Eğer böyle
olguların dehşeti bilince işlemiyorsa, eğer sorgusuzca kabul ediliyorsa,
bunun nedeni bu başarımların (a) varolan düzenin terimlerinde bütünüyle
ussal, (b) imgelemin geleneksel sınırları ötesindeki insan buluşçuluğunun
ve gücünün belirtileri olmalarıdır.
Estetik ve olgusallığın tiksindirici kaynaşması ''şiirsel'' imgelemi
bilimsel ve görgül Usun karşısına çıkaran felsefeleri çürütür. Uygulayımbilimsel
ilerlemeye imgelemin ilerleyici bir ussallaşması ve giderek olgusallaşması
eşlik eder. Sevincin olduğu gibi dehşetin de, barışın olduğu gibi savaşın
da arketipleri altüst edici ıralarını yitirirler. Bunların bireylerin
gündelik yaşamlarında görünmeleri bundan böyle usdışı güçlerin görünmeleri
değildir—çağdaş somut belirişleri uygulayımbilimsel egemenliğin öğeleridir,
ve ona boyun eğerler.
Romantik imgelem alanını indirgemekle ve giderek ortadan kaldırmakla,
toplum imgelemi kendini yeni bir zeminde tanıtlamaya zorlamıştır—bir
zemin ki orada imgeler tarihsel yeteneklere ve tasarlara çevrilirler.
Çeviri onu üstlenen toplum denli kötü ve çarpıtılmış olacaktır. Özdeksel
üretim ve özdeksel gereksinimler alanından ayrılmış olarak, imgelem
yalnızca zorunluk alanında geçersiz bir oyundu, ve salt düşlemsel bir
mantığa ve düşlemsel bir gerçeğe bağlıydı. Uygulayımsal ilerleme bu
ayrılmayı ortadan kaldırırken, imgelere kendi mantığını ve kendi gerçekliğini
yatırır; anlığın özgür yetisini indirger. Ama imgelem ve Us arasındaki
uçurumu da indirger. İki zıt yeti ortak zemin üzerinde karşılıklı bağımlı
olurlar. İleri işleyim uygarlığının yeteneklerinin ışığında, imgelemin
tüm oyunu olgusallaşma şansları açısından sınanabilecek uygulayımsal
olanaklarla oynama değil midir? Romantik bir ''İmgelem bilimi'' düşüncesi
her zaman olduğundan daha görgül bir görünüş kazanıyor görünür.
İmgelemin bilimsel, ussal ırası çoktandır matematikte, fiziksel bilimlerin
önsav ve deneylerinde tanınmıştır. Benzer olarak, kuramda usdışının
özgün ussallığının kabulü üzerine kurulan ruhçözümlemede de tanınmıştır;
kavranan imgelem, yeniden yönlendirilerek, sağaltıcı bir güç olur.
Ama bu sağaltıcı güç sinircenin iyileştirilmesinde olduğundan çok daha
ileriye gidebilir. Bu görüşü ana çizgilerde sunan bir şair değil ama
bilimciydi:
- Toute une psychanalyse matérielle peut ... nous
aider à guérir de nos images, ou du moins nous aider à limiter l'emprise
de nos images. On peut alors espérer ... pouvoir rendre l'imagination
heureuse, autrement dit, pouvoir donner bonne conscience à
l'imagination, en lui accordant pleinement tous ses moyens d'expression,
toutes les images matérielles qui se produisent dans les rêves
naturels, dans l'activité onorique normale. Rendre heureuse
l'imagination, lui accorder toute son exubérance, c'est précisément
donner à l'imagination sa véritable fonction d'entraînement psychique.2
İmgelem şeyleşme sürecine bağışık
kalmamıştır. İmgelerimizin güdümündeyiz ve kendi imgelerimizden acı
çekeriz. Ruhçözümleme bunu çok iyi biliyordu, ve sonuçları biliyordu.
Bununla birlikte, ''imgeleme tüm anlatım araçlarını vermek'' gerileme
olacaktır. Sakatlanmış bireyler (imgelem yetilerinde de sakatlanmış)
şimdi onlara izin verilenden daha çoğunu örgütleyecek ve yokedeceklerdir.
Böyle bir salıveriş hafifletilmemiş dehşet olacaktır—ekinin yıkımı
değil, ama en baskıcı eğilimlerinin özgürce yaygınlaşmaları. Üretici
aygıtın barışçıllaştırılmış bir varoluşa, korkudan özgür bir yaşama
doğru yeniden kuruluşunun ve yeniden yönlendirilişinin a priorisi
olabilecek imgelem ussaldır. Ve bu hiçbir zaman egemenlik ve ölüm imgelerinin
güdümünde olanların imgelemi olamaz.
İmgelemi ona onun tüm anlatım araçlarının verilebileceği bir yolda
kurtarmak şimdi özgür olan ve baskıcı bir toplumu sürdüren öğelerin
çoğunun baskılanışını öngerektirir. Ve böyle bir tersine dönüş bir
ruhbilim ya da törebilim sorunu değil ama bir politika
sorunudur—politika teriminin burada baştan sona kullanıldığı anlamda:
içinde temel toplumsal kurumların geliştirildikleri, tanımlandıkları,
desteklendikleri, ve değiştirildikleri kılgı. Bu bireylerin kılgısıdır,
nasıl örgütlenmiş olurlarsa olsunlar. Böylece şu soru bir kez daha
karşılanmalıdır: yönetilen bireyler—ki sakatlanmalarını kendi özgürlüklerine
ve doyumlarına çevirmişlerdir, ve böylece onu genişlemiş bir ölçekte
yeniden-üretirler—kendilerini efendilerinden olduğu gibi kendilerinden
de nasıl kurtarabilirler? Kısır döngünün kırılabileceğini düşünmek
bile nasıl olanaklıdır?
Paradoksal olarak, öyle görünür ki bu soruyu yanıtlama girişiminde
en büyük güçlüğü sunan şey yeni toplumsal kurumlar düşüncesi
değildir. Yerleşik toplumların kendileri temel kurumları artan önceden
tasarlama yönünde değiştirirler, ya da daha şimdiden değiştirmişlerdir.
Dirimsel gereksinimlerin evrensel doyumu için eldeki tüm kaynakların
gelişim ve kullanımı barışçıllaştırmanın öngereği olduğu için, barışçıllaştırma
bu hedefe erişmenin yolunda duran tikel çıkarların üstünlüğü ile bağdaşmazdır.
Nitel değişim bu çıkarlara karşı ve bütün için ön tasarlar yapma üzerine
koşulludur, ve özgür ve ussal bir toplum ancak bu temel üzerinde doğabilir.
İçersinde barışçıllaştırmanın öngörülebileceği kurumlar böylece yetkeci
ve demokratik, özekselleşmiş ve özgürlükçü yönetimler biçimindeki geleneksel
sınıflamayı reddederler. Bugün, gerçekte yadsınan bir özgürlükçü demokrasi
adına özeksel ön tasara karşıtçılık baskıcı çıkarlar için ideolojik
bir destek olarak hizmet eder. Bireyler tarafından gerçek öz-belirlenim
hedefi zorunlukların (erişilen özdeksel ve anlıksal ekin düzeyinin
terimlerinde) üretim ve dağıtımı üzerinde etkili toplumsal denetime
bağlıdır.
Burada, uygulayımbilimsel ussallık, sömürücü özelliklerinden sıyrılmış
olarak, eldeki kaynakları herkes için tasarlama ve geliştirmede biricik
ölçün ve kılavuzdur. Dirimsel malların ve hizmetlerin üretim ve dağıtımında
öz-belirlenim savurganlık yaratacaktır. İş uygulayımsal bir iştir,
ve gerçekten uygulayımsal bir iş bedensel ve ansal zahmetin indirgenmesine
katkıda bulunur. Bu alanda, özekselleşmiş denetim eğer anlamlı öz-belirlenim
için önkoşulları kuruyorsa ussaldır. Öz-belirlenim o zaman kendi alanında
etkili olabilir—ekonomik artının üretim ve dağıtımını ilgilendiren
kararlarda, ve bireysel varoluşta.
Her ne olursa olsun, özekselleşmiş yetkenin ve doğrudan demokrasinin
bileşimi, gelişme düzeyine göre, sonsuz türlülüğe açıktır. Öz-belirlenim
kitlelerin tüm propagandadan, koşullandırıcı öğretilerden ve bilinç
ayarlamalarından kurtulmuş, olguları bilme ve kavrayabilme ve almaşıkları
değerlendirebilme yeteneğindeki bireylere çözündükleri düzeye dek gerçek
bir öz-belirlenim olacaktır. Başka bir deyişle, toplum özsel olarak
yeni bir tarihsel Özne tarafından örgütlendiği, desteklendiği, ve yeniden-üretildiği
düzeye dek ussal ve özgür olacaktır.
İleri işleyim toplumlarının gelişimlerinin şimdiki evresinde, ekinsel
dizge gibi özdeksel dizge de bu gereği yadsır. Bu dizgenin güç ve etkililiği,
anlığın olgu ile, düşüncenin istenen davranış ile, özlemlerin olgusallık
ile baştan sona benzeşmesi yeni bir Öznenin doğuşunun karşısında durur.
Ayrıca üretken süreç üzerinde şimdi işletilen denetimin ''aşağıdan
denetim'' ile yer değiştirmesinin nitel değişimin doğuşu anlamına geleceği
düşüncesinin de karşısında durur. Bu düşünce geçerliydi, ve henüz geçerlidir,
emekçilerin yerleşik toplumun dirimli yadsınışı
ve suçlanışı olmuş oldukları ve henüz olmakta oldukları yerde. Bununla
birlikte, bu sınıfların yerleşik yaşam yolunun bir desteği olmuş oldukları
yerde, denetime yükselişleri yalnızca değişik bir ortamda bu yolu uzatacaktır.
Ve gene de, bu toplumun ve ölümcül gelişiminin eleştirel kuramını
geçerli kılan olguların tümü oradadır: bütünün artan usdışılığı; üretkenlikte
savurganlık ve kısıtlama; saldırgan yayılma için gereksinim; sürekli
savaş gözdağı; yeğinleşmiş sömürü; insanlıktan uzaklaşma. Ve tümü de
tarihsel almaşığı gösterirler: bir enaz emek ile dirimsel gereksinimlerin
doyumu için kaynakların önceden tasarlanmış kullanımı, boş zamanın
özgür zamana dönüştürülmesi, varoluş için savaşımın barışçıllaştırılması.
Ama olgular ve almaşıklar biraraya gelmeyen parçalar gibi, ya da
bir özneden, onları yeni yönde devindirecek kılgıdan yoksun dilsiz
nesnelerin bir dünyası gibi dururlar. Eytişimsel kuram
çürütülmüş değildir, ama çareyi öneremez. Olumlu olamaz. Hiç kuşkusuz,
eytişimsel kavram, verili olguları kavrarken, verili olguları aşar.
Bu onun gerçekliğinin asıl belirtisidir. O tarihsel olanakları, giderek
zorunlukları tanımlar; ama bunların olgusallaşmaları yalnızca kurama
karşılık veren kılgıda olabilir, ve şimdilik kılgı böyle hiçbir karşılık
vermez.
Görgül olduğu gibi kuramsal zeminde de, eytişimsel kavram kendi umutsuzluğunu
bildirir. İnsan olgusallığı onun tarihidir, ve onda çelişkiler kendi
başlarına patlamazlar. Bir yanda enaz dirence ayarlanmış, ödüllendirici
egemenlik, ve öte yanda onun öz-belirlenime ve barışçıllaştırmaya katkıda
bulunan başarımları arasındaki çatışma herhangi olanaklı bir yadsımanın
ötesinde açıklık kazanabilir, ama pekala denetlenebilen ve üstelik
üretken bir çatışma olarak da sürebilir, çünkü doğa üzerindeki uygulayımbilimsel
utkunun genişlemesiyle insanın insan üzerindeki utkusu da genişler.
Ve bu utku kurtuluşun zorunlu bir a priorisi olan özgürlüğü
indirger. Bu düşünce özgürlüğüdür—içinde düşüncenin yönetilen dünyada
özgür olabileceği biricik anlamda: bu dünyanın baskıcı üretkenliğinin
bilinci olarak, ve bu bütünü kırıp geçmek için saltık gereksinim olarak.
Ama tam anlamıyla bu saltık gereksinim tarihsel bir kılgının itici
gücü, nitel değişimin etker nedeni olabileceği yerde yürürlükte değildir.
Bu özdeksel güç olmaksızın, en keskin bilinç bile güçsüz kalır.
Bütünün usdışı ırası kendisini ve, bu yüzden, değişimin zorunluğunu
ne denli açıkça belirtirse belirtsin, zorunluk üzerine içgörü olanaklı
almaşıkları ele geçirmek için hiçbir zaman yeterli olmamıştır. Verili
yaşam dizgesinin her-yerde-bulunan etkililiği ile karşı karşıya kaldıklarında,
onun almaşıkları her zaman ütopik görünmüşlerdir. Ve bilimin başarımlarının
ve üretkenlik düzeyinin almaşıkların ütopik ıralarını ortadan kaldırdığı,
karşıtının değil ama yerleşik olgusallığın kendisinin ütopik olduğu
evrede bile, zorunluk üzerine içgörü, kötü durumun bilinci yeterli
olmayacaktır.
Bu eleştirel toplum kuramının alanı terkettiği ve onu bir görgül
toplumbilime bıraktığı anlamına mı gelir—bir toplumbilime ki,
yöntemsel bir yönlendirme dışında tüm kuramsal yönlendirmeden kurtulmuş
olarak, yanlış yerleştirilmiş bir somutluğun yanılgılarına yenik düşer,
böylece değer yargılarının ortadan kaldırılışını ileri sürerken ideolojik
bir hizmet sunar? Ya da eytişimsel kavramlar bir kez daha gerçekliklerine
tanıklık mı ederler—kendi durumlarını çözümlemekte oldukları toplumun
durumu olarak kavrayarak? Eğer eleştirel kuram tam anlamıyla en büyük
zayıflık noktasında—yerleşik toplumun içersindeki kurtarıcı
eğilimleri tanıtlama yeteneksizliğinde—irdelenecek olursa, bir yanıt
kendini ileri sürebilir.
Eleştirel toplum kuramı, doğuşunun zamanında, yerleşik toplumun içinde
bulunan olgusal güçlerle (öznel ve nesnel) karşı karşıyaydı; ve bu
toplum ilerlemeye engel olan yürürlükteki kurumları ortadan kaldırarak
daha ussal ve daha özgür kurumlara doğru deviniyor (ya da devinmeye
güdülebiliyordu). Üzerine kuramın kurulacak olduğu görgül zemin bunlardı,
ve bu görgül zeminden özünlü olanakların kurtuluşu düşüncesi
türüyordu—başka türlü ancak engellenip çarpıtılacak olan özdeksel ve
anlıksal üretkenliğin, yetilerin ve gereksinimlerin gelişimleri düşüncesi.
Böyle güçlerin tanıtlanması olmaksızın, toplumun eleştirisi yine geçerli
ve ussal olacak, ama ussallığını tarihsel kılgının terimlerine çevirmeye
yeteneksiz kalacaktır. Vargı? ''Özünlü olanakların kurtuluşu'' bundan
böyle tarihsel almaşığı yeterli olarak anlatmaz.
İleri işleyim toplumlarının zincire vurulu olanakları şunlardır:
üretici güçlerin genişlemiş bir ölçekte gelişimi, doğa üzerindeki utkunun
genişlemesi, artan bir sayıda insan için gereksinimlerin artan doyumu,
yeni gereksinim ve yetilerin yaratılması. Ama bu olanaklar onların
kurtarıcı gizilliklerini ortadan kaldıran araçlar ve kurumlar yoluyla
aşamalı olarak olgusallaşmaktadırlar, ve bu süreç yalnızca araçları
değil ama erekleri de etkiler. Üretkenlik ve ilerleme araçları, totaliter
bir dizgeye örgütlenmiş olarak, yalnızca edimsel değil ama olanaklı
kullanımları da belirlerler.
En ileri evresinde, egemenlik yönetim olarak işlev görür, ve aşırı
gelişmiş kitlesel tüketim alanlarında, yönetilen yaşam bütünün iyi
yaşamı olur ve savunusunda karşıtlar birleşirler. Bu egemenliğin arı
biçimidir. Evrik olarak, olumsuzlanması olumsuzlamanın arı biçimi olarak
görünür. Tüm içerik egemenliğin sonu için tek bir soyut isteme indirgenmiş
görünür—biricik gerçekten devrimci gerek, ve işleyimci uygarlığın başarımlarını
geçerli kılacak olay. Yerleşik dizge tarafından etkili yadsınışı karşısında,
bu olumsuzlama ''saltık reddediş''in politik olarak güçsüz biçiminde
görünür—bir reddediş ki, yerleşik dizgenin üretkenliğini geliştirmesi
ve yaşam yükünü hafifletmesi ile orantılı olarak usauygunluğunu yitirir.
Maurice Blanchot'nun sözlerinde:
- ''Ce que nous refusons n'est pas sans valeur
ni sans importance. C'est bien à cause de cela que le refus est nécessaire.
Il y a une raison que nous n'accepterons plus, il y a une apparence
de sagesse qui nous fait horreur, il y a une offre d'accord et de concilation
que nous n'entendrons pas. Une rupture s'est produite. Nous avons été
ramenés à cette franchise qui ne tolëre plus la complicité.''3
Ama reddedişin soyut ırası bütünsel şeyleşmenin sonucuysa,
o zaman reddediş için somut zemin henüz varolmalıdır, çünkü şeyleşme
bir yanılsamadır. Aynı nedenle, karşıtların birleşmesi de uygulayımbilimsel
ussallık ortamında, tüm olgusallığı içinde, yanıltıcı bir birleşme
olmalıdır ki, ne artan üretkenlik ve baskıcı kullanımı arasındaki çelişkiyi,
ne de çelişkiyi çözmek için dirimsel gereksinimi ortadan kaldırır.
Ama çözüm için savaşım geleneksel biçimlerin ötesine büyümüştür.
Tek-boyutlu toplumun totaliter eğilimleri geleneksel başkaldırı yollarını
ve araçlarını etkisiz kılar—belki de üstelik tehlikeli, çünkü bunlar
'halk egemenliği' yanılsamasını korurlar. Bu yanılsama biraz gerçeklik
kapsar: ''halk,'' daha önceki toplumsal dönüşüm mayası,
şimdi toplumsal iç-bağın mayası olmaya ''yükselmiştir.'' İleri işleyim
toplumunun yeni tabakalaşma ırasalı gönencin yeniden-dağılımında ve
sınıfların eşitleşmesinde olmaktan çok burada yatar.
Bununla birlikte, tutucu halk temelinin altında dışlananlar ve dışardakiler,
başka ırkların ve başka renklerin sömürülenleri ve ezilenleri, işsizler
ve işsiz olabilecekler tabakası durur. Bunlar demokratik sürecin dışında
varolurlar; yaşamları dayanılmaz koşulları ve kurumları sona erdirmek
için en dolaysız ve en gerçek gereksinimdir. Böylece karşıtçılıkları
en devrimcidir, bilinçleri değilse bile. Karşıtçılıkları dizgeyi dışardan
vurur ve bu yüzden dizge tarafından saptırılamaz; ilkel bir güçtür
ki oyunun kurallarını çiğner ve, bunu yapmakla, onu ayarlanmış bir
oyun olarak açığa serer. En ilkel yurttaşlık haklarını isteyebilmek
için birleşip silahsız ve korunmasız caddelere döküldükleri zaman bilirler
ki köpekler, taşlar, ve bombalar, hapishane, toplama kampları ve giderek
ölümle yüz yüze geleceklerdir. Güçleri yasa ve düzenin kurbanları için
her politik gösterinin arkasındadır. Oyunu oynamayı reddetmeye başlamaları
olgusu bir dönemin sonunun başlangıcını gösteren olgu olabilir.
Hiçbirşey bunun iyi bir son olacağını göstermez. Yerleşik toplumların
ekonomik ve uygulayımsal yetenekleri en alttakiler için ayarlamalar
ve ödünler için izin verebilecek denli yeterli ve geniştir, ve silahlı
güçleri ivedi durumlarla ilgilenecek denli eğitimli ve donatımlı. Bununla
birlikte, hortlak yine oradadır, ileri toplumların sınırlarının içersinde
ve dışarsında. Uygarlık imparatorluğuna gözdağı veren barbarlar ile
yüzeysel tarihsel koşutluk sorunu önceden yargılar; barbarlığın ikinci
dönemi pekala uygarlığın sürdürülen imparatorluğunun kendisi olabilir.
Ama şans şudur ki, bu dönemde tarihsel uçlar yine buluşabilirler: en
ileri insanlık bilinci, ve onun en sömürülen gücü. Bu bir şanstan ötesi
değildir. Eleştirel toplum kuramının şimdi ve bunun geleceği arasındaki
uçurumu kapayabilecek hiçbir kavramı yoktur: hiçbir söz vermeksizin
ve hiçbir başarı göstermeksizin, olumsuz kalır. Böylece, umutsuz olarak,
yaşamlarını Büyük Reddedişe vermiş olanlara ve verenlere
bağlı kalmayı ister.
Faşist evrenin başlangıcında Walter Benjamin şunları
yazdı:
Nur um der Hoffnungslosen willen ist uns die Hoffnung gegeben.
Salt umutsuzlar uğrunadır ki bize umut verilmiştir.
• • •
1New York Times'a göre, November 11, 1960,
New York Sivil Savunma Merkezi'nde, Lexington Ave. ve Fifty-fifth Street'de
sergilendi. GERİ
2''Sorunun bütün ruhçözümlemesi bize kendimizi imgelerimizden
sağaltmada hizmet edebilir ya da hiç olmazsa imgelerimizin üzerimizdeki
gücünü sınırlamada yardım edebilir. Kişi o zaman imgelemi mutlu
kılabilmeyi, ona onun tüm anlatım araçlarını, doğal
düşlerde, olağan düş etkinliğinde kendilerini gösteren tüm
somut imgeleri bağışlayarak duyuncunu rahatlatmayı umudedebilir. İmgelemi
mutlu kılmak, ona tüm diriliğini kazandırmak, sözcüğün tam anlamıyla
imgeleme ruhsal itki ve güç olarak gerçek işlevini bağışlamak demektir.''
Gaston Bachelard, Le Materialisme rationnel (Paris.
Presses Universitaires, 1953), s. 18 (vurgu Bachelard'ın).
GERİ
3''Yadsıdığımız değersiz ya da önemsiz değil. Tam bu nedenle,
yadsıma zorunludur. Bundan böyle kabul etmediğimiz bir us var, bize
korku veren bir bilgelik görünüşü var, anlaşma ve uzlaşma için bundan
böyle saygı göstermeyeceğimiz bir dilek var. Bir kopuş oldu. Artık
suç ortaklığını hoşgörmeyen içtenliğe dek indirildik.'' ''Le Refus,''
Le 14 Juliet'de, no. 2, Paris, Octobre 1958.
GERİ







© İDEA YAYINEVİ 1999
Bu sayfa 12/02/1999 tarihinde yüklenmiştir