Nietzsche
ve Us Düşmanlığı
Walter Kaufmann 1970’lerde
İnsanı
Anlama üzerine filolojik Üçlüsünü yazarken, ve irrasyonalist
Nietzsche’nin bir ruh-‘bilimci’ olarak insanı anlama soruna ‘en büyük’
katkıda bulunan düşünür olduğunu bildirirken, Nietzsche’yi
aslına uygun
imgesi ile popülerleştirecek postmodernizm henüz beşikteydi. Şimdi tüm
‘bilimsel’ maskesinden, tüm ‘pozitif’ imgesinden sıyırılmış tepeden tırnağa
nihilist/yokedici
bir Nietzsche pankartı altında, postmodernizm şizofrenik vargılarını yalnızca
Batı Ekini için değil, ama bütün insanlık adına buyurma düzeyine dek toparlamıştır.
Gene de apaçık anlamsızlığı=önemsizliği ile postmodern düşünce yalnızca
modern Batı toplumunun kısır akademik bilincinin kıyılarında şekillenen
bir eğilimdir. Ve en azından ilk bakışta özdeksel ve entellektüel sorunlarını
tarihin çok ayrı kesitlerinde ve iklimlerinde yaşayan dünya tarafından
umursanması bile beklenemeyecek bir sorun olarak görünür. Ama Protestan
Batıya ‘özdeksel’ öykünme yoluyla ‘modernleşme’ süreçlerini
genel
bir çürüme ve parçalanma süreci olarak yaşayan gelenek düzenleri için,
Nietzsche’nin patolojik bilincinde formüle edilen nihilist sorunlar o tinsel
yıkıma hiç de yabancı olmayan bir varoluş koşuluna seslenir: Geleneklerini
gömmekte olan dünya değersizliği,
bilimsizliği,
türesizliği,
özgürlüksüzlüğü
daha şimdiden evrensel ölçekte edimselleştirmiş bir varoluş durumudur.
Bu düzeye dek, üçüncü dünyanın entellektüel varoşları postmodern tin için
en uygun üreme zemini olmaya adaydır. Tıpkı bir zamanlar
Marxizmin
tarihsel ve kuramsal önkoşullarına bütünüyle yabancı feodal bilinç alanlarına
karikatürize edilerek uyarlanması gibi, tıpkı bir zamanlar sorumsuz Batılı
entelin varoluşçu bunalımının üçüncü dünya enteli tarafından bir
moda olarak simüle edilmesi gibi, tıpkı daha Bilimle tanışmamış üçüncü
dünya akademizminin bilim-düşmanı
pozitivizmin ‘‘büyük bilim filozofları’’
olan Popper, Fayerabend, Kuhn gibi düşünürlere sarılması, matametakiçileri
terörize eden Cantor ve Gödel’e tapınması gibi, bugün yine aynı maymun
öykünmeciliği içinde postmodern ‘söylem’ geleneksel değerlerini
çözündürmüş Doğulu entelin boş bilincinde parodinin parodisini üretecektir.
Ama gene de, doğal Usu bozma girişimi onu besleyecek kuşkucu zeminlerin
kendileri denli umutsuzdur. Ve postmodernizm ancak Batı pozitivizminin
ve pragmatizminin doğal usu sakatladığı, küçülttüğü, değersizleştirdiği
düzeye dek bulaşıcıdır.
Postmodern mantık Türe,
Tüze,
ve Töre kavramlarına duyarsız ve yeteneksiz bir çizgide geliştirilir;
ve vargılarıyla birlikte, duyuncunda eğitilmemiş bilinç alanlarına dirençsizce
yerleşir. Postmodern mantık Gerçeklik, Bilim Ve
Us
kavramlarına yeteneksizliği sömürür; ve benzer olarak kuşkucu, göreci bilinç
alanları tarafından kucaklanır. Ve postmodern tin Özgürlük istencine
yeteneksizdir; insanlığın Kurtuluş tasarının, büyük ‘anlatı’ dediği
şeyin olanaksızlığında diretir.
Yeni ‘kavramsal’ deneylerinde postmodern
denemecilerin ‘saltık’ ilkeleri Sağduyunun, Usun, Mantığın tam yokluğudur.
Hiç kuşkusuz girişimlerinin güdüsü reddettikleri yetinin kendisinden gelir,
ve bunda ‘klasik’ kuşkuculardan ayrıldıkları nokta örneğin Hume gibi yarı
yolda durup normalleştirici hayvan inancına sarılmamaları, sözde
‘mantıksal’ olgucular gibi yarı yolda durup bilimsel bir poz takınmamaları,
tersine irrasyonalist anlayış ve varoluş biçimini her boyutunda sonuna
dek götürmeleridir. Bilimsel değerlerin yanısıra törel
değerler de açıkça kınanır. Ve sanatsal değerlerin yanısıra felsefi
değerler
de. Aslında Usun kendisinden kurtarılmış bir varoluş tasarlanır. İdeale
doğru İlerleme ve gelişme olanağından, ruhsal ve bedensel uyum ve bütünlüğe
erişme olanağından koparılmış bir insanlık tasarlanır.
Postmodernizm nihilist anlatılarını kesinlikle
birer şaka ya da parodi olarak görmez. Tersine, kozlarını en son gerçeklik
düzleminde ortaya koyar: Bütünüyle dinsel bir çıkış noktası vardır,
çünkü, postmodernizme göre, reddedilen tüm değerler aklayıcıları
olarak, destekleri olarak, gerçekliklerinin güvencesi olarak reddedilen
Tanrıya bağımlıdırlar. Ve en sonunda, insan Tanrının sorumluluğunda olmadığına
göre, geriye ona kalan şey yalnızca bir hiçliktir.
Postmodernizm ‘Batı’ biliminin ‘gerçeklik’
pozu ile alay eder: Ona göre
G, c, p,
bunlar ve tüm geri kalan saltık ‘değerler,’ aslında tüm doğa yasaları
saltık
değil ama görelidir, değişmez değil ama değişkendir,
belirli
değil ama belirsizdir; ve bu nihilizmin karşısına sürülen pozitivizm, Batı
‘felsefeciliğinin’ Batı ‘bilimini’ kurtarmayı amaçlayan bu son girişimi
en sonunda nihilist vargı ile aynı göreciliği ileri sürer. Doğanın determinizmini,
nedenselliğini
tanrısal terimlerden bağımsız olarak anlamsız bulan pozitivizm postmodernizmin
mantıksal bağlaşığıdır:
Postmodern nihilizm ‘modern’ pozitivizmin kendisinin
gerçekliğidir.
Postmodernizm ‘Batı’ törelliğinin ‘gerçeklik’
pozu ile de alay eder, çünkü ona göre evrensel bir iyi, evrensel
bir doğru yoktur, tüm törel değerler bireysel olarak,
tarihsel
olarak, ekinsel olarak belirlenir, ve öyleyse tümü de görelidir,
öyleyse evrensel uylaşıma açık tek bir ilke bile yoktur (insanlık savaşın,
işkencenin vb. kendinde türesizliğinde bile anlaşamayacaktır), öyleyse
törelliğin kendisi saçmadır. Ama bu nihilizme öfkelenen modernist pragmatizm
ve yararcılık en sonunda aynı göreciliğin ötesine geçemediğini,
törellik kavramına özünlü saltık insan değerlerine izin veremediğini görür:
Postmodern nihilizm ‘modern’ pragmatizmin de gerçekliğidir.
* * *
İrrasyonalist anlatıda ‘modern’ ve ‘postmodern’
sözcüklerinin anlatmaları gereken içerik ile hiçbir ilişkileri yoktur.
Özsel sorun ‘modern’ Protestan Batı ekininin bütününde Gerçek olup
olmadığıdır: Eğer gerçekliği kendini salt bir yanılsama olarak gösteriyorsa,
eğer varoluşu dünya tininin salt geçici görüngülerinden biri ise, bu yargı
ancak Usun
ideal/gerçek ölçünleri karşısında böyledir, ve
bu eytişimin karşısında ‘postmodernizm’in kendisi bir Eleştiri değil, ama
yalnızca öznel bir Tepki olur. Ve gerçekten de, Batı akademizminin bilimi
yorumlayışına karşı postmodern tepki kendini Aydınlanma karşısındaki Boşinancın
konumuna
geriletir, Pozitif Bilimin gerçek Eleştirisini yapmayı
başarmak bir yana, göreliliği öne sürmesinde, varoluşun toplumsal
bir yapıntı ve bilimin güç ilişkileri sorunu olduğu gibi karşıçıkışlarında,
kendini düpedüz şarlatanlık olarak sergiler.
Aslında Usun Ölçünlerini çürüten nihilist
postmodernizm saltık göreciliğinde kesinlikle bir Yargının, bir
Eleştirinin
gücünü taşımaz. Ve ancak modernizmin Eytişimi onun kendi iç çelişkileri
yoluyla ortadan kalkması gerektiğini anlatır. Usun çözümlemesinde ‘postmodernist’
tin bütünüyle konu dışıdır. ‘Us’ diye gördüğü karikatür Batı anamalcılığının,
özdekçi Aydınlanmanın, demokratik Protestanlığın yarı-usudur. Ve ne
felsefe,
ne de düşünen ve insanlığı özgürlük, değer, mutluluk kavramlarına değer
veren sağduyu Batı ‘ussallığının’ dünya tarihinin ereği ya da ideali olduğunu
ileri sürmüştür. Tersine, bu ‘ussallığın’ hangi usdışından doğduğu ve hangi
ilkellik ve barbarlık düzeyinde doyumunu bulduğu doğal sağduyu tarafından
yeterince açıkça anlaşılır. Bir kez daha, postmodern sapıklığın ‘us’ dediği,
‘ussal’ dediği modern varoluş biçimi ancak usun kendisinin yöntemli olarak
bastırılması yoluyla, ancak doğal usun kendini us olarak bilen Usa
gelişiminin önlenmesi yoluyla, ancak düzenin ezici mantığı karşısında bireyin
çaresizleştirilmesi, köşeye sıkıştırılması, sözde ‘eğitim’ sürecinde tam
insana gelişiminin önlenmesi yoluyla ayakta kalabilen geçici/tarihsel bir
yapıdır. Postmodern bilinçte doğal us modern ‘us’u bile aklayacak ölçüde
bozulmuş, salt şizofrenik bir ‘söyleme’ ya da mini mini ‘anlatılar’a yozlaşmıştır.
Batıda modellendirilen o modern toplumsal
yapı,
Dolar,
Protestanlık ve erdemsiz Demokrasinin
o grotesk uyumu, pozitivizm, pragmatizm ve şovenizm
tarafından pekiştirilen o modern düzen çoktandır değersiz temeller
üzerine, yalancı değerler üzerine dayandığını yeterinden öte göstermiştir.
Postmodern bilinç ‘modern’ usu, tinin ‘özel’ bir görüngüsünü bütününde
us olarak kınarken, kendisini us-dışına sürmede bütünüyle tutarlıdır. Ve
postmodern irrasyonalizmi üreten mantık modernist kısıtlama altındaki rasyonalizmden
başkası değildir.
Batı ekini insanın ussal varlığını değer
olarak görmediği, tersine
değeri eğitimsiz insanın yalnızca açgözlülüğüne
seslenen dışsallıklara yüklediği için böylesine komik ve trajik bir insanlık
tablosunda kitlenmiştir. Tüm özdeksel ilerleme yalnızca ve yalnızca Batı
bireyininin, uygarlığın bu övünç kaynağının henüz ne denli eğitimsiz,
ne denli barbar, ne denli açgözlü, ne denli duyarsız
olduğunu tanıtlamanın ve sergilemenin koşullarını ortaya sermekten öteye
geçemez. Yakın tarih en iyi anlatımını postmodernist entellektüelizmde
bulan duyunçsuzluğun, töresizliğin olgular dünyasındaki izdüşümüdür. Özdeksel/uygulayımbilimsel
ilerleme yalnızca ve yalnızca o bireyin, o tinin erdemsizliğini sergilemenin
yollarını ve araçlarını sunar: Sınırsız gönenç yalnızca hırsın açığa vurulmasının
bir etmeni olur: Çokuluslu Doların gücü Batı türesizliğinin kendisini içerde
ve dışarda apaçık gangsterlik düzeyinde sergilemesine aracılık eder: Askeri
yoketme aygıtı kendinde bir haz kaynağına, sadistik bir oyuncağa dönüşür.
Özdeksel ilerleme yalancı doğasını en sonunda kendisine karşı da
yönelttiği nükleer gözdağında tanıtlar. Tüm modern görünüşün altında gizlenen
şey henüz bir kabile ekininin etnik özelliklerini sergileyen o tarihsel
olarak yabanıl Germanik karakterdir. Irkçılık. Şovenizm. Toplama Kampları.
Gaz Odaları. Kölecilik. Sömürgecilik. Açlık. Dünyanın Kirletilmesi. Silahlan(dır)ma.
Dünya Savaşları. Kalküta. Dresden. Hiroşima. Bu birkaç sözcük özdeksel
ilerleme ve ekinsel gerilik arasındaki birliğin ne anlama geldiğine tanıktır.
Nihilizmin değerleri çürütmesi, ya da olmadıklarını ileri sürmesi bütünüyle
gereksizdir. Yaşanmayan şeyler bilinebilir mi?
Yüzyılı aşkın bir süredir Batı ekininin
bir çöküş sürecinde olduğu, tüm uygulayımbilimsel/özdeksel gelişime karşın,
bu sürecin insan usunu ve ruhunu ve bedenini çürütme pahasına yer aldığı
yinelenerek ileri sürüldü. Çiviyi çiviyle sökmek için tasarlanan özdekçi
Marxizm aynı
tek yanlı özdeksel/uygulayımbilimsel ‘gelişme’ anlayışından
yola çıktı. Batı proleteryası bu zoraki deneyi reddederken, Asyanın
modern özgürlük kavramına bile yabancı engin feodal alanları, yetkeci,
baskıcı, despotik tini doğal atmosferleri olarak soluyan Rusya ve Çin bu
modern zorbalığı bir kurtuluş olarak, modernleşmenin aracısı olarak kucakladı.
Ve özdeksel varoluş kavgasına ayarlanmış ortaklaşacı rejimler insanı
ve insanlığı kurtarmak bir yana, tersine, insanı usunda, istencinde,
ve duyuncunda ezdiler, insanlığın bu altyapı boyutuna direnme hakkının
ve istencinin, o bilinçsiz altyapıya saldırma Özgürlüğünün kendisinin gelişimini
durdurdular. Batıya bireyin üstünde ve ötesindeki özdekçi ideolojinin yalnızca
burjuva değerleri değil ama insanın kendisini nihilize ettiğini
öğrettiler.
Marcuse’nin Tek-Boyutlu İnsan’ı,
Alan Bloom’un The Closing of the American Mind’ı, ve önceki ve sonraki
daha başka sayısız eleştirel/popüler çalışma, içeriklerinden çok başlıklarında
da olsa, Batıda henüz düşünen ve değer arayan insan diye naiv bir türün
yaşamakta olduğunun kanıtlarını sunarlar. Ama bu girişimler o denli de
Protestan Batı ekininde Duyunç yeteneğinin, insanlık
Töre
ve Türesinin, insanlık Tüzesinin henüz gelişmemiş olduğunu
gösterirler. Ve kendileri henüz insan değerlerini ileri sürecek yürekliliği
gösteremezler, gerçeklik tinine, felsefeye koşulsuzca güvenecek düşünsel
erdemi kavrayamazlar. Kendileri eleştirilerini koşullandıran ekine bağlıdırlar,
ve Usun kendisinin saltık Değer ve gerçek Eleştiri olduğunu göremezler.
Böylece ‘eleştirel’ çözümlemelerinin vargısı yine aynı nihilist tonla sonlanır,
kurtuluş bir umut sorunu olarak kalır, insanlığın şimdisini kurtuluşu
ile bağlayacak kavramlardan yoksun olduklarını kabul ederler. ‘Çözümlemeleri’
Derrida’nın tarihi ‘kapayan’ tablosunu parçalayamaz, ‘Eleştirileri’ Batı
ekinsel önyargılarının denetiminden özgürleşip evrensel insanlık değerlerine
erişemez. Ne yazık ki, bu eleştirel girişim Nietzsche’de simgelenen nihilizmi
aşamayışını onun doğrulanışı olarak görme eğiliminin eline oynar.
Vargılar genel çizgilerde ortadadır: Hıristiyan
Batı uygarlığı eytişimini tamamlamıştır; Hıristiyanlık ve anamalcılık,
sırasıyla Protestanlık ve demokrasi disiplini altında ussallaştırıldıklarında,
pekala geçinebilirdirler. Ama bu grotesk birlik insan değerlerinden,
saltık
ussal değerlerden vazgeçme pahasına, insan tininin özdeksel gönencin artışıyla
orantılı yoksullaşması, ezilmesi, bastırılması pahasına elde edilir. Özdeksel
gönenç ve tinsel yoksulluk ters orantısı hiç kuşkusuz saltık değildir;
ama özdeksel gönenç
eğitimsiz insanın
başlıca değeridir,
onun ‘güç-istenci’ne karşılık veren aracıdır, ve yalancı bir değer olduğu
ölçüde insan kişiliğinin çürümesi ile doğru orantılıdır.
Protestanlık ve anamalcılık olarak her
iki uç da bu ödünde, İNSAN DEĞERLERİNİN bastırılmasında kendi varoluş güvencelerini
bulurken, insan Usu gökyüzünde ve yeryüzünde ayaklar altına alınır. Tarihte
ilk kez bir uygarlık alanı yaygın olarak varoluş koşulunun anlamsızlığını
görmüştür. Ama Usu, Saltık İdeayı kavramayan vargı, tüm eleştirel güdüsüne
karşın, değerlerini altyapının kendisinden beklemeyi, kurtuluşu insanın
kendisine dışsal koşullara bağımlı kılmayı sürdürür.
Varoluşçuluk gibi, nihilist postmodernizm
de kendini us-dışı üzerine, aslında misoloji üzerine, us-nefreti
üzerine temellendirir, ve eğer bu son bilinç yapısının mantıksal evrimine
ve özbilinç kazanışına önem veriyorsak, bu karanlık süreç doğal dürtüsünü
ve kuramsal öncüllerini faşizmin ilk habercileri olan Schopenhauer ve Nietzsche’nin
nihilist kişiliklerinde ve patolojik dünya görüşlerinde bulur ve Heidegger’in
irrasyonalizmi yoluyla varoluşçu ve postmodern Fransız ‘söylem’ine alınır.
Bu patolojik insanların
yaşamları ve kuramları arasındaki
koşutluk bütünüyle gün ışığındadır: Heidegger 1933’ten 1945’e dek her yıl
Nazi Parti kartını yenilemiştir; Nietzsche’nin sapık ‘‘güç istenci’’ ve
kendini ‘‘sürü’’ye göreli olarak onurlandıran ‘‘üst-insan’’ temaları onun
patolojik kişiliği ile tam uyum içindedir ve Nazi ideolojisinin kuramsal
temelini—eğer böyle birşeyden söz edebilirsek—besleyen en usdışı formülasyonları
oluştururlar; ve Schopenhauer’in
kendinde nefreti, kişisel kötümserliği,
ırkçılığı, toplum-dışı ve saldırgan karakteri düşüncesinin başlıca itici
gücüdür ve onu Protestan Batıda çok yaygın bir bilinç biçiminin anlatımına
götürür. (Felsefenin, eytişimsel düşüncenin bütünüyle bilinçsizi olan sahte
Batı ‘felsefeciliği’ Heidegger’in düşüncesinin yaşamının olgularına ilgisiz
olduğunda diretir. Ama görgücü ‘iki şapka’ kuramı eski ve geçersiz bir
hiledir. 1967 gibi ileri bir tarihte Varlık ve Zaman’ının Şilili
bir öğrencisi tarafından İspanyolca’ya çevrilmesine bu dilin düşüncesini
anlatmaya yeteneksiz aşağı bir dil olduğu gerekçesiyle Heidegger’in kendisi
karşı çıkar. İrrasyonalist Heidegger ‘felsefeyi’ bir dil sorunu olarak,
ve modern dillerin gelişimini ise eşitsiz olarak görüyordu. (Aslında, arı
bir dile dikkatli bir çeviri Heidegger’in dil kullanımındaki yapaylığı,
zorbalığı ve uygunsuzlukları en az Almanca’da olduğu denli açıkça sergiler.))
Batıda Sağ ideolojiyi beslemiş olan nihilist
şizofreni son yirmi yıldır postmodernist kuramcılığın elinde daha öte işlendi
ve pekiştirildi, irrasyonalizm en son rasyonel artıklarından temizlendi.
Sonuç parodi ve trajedinin, şaka ve ciddiyetin ayırdedilemezliğidir: Faşist
öncüllerin postmodern bakım ve onarımının ‘‘Sol’’ adına yer aldığı ileri
sürülür. Çünkü nihilizm tüm değerlerin reddedilişi olarak aynı zamanda
Batının ‘‘sağ’’ değerlerinin de reddedilişidir ve bu ise en tutucu, giderek
gerici postmodern söylemi bir Eleştiri yanılsaması altına düşürür. Ama
nihilist belirlenimsizlik olanaksız bir konumdur, ve özsel olarak
(baskıcı/uygarlaştırıcı/‘modern’)
Usun yerinden edilmesine ayarlandığı
için, açılan dipsiz boşluğu dolduracak içerik insanın eğitimsiz, yabanıl
YOKEDİCİiçgüdülerinden
başka hiçbir kaynaktan sağlanamaz. Sol ilericilik olarak algılanan şey
kendini Sağ gericilik olarak gösterir, ve tüm değerini Uygarlaşma,
Eğitim, Gelişme süreci olarak kazanan tarihin ileri yönü GÜÇ
tarafından, ZOR tarafından ancak tersine çevrilebilir.
Bu düzeye dek, postmodern söyleme bütünüyle mantıksal olarak bir Nefret
ve Paranoya öğesi yayılır, ve çokbilmiş kötümserliğin çizdiği mızmız tablo
Nietzsche’nin sözde ‘üstün’ insanının dürtülerinin aslında ‘aşağılık’ bilinçaltı
bölgelerinde yattığını gösterir.
Uygarlık, eğer Freud’un çözümlemesini izlersek,
us ve içgüdü arasındaki
geçimsizlik üzerine, içgüdünün us tarafından
baskılanması
koşulunu içerir, ve onunla usun denetimi yoluyla durdurulan, hedefinden
saptırılan içgüdü başkalaşır, ussallaştırılır, yüceltilir, ‘değer’in
içeriği
olur. Ahlakın ya da üstbenin baskıcı doğası böylece doğal insanın ekinsel/uygar
insana yükseltilmesi, hayvandan insana geçişin olanağıdır. Modern
toplum da özsel yapısında usun baskıcı örgütlenişidir, ve bu dizge
tüm ekonomik, politik, eşeysel, akademik, tüzel vb. bileşenlerinin temel
yapıya ayarlanmaları yoluyla, modern ussallaştırmalar yoluyla işlerlik
kazanır. Nihilizm tüm değerleri, tüm törelliği, tüm baskıyı reddeder, ama
bunun en sonunda ancak usun bütününde reddedilişi ile olanaklı olduğunu
bulur. Ve usun uygarlaştırıcı baskısından kurtulan içgüdü uygarlık Yaratıcı
işlevinden de kurtulur, özellikle irrasyonalizme ayarlanan içgüdü sapık
kategorilerde anlatım kazanır: Güç-istenci, Üst-insan ve Zayıf-insanlık.
Öte yandan, usun içgüdüleri baskılaması (törellik, üstben/duyunç belirlenimleri)
uygarlığın genel sorununun kendisini tanımlarlar. Usun saltık baskısızlığı,
insanın içgüdüsel doğası ile tam uyumu—bu İdealdir, ve bu ideal
ölçüt karşısında modern baskıcı us usun özgür açınımı olmadığını, bütün
us olmadığını kavrar. Usun öz-eleştirisi bütün soruna nihilizmin hiçbir
zaman algılayamayacağı bir gerçeklik düzleminde bakar: Usun iyinin ve kötünün
ötesine
geçmesi varlığın değer/anlam ile birliğinin kavranması ya da kötülüğün
ölümü, ve duyuncun gereksizleşmesi ise sözcüğün tam anlamıyla duyuncun
eksiksizleşmesidir.
İyinin ve kötünün ötesi nihilist
belirlenimsizlik ya da yokluk
değil, ama tam tersine olumlu, anlamlı, belirli, değerli eksiksiz
varloluş koşuludur.
* * *
Kurtuluş, özgürlük, gerçeklik, değer
kavramlarını reddedip analitik karşıtlarına sarılan şizofrenik Fransız
entellektüalizmi Derrida’nın bir öğrencisinin, Lacoue-Labarthe’in şu önermesinde
bu us-yarılmasının vargılarından birini formüle eder: ‘‘Nazizm hümanizmdir!’’
Önerme ancak ‘‘hümanizm’’i ussallık olarak, ve ussallığı ise nihilizmin
öcüsü olarak aldığımız ölçüde daha anlaşılır olur: ‘‘Nazizm rasyonalizmdir.’’
Postmodern bilinç Aydınlanmanın hümanist ussallığının faşizme giden yolun
ilk basamağı olduğuna inanır (Heidegger’in Nazizmi irrasyonalizminden Aydınlanmaya
özgü rasyonel/hümanist öğeleri tam olarak temizlememiş olmasına
bağlanır). Sorun bu ‘küçük’ anlatının ‘‘sol’’ adına olduğunda, ve aynı
zamanda ‘‘kurtuluş,’’ ‘‘özgürlük’’ kavramlarını reddetmede diretmesidir.
Ve solun—demokratik değil ama despotik solun—özdekçiliği düşünüldüğünde,
insan istencinin ne pahasına olursa olsun bastırılması, ezilmesi gerektiği
düşünüldüğünde, bunda da anlaşılmayacak birşey yoktur. Bu ‘anlatı’ gerçekten
de tam istendiği gibi, sözcüğün en doğal anlamında, irrasyonalizm denilen
şeydir.
En azından ilk bakışta şaşırtıcı gelebilecek
şey çağdaş Fransız litteratisi tarafından formüle edilen modern nihilist
‘öte-anlatıların’ o grotesk Fransız entelinin yerelliğini aşması ve özellikle
Birleşik Devletler’de (Batının kronik ‘düşünce’ yoksulu) olmak üzere evrensel
Kurtuluşçu tasarlarla ilişkilendirilmesidir. Ama postmodernizmin en
verimli üreme alanı, beklenmesi gerektiği gibi, düşüncesizlik, felsefesizlik,
değersizlik zemini olacaktır—Amerika Birleşik Devletleri. Postmodern tinin
önkoşulu felsefe ve bilim konusunda dört dörtlük bir kavrayışsızlıktır.
Tam bu nedenle, Batı akademizminde yerleşik düzene bütünleşmiş ‘modern/yararlı’
pozitif bilimlerin tersine, ‘yararsız’ insanbilimleri alanına yerleşebilir.
Postmodern tinin önkoşulu sevgi ve duyarlık açısından dört
dörtlük bir yoksulluktur. Tam bu nedenle Batı ekininin insan değer ve ilişkilerini
üretememiş, tersine değeri yalnızca dışsal metaya yatırmış doğal özdekçiliği
tarafından eğitilen kuşkucu alanlarına yerleşebilir. Postmodern kafa yapısı
değersiz, kötümser, güvensiz, sevgisiz bir kişilik boyutunu, idealsiz bir
ruhu gerektirir. Ve tam bu nedenle kurtuluş ve özgürlük tasarlarına tepki
gösterir. Gerçek ve iyi ve güzel olana düşmanlık yalnızca ve yalnızca
Us, Duyunç ve Duyarlık boyutlarında EĞİTİMSİZLİĞİNanlatımıdır.
Ve Batı ekininin varoluş güvencesi bu EĞİTİMSİZLİĞİN
kendisidir.
* * *
Foucault, Derrida, Deleuze, Boudrillard,
Lyotard ...! Bu postmodern kafalar kendi kuşaklarının sorunlarına geç bile
olsa seslenmeyi başaramayan bir geriyatrik çözümlemeciler sınıfı oluştururlar
ki, belgileri kendi anlatımlarıyla ‘‘insan sorunlarında bir temel olarak
usu reddedilişi’’dir. Minerva’nın Baykuşuna bile taş çıkartan bu uyuşuk
kargalar Heidegger’in, Nietzsche’nin faşist irrasyonalizminde çürümüş besinlerini
ararken,
tek-boyutlu modern Batı insancığının kişiliğini ancak onu
kendi yoz imgesine bakmaya zorlayan Marcuse’nin çözümlemesinden öğrenirler.
Bir grotesk anlıklar dizisi oluştururlar ki, saçmanın asıl sözcüleri
olarak, kuram kavramının kendisini onursuzlaştırlar. Eğer dedikleri gibi
‘bilgi’ toplumsal bir kurgu ise, eğer ileri sürdükleri gibi tüm felsefi
bilgi ve tüm bilimsel bilgi bireysel bilincin önyargılarının filtresinden
süzülen öznel bir yapı ise, bu ‘bilgi kuramı’ ile tanımladıkları şey tam
olarak kendi bilinçleridir. Bu kafalarda, hiç de yabancısı olmadığımız
kuşkucu ilkelerden yola çıkan aynı düşüncesizlik, aynı görecilik, aynı
yokedicilik, aynı öznelcilik, aynı misoloji bu kez hedef vargılara her
zaman olduğundan çok daha fazla yaklaşır. David Hume onu nihilizme götüren
uslamlamalarının burgacına düşmemeyi—erken bir nihilist ya da pozitivist
olmamayı—kendini tavla oynamaya, iyi beslenmeye vererek,
‘hayvan inancı’ denilen şeye sarılarak başarmıştı. Onun izinden yürüyerek,
etnik İngiliz görgücülüğü düşünme uğraşını bir boş zaman oyalanması
olarak, bir hobi olarak gördü, ve kendini ‘büyük ve ciddi’ sorunlardan
uzak tutarak küçük ve önemsiz analitik soyutlamalarla oyalamayı
yeğledi. Ama Fransızların başkalarının sık sık el altından yaptığı şeylerde
yabanıl ve gürültücü yöntemlere baş vurma gibi bir huyları vardır. Kuşkuculuğu
İngilizlerden çok daha fazla ciddiye aldılar.
Fransızların felsefe yaptıkları
sanısı yarı-entellektüelliğin çağdaş mitlerinden biridir. Ama eğer FELSEFE
sözcüğünü felsefenin gerçek kavramını, bilgelik ve bilim sevgisi
denilen değeri anlatmak için kullanacaksak, eğer her tür kuşkucu, sofist,
olgucu, analitik
düşünce çürümesine değil ama Saltık Bilgiyi, Saltık
Türeyi, Saltık Değeri arayan ve üreten ussal etkinliğin kendisine
uygulayacaksak, o zaman işin gerçeği Descartes’tan bu yana Fransızlar’ın
da bir iki duygudaş girişim dışında felsefede tam bir hiç olduklarıdır.
Aslında Descartes bile felsefe yapabilmek için Fransız litteratisinden,
bu kendinde okur-yazardan uzaklaşmak zorunda kalmıştı.
Burada sorunu modern Avrupa kuramcılığının
geleneksel tarihsel düzlemlerinde ele alamayız, çünkü tarihin bu cephesindeki
ve evresindeki düşünme boyutlarının ve olayların açınımı bu ülkenin bilincine
henüz çok büyük ölçüde kapalıdır. Dahası, Hegel’in çalışması dışında, henüz
Dünya Tarihinin, özellikle modern Tarihin türeli bir tablosundan, her ulusal
birimi
gerçek ve tam kimliği içinde çözümleyen bir Tarih
Felsefesinden yoksunuz. Bu düzeye dek, bu kendini bilmemenin evrensel
ve uğursuz bir gözdağı olduğu düzeye dek, Dünya Tini kendi özbilincinden
yoksun barbar bir yaratık gibi, yokedici, yırtıcı bir hayvan gibidir. Modern
Batı bilinci dünyanın arta kalan bilgisizleri için olduğu gibi aslında
henüz kendi için de kapalıdır, ve henüz Batı bilincinin kendisine tabu
kalan bölgeler, acı verici bilinçaltı katmanları vardır. Ve daha da kötüsü,
modern tarihçiliğin kendisi gerçek tarih kavramından yoksun olduğu
için, yalnızca olguların yalancı yorumlarını üretmekle kalmaz, ama—Orwell’in
1984’te
öngördüğü gibi—tarihin kendisini yapısızlaştırır, olguları söker
atar (eğer tek bir örnek verirsek, İngilizlerin, başka soykırımların
yanısıra, ikinci dünya savaşının sonlarına doğru çok kısa bir süre içinde
6 milyondan fazla Hintlinin yokolmasından, bu ikinci büyük İnsanlık Kıyımında
sorumlu oldukları tarihsel kayıtlardan ve bilinçlerden ‘çıkarılmıştır’—bkz.
Howard Fast, The Pledge ve Second Generation). Bir ‘ulusal’
perspektiften düşünmek, insana ve tarihine herhangi bir ekinin göreli bakış
açısından bakmak
evrensel insan gerçekliğini bozmaktan başka bir
sonuca götermez. Ve yalancı yorum tarih bilincini tam olarak postmodernizmin
buyurduğu gibi kapatır. Nasyonal Sosyalizmi ‘bir avuç tekelci
kapitalist’in ya da yalnızca birkaç sapığın bir komplosu olarak görerek
bütün bir ulusu ‘saltık suç’undan bağışlayan budalalık yalnızca ve yalnızca
o ulusun işlediği suçla yüz yüze gelmekten kaçma eğilimini okşar. Bununla
gerçek yalnızca gizlenmiş ve eğilim özsel olarak korunmuş olur, ve henüz
işlemekte olan bir bilinçaltı
olduğu gibi geleceğe aktarılır: Germanik
saldırganlık ve yokedecilik tini henüz etkin bir gözdağıdır,
ve onu durdurma ve denetleme dürtüsü Avrupa Birliği’ni aklayan ve zorunlu
kılan temel güdüdür (Avusturya’da Nazilerin son genel seçimlerde (’96)
aldıkları sonuçlar salt bir déjà vu mudur?) Öte yandan, bir ulus
olarak Fransızların 1940’tan sonra Nazi işgali altında varoluşu kabul etmeleri,
direnMEmeleri, GÖRELİ de, MODERN
de olsa ‘DEĞER’ diyebilecekleri herşeyi çiğneyenlere
içerlemeyi bir işbirliğine yüceltip soykırımlara ortak olmaları
da eşit ölçüde toplumsal bilinçaltına gömülen bir yaralanmadır. Ama erteleme
sorunu yalnızca daha da ağırlaştırır. Sözde ‘uygar’ ve ‘soylu’ değerleri
ile kibirlenen bir ulusun tarihte benzeri görülmemiş bir aşağılanma ile
karşı karşıya kalması o ulusun hiç olmazsa az da olsa düşünen, az da olsa
duyarlı olan bireylerinin bilinçlerinde çok kalıcı ve çok derin yaralanmalara
yol açmış olmalıdır, ve bunlara yönelmek, ulusal bir ruhçözümlemeye girişmek
olağanüstü acılı olacaktır. Mızmız entel için en uygunu kaçıştır: Değerleri
yeniden değerlendirmenin, daha doğrusu değerleri baştan sona
yoketmenin,
silip atmanın böyle bir sakatlanma için sağaltıcı etkisi sorgulanabilir
mi? Ama böyle bir sağaltımın kendisi sakatlayıcıdır, değerleri yok etme
girişiminin kendisi ikinci bir yalandan başka birşey değildir. Asıl sorunu
ele alabilmeleri için ilkin düşüncenin yapısızlaştırıcı felcinin etkilerini
ortadan kaldırmaları gerekecektir.
* * *
Nietzsche’nin modern ‘sürü’ dediği şeye
karşı ‘süpermen’ imgesine sarılan paranoid anlığı hiç kuşkusuz hiçbir zaman
herhangi bir kuram modeli sunamazdı. Bu beklentinin kendisi Nietzsche’nin
irrasyonalizmine duygudaştır. Nietzsche yalnızca us ile tanışMAmış,
değer
ile tanışMAmış, duygu ile tanışMAmış modern insanlığın karakterindeki
nihilizmi şimdiye dek yaşanmış en yeğin biçimlerinden birinde özetler.
Nietzsche hiç kuşkusuz Protestan Batının kişilik örneğidir. Ama bu nihilist
bilincin özgür çağrışımları hastalığının anlatımı olsalar da, usun çözümlemesinin
kendisi çok daha başka bir yetkinliktir, ve nihilist vargılardan çok daha
başka bir perspektife bakar.