleştirel gücüne bağışık kılındığında, üniversite yerleşik düzenin en verimli, en özsel, en vazgeçilmez parçalarından biridir. Düzenin kendisi denli gerçektir. Reformu düzenin bütününde reforma gereksinir. Öyle olmaya son verdiğinde, bileşeni olduğu yapı da öyle olmaya son vermiş olacaktır.
 
 

[ 7 Matematik ve Eytişim]

Alışveriş e-posta Anasayfaya Geri Dön Yayınlar Noeta Okumalar Sanat Metinler Yaşamöyküleri Günlem Bağlantılar İş Yazışma İndirme Idea in English
Yükleme tarihi: 19/04/1999
© Aziz Yardımlı 1999
© İdea Yayınevi