Ussalcılık
ve Karşıtları
Frank Thilly
Çeviri
Nur Küçük • Yasemin Çevik
Günümüzün
karşı-anlıksalcı felsefelerine özgü olan şey özdekçi
ya da idealist her tür aşırı belirlenimci dizgeye karşı
olmalarıdır. Tümü de daha esnek bir evren için özlem
duyarlar, öyle bir dünya isterler ki orada insan yaşamı
karakterlerin yalnızca kendileri için saptanmış rolleri
oynadıkları salt bir kukla oyunundan ya da bir tiyatrodan
daha öte birşey olabilmelidir. Tümü de özgürlükten,
kişisel girişimden, bireysel sorumluluktan, yenilikten,
serüvenden, riskten, şanstan, romanstan —felsefenin
ilişmediği bireyin yaşıyor gibi göründüğü yaşamdan —yoksun
bir dünyayı reddederler; ilgi evrenselden özele, makina-benzerinden
örgensele, anlama yetisinden istence, mantıktan sezgiye,
kuramsaldan kılgısala, Tanrıdan insana kaydırılır. Son
dönem Romantizmi, içinde insanın savaşıp kazanma şansının
olacağı, amaçlarını ve ideallerini kendi çabasıyla biçimlendirebileceği,
başarılı ya da başarısız olabileceği bir dünya isteminde
bulunur. Düşünmeyen sıradan sağduyuya kendini gösterdiği
biçimiyle dünyayı geri ister.
Bu
yeni eğilimlerde iyi olan çok şey vardır. Öncelikle,
eski klasik dizgeleri verebileceklerinin en iyisini
vermeye zorlamışlardır ve onları varoluşlarını aklamaya
götürmektedirler. Karşıtlıklar olmasa, döğüşecek savaşlar
olmasa felsefe kolayca uyuyakalır, “kararlı bir sanının
derin uykusu”na dalar. Çatışma kendinden emin inancadan
ya da ilgisizlikten daha iyidir. Her yerde olduğu gibi
anlığın egemenlik alanında da “savaş herşeyin Atası
ve herşeyin Kralıdır,” ve kabullenilmiş bir inak denli
ölü hiçbirşey yoktur. Mill haklıdır, “alanda hiçbir
düşman kalmadığında öğretmenler de öğrenciler de nöbette
uyuyakalırlar.” Tamamlanmış bir felsefe işi bitmiş bir
felsefedir.
Felsefeyi
gençleştirmeye yardım etmede sağlamış oldukları önemli
hizmete ek olarak, yeni düşünürler dikkatin gözden yitmeye
yüz tutmuş noktalara odaklanmasına da yardımcı olmuşlardır.
Doğal bilim ve felsefenin ilişkisi sorusunu, bütün bilgi-sorununu
yeniden öne çıkarmış, ve şeylerin tasarında insan değerlerinin
önemini vurgulamışlardır: sorular ki insan soruşturmasının
ilerleyişi ile birlikte hep yeni yanıtlar istemektedirler.
Evrensel olgusallık çatısını olgusallığın kendisiyle
karıştırmamamız için bizi uyarmış, ve somut deneyime
yakınlığı korumamızda diretmişlerdir. Tek-yanlı metafiziğe,
insanlığın türlü çeşitli deneyimlerinin tümüne birden
hakkını veremeyen ve dünyayı fiziksel, mantıksal ya
da erekbilimsel bir düzenek olarak tasarlayarak onu
salt deneyim yanlarının terimlerinde yorumlayan
bir metafiziğe karşı çıkarlar. Dışa-dönük anlak tarafından
dile getirilen olgusallık açıklamasını tam olarak kabul
etmeyi, ve onu bilen insanın anlığı ile andırım
içinde betimlemeyi reddederler. Elealıların duruk Saltığına
karşı olgusallığın devingen özyapısını, Herakleitos’a
özgü dünya görüşünü vurgularlar ve varlığı insan istenci
ile andırım içinde tasarlarlar.
Usa
Başvuru
Felsefenin
en yeni reformcularının yazılarında ele alınan tüm bu
noktalar ve daha başka pekçoğu iyi karşılanırlar ve
kurgul düşünce tarihinde yineleyerek ve yineleyerek
vurgulanmışlardır. Usa karşı toptan güvensizliklerinin
ardındaki güdüler ölçün ahlaksal ve dinsel değerlerin
zayıflayacağı korkusu, önyargılı bir metafizik, ve biraz
dar bir us anlayışı idi. Bununla birlikte, unutulmamalıdır
ki istencin özlemleri üzerinde temellenen us güvensizliği
zorunlu olarak bona fide (içtenlikli)
bir güvensizlik değildir. İnanma istencini doyuran
şey deneyim dünyamızı anlama istencini doyurmayabilir.
İnanma istencinin kendisi anlaşılır kılınmalıdır; onun
istemlerini kabul etmek için nedenler verilmelidir,
ve bu nedenler bilme istencini doyurmalıdırlar. İnanma
istencinin yanında yer almak için nedenler vermek, e.d.
usa, bizi doğaya kölelikten ve kendi boşinançlarımıza
kölelikten kurtarmaya yardım etmiş olan aynı usa başvurmak
zorunludur. Böyle bir başvuru her karşı-anlıksalcılık
tarafından, aslında bizden kendi kuramını kabul etmemizi
isteyen çünkü onun ussal olduğunu, çünkü onun kendi
gördüğü biçimiyle olguları açıkladığını, çünkü gerçek
olduğunu —sözcüğün eski anlamında gerçek olduığunu —söyleyen
her pragmatist tarafından yapılır. Ve nedenler her zaman
verilir, üstelik inanç felsefecileri tarafından bile;
bize inanma istencinin usdışı bir öğe oluşturmayacağı
bir dünya kurarlar. Kant kesin buyrumu ve imlemlerini
kabul etti, çünkü ussal bir evrene inanıyordu ve çünkü
insan usunun usdışı bir şey, anlamsız bir yasa isteminde
bulunabileceği bir evren ona anlaşılır görünmüyordu.
Anlak
ve Olgusallık
Bununla
birlikte, anlama yetisinin olgusallığı çarpıttığı, bizi
hiçbir biçimde doğru olmayan bir dünya-görüşü kurmaya
zorladığı gösterilebilirse, bu onun yetkinliğine karşı
geçerli bir karşıçıkış olacaktır. Böyle bir karşıçıkış
usun vargılarının karşısına daha olgusal ve yetkeli
birşey olarak çıkarabileceğimiz bir metafiziğin ya da
başka bilgi kaynaklarının iyeliğini öngerektirir. Eğer
anlak bize bir blok-evren yüklüyorsa ve bir blok-evren
yoksa, anlağın kapı dışarı edilmesi gerekir. Ama çok
doğal olarak şu soru doğar: İnsanın anlama yetisi gerçekten
de varoluştan tüm diriliğini çekip bize yalnızca çıplak
bir iskelet mi bırakır? Ussal düşünce saltık
olarak kapalı bir dizge, içinde daha önce orada olmayan
hiçbirşeyin varolmadığı, ilkede herşeyin önceden varolan
öğelerden hiç kalansız çıkarsanabileceği bir dizge mi
ister? Usun tam doğasından şimdi varolan şeyin her zaman
olmuş olduğu ve her zaman olacağı, güneşin altında yeni
hiçbirşeyin olmadığı, yeninin eskinin bir yeniden düzenlenişinden
başka birşey olmadığı sonucu mu çıkar? İlk olarak, eğer
olgusallığı itilebilen ve çekilebilen ve başka birşey
yapılamayan katı, süredurumlu özdek blokları olarak
tanımlarsak, bundan ondan daha önce orada olmamış olan
hiçbirşeyin çıkamayacağı sonucu çıkar. Eğer olgusallığı
anlık olarak ve anlığı da bir şey olarak, başka
birşey tarafından itilmedikçe hiçbirşey yapamayan birşey
olarak, ya da duruk evrensel bir amaç olarak tasarlarsak,
o zaman yine dünya kapalı bir dizgedir: daha şimdiden
orada olmamış hiçbirşey ona giremez. Ama olgusallığı
bu iki yoldan birinde tanımlamak zorunda değiliz ve
insan anlağı doğal olarak onu böyle tasarlamaya zorlanmaz;
yalnızca eğer böyle bir tanımlama kabul edilirse böyle
bir tanımlamanın sonuçlarını kabule zorlanır. Dahası,
büyük tarihsel dizgelerin bize vermiş oldukları olgusallık
görüşü de bu değildir; onları bu anlamda yorumlamak
onları yanlış-yorumlamaktır. İnsan anlığının kendi düşünme
yolları olduğu doğrudur; sorunlarımızın kendileri düşüncemizin
doğasından gelirler ve belli sonuçlar doğar. Bu genel
insansal yollarda düşünmeyen, tutarlı olmak için büyük
çabalar göstermeyen, deneyimlerinde benzerlikler ve
ayrımlar aramayan, onların belli evrelerini tek tek
ayırmayan ve bunlara sıkı sıkıya sarılmayan ve onları
belirli yollarda ilişkilendirmeyen tek bir inanç-felsefecisi,
sezgici ya da pragmatist yoktur. Anlığın kendi yolları
vardır ve bu yollardan kimileri eğer kendi başlarına
bırakılırlarsa olgusallığı değişmez bir Prokrustes yatağına
uydurmak için germeye kalkarlar; anlamada her zaman
tek-yanlılık tehlikesi vardır, ki içgüdü gibi, karşılaştığı
herşeyin çevresine aynı eski ağı örecek, Kant, Fichte,
Schelling ve Bergson’un kullanılmasına yalnızca ölü
dünyada izin verdikleri yöntemleri her yere uygulayacak,
yaşamı ve bilinci onların cesetlerini kullanacağı gibi
kullanmaya çalışacaktır. Bu tehlike vardır, ve
büyük ölçüde soyut formüllerle uğraşan düşünür sık sık
ona yenik düşer. Ama işte bu tehlikeden kaçınmak, yöntemleri
anlaşılır biçimde kullanmak tam olarak felsefenin işidir;
us için çare daha çok ustur.
İnsan
anlığının doğasında ne olursa olsun onu tüm olgusallığı
sayılabilen, sıraya dizilebilen ve ölçülebilen ölü bloklara
indirgemeye zorlayan hiçbirşey yoktur. Devingen, dirimli,
akıcı, dizginlenemeyen deneyim evresine, yeni felsefecilerin
o denli çok ilgilendikleri evreye hakkını vermekten
onu alıkoyacak hiçbirşey yoktur. Ussalcılık matematiksel-fiziksel
işlem görme yöntemine ve duruk saltıklara ölümcül biçimde
bağlanmamıştır, ne de herhangi bir varsayım tarafından
devingen ve gelişen bir evren kavramına varması engellenir.
Hegel böyle bir dünya varsaydı ve usu ona ayak uyduracak
bir yolda devindirdi; ya da daha doğrusu usun ayak uydurmasını
engelleyemezdi çünkü kanısınca ussal düşünce tam olarak
dünya gibi devingen bir süreçtir. Hiçbir Romantik salt
anlağa güvensizliğini Hegel’in Verstand’a güvensizliğinden
daha vurgulu olarak dile getiremez, ve onun tuzaklarından
kaçınmada ondan daha çok diretemez. Ama bu nedenle Hegel
düşünmeyle bağını koparmaya ve inanç ve sezgiyi kılavuzlar
olarak görevlendirmeye istekli değildi; kavradığı biçimiyle,
usun kendisi soyutlamacı anlama yetisinin miyopluğuna
çare getiriyordu.
Felsefenin
Amacı
Ama
Hegel devingen kozmik süreci düşüncede yeniden üretme
girişiminde başarılı olmuş olsun ya da olmasın, insan
usu kendi doyumu için duruk bir dünya istemez. Ne de
bizim, ussal olmak için, olgusallığı mantıkçının anlığı
ile andırım içinde, kansız cansız bir kategoriler iskeleti
olarak tasarlamamız, ya da onu yalnızca düşünen tutkusuz
bir Tanrıya indirgememiz gerekir. Felsefenin amacı bulduğu
biçimiyle deneyimi yorumlamaktır; onu anlamaya, anlaşılır
kılmaya, verili olana kesin sorular getirmeye ve bunları
yanıtlamaya çalışır. Olgusallığı a priori gerçekliklerden
uydurmaya, deneyimden bağımsız olarak kavramsal bir
dizge yapılandırmaya, deyim yerindeyse gözlerini kapatıp
kulaklarını tıkayıp karanlık içinde dünyayı yalnızca
düşüncede kurmaya çalışmaz. Deneyime dosdoğru bakmayı,
şeyleri oldukları gibi görmeyi ve sonra onları insanların
anlayabilecekleri biricik anlamda, yani birbirleriyle
çok yanlı ilişkileri içinde anlamayı önerir. Anlıksal,
sanatsal ya da dinsel olsunlar, işine ışık tutma umudunu
veren hiçbir deneyimleme yöntemini ya da kaynağını reddetmeyecektir;
ama onlardan herhangi birini de eleştirmeksizin kabul
etmeyecektir, tıpkı rastgele yapılmış sıradan duyu deneyimini
kabul etmeyeceği gibi.
Ve,
görülebildiği kadarıyla, hiçbir yeni felsefe okulu niçin
şu değil de bu bilgi yöntemlerini kabul etmemiz gerektiğinin
nedenlerini vermeksizin bize kendi sezgilerini ya da
inanma isteklerini dayatma girişiminde bulunmaz: biricik
soru nedenlerin yeterli olup olmadıklarıdır. Arı deneyimin,
dolaysız deneyimin, anlıksal sezginin, duygudaş sanatsal
duygunun ya da ahlaksal ya da dinsel inancın bize olgusallığa
yönelik en açık ve en doğru içgörüyü verdiği şeklindeki
görüşün ardında her zaman az çok ussal bir kuram vardır.
Cadılara ve cinlere olan kör inanç bilme istenci güçlü
olanlar tarafından kendi tanıklığı temelinde kabul edilmez,
ve kendisi için bir açıklama getiremeyen hiçbir sözde
deneyim karşı koyulmadan geçerlik kazanamayacaktır.
Blok-Evren
Fichte,
Schelling, Bergson ve sayısız başkaları tarafından vurgulanan
ve çeşitli şekillerde adlandırılan iç deneyimleri, yani
insanın kendisinin iç ruhsal yaşamını bir yana atabilmek
ya da salt görünüşe indirgeyebilmek ancak böyle yapmak
için yeterli bilişsel gerekçe bulunması durumunda olabilir.
Yeni devinimlerin yaşamın ve anlığın düzenekselleştirilmesine
karşı protestoları aklanabilir, ama bunlar anlağa ve
ussalcılığa karşı protestolar değildirler; ussalcılığın
kendisi duruk ve düzeneksel bir görüşe karşı protestosunu
Platon’un günlerinden bu yana gelen uzun bir parlak
düşünürler çizgisinin kişilerinde ortaya koymuştur.
Tinsel bir blok-evrene karşı, ansal yaşama ilişkin atomcu
anlayışa ya da bir baş-amaç tarafından yönetilen erekbilimsel
bir despotizm düşüncesine karşı reformcuların protestoları
aklanabilir, ama bu ansal yaşama böyle ruhsuz bir yolda
bakmaya hiçbir biçimde zorunlu olmayan ussalcılığa karşı
geçerli bir protesto değildir. Ussalcılık deneyimi anlama,
ona sorular — bir aptalın sorabileceği türde değil ama
ancak bilge bir insanın yanıtlayabileceği türde sorular
— yöneltme işinden başka hiçbirşeyi üstenmez.
Usun
ancak ussal bir dünyada, ayrılığın yanısıra benzerliğin,
çokluğun yanısıra birliğin, değişimin yanısıra kalıcılığın
olduğu bir dünyada işleyebildiği doğrudur. İşyeri olarak
ölü, duruk bir dünya isteminde bulunmaz; yaşam ve değişim
ve evrim, giderek yaratıcı evrim ve yenilik bile onu
bocalatmaz, yeter ki yaratış ve yenilik saltık olarak
özençli olmasınlar: altüst olmuş bir dünyada us sersemleyecek
ve gözlerini kapayacaktır. Saltık özenç ile, büsbütün
dizemsiz ya da mantıksız olan, gelişigüzel bir yolda
bir görünüp bir yiten ve başka herşeyle saltık olarak
ilişkisiz olan yenilik ile ne anlak ne de sezgi herhangi
birşey yapabilir. Eski ile ilişki içinde olması dışında
yenilikte hiçbir anlam yoktur: eskiliğin olmadığı yerde
hiçbir yenilik olamaz. Bununla birlikte, yeniliğin sahneye
çıkması ussal soruşturmayı susturucu etki yapmayacaktır.
Yaşam görüngüleri ve bilinç görüngüleri düzeneksel olayla
karşılaştırıldıklarında benzersiz olaylar olabilirler
ve ussalcılık eğer onları tekil bir ilkeye indirgeyemiyorsa
benzersizliklerini kabul etmek zorunda kalacaktır. İnsan
usunun işi deneyim dünyasını çarpıtmak değil ama onu
anlamaktır; birlik ve yalınlık idealini hep göz önünde
tutar, ama tüm ayrımları tek bir mezara gömmek zorunda
değildir. Kendisi bir türlülükte birliktir, bir ve çoktur
ve kendi doğasına karşı zor kullanmayacaktır.
Anlama
Yetisi ve Sezgi
Deneyimin
düzenekselleştirilmesi ile sonuçlanan düşünce yöntemini
anlak diye adlandırmak ve ayrı bir anlayışa ulaşmamızı
sağlayan işlev ya da işlevlere başka bir ad vermekten
bizi alıkoyacak hiçbirşey yoktur. İstersek anlak ve
sezgi, Verstand ve Vernunft arasında bir
ayrım yapabilir ve öncekini bilimsel inceleme yöntemi
sonrakini ise daha yüksek bir düzenden olan metafiziksel
bilginin kaynağı olarak görebiliriz. Ama bu ayrım yapay
bir ayrım, tam da Romantiklerin parçalanamaz olanı parçalıyor
diyerek çıkıştıkları ayrım türü olacaktır. Saltık olarak
anlaktan yoksun olan hiçbir sezgi, anlama yetisini susturan
hiçbir felsefe, hiçbir bilgi olamaz. Köktenci görgücülük,
naif olgusalcılık, ve sezgicilik tümü de şeylerin özeğine
doğrudan doğruya varmaya yönelik bir çabayı temsil ederler,
tümü de yeğin bir olgusallık özleminin anlatımları,
metafiziksel sıla özleminin belirtileridirler. Ussalcılık
olgusallığı ele geçirme konusunda bu kahramanca girişimlerden
birini ya da tümünü — eğer yeterli sayılırlarsa —kabul
edebilir. Ama arı, dolaysız ya da sezgisel herhangi
bir deneyim sıradan yaşamda işleyen aynı anlak tarafından
yoklanmaksızın felsefi gerçekliğin temeli yapılabilir
mi; bu anlak susturulabilir mi, kendini anlıklı olmayan
salt gizemsel bakışta yitirebilir mi, ve eğer bunu
yapabiliyorsa bilime ve felsefeye ne yararı olacaktır?
Her kuramın yapmak zorunda olduğu gibi kendi bilgi yöntemleri
ve kaynaklarını doğrulamaya çabalayan hiçbir kuram kendi
dolaysız deneyimleri üzerine düşünmeyi, onları bizim
için çözümlemeyi, bize onların nasıl oluştuklarını anlatmayı
ve tüm bunu yaparken de kategorileri kullanmayı reddedemez
ya da reddetmez. Yeni felsefeciler tarafından betimlendiği
biçimiyle arı deneyim hiç de arı bir deneyim değildir,
ama çözümleme ve derin-düşünmenin ürünüdür, ve tam olarak
bu felsefecilerin kınadıkları kavramsal işlemlerin sonucudur.
Ses Herakleitos’un sesi ama el Parmenides’in elidir.
Bununla
birlikte, anlama yetisinin bize yalnızca dışsal bir
dünyayı, nedensel-düzeneksel ilişki içindeki fiziksel
nesneleri bildirdiği konusunda diretiliyorsa, o zaman
bize tüm öyküyü anlatmadığı doğrudur. Ve eğer anlama
yetisi gözleri önüne serilen herşeyi felce uğratıyorsa,
devinimi durduruyor, yaşamı öldürüyor, olgusallığı boğazlıyorsa,
o zaman gerçekten de bilimsel düşünce yetersizdir ve
ya özel bir yönteme ya da felsefenin terkedilmesine
gerek vardır. Eğer kavramsal düşünce böyle bir kırıp
geçirmenin suçlusuysa, sezgiciler mantıkla ve kavramlarla
bağlarını koparmada ya da en azından yaptıkları yıkımı
daha şimdiden ölü olan şeylerin alanıyla sınırlamada
haklıdırlar. Duyu algısının biricik kaynak olmadğı ve
duyu yoluyla algılanan şeylerin biricik bilgi nesneleri
olmadıklarını kabul etmede haklıdırlar. Yalnızca dışa
bakabilme yeteneği olan bir varlık salt dışa-dönük anlağın
hiçbir zaman erişemeyeceği bir deneyimler bütününün
eksikliğini duyacaktır. Yaşayan bilinç dünyada bir olaydır
ki onu yalnızca yaşayan bilinç bilebilir. Eğer bilim
ancak duruk saltıkarın bulunduğu yerde olabiliyorsa,
o zaman yaşam ve anlığı bilimsel olarak ele almaya yönelik
her girişim bunların bir çarpıtılması olmak zorundadır
ve bilim bunlara karışmakla daha iyi edecektir. Ama
böyle tek-yanlı bir anlak ve bilgi görüşünü kabul etmek
zorunlu değildir. Bilim dış görünümün algısı ile sınırlı
değildir. Anlak şeyleri parça parça etme ve parçacıkları
sayma, ölçme ve düzenleme işleviyle sınırlı değildir;
çözümleme denli bireşim de onun işlevidir. Bu iki işlev
birbirini imler, biri olmadan öbürü olanaksızdır; bunlardan
biri olmadan sayma, ölçme ve düzenleme nasıl olabilirdi?
Vargı
Öyleyse
vargımız şu olacaktır: Eğer kişi ussalcılığın hedefinin
a priori ilkelerden bir dünya çıkarsamak, deneyimden
bağımsız olarak saltık bir dizge kurmak olduğunu varsaymak
için nedenler görüyorsa, ussalcılığa düşmanlığında bütünüyle
haklıdır. Tüm düşünmenin amacı bulduğumuz biçimiyle
deneyimi yorumlamaktır, onu a priori bir ilkeden
uydurmak değil. Var olanı anlamamıza yardım edecek kuramlar,
ve, eğer olanaklıysa, evrensel bir kuram arıyoruz; ve
böyle kuramlar deneyimin temellerinde yatıyor olmalıdırlar,
havada asılı olamazlar. Ve anlık pekinlik özleminde
olsa da ve ideali karşılıklı ilişkili bir yargılar dizgesi
olsa da, günümüz ussalcılığı tam gerçekliğin iyeliğinde
olma savında bulunamaz ve bulunmaz. Yine, insan düşünüşünün
kendi yolları ya da alışkanlıkları vardır, ve ussalcılık
bu düşünce alışkanlıklarını ya da kategorilerini tanımada
haklıdır. Ama bunlar salt keyfi biçimler değildirler
ve olgusalı çarpıtmazlar. Dünyada yetişmiş bir anlığın
dünyanın tininden birşeyler kapmış olabileceğini varsaymak
doğaldır; alışkanlıkları olmayan bir dünyada bir anlığın
alışkanlıkları nasıl oluşturabilmiş olduğunu, ya da
bir anlığın hiç bir yasa bilmeyen bir çevrede yaşayıp
da yine de onu yasaya boyuneğiyor olarak nasıl tasarlayabileceğini
anlamak güçtür. Eğer dünyayı katgorileştirmek onu çarpıtmaksa,
tımarhanede sağlıklı doğan ve tımarhanede sağlıklı kalan
bir anlık şeklindeki çifte tansıkla yüzyüzeyiz demektir.
Dahası,
eğer ussalcılık görünürdeki deneyim türlülüğünün salt
yanılsama düzeyine düşürülmesi ve somut tikellerin özdek,
erke, tin ya da Tanrı adı verilebilecek herhangi bir
soyutlamanın saltık egemenliği altına düşmesi anlamında
alınıyorsa, çoğulculuğun karşıçıkışları haklıdır. Çoğulluk
olmaksızın birlik ölümdür, tıpkı birlik olmaksızın çoğulluğun
kaos olması gibi. Gerçekten de, düşünmenin kendisi saltık
kaosun önünde olduğu gibi saltık tekdüzeliğin önünde
de saltık olarak dilsiz olacaktır. Duyu algısı, duygu
ve sezgi de öyle. Ussalcılık bizi tüm süreçleri tekil
bir ilkeye indirgemeye zorlamaz; bir ayrımlar, karşıtlıklar,
değişimler dünyası usdışı bir dünya değildir. Birliklerin
ve biçimdeşliklerin olmadığı bir dünyada bilginin olanaksız
olacağı doğrudur, ama ne ayrımın ne de değişimin olmadığı
bir dünyada da bilginin olanaksız olacağı aynı şekilde
doğrudur. Ussalcılık a priori bilim ya da felsefe
hedefini ve yolunu buyurmaz; anlığa matematiksel-fiziksel
yöntemden bir deli gömleği giydirmez; bizi dirimbilim,
ruhbilim ve tarihi fiziğe indirgemeye zorlamaz; bizi
herşeyi duruk saltıklara ve blok-evrenlere indirgemek
zorunda bırakmaz. Serüvene ve değişime geniş bir yer
bırakır; deneyimi geldiği gibi alır ve onda bir us ve
dizem görür. Doğa ve yasaları sürekli değişiyor olarak
tasarlansalar bile, değişen yasalarda bir değişim yasası
bulma olanağı kaldığı sürece ussalcılık yok olmayacaktır.
Ancak hiçbir değişim yasası olmayacak olsaydı, doğa
büsbütün yasasız olsaydı, ussalcılık tükenirdi. Ama
bu durumda tüm öteki felsefeler de —pragmatizm, sezgicilik
ve geri kalanlar —yıkıntının altında kalırlardı, çünkü
onların her biri deneyimi anlamaya yönelik bir girişimdir
ve hiç biri usdışı bir dünyada başarı kazanamayacaktır.
Ve böyle bir dünyada hiçbirşey işlemeyecektir.
Ussalcılığın
temel konutlaması deneyimin her nasılsa anlaşılır olduğu,
tüm gerçek sorunların her nasılsa ve herhangi bir zamanda
çözülebilir olduğudur; eğer us bu soruları anlaşılır
olarak sorabilirse, us yanıt verebilir. Ama ussalcılık
için istem özgürlük, sorumluluk, değişim, yenilik, evrim
olanağını zorunlu olarak dışarda bırakıp da saltık belirlenimciliğin
ekmeğine yağ sürmez. Eğer olgusallık fiziksel bir nedenler
ve etkiler dizisine ya da aynı ırada ansal bir diziye
parçalanırsa, o zaman somut tikelin, şeyin ya da kişinin
ister düzeneksel ister erekbilimsel olsun koşulların
egemenliği altına girdiği doğrudur. İster fiziksel düzenek
tarafından isterse evrensel bir amaç tarafından zorlansın,
insan eşit ölçüde köledir. Ama neden, amaç ve evrim
kategorilerimizi böyle kaba saba bir yolda yorumlamamız
ve yaşam ve bilinç de aralarında olmak üzere herşeyi
duruk saltıklar biçiminde görmemiz niçin gereksin? Onları
böyle tasarlamak kesinlikle dar ve tarihsel olmayan
bir us ve anlak görüşünü kabul etmek ve düzenekselciliğe
kolay bir utku kazandırmaktır. Blok-evrenden kaçmanın
yolu Romantizmden değil, geniş düşünüşlü ussalcı bir
felsefeden geçer.
(Bir
Felsefe Tarihi’nden)