‘‘[Ö]zdeksel cisimler (ki, herşeye karşın, 
ancak düşünüldükleri sürece varolurlar)’’
:: ‘‘[M]aterial bodies (which exist, after all,
only in so far as they are thought).
Einstein, Uzay ve Zaman, 1926.*

‘‘En ünlü olanların en büyük aptallar olduklarını buldum, 
ve daha az saygı gören başkaları ise gerçekte 
daha bilge ve daha iyi idiler.’’
Sokrates, Savunma, 22.

Görelilik Kuramı: 'Felsefesiz Bilim' - © Aziz Yardımlı 1997-1999

Giriş: A Prioriden KurtuluşBatı Uygarlığı ve UssallıkDoğu Uygarlıkları ve UssallıkBilimsellik ve Ussallıkİrrasyonalizm ile İletişim Olanaksızdırİdealizm ve DoğabilimiMatematik ve EytişimGeometride ‘non-Euclidean’ ParodiAnalitik ve DiyalektikVargı
 
 

 
1 Giriş: A Prioriden Kurtuluş
.

Albert Einstein tüm tarihin gelmiş geçmiş en ünlü fizikçisidir. Pozitivist öncüllerine karşın, son nefesine dek belirlenimciliği, nedenselliği, bilimsel nesnelliği, tek bir sözcükle, Usu savunduğunu ileri sürdü. Bu tutumu pekçok insanı usdışının ussal olduğuna inanmaya götürdü.

Einstein’ın kitapçığı ne yazık ki ‘Bu bilimdir, ve görelilik kuramını önceleyen herşey ön-bilimseldir,’ ya da, ‘Bu kuram özdeksel evrenin bilimsel bir çözümlemesini verir’ gibi önyargılarla sunulamaz. Tersine, kitap apaçık çocuksu tonu ile, bir yanılgının birinci elden öyküsüdür.

Yetenekli bir insanın yanılgılarının bile öğretici olduğu söylenir. Ama Einstein durumunda bu kuralın bile işlediği söylenemez, çünkü yanılgı da tıpkı gerçeklik gibi usun kendisine aitken, göreci usdışı ise gerçeğin ve yanlışın ötesidir, yanılgı terimi ile onurlandırılamayacak bir saçmalıktır. Görünürde, Einstein arkasında yalnızca birkaç irrasyonalisti sürüklemekle kalmadı, ama Batı akademizmini olduğu gibi popüler bilinci de derinden etkilemeyi başardı. Gerçekte, Einstein yalnızca Batı bilincinde kendinde daha şimdiden usdışı olan eğilimleri okşadı ve usdışına karşı savunmasız olan bilinç alanını yakaladı. Einstein’ın yeteneği, dehası, ve ünü Batı uygarlığına özgü budalalık pahasına kazanıldı. Eğer usdışının öğreticiliğinden söz edebilirsek, burada pekala usun kendi doğasını anlamak için eşsiz bir fırsat yatar. Ama usdışının sağaltımı bambaşka bir sorundur.

Planck 1949’da şunları yazdı: ‘‘Yeni bir bilimsel gerçeklik ona karşı çıkanları inandırarak ve ışığı görmelerini sağlayarak değil, ama dahaçok karşı çıkanların sonunda ölmeleri ve yeni gerçeklik ile tanışık olan yeni bir kuşağın yetişmesiyle utku kazanır.’’ Bir yanlışlığın düzeltilmesi de ‘yeni’ bir gerçekliğin kazanılmasıdır. Ama bir bilinç yapısı ister gerçek ister yanlış olsun, ister eski ister yeni olsun, tutarlı, dizgesel bir yapıdır. Oradan özsel bir bileşeni uzaklaştırmak bütünü bozmaksızın olanaksızdır. Ya da oraya yeni bir özsel bileşen kazandırmak da onunla çelişen başkalarını değiştirmeksizin olanaksızdır. Yeni bir gerçeklik yeni bir bütünsel yapı, dünyaya bütününde yeni bir bakış açısı ister. Kemikleşmiş bir kuşağın bilincini yeniden plastikleştirmek çok güçtür, çünkü bu iş aşağı yukarı onlara yeni bir kimlik vermeye, dillerini, başat düşünce eğilimlerini değiştirmeye denk düşer. Eğer sorun bir kuşağın başat ilgilerinin değişimi sorunuysa, gene de çözümü bir çocuk oyunu olabilir. Ama bir ekinin en özsel doğasını ilgilendiriyorsa? Bunun nasıl başarılacağını henüz bilmiyoruz. Ve gene de öğrenmeye, başarmaya çalışmalıyız.

* * *

Görelilik kuramı bizden Saçma olana inanmamızı ister. Bu kurama göre Uzayın çevresi çitlerle kuşatılıdır. Bu kurama göre, ‘Uzay bükülebilir, uzayıp kısalabilirdir.’ ‘Her bir özel uzay noktası için özel bir zaman kıpısı vardır.’ Ama gene de kuram tüm bu ‘önermeler’in ussal olduklarını, mantıklı olduklarını ileri sürmez. Tersine, mantıksız olduklarını ileri sürer. Gerçekten de bu tür ‘önermeler’ açıkça us-dışıdır. İnsan düşünce düzleminde bu kuramın önermeleri ile tanışma, onları anlama, kavrama, ya da başka herhangi bir yolla onlarla iletişime girme yeteneği yoktur. Mantıksızın en gözüpek örneklerini verirler.
Tertullian  

Tertullian İS 155/160-220 yılları arasında yaşamış Kartacalı bir Hıristiyandır. Yüzyılın sonlarına doğru Hıristiyan olduktan sonra inancın usun üzerinde olduğunu kabul etti. Doğal us dinsel inakların önemli bir bölümünün saçma olduklarını görür. Saçmaya inanabilmek için usu susturmak gerekir. Böylece Tertullian’ın anlatımı daha yalınlaştırılabilir: Saçma ancak öznel, keyfi bir inanç sorunu olabilir, kesinlikle us sorunu değil. Daha sonra Protestanlığın kurucularından Luther de benzer olarak usun ‘ezilmesi,’ ‘köreltilmesi’ gerektiğini söylemişti. Bu usdışı tutumlarla tam bir karşıtlık içinde, boşinanca ve insansal aracılığa izin vermeyen İslam’ın bilgiye, sevgiye ve usa verdiği değerin bir sınırı ya da koşulu yoktur.

 

Hiç bir insan usu kendi doğasına aykırı olan şeyi yapmayı başaramaz. Böyle önermeler kimilerinin dediği gibi, ‘sezgiye de aykırı’dır. Aslında tasarıma, imgeleme, düşleme, tüm ansal yetilerimize de aykırıdır. Ve gene de doğru olduklarına inanmamız istenir. İnanmayı başardıklarına inananlar vardır. Hem de çok sayıda.


Burada sorunun kaynağına biraz daha yaklaşabilmek için bir ikinci alıntı yapacağız: Bir Kilise Babasının ilkesi şudur: ‘‘Credo quia absurdum’’ — ‘‘İnanırım çünkü saçmadır’’ (Tertullian). İnanmak bilgiye eşlik eden doğal ansal durumdur. Ama inanmak zorunlu olarak bilmek değildir. İnsanlar bilmediklerine, anlamadıklarına ancak inanabilirler. Tertullian’ın biraz çapraşık görünen sözlerinin anlamı Saçmanın bir bilgi konusu değil ama ancak bilgisiz bir inanç konusu, bir boşinanç konusu olabileceğidir. Tertullian bu formülün biricik savunucusu değildir. Benzer olarak, kuşkucu Hume da kuşkucu Newton’dan ödünç aldığı görgücü ilkeleri üzerine, GÖZLEM VE DENEYİM* üzerine bilginin, gerçekliğin olanaksız olduğunu görmüş, bilginin yerine inancı (ve gerçekliğin ya da pekinliğin yerine olasılığı) geçirdiğini belirtmişti. Mantıklar görünürde biraz ayrı yollar izleseler de, usu reddetme tutumunda ortak olan Kilise Babası ve Görgücü yazar inanç etmenini güvenilmez bilgiye karşı iyi almaşık olarak kabul ederler, ve insan usunun yol göstericiliği reddedilince herşeye karşın onsuz yapılamayacak olan bilginin, gerçekliğin yeri ancak inanç tarafından doldurulabilir. Ama böyle inanç, usa dayanmayan, usun yol göstericiliğini tanımayan inanç gerçekte hiçbir biçimde inanç değildir, yalnızca boşinançtır. Keyfi inanç usdışını onaylayabilecek biricik ansal yetidir.

*Not: Gözlem ve Deneyim

Gözlem ve deneyim, doğal sanının tersine, bilgi ve gerçeklik vermezler. Genelleme ya da tümevarıma gereç sağlayarak, sonunda ancak yaklaşık bilgi, yaklaşık gerçeklik, ya da yalın olarak olasılık dediğimiz şeyi verirler. Felsefe bu yüzden Doğa Bilimlerinin Doğa Felsefesinin mantıksal sınamasından geçmeleri gerektiğinde diretir. Buna karşı, yine gözlem ve deneyimin ancak zorunlu ve evrensel olmayan tümevarımlara izin verdiğini gören görgücülük bilimin gerçeklik savında olamayacağını, böyle bir haddini bilmezlikten vazgeçmesi gerektiğini, aslında bilimin bilim olma şansının olmadığını ileri sürer. Eddington’un sözleri kuram ve gözlem arasındaki ilişkinin doğru bir kavrayışını verir. Doğal bilinç hiç kuşkusuz gerçekliğin her zaman bütünüyle uzağına düşmez.

Kuram olmaksızın, gözlem ve deney hiçbirşeydir! Daha tam olarak, kavram gözlemden türetilen ya da çıkarsanan birşey değil, ama tersine kendisi gözlemi olanaklı kılan şeydir. Uyguladığımız kavramlar neyse, gözlem ve deneyimimiz odur. Ne daha azı ne de daha çoğu. Bilim hiç kuşkusuz gözlem ve deneyimden başlar. Ama gözlem ve deneyim daha şimdiden kavramsal yapılar olmadıkça, hiçbirşey başlamaz.

Gözlem ve deneyim yalnızca mantıksal sınamadan geçmemiş mantıktır, eytişiminin bilincinde olmayan eytişimdir. Aklanmamış bilgidir. Bilgiyi yalnızca ve yalnızca Mantık aklayabilir, yalnızca ve yalnızca dizgesel düşünce, ve daha tam olarak EYTİŞİMSEL düşünce aklayabilir. Bilgiyi bilgi aklayabilir. Tüm mantıksal pozitivizm, tüm modern ‘bilim felsefeciliği’ denilen şey bilimi bir duyusal-veri türevi yapmaya çalışarak, ve kavramı, düşünceyi, kuramı bir yana atarak, gerçekte yalnızca ve yalnızca hiçbir temeli olmayan bir kuşkuculuk adına insan usunun BİLİM HAKKINA karşı bir küstahlıktır. Duygusaldır çünkü bir bilme sorunu olan şeyin kendisinde bilmeyi reddeder, bir mantık sorunu olan şeyin kendisinde mantığına küçümseyerek yaklaşır. Saf doğal bilinç, hepimizdi ilkin felsefenin, us kavramının, giderek kavramın kendisinin bilinçsizi olan bu bilinç biçimi bilim adına, gerçeklik adına kolayca bu kuşkuculuğa sarılır. Ama bilime ve bilgiye dışsal bu tutumu yerinden söküp atmak da eşit ölçüde kolaydır.

Doğal bilincin böyle açık olguları kendi doğal kaynakları ile kavramada yaşadığı güçlük bu ‘doğal’ düzlemde, düşüncenin bu salt ‘kendiliğinden’ işleyiş alanında felsefe yapılamayacağını, işin gerçeğinin öğrenilemeyeceğini, gerçeklik sorununa, bilim ve felsefeye çok daha ciddi bir kararla yaklaşılması gerektiğini gösterir. Burada konu üzerine daha öte ayrıntıya girmemiz gereksizdir. Okuyucu sorunun Noeta’daki pekçok yazıda ele alındığını bulacaktır.


 
*‘‘It is also a rule not to put overmuch confidence in the observational results that are put forward until they are confirmed by theory’’
::
‘‘Ortaya konulan gözlem sonuçlarına kuram tarafından doğrulanıncaya dek çok fazla güvenmemek ayrıca iyi bir kuraldır’’
Arthur Stanley Eddington

Cantor  

Burada usun üstünde ve ötesinde olma değil, ama gerçekte usun dışında olma gibi bir durum vardır. Ve bu ise yanılgı, yanlışlık dediğimiz şeyden bütünüyle ayrıdır. Normal insan usu ona saçma gelen birşey önerildiği zaman düşüncesinin temellerinin ayağının altından çekildiğini duyar. Ama bu doğa dışı duruma dayanabilen bir ‘mantık’ tipi de vardır. Saçma olanı ‘anlayabilmek,’ örneğin Cantor’un yaptığı gibi bir doğru çizgi üzerindeki, bir alandaki noktaların sayılabileceğine, karşılaştırılabileceklerine inanmak gerçekten de yürek ister. Ama düşünceyi, mantığı baştan sona bir yana atmayı başarabilen bir yüreği ister. Buna karşı yanılgı doğal bir durumdur. Kimi görüşler, kuramlar olgulara aykırıdır, ve gene de pekala mantıksal olabilirler. Bunları doğrulamak us çürümesi ile bir ve aynı şey değildir. Yanılgı mantıksızdan bütünüyle başka birşeydir. Ve doğa bilimin tarihinde yanılgıdan bol birşey yoktur çünkü doğal mantığın tasarımsal ilişkileri ve orantıları hiçbir zaman kavram mantığının eytişimsel ilişkileri ile bir ve aynı sağınlığı göstermez. Doğal us yerçekimi kuvvetini salt çekim kuvveti olarak görse de fiziğini geliştirmeyi sürdürür. Doğal us sonsuz küçüklükler orantısını anlamasa da kalkülüsü mantıksız yanında belleyebilir ve bir makine gibi uygulayabilir. Ve gene de temel belitlere bağlı kalır, doğru çizginin eğri çizgiden kısa olduğunu, geometrik kavramın görgül resim ile bir ve aynı şey olmadığını, parçaların toplamının bütünden büyük olmadığını vb. bilir. Buna karşı, saçmanın gerçeği mantığa, usun kendisine aykırı olmaktır. Saçma olanı doğrulamak usu çürütmektir.*

*Not: Görgül Yanlışlamanın Değeri

Görgül bir yanlışlamanın bilimsel ya da belirleyici hiçbir değeri yoktur, çünkü yanlışlanabilme beklentisi içindeki bir kuram geçerli değildir, ve yanlışlandıktan sonra değer kazanmaz, tersine bir hiçe indirgenir. Görgül olarak yanlışlanabilen pekala görgül olarak doğrulanabilir. Ya da, görgül yanlışlama da tıpkı görgül doğrulama gibi olasılık düzleminde kalır, bir tümevarımın değerinden ötesine, hiçbir zaman bilgiye, gerçekliğe, evrensel yasaya ulaşmaz. Bu pozitivist konumdan çıkan biricik mantıksal sonuç kuram, gerçeklik, bilim gibi kavramlardan vazgeçilmesi gerektiğidir. Ve kuşkuculuk bu gereği yerine getirir.

Ancak tam olarak mantıksal olan yanlışlanamaz. Örneğin yerçekimi, itme ve çekme kuvvetlerinin birliği olarak, özdeğin mantıksal ve olgusal zeminidir. Newton ise evrensel yerçekimi ‘yasası’ dediği şeyi (aslında tek-yanlı ‘çekme’ kuvvetini) görgül ‘fenomenleri gözleyerek’ çıkardığını söylüyor ve bu genellemenin tüm sonuçlarını kabul ediyordu — yasanın ‘sağlam’ ya da ‘saltık’ olmadığını.


    Us insanın güvenebileceği biricik yeteneğinin, yargı yetisinin kendisidir. Ama iki nokta arasındaki eğri çiginin doğrudan daha kısa olduğunu, sürekliliğin değil ama yalnızca kesikliliğin olduğunu, uzayın üç değil ama dört, beş, on vb. boyutlu ve zamanın bir değil ama iki, üç vb. boyutlu olduğunu kabul etmek zorunda kalmak, yargı yetisini böyle ‘yargılarda’ bulunmaya zorlamak usu çürütür. Kişi sağlıklı, dengeli düşünme yeteneğini yitirir. Ve aşırı durumlarda kaçınılmaz olarak us-yarılmasına, şizofreniye götürür.*

 

*Not: *Matematikçi Cantor ve matematikçi Gödel nicelik kavramı üzerine uyguladıkları irrasyonalizmlerini zamanla yaşamlarının başka alanlarına, törel davranış alanlarına, gündelik yaşamlarına da genişlettiler. Ve her ikisi de yaşamlarını sonunda usdışı inançlar ve çılgınca kaygılar içinde tükettiler.

Freud dinsel bilinç bağlamında bu tür ‘‘boş inançlar’’ için bunların ‘‘Gerçeklikleri içsel olarak duyumsanmalıdır, ve kavranmaları gerekmez’’ dendiğini anımsatır. Ve ekler: ‘‘Her saçmalığa inanma yükümlülüğü altında mıyımdır? ... Usun üstünde hiçbir yetke yoktur.’’

Sağduyu yanlış kullanılabilse de düzeltilme olanağının altında durduğu için sağduyudur. Ama sağduyunun toptan yadsınması insan olmanın toptan yadsınmasına götürür. Ortada yabancı, tanıyamadığımız, anlayamadığımız, onaylayamadığımız, İLETİŞİM KURAMADIĞIMIZ bir bilinç posası kalır. Bu bozulmanın sonuçları insan düşüncesinin ve davranışının her alanında görülebilir.

Görelilik kuramının usu nasıl çürüttüğünü görmek kesinlikle güç değildir. Aslında, bu kuramı kabul ettiğine inanan her bilinç kendini apaçık saçmalıklara inandırmak için zorlamıştır. Anladığına inanan bilinç ise doğrudan doğruya kendine yalan söylemiştir. Ve bu kendini aldatmalar pekçok insan durumunda onyıllarca sürmüş, ve daha da çoğu onlardan kuşkulanmayı bile başaramadan yitip gitmiştir. Einstein’ın kendisinin kuşkuları çok derindi, ve onları çok açık sözlerle dile getirdi (bkz. bu yazının en sonunda Goethe’nin şiirinden önceki alıntı).

* * *

Görelilik Kuramının biraz daha ayrıntılı bir irdelemesini bu kitabın sonundaki Eleştirel Çözümleme* bölümüne bırakarak, burada kısaca doğa bilimlerinde irrasyonalizm ve modern Batı toplumundaki genel irrasyonalizm arasındaki, bilim ve felsefe arasındaki, olgusallık ve matematik arasındaki ilişkileri ele alacağız. Fizikte görecilik başka herşeyin ussal olduğu bir dünyada kendi başına duran bir fenomen, başka herşeyin yolunda gittiği bir dünyada yalıtılmış bir sorun değildir. Tersine, bu ekinsel alanda fiziğin kendisi de kendini usdışı bütüne uyarlamak zorundadır.

*Not: Eleştiri

Bu Çözümlemeler Einstein‘ın ‘‘Özel ve Genel Görelilik Kuramları’’nın metnine koşut olarak verildiler.
— Burada ‘‘Eleştirel’’ sıfatının kullanımından sorumlu olan etmen bir dil alışkanlığıdır. Üniversite, giderek Lise yıllarından bu yana kişi bir kuramın, özellikle sözcüğün iyi, saf anlamında ‘pozitif’ bilim adına bildirilen bir kuramın neredeyse kutsal olduğuna inandırılır. Eğer işler ters giderse, belki de kuramın belli yanlışlıklar içerebileceğini, ya da en çoğundan yanlış olabileceğini düşünürüz. Bu tutum eleştiri dediğimiz şeydir, ve kendinde ussaldır. Ama görelilik kuramının mantıksız, usdışı doğasına karşı eleştiri aygıtını kullanmak geçersizdir. Eleştiri ancak ussal olma savında ve değerinde olan bir kuram karşısında anlamlı ve etkilidir.


   ‘‘Atom bölünemez bir parçacıktır’’ önermesi usdışıdır. ‘Parça’ doğası gereği, mantığı gereği bir kez daha, bir kez daha, bir kez daha vb. bölünebilir olandır. Biri çıkıp atom belirli, boyutlu bir parçadır, ve gene de bölünemezdir derse, Hibert’in her nasılsa başardığı gibi sürekliliği özdeğin doğasından uzaklaştırırsa, ve ancak parçasız ve boyutsuz olanın    — Euklides’in ‘noktasının’ — bölünemeyecek olduğunu kavrayamazsa, bu kafa yapısı ile ussal bir diyalog girişiminde bulunmak, onu eleştirmeyi ya da düzeltmeyi istemek saflıktır, çünkü bu kafa yapısı daha şimdiden bu tür girişimlerin, eş deyişle kendi usunun hakkından gelmiştir. Eğer biri çıkıp ne görgül ne de mantıksal hiçbir doğrulamaya dayanmayan bir ‘boyutlar çokluğu’ önerirse, bunun reddedilmeye değer ve yetenekli olduğunu söyleyemeyiz. Bu kafa yapısını çürütmek ne mantık ne de olgular düzleminde olanaklıdır.

Kuram 1960’lara dek sürekli gözden düştü. Matematiksel soyutluğundan ve doğal mantık için anlaşılır bile olmayan sayıltılarından ötürü öğretilmesi olanaksızdı, ve kısa bir süre içinde gözardı edilmeye, özellikle Nice Kuramının başarısı karşısında giderek alay konusu edilmeye başladı. Görelilik kuramının olağanüstü popülerliği zamansal olarak Big Bang mitolojisini izleyen bir olaydır ve popüler bilinçte geçerliği bu modern mitolojinin geçerliğine bağlıdır. Bilindiği gibi, bu mitolojiye göre sonlu bir zaman önce, gerçekte hiçbirşey olan bir ‘tekillik/singularity’ kıpısında, yalnızca özdek ve erke değil, ama uzay ve zaman da Yokluktan yaratıldı. Bu buluşun temelinde ne deneyim/gözlem ne de herhangi birmantık yatar. Tersine, güdüsünü yalnızca mantıksızlıktan, yalnızca kavramsız, disiplinsiz bir imgelemden alır. Matematiksel destek, tıpkı görelilik kuramı durumunda olduğu gibi, doğallıkla arkadan gelir, ve bir yandan sanki özerk bir bilgilenme aygıtıymış gibi kullanılsa da, öte yandan, daha da kötüsü, bütünüyle önceden kabul edilen görüşlere ayarlanır. Tüm fiziksel varoluşun yaratılışı verildiğine göre, yaratılan tüm gereç fiziksel olmayan kaynaklardan sağlanır. Bu ‘mantık’ nedensellik ile saltık olarak geçimsiz bir kavramı, doğanın doğa-dışı ve doğa-üstü bir başlangıcı tasarımını gerektirir — uzay/zaman dışı bir nedenselliği. Eğer bu fizik ise, fiziğin kendisi tüm usun ve sağduyunun bir yana atılmasını gerektirir. Ama bu hiç kuşkusuz Fizik değildir. Hiçbirşeydir.

* * *

Einstein’ın ‘Özdeksel evren düşünüldüğü sürece varolur’ sözleri kuramı açısından kesinlikle raslantısal değildir. Çılgın bir İrlandalı görgücüye, piskopos Berkeley’e, ve ayrıca David Hume’a ait olan bu görüşü soyut düşünme üzerine, Gedankenexperimentler üzerine oldukça deneyimli olmuş olması gereken Einstein gibi birinin yinelemesini bir düşüncesizlik olarak, bir boşboğazlık olarak göremeyiz. Ciddiye almalıyız. Çünkü ciddi olarak amaçlanmıştır.

Bütün bir görecilik kuramı kavramlarını ruhbilimsel algından türeten bir öznelcilik üzerine dayanır* — tıpkı bütün bir görecilik kuramının ussal bir kavrayışı değil ama ruhbilimsel bir yeğlemeyi göstermesi gibi. Gerçekten de, Locke, Berkeley, Hume görgücülüğü üzerine ortalama bir anlayışı olan herkesin göreceği gibi, Einstein’ın bütün bir görecilik kuramı sözde bilgikuramsal temelleri olarak İngiliz görgücülüğünü alır. Ve görecilik kuramının ‘ne’ olduğunu anlamanın biricik yolu felsefenin minimum çabasını üstlenmek, görgücülük ve felsefe arasında en küçük bir birliğin ya da yakınlığın olmadığını görmektir. Böyle sözde ruhbilimsel temelleri olan bir kuram normal bilincin ölçünleriyle, gündelik bilincin tasarımlarıyla anlaşılamaz ve çürütülemez. Anlaşılacak bir içeriğinin olmamasının yanısıra, bu bilincin düzleminde saçmalığın nerede başladığı da görülemez. Görecilik kuramının popüler başarısı elbette fizikçilerin ve halkın felsefede eğitimsiz olmalarına bağlıdır.

*Not:

Aziz Yardımlı
Görecilik Mantığının Tam Çözümlemesi


Burada olanaklı en kısa yolda görecilik kuramının arkasında yatan uslamlama yapısını vereceğiz.

Einstein Felsefe ile en küçük bir olumlu ilişkisi olmayan, Felsefe ile tüm ilişkisi olumsuz olan her görgücü gibi ‘a priori’yi çürütmesi gerektiğini anladı. Bu usdışı görüşe göre:

1) Hiçbir doğuştan düşünce, hiçbir a priori ussal kavram, hiçbir nesnel İdea yoktur
2) Tüm kavramlar dışsal kökenlidir, algıdan türetilirler, ve bir tabula rasa üzerine basılırlar. (Kavramların Olimpos’tan yeryüzünün toprağına indirilmesi.) 3) Böylece uzay ve zaman ve özdek kavramları da yalnızca insan anlığına gelen duyuların türevleridirler (duyumlar), ve salt öznede, salt anlıkta oluştukları ve bulundukları için, nesnel-dışsal dünya ile (‘kendinde-dünya’ ile) hiçbir bilişsel ilgileri yoktur. Örneğin Özdek kavramı Einstein mantığı için salt öznel birşeyi anlatır, nesnel hiçbirşeyi anlatmaz: ‘‘Özdek ancak onu düşündüğüm sürece varolur.’’
4) Uzay ve Zamanın saltık olmamaları, göreli olmaları kökenleri olan duyumların ancak öznel/göreli olabilmeleri olgusuna bağlıdır. (Öznel ile karşıtlık içinde Nesnel olmak bu bağlamda yalnızca var olmayı değil, ama özneden, öznenin sözde ‘özgür’ yorumundan bağımsız olarak var olmayı anlatır.) ‘Belirli’ bir uzay noktasını ancak duyumlar aracılığıyla, ancak onu ‘görmemi’ sağlayan bir özdeksellik ve bir algı edimi aracılığıyla bilirim. Dolayısıyla duyuma bağımlı olarak bilirim. Görgül dünyada, zaman olarak zamanı değil ama ancak belirli zamanı, şu ya da bu saatin kolları tarafından gösterilen bir devim durumunu, ve böyle devim durumları arasındaki aralıkları bilebilirim. Bu düzlemde Uzay ve Zaman salt ölçülebilen, salt nicelleştirilmiş şeylerdir, pozitivizmin ölü kendilikleridir. Bu bakış açısından kendinde bir Zaman kavramı, kendinde bir Zaman olgusu, nesnel bir Zaman yoktur. Olsaydı, bunun Saltık Zaman olması, Evrensel Şimdi olması, yalın olarak Şimdi dediğimiz kavram/olgu olması gerekirdi. Görgücülük ne pahasına olursa olsun bu nesnel kavramı silmelidir.

’Saltık göreliliği,’ ‘herşeyin’ göreliliğini ileri sürebilmek için hiç kuşkusuz nesnel düşünceden, nesel kavramdan vazgeçmek gerekir. Görecilik göreliliği ilke alan bakış açısıdır. Bunun imlemini tam olarak düşünmek zorundayız. Bu bakış açısı şu ya da bu bu tikel şeyin değil ama genel olarak şeylerin göreliliğini ileri sürer. Ve bu nesnel/evrensel kavramdan vazgeçme pahasına olanaklıdır. Düşünceyi bir yana atan görgücülük her türevinde, her türünde yalnızca duyulara geri dönebilir. Duyular saltık değil ama göreli, nesnel değil ama öznel, kendinde değil ama birinin bakış açısı için geçerli belirlenimler sunarlar. Bu bireysellik içinde, evrenseli, biz kavramını, gerçeklik, bilim kavramlarını olanaksızlaştırırlar. Uzayda ve Zamanda görelilik her şeyi ‘duyu’ yetisine bağımlı kılmaksızın olanaksızdır. (David Bohm’un özel görelilik kuramını yorumunda göreceğimiz gibi, tüm görecilik ancak nesnel düşünceyi bir yana atan kuşkucu bakış açısı zemininde, tüm bilgiyi algılara indirgeyen bir ‘kuramcılık’ zemininde olanaklıdır.) Eşzamanlılığın, evrensel bir Şimdinin olanaksızlığını ancak zamanı çıplak duyusal ölçümlere indirgeyen bakış açısı ileri sürebilir. (Her bir uzay noktasının görgül zamanı başka her uzay noktasının görgül zamanından ayrı olacaktır.) Uzunluk ya da uzaklık ancak duyusal olarak saptanabilen belirli bir niceliği, bir niceyi anlatır. Aynı nedenle, salt duyusal bir uzaklık salt göreli olmak zorundadır. Ve duyusal olmayan bir a priori uzaklık/uzunluk, saltık/soyut bir Uzay, varsayım gereği, yoktur.

Kavrama göre:
Sonsuzluk içinde hiçbir belirli köken, hiçbir saltık 0 noktası olmaz.
Birim, yine Nicelik kavramı gereği, göreli olanın kendisidir, uylaşımsaldır.
Uzayın göreliliği us kavramının kendisinden gelir. Ama Einstein mantığına göre (ve örneğin ayrıca Hilbert mantığına göre) sonsuzluk ya da süreklilik diye birşey olmadığı için (çünkü bunlar Olimpos’a aittirler ve duyusal olarak saptanamazlar), sonlu uzay, paradoksal olarak, saltık uzay ile anlatılmak istenen şeye özellikle izin veren bir tasarımdır.

Einsteincı yorum, görüldüğü gibi, en kaba görgücü bakış açısıdır. Üzerine kurulan sözde kuramsal yapıyı eleştirmenin hiçbir gereği, hiçbir anlamı, hiçbir olanağı yoktur, çünkü temel ilke dediği şeyin kendisi usdışıdır.

Bir ilke ne olursa olsun ussal/mantıksal olmak zorunda olduğu için, kurgul/bireşimli olmak zorunda olduğu için, karşıtını dışlayan analitik Görelilik ‘ilkesi’ bir ilke değildir. Karşıtından yoksun olduğu için devinemez, kavram üretemez, bilgi üretemez. Ancak dışsal barbarlığa, keyfi bağlantılara boyun eğebilir.

 Bir kuram ne olursa olsun ussal olmak zorunda olduğu için, Görelilik ‘kuramı’ kuramı bir kuram değildir.  
 

‘Doğuştan düşünce’ anlatımı kalıtsal, biokimyasal, ya da tasarlanabilecek başka herhangi bir yolda fiziksel olanı belirtmez. Doğuştanlık sıfatı düşüncenin dışsal olarak kazanılmış olmamasını, bir duyu/algı türevi olmamasını belirtir. Tabula rasa kuramı ile karşıtlık içinde, insanın hem doğal bilincini geliştirme sürecinde hem de tüm yaşam boyu süren eğitimi boyunca özerk kavram üretimini anlatır. Anlatım modern Kıta ussalcılığının doğuş sürecinde İngiliz görgücüsü Locke ile tartışmada Descartes ve özellikle Leibniz tarafından kullanıldı.  

 

Mantığın özellikle çürütüldüğü yerde, kavramın yerini ruhbilimsel tasarımın aldığı yerde kendini aldatma kaçınılmazdır: Eddington merakla kuramı anlayan üçüncü kişinin kim olduğunu düşünürken gülünecek bir espriyi amaçlamıyordu. Aslında Einstein’ın ve Eddington’un kendileri herkesten önce kendilerini aldatan bir öznelciliğe yenik düştüler.*

*Not:
Görelilik Kuramını Anlayan Üçüncü Kişi


Yaşamının son dokuz yılı sırasında Einsten’ı kişisel olarak tanımış Nobel ödüllü bir fizikçi olan Dr. Abraham Pais görelilik kuramının anlaşılırlığı üzerine aşağıdaki öyküyü anlatır (‘‘ ‘Subtle is the Lord...’ The Science and the Life of Albert Einstein,’’ s. 46):

Ortalama fizikçinin görelilik kuramını anlayamayışı sorunu konusunda Dr. S. Chandrasekhar, Nobel ödüllü bir fizikçi, ‘‘Einstein and general relativity: Historical perspectives’’ başlıklı bir makalede şunları yazar:

‘‘Royal Society’nin 6 Kasım 1919 toplantısı bugün bile sürmekte (gerçi çok sulandırılmış bir biçimde de olsa) direten bir mitin doğuşuna da yol açtı: ‘Dünyada yalnızca üç insan göreliliği anlar.’ Eddington bu anlatının başında sözünü ettiğim Noel-arası söyleşi sırasında bu mitin kökenini açıkladı.
   Thompson, o sıralar Royal Society Başkanı olarak, toplantıyı şu bildirimle sonlandırdı: ‘İtiraf etmem gerek ki Einstein’ın kuramının gerçekte ne olduğunu henüz hiç kimse duru bir dilde bildirmeyi başarmış değildir.’ Ve Eddington’un anımsadığına göre, toplantı dağılırken Ludwig Silberstein (görelilik üzerine ilk kitaplardan birinin yazarı) yanına gelip şunları söyledi: ‘Profesör Edington, dünyada genel göreliliği anlayan üç kişiden biri siz olmalısınız.’ Eddington’un karşı çıkması üzerine, Silberstein ‘Alçakgönüllü olma, Eddington’ karşılığını verdi. Ve Eddington’un yanıtı şu oldu: ‘Tersine, üçüncü kişinin kim olduğunu düşünmeye çalışıyorum!’

::

‘‘The meeting of November 6, 1919 of the Royal Society also originated a myth that persists even today (though in a very much diluted version): ‘Only three persons in the world understand relativity.’ Eddington explained the origin of this myth during the Christmas-recess conversation with which I began this account.

Thomson, as President of the Royal Society at that time, concluded the meeting with the statement: ‘I have to confess that no one has yet succeeded in stating in clear language what the theory of Einstein really is.’ And Eddington recalled that as the meeting was dispersing, Ludwig Silberstein (the author of one of the early books on relativity) came up to him and said: ‘Professor Eddington, you must be one of three persons in the world who understands general relativity.’ On Eddington demurring to this statement, Silberstein responded, ‘Don’t be modest Eddington.’ And the Eddington’s reply was, ‘On the contrary, I am trying to think who the third person is!’

Kavramları ruhbilimsel tasarımlardan ötesi olmayan bir kuram için, herşeye dayanak olan uzay ve zaman kavramlarının kendileri tüm değer ve anlamlarını yitirler. Böylece daha baştan nesneleri ile gerçek bir iletişim kurma yeteneğinde durdurulan özne, bu ikicilik zemininde, tüm dışsal olgusallığa salt öznel bir varoluş yükleyen bir irrasyonalizme kısıtlanır. Tıpkı nice/quantum kuramında Kopenhag yorumu denilen irrasyonalizmin olasılık kavramının doğasını anlamayıp nesnel evrenin kendinde belirlenimsiz olduğu, nedensellik kavramından bağışık olduğu vargısını çıkarması gibi, göreci irrasyonalizm de algının göreliliğini uzay ve zaman kavramlarının, aslında tüm doğabilimsel kavramların öznelliğine gerekçe yapar. Einstein’in göreciliği ve Heisenberg’in öznelciliği Batı akademizminin genel usdışı yapısı ile uyum içinde ‘fiziğin’ alabileceği biricik usdışı biçimdir. Göreliliğin saltıklaştırılması irrasyonalizmdir. Einstein’ın sözde ussalcılığı, ‘‘Tanrı zar atmaz’’ sözleri, nedenselliği ve belirlenimciliği savunması — tümü de dikbaşlı bir irrasyonalizmin yanısıra ileri sürülür, ve yalnızca Einstein’ın kuramcılığını eleştiriye karşı oynak bir hedef olarak göstermeye hizmet ederler. Nice kuramının irrasyonalizmine kahramanca başkaldıran sözde sağduyu savunucuları bile, görelilik kuramının en az eşit ölçüde irrasyonel bir yorum olduğunu henüz algılamaksızın, bir irrasyonalizmin karşısına bir başkasını sürerler.

Einstein nesnel olgusallığı tanımamada sonuna dek diretti. 1950’de üçüncü yayımı çıkan Göreliliğin Anlamı’nda, daha önce 1916 kitapçığında da kullandığı aynı eğretileme ile, uzay ve zaman kavramlarının ‘‘a priorinin Olimpos’undan aşağıya indirilmeleri’’ gereğinden söz eder. Eğretilemeyi yalın dile çevirirsek, bildirim Kavramların ya da İdeaların nesnel hiçbir değer ve anlamlarının olmadığını, yalnızca algı türevleri olduklarını, yalnızca insan anlığının yaratıları olduklarını anlatır. Ve bu öznellikleri içinde, ‘‘deneyimlerimizin karmaşasını temsil etmeye hizmet ederler.’’ Felsefe ile biraz tanışık bir okur, bu bakış açısına göre, nesnel varoluş olduğunu ‘sandığımız’ olgusallığın Einstein’ın öncülleri gereği baştan sona öznel olması gerektiği sonucunu çıkarabilir: Özdek düşünüldüğü sürece vardır. Aynı öznelciliği Berkeley’de ve Hume’da, Kant’ta ve daha sonra Kopenhag okulunda, Niels Bohr ve Werner Heisenberg’de buluruz. Einstein Göreliliğin Anlamı’nda şöyle yazar (1950, s. 2): ‘‘Kavramlarımız için ve kavramlarımızın dizgesi için biricik aklama deneyimlerimizin karmaşasını temsil etmeye hizmet etmeleridir; bunun dışında hiçbir meşrulukları yoktur. Felsefecilerin belli temel kavramları onları denetim altında tutmamıza izin veren görgücülüğün [empiricism] temelinden a priorinin yüksekliklerine uzaklaştırmakla [!] bilimsel düşünmenin ilerlemesi üzerinde zararlı bir etkide bulunduklarına inanıyorum. ... [B]u idealar-evreni deneyimlerimizin doğasından ancak giysilerin insan bedeninin biçiminden olduğu denli bağımsızdır [=deneyim tarafından belirlenirler]. Bu uzay ve zaman kavramlarımız için özellikle doğrudur — kavramlar ki olguların baskısı altında fizikçiler onları a priorinin Olimpos’undan aşağıya indirmek ve böylece ayarlayarak işe yarayabilir bir duruma getirmek zorunda kalmışlardır.’’

Bilindiği gibi görgücülük yalnızca özdeğin, yalnızca uzay ve zamanın değil, giderek düşünen öznenin, ‘Ben’in bile varlığını doğrulayamaz. Görgücülük felsefe ile henüz tanışmakta olan bilincin sandığı gibi ussal bir bakış açısı, ayakları yere basan bilimsel bir bakış açısı değildir. Görgücülük, Einstein’ın tüm görelilik kuramı için vurgulu bir anlamda temel aldığı bakış açısı olarak, hiçbir nesnel varoluşun olmadığında direten ve bilgiyi inanca ve pekinliği olasılığa indiren bir irrasyonalizmdir. Bu bakış açısından, örneğin NEDENSELLİK nesnel bir ilişkisi, nesnel bir anlamı olan bir kavram değil, ama yalnızca sık sık gözlenen iki ardışık olay arasında alışkanlık temelinde kurulan bir çağrışım sorunudur. Bu çağrışımlar temelinde yorumlanan realite gerçekten de soyut bir idealite, yalnızca insan beyninde kurulan bir öznelliktir. Bu bakış açısından, insan gerçekliğe yetenekli ve gerçekliğe yaraşır değildir. Bir imgeler dünyasında varolur. Einstein aynı görgücü çizgide kavramların ‘‘ruhbilimsel’’ kökenli olduklarını belirtir ve sık sık uzay kavramının ‘‘kutu’’lar üzerine gözlem ve deneyimlerden nasıl türetildiğini açıklar. Ona göre uzay, zaman, özdek vb., aslında tüm fiziksel kavramlar algılardan türetilen öznelliklerdir. Yine aynı yerde şunları söyler: ‘‘Doğal bilimler, ve özel olarak onların en temel olanları, duyu algılarını ele alırlar.’’ Kavramları değil ama duyusal algıları! ‘‘Göreliliğin Anlamı’’nın ‘felsefi’ temelleri bu kadardır.

Bu kesin bildirime karşın, Einstein tüm yazılarında ‘duyu algıları’ndan değil ama ‘kavramlar’dan söz eder, hem de her fırsatta. Ama ne dediğini bilen biri olarak, kavramları hiçbir zaman gerçek değerlerinde almaz. Birer tasarım olarak, fiziksel duyu algıları olarak alır. Tıpkı pergel-cetvel geometrisinde yaptığı gibi. Ve kavramın mantığının işlemesine izin verilmeyen yerde, tutarsızlıkları her tür hileye izin veren Gedankenexperimentler kolayca örter.

[ 2 Batı Uygarlığı ve Ussallık ]

Alışveriş e-posta Anasayfaya Geri Dön Yayınlar Noeta Okumalar Sanat Metinler Yaşamöyküleri Günlem Bağlantılar İş Yazışma İndirme Idea in English
Yükleme tarihi: 19/04/1999
© Aziz Yardımlı 1999
© İdea Yayınevi