T E K - B O Y U T L U
T O P L U M
1: Yeni Denetim Biçimleri
İleri işleyim uygarlığında rahat, pürüzsüz, usauygun, demokratik bir
özgürsüzlük yürürlüktedir—uygulayımsal ilerlemenin bir belirtisi. Gerçekten
de, bireyselliğin toplumsal olarak zorunlu ama acılı işlerin makineleştirilmesinde
bastırılmasından; bireysel girişimlerin daha etkili, daha üretken şirketlerde
yoğunlaşmasından; eşitsiz donatımlı ekonomik özneler arasındaki özgür yarışmacılığın
düzenlenmesinden; kaynakların uluslararası örgütlenişini engelleyen öncelik
haklarının ve ulusal egemenliklerin kısılmasından daha ussal ne olabilir?
Bu uygulayımsal düzenin politik ve anlıksal bir eşgüdümü de gerektirmesi
üzüntü verici ama gene de umutlandırıcı bir gelişim olabilir.
İşleyim toplumunun başlangıçlarında ve erken evrelerinde
bir zamanlar öylesine dirimsel etmenler olmuş olan hak ve özgürlükler bu
toplumun daha yüksek bir evresi önünde gerilerler: geleneksel gerekçelerini
ve içeriklerini yitirirler. Düşünce, konuşma, ve duyunç özgürlükleri—tıpkı
yükselme ve korunmasına hizmet etmiş oldukları özgür girişim gibi—özsel
olarak eleştirel düşüncelerdiler, eskimiş bir özdeksel ve anlıksal
ekini daha üretken ve daha ussal bir ekinle değiştirmek için tasarlanmışlardı.
Bir kez kurumsallaştıktan sonra, bu hak ve özgürlükler bütünleyici birer
parçası oldukları toplumun yazgısını paylaştılar. Başarım öncülleri ortadan
kaldırır.
Yokluktan özgürlüğün, tüm özgürlüğün bu somut tözünün
gerçek bir olanak olmakta olduğu düzeye dek, daha düşük bir üretkenlik
durumuna özgü özgürlükler önceki içeriklerini yitirirler. Düşünce bağımsızlığı,
özerklik, politik karşıtçılık hakkı bireylerin gereksinimlerini kendi örgütleniş
yolu ile doyurmaya giderek artan bir biçimde yetenekli görünen bir toplumda
temel eleştirel işlevlerinden yoksunlaştırılırlar. Böyle bir toplum haklı
olarak kendi ilke ve kurumlarının kabul edilmesini isteyebilir, ve karşıtçılığı
almaşık politikaların statüko içersinde tartışılmalarına ve yüreklendirilmelerine
indirgeyebilir. Bu bakımdan, gereksinimlerin artan doyumunun yetkeci mi
yoksa yetkeci-olmayan bir dizge tarafından mı yerine getirildiği önemsizleşiyor
görünür. Yükselen bir yaşam ölçününün koşulları altında, dizgenin kendisi
ile uyuşumsuzluk toplumsal olarak yararsız görünür, ve ele gelir ekonomik
ve politik zararlara yol açarak bütünün pürüzsüz işleyişine gözdağı olduğu
zaman, daha da yararsız görünmeye başlar. Gerçekten de, en azından yaşam
zorunlukları söz konusu olduğu sürece, mal ve hizmetlerin üretim ve dağıtımının
bireysel özgürlüklerin yarışmacı eşliğinde ilerlemesini gerektirecek bir
neden yok gibi görünür.
Girişim özgürlüğü daha başından yalnızca bir kutsama
değildi. Çalışma ya da aç kalma özgürlüğü olarak, nüfusun geniş çoğunluğu
için zahmeti, güvensizliği ve korkuyu anlatıyordu. Eğer birey, özgür bir
ekonomik özne olarak, bundan böyle kendini pazarda tanıtlamaya zorlanmıyor
olsaydı, bu tür özgürlüğün yitişi uygarlığın en büyük başarımlarından biri
olacaktı. Makineleştirme ve ölçünleştirme gibi uygulayımbilimsel süreçler
bireysel erkeyi zorunluğun ötesinde henüz haritası çıkarılmamış bir özgürlük
alanı içerisine salabileceklerdi. İnsan varoluşunun yapısının kendisi değiştirilecekti;
birey çalışma dünyasının onun üzerine yabancı gereksinimler ve yabancı
olanaklar dayatmasından kurtarılacaktı. Birey kendisinin olacak olan bir
yaşam üzerinde özerklik uygulamak için özgür olacaktı. Eğer üretici aygıt
dirimsel gereksinimlerin doyumuna doğru örgütlenebilse ve yöneltilebilseydi,
denetlenmesi pekala özekselleştirilebilecekti; böyle bir denetim bireysel
özerkliği engellemeyecek ama olanaklı kılacaktı.
Bu ileri işleyim uygarlığının yetenekleri
içersindeki bir hedeftir, uygulayımbilimsel ussallığın ‘‘ereği’’dir. Bununla
birlikte, gerçekte karşıt eğilim işlemektedir: aygıt savunma ve genişleme
için ekonomik ve politik gereklerini çalışma zamanı ve boş zaman üzerine,
özdeksel ve anlıksal ekin üzerine dayatmaktadır. Uygulayımbilimsel temelini
örgütleme yolu nedeniyle, çağdaş işleyim toplumu totaliter olma eğilimindedir.
Çünkü yalnızca toplumun teröristik bir politik eşgüdümü değil, ama ayrıca
gereksinimlerin çıkar çevreleri tarafından denetlenmesi yoluyla işleyen
ve teröristik olmayan ekonomik-uygulayımsal bir eşgüdüm de ‘‘totaliter’’dir.
Böylece bütüne karşı etkili bir karşıtçılığın doğuşunu engeller. Totaliterliğe
götüren şey yalnızca belirli bir hükümet biçimi ya da parti yönetimi değildir:
partilerin, gazetelerin, ‘‘karşı-denge güçleri’’nin vb. bir çoğulculuğu
ile pekala bağdaşabilir belirli bir üretim ve dağıtım dizgesi de totaliterlik
yolunu açabilir.1
Bugün politik güç kendini makine süreci üzerindeki
ve aygıtın uygulayımsal örgütlenişi üzerindeki gücü yoluyla öne sürer.
İleri ve ilerleyen işleyim toplumlarının hükümeti kendini ancak işleyim
uygarlığının elindeki uygulayımsal, bilimsel, ve düzeneksel üretkenliği
devime geçirmede, örgütlemede ve kullanmada başarılı olduğu zaman sürdürebilir
ve güvenlik altında tutabilir. Ve bu üretkenlik, özel birey ya da küme
çıkarlarının üstünde ve ötesinde, bir bütün olarak toplumu devime geçirir.
Makinenin fiziksel (yalnızca fiziksel?) gücünün bireyin ve herhangi bir
tikel bireyler kümesinin gücünü aşmakta olduğu biçimindeki kaba olgu, makineyi
temel örgütlenişi makine sürecinin örgütlenişi olan herhangi bir toplumda
en etkili politik araç yapar. Ama politik eğilim tersine çevrilebilir;
özsel olarak makinenin gücü yalnızca insanın biriktirilmiş ve tasarlanmış
gücüdür. Bir makine olarak ve dolayısıyla makineleştirilmiş olarak düşünüldüğü
düzeye dek, çalışma dünyası insan için yeni bir özgürlüğün gizil
temeli olur.
Çağdaş işleyim uygarlığı öyle bir evreye ulaştığını
tanıtlar ki, burada ‘‘özgür toplum’’ bundan böyle ekonomik, politik ve
anlıksal özgürlüklerin geleneksel terimlerinde yeterli olarak tanımlanamaz,
hiç kuşkusuz bu özgürlüklerin önemsizleşmeleri nedeniyle değil, ama geleneksel
biçimler içersine sınırlanamayacak denli önemli olmaları nedeniyle. Toplumun
yeni yeteneklerine karşılık düşen yeni olgusallaşma kiplerine gereksinim
vardır.
Böyle yeni kipler ancak olumsuz terimlerde belirtilebilirler,
çünkü yürürlükteki kiplerin olumsuzlanmasına varacaklardır. Böylece ekonomik
özgürlük ekonomiden özgürlük anlamına gelecektir—ekonomik güçler
ve ilişkiler tarafından denetlenmekten özgürlük; varoluş için gündelik
savaşımdan, geçimini kazanmaktan özgürlük. Politik özgürlük bireylerin
üzerinde hiçbir etkili denetimlerinin olmadığı politikadan kurtulmaları
anlamına gelecektir. Benzer olarak, anlıksal özgürlük şimdi kitle iletişimi
tarafından ve aşılanan öğretiler tarafından soğrulmuş olan bireysel düşüncenin
yeniden diriltilmesi,‘‘kamu oyu’’nun onu oluşturanlarla birlikte ortadan
kaldırılması anlamına gelecektir. Bu önermelerin gerçekçi olmayan tonları
ütopik ıralarını değil ama olgusallaşmalarını önleyen etmenlerin gücünü
belirtir. Kurtuluşa karşı en etkili ve kalıcı savaş biçimi varoluş için
savaşımın eskimiş biçimlerini sürdüren özdeksel ve anlıksal gereksinimlerin
aşılanmasıdır.
Yaşambilimsel düzeyin ötesinde, insan gereksinimlerinin
yeğinlik, doyum ve giderek ıraları bile her zaman ön-koşullandırılmışlardır.
Birşeyi yapma ya da bırakma, kullanma ya da yoketme, ona iye olma ya da
onu reddetme olanağının bir gereksinim olarak kavranıp kavranmadığı,
onun yürürlükteki toplumsal kurumlar ve çıkarlar için istenebilir ve zorunlu
olarak görünüp görünemeyeceğine bağlıdır. Bu anlamda, insan gereksinimleri
tarihsel gereksinimlerdir ve, toplumun bireyin baskıcı gelişimini istediği
düzeye dek, bireyin gereksinimlerinin kendileri ve bunların doyum istemleri
öncelikli eleştirel ölçünler altına düşerler.
Gerçek ve yanlış gereksinimleri ayırdedebiliriz.
‘Yanlış’ olanlar bireye onun baskılanışındaki tikel toplumsal çıkarlar
tarafından yukarıdan dayatılanlardır: gereksinimler ki zahmeti, saldırganlığı,
sıkıntı ve türesizliği sürdürürler. Karşılanmaları bireye çok büyük bir
doyum verebilir, ama bu mutluluk, eğer (onun ve başkalarının) bütünün hastalığını
anlama ve hastalığı iyileştirme şanslarını kavrama yeteneklerinin gelişimini
durdurmaya hizmet ediyorsa, sürdürülmesi ve korunması gerekli bir koşul
değildir. Sonuç o zaman mutsuzluk içinde aşırı hoşnutluk duygusudur [euphoria
in unhappiness]. Reklamlarla uyum içinde dinlenme, eğlenme, davranma
ve tüketme, başkalarının sevdiklerini sevme ve nefret ettiklerinden nefret
etme gibi yürürlükteki gereksinimlerin çoğu bu yanlış gereksinimler sınıfına
düşerler.
Böyle gereksinimlerin toplumsal bir içerik ve işlevleri
vardır ve bunlar üzerlerinde bireyin hiçbir denetiminin olmadığı dışsal
güçler tarafından belirlenirler; bu gereksinimlerin gelişim ve doyumları
özerksizdir. Bu tür gereksinimler ne denli bireyin varoluş koşulları tarafından
yeniden-üretilen ve sağlamlaştırılan kendi gereksinimleri olabilseler de,
birey kendini ne denli onlarla özdeşleştiriyor ve kendini onların doyurulmasında
buluyor olsa da, bunlar başlangıçta oldukları gibi kalmayı sürdürürler—başat
çıkarı baskı gerektiren bir toplumun ürünleri olarak.
Baskıcı gereksinimlerin ağır basmaları başarılmış
bir olgudur, bilgisizlik ve yenilgi içinde benimsenmiştir, ama öyle bir
olgudur ki, mutlu bireyin çıkarı için olduğu gibi sıkıntıları o bireyin
doyumunun bedeli olanların tümünün çıkarı için de geri alınmalıdır. Doyurulmaları
için sınırsız bir hak taşıyan biricik gereksinimler dirimsel olanlardır—erişilebilir
ekin düzleminde beslenme, giyinme, konut. Bu gereksinimlerin doyumu tüm
gereksinimlerin, yüceltilmiş olanlar gibi yüceltilmemiş olanların da karşılanmaları
için öngerektir.
Yürürlükteki toplumsal çıkarı en yüksek düşünce ve davranış yasası
olarak kabul etmeyen herhangi bir bilinç ve duyunç için, herhangi bir deneyim
için, yerleşik gereksinimler ve doyumlar evreni sorgulanması gereken bir
olgudur—gerçeklik ve yanlışlık terimlerinde sorgulanması gereken. Bu terimler
baştan sona tarihseldirler, ve nesnellikleri tarihseldir. Gereksinimler
üzerine ve doyumları üzerine yargı, verili koşullar altında,
öncelik
ölçünlerini öngerektirir—insanın eli altındaki özdeksel ve anlıksal kaynakların
enuygun kullanımları altında bireyin, tüm bireylerin, enuygun gelişimlerine
ilişkin ölçünleri. Kaynaklar hesaplanabilirdirler. Dirimsel gereksinimlerin
evrensel doyumlarının ve, onun ötesinde, zahmet ve yoksulluğun giderek
hafifletilmesinin evrensel olarak geçerli ölçünler olmaları ölçüsünde,
gereksinimlerin ‘‘gerçeklik’’ ve ‘‘yanlışlık’’ları nesnel koşulları belirtirler.
Ama tarihsel ölçünler olarak bunlar yalnızca gelişim alan ve evresine göre
değişmekle kalmaz, ayrıca ancak yürürlükte olanlarla (az ya da çok)
çelişki
içinde tanımlanabilirler. Hangi yargı konumu karar yetkisini ileri sürebilir?
Son çözümlemede, gerçek ve yanlış gereksinimlerin
neler oldukları sorusu bireylerin kendileri tarafından yanıtlanmalıdır,
ama ancak son çözümlemede; eş deyişle, eğer kendi öz yanıtlarını vermek
için özgürseler ve bunun için özgür oldukları zaman. Özerk olmaya yeteneksiz
tutuldukları sürece, öğretiler yoluyla koşullandırıldıkları ve (içgüdülerinin
kendilerine dek) denetlendikleri sürece, bu soruya yanıtları kendi yanıtları
olarak alınamaz. Bununla birlikte, aynı nedenle hiçbir yargı konumu hangi
gereksinimlerin geliştirilmeleri ve doyurulmaları gerektiği konusunda karar
verme yetkisini haklı olarak kendi üzerine alamaz. Böyle bir yargı konumu
kınanabilir olacaktır, üstelik gösterdiğimiz tepki şu soruyu ortadan kaldırmasa
da: etkili ve üretken egemenliğin nesnesi olmuş olan insanlar kendi başlarına
özgürlük koşullarını nasıl yaratabilirler?2
Toplumun baskıcı yönetimi ne denli ussal,
üretken, uygulayımsal, ve bütünsel oluyorsa, yönetilen bireylerin köleliklerini
kırabilmelerini ve kendi öz kurtuluşlarını kavrayabilmelerini sağlayacak
araçlar ve yollar da o denli tasarlanamaz olurlar. Hiç kuşkusuz, bütün
bir toplum üzerine Usu dayatmak paradoksal ve sarsıcı bir düşüncedir—gerçi
bu düşünceyi kendi nüfusunu bütünsel yönetimin nesneleri yaparken gülünçleştiren
bir toplumun haklılığı tartışılabilse de. Tüm kurtuluş kölelik bilinci
üzerine dayanır, ve bu bilincin doğuşu her zaman büyük bir düzeye dek bireyin
kendisinin olmuş olan gereksinim ve doyumların başatlığı tarafından engellenir.
Süreç her zaman bir ön-koşullandırma dizgesini bir başkası ile değiştirir;
enuygun hedef yanlış gereksinimlerin gerçek olanlarla değiştirilmesi, baskıcı
doyumun terkedilmesidir.
İleri işleyim toplumunun ayırdedici özelliği özgürleşme—ayrıca
hoşgörülebilir ve ödüllendirici ve rahatlatıcı olandan da özgürleşme—isteyen
gereksinimleri etkili bir biçimde boğması, ama aynı zamanda gönenç toplumunun
yokedici gücünü ve baskıcı işlevini sürdürmesi ve bağışlamasıdır. Burada,
toplumsal denetimler savurganlığın üretim ve tüketimi için ezici gereksinimi
zorunlu kılarlar; artık gerçek bir zorunluğun olmadığı yerde aptallaştırıcı
çalışma için gereksinimi; bu aptallaşmayı hafifleten ve uzatan gevşeme
biçimleri için gereksinimi; yönetilen ederler çerçevesinde özgür yarışmacılık,
kendini sıkıdenetimde tutan bir özgür basın, markalar ve ıvır zıvır araç
gereçler arasında özgür seçim gibi aldatıcı özgürlükleri sürdürme için
gereksinimi zorunlu kılarlar.
Baskıcı bir bütünün yönetimi altında, özgürlük güçlü
bir egemenlik aracına dönüştürülebilir. Bireye açık olan seçmelerin erimi
insan özgürlüğünün derecesini saptamada belirleyici bir etmen değildir:
yalnızca birey tarafından neyin seçilebileceğini ve neyin seçilmiş
olduğunu
göstermeye yarar. Özgür seçim için ölçüt hiçbir zaman saltık bir ölçüt
olamaz, ama ne de bütünüyle görelidir. Efendilerin özgürce seçimi efendileri
ya da köleleri ortadan kaldırmaz. Geniş bir mallar ve hizmetler türlülüğü
içersinde özgür seçim özgürlüğü imlemez, eğer bu mallar ve hizmetler bir
zahmet ve korku yaşamı üzerindeki toplumsal denetimleri destekliyorlarsa—eş
deyişle, eğer yabancılaşmayı destekliyorlarsa. Ve yukarıdan dayatılan gereksinimlerin
birey tarafından kendiliğinden yeniden-üretimi özerkliği kurmaz; yalnızca
denetimlerin etkerliğine tanıklık eder.
Bu denetimlerin derinlik ve etkilikleri üzerinde
diretmemiz ‘‘kitle iletişim araçlarının’’ öğreti aşılama gücünü aşırı ölçüde
büyüttüğümüz, ve insanların şimdi üzerlerine dayatılan gereksinimleri kendiliklerinden
duyumsayacakları ve doyuracakları biçimdeki karşıçıkışlara açıktır. Karşıçıkış
önemli noktayı kaçırır. Ön-koşullandırma radyo ve televizyonun kitlesel
üretimleri ile ve denetimlerinin özekselleştirilmesi ile başlamaz. İnsanlar
bu evreye uzun bir süre boyunca ön-koşullandırılmış alıcılar olarak girer;
belirleyici ayrım verili ve olanaklı, doyurulmuş ve doyurulmamış gereksinimler
arasındaki zıtlığın (ya da çatışmanın) düzleştirilmesindedir. Burada, sınıf
ayrımlarının eşitlenmesi denilen şey ideolojik işlevini açığa serer. Eğer
işçi ve patronu aynı televizyon izlencesinden haz duyuyor ve aynı dinlence
yerlerine gidiyorlarsa, eğer sekreter işvereninin kızı denli çekici bir
makyaj yapabiliyorsa, eğer Negro bir Cadillac alabiliyorsa, tümü de aynı
gazeteyi okuyorlarsa, o zaman bu benzeşme sınıfların yitişini değil, ama
Kodamanların korunmasına hizmet eden gereksinim ve doyumların altta yatan
nüfus tarafından paylaşıldığı düzeyi belirtir.
Gerçekten de, çağdaş toplumun en gelişmiş alanlarında,
toplumsal gereksinimlerin bireysel gereksinimlere çevrilmesi öylesine etkilidir
ki, aralarındaki ayrım salt kuramsal görünür. Bir yanda haber alma ve eğlence
araçları olarak, ve öte yanda kitle bilincini ayarlama ve koşullandırma
etmenleri olarak kitle iletişim araçları arasında gerçek bir ayrım yapılabilir
mi? Rahatsızlık olarak ve kolaylık olarak otomobil arasında? İşlevsel mimarinin
dehşetleri ve sağladığı rahatlıklar arasında? Ulusal savunma için çalışma
ve şirket kazancı için çalışma arasında? Kişisel haz ve doğum oranını arttırmada
kapsanan ticari ve politik yararlık arasında?
Yine ileri işleyim uygarlığının en rahatsız
edici yanlarından biriyle karşı karşıyayızdır: usdışılığının ussal ırası.
Üretkenlik ve etkililiği, rahatlıkları arttırma ve yayma sığası, savurganlığı
gereksinime ve yoketmeyi varetmeye çevirme yeteneği, bu uygarlığın nesnel
dünyayı insanın anlığının ve bedeninin bir uzantısına dönüştürdüğü düzey—bunlar
yabancılaşma kavramının kendisini sorgulanabilir kılarlar. İnsanlar kendilerini
metalarında tanırlar; ruhlarını otomobillerinde, müzik setlerinde, içten-katlı
evlerinde, mutfak donatımında bulurlar. Bireyi toplumuna bağlayan düzeneğin
kendisi değişmiş ve toplumsal denetim ürettiği yeni gereksinimlerde demirlemiştir.
Yürürlükteki toplumsal denetim biçimleri yeni bir anlamda uygulayımbilimseldirler.
Hiç kuşkusuz, üretici ve yokedici aygıtın uygulayımsal yapısı ve etkililiği
çağdaş dönem boyunca nüfusu yerleşik toplumsal işbölümü altına getirmenin
önemli bir aracı olmuştur. Dahası, böyle bir bütünleşmeye her zaman daha
açık zorlama biçimleri eşlik etmiştir: geçim araçlarının yitirilmesi, türenin
yönetimi, polis, silahlı kuvvetler. Bu şimdi de böyledir. Ama çağdaş dönemde
uygulayımbilimsel denetimler tüm toplumsal kümelerin ve çıkarların yararı
için Usun somutlaşmasının kendisi olarak görünürler—öyle bir düzeyde ki
tüm çelişki usdışı ve tüm karşı-eylem olanaksız görünür.
O zaman, bu uygarlığın en ileri alanlarında, toplumsal
denetimlerin giderek bireysel başkaldırının bile köklerinde etkilendiği
noktaya dek içe-yansıtılmış olmalarına hayret etmemek gerekir. ‘‘Uyumlu
olmayı’’ anlıksal ve duygusal reddediş sinirceli ve güçsüz görünür. Çağdaş
dönemi damgalayan politik olayın—işleyim toplumunun önceki evresinde yeni
varoluş biçimlerinin olanağını temsil ediyor görünmüş olan tarihsel güçlerin
yitişinin—toplumbilimsel ve ruhbilimsel yanı budur.
Ama ‘‘içe-yansıtma’’ terimi belki de bundan böyle
bireyin toplumu tarafından uygulanan dışsal denetimleri kendi başına yeniden-üretme
ve sürdürme yolunu betimlemez. İçe-yansıtma bir ‘Kendi’nin (Ben) ‘‘dıştakini’’
‘‘içtekine’’ değiştirmesini sağlayan göreli olarak kendiliğinden bir süreçler
türlülüğünü imler. Böylece içe-yansıtma dışsal iveğenliklerden ayrı olan
ve giderek onlara zıt bile olabilen bir iç boyutun varoluşunu imler—kamu
oyundan ve davranışından ayrı bir bireysel bilinci ve bir bireysel
bilinçaltını.3 ‘‘İç
özgürlük’’ düşüncesi gerçekliğini burada bulur: içinde insanın ‘‘kendisi’’
olabileceği ve ‘‘kendisi’’ kalabileceği kişisel yeri belirtir.
Bugün bu kişisel yer uygulayımbilimsel olgusallık
tarafından ele geçirilmiş ve kırpılmıştır. Kitlesel üretim ve kitlesel
dağıtım bütün bireyi ister, ve işleyimsel ruhbilim çoktandır fabrika
ile sınırlı olmaya son vermiştir. Çok yanlı içe-yansıtma süreçleri neredeyse
düzeneksel tepkilerde kemikleşmiş görünürler. Sonuç uyarlanım değil ama
öykünmedir—mimesis: bireyin kendi toplumu ile ve, bunun yoluyla,
bir bütün olarak toplum ile dolaysız bir özdeşleşmesi.
Bu dolaysız, kendiliğinden özdeşleşme (ki ilkel
birleşme biçimlerinin ırasalı olmuş olabilir) yüksek işleyim uygarlığında
yeniden görünür; bununla birlikte, yeni ‘‘dolaysızlığı’’ gelişmiş bilimsel
işletmecilik ve örgütlemenin ürünüdür. Bu süreçte, statükoya karşıtçılığın
kök salabileceği ‘‘iç’’ ansal boyut kırpılır. Olumsuz düşünmenin gücünün—Usun
eleştirel gücünün—asıl yeri olan bu boyutun yitmesi, içinde ileri işleyim
toplumunun karşıtçılığı susturduğu ve uzlaştırdığı özdeksel sürecin kendisine
ideolojik alanda koşut düşen yandır. İlerlemenin etkisi Usu yaşamın olgularına,
aynı tür yaşamın daha çok ve daha büyük olgularını üretmenin dinamik yeteneğine
boyuneğişe çevirir. Dizgenin etkililiği bireyin ‘dizge bütünün baskıcı
gücünü iletmeyen hiçbir olgu kapsamaz’ gerçeğini kavrayışını köreltir.
Eğer bireyler kendilerini yaşamlarını şekillendiren şeylerde buluyorlarsa,
bunu şeylerin yasasını—fizik yasası değil ama kendi toplumlarının yasası—vererek
değil ama benimseyerek yaparlar.
Az önce ileri sürmüştüm ki yabancılaşma kavramı
bireyler kendilerini onlara dayatılan varoluş ile özdeşleştirdikleri ve
onda kendi gelişim ve doyumlarını buldukları zaman sorgulanabilir oluyor
görünür. Bu özdeşleşme yanılsama değil ama olgusallıktır. Bununla birlikte,
olgusallık daha ilerleyici bir yabancılaşma evresi oluşturur. Yabancılaşma
bütünüyle nesnel olmuştur; yabancılaşmış özne yabancılaşmış varoluşu tarafından
yutulur. Salt bir boyut vardır, ve her yerde ve tüm biçimlerdedir. İlerlemenin
başarımları ideolojik aklamayı olduğu gibi suçlamayı da püskürtür; bunların
mahkemeleri önünde, ussallıklarının ‘‘yanlış bilinci’’ gerçek bilinç olur.
Bununla birlikte, ideolojinin olgusallığa bu soğruluşu
‘‘ideolojinin sonu’’nu imlemez. Tersine, belirli bir anlamda ileri işleyimsel
ekin onu önceleyenden daha ideolojiktir, çünkü bugün ideoloji üretim
sürecinin kendisindedir.4
Kışkırtıcı bir biçimde, bu önerme yürürlükteki uygulayımbilimsel ussallığın
politik yanlarını açığa serer. Üretici aygıt ve ürettiği mallar ve hizmetler
bir bütün olarak toplumsal dizgeyi ‘‘satar’’ ya da dayatırlar. Kitle ulaşım
ve iletişim araçları, konut, besin ve giysi türündeki metalar, eğlence
ve bilişim işleyiminin direnilemez ürünleri kendileri ile birlikte buyurulan
tutum ve alışkanlıkları, belli anlıksal ve duygusal tepkileri de iletir
ve bunlar tüketicileri az çok hoş bir biçimde üreticilere, ve bunlar aracılığıyla
bütüne bağlarlar. Ürünler beyin yıkayıcı ve bilinç ayarlayıcıdırlar; kendi
yanlışlığına karşı bağışık olan yanlış bir bilinci geliştirirler. Ve bu
yararlı ürünler daha çok toplumsal sınıf için ve daha çok birey için erişilebilir
olurken, beyin yıkama reklam olmaya son verir, bir yaşam yolu olur. Bu
iyi bir yaşam yoludur—öncekinden çok daha iyi—ve iyi bir yaşam yolu olarak,
niteliksel değişime karşı direnir. Böylece bir tek-boyutlu düşünce ve
davranış kalıbı doğar ki, bunda içerikleri nedeniyle yerleşik söylem
ve eylem evrenini aşan düşünce, özlem ve hedefler ya püskürtülür ya da
bu evrenin terimlerine indirgenirler. Verili dizgenin ve onun nicel uzamının
ussallığı tarafından yeniden-tanımlanırlar.
Eğilim bilimsel yöntemdeki bir gelişim ile
ilişkilendirilebilir: fiziksel bilimlerdeki işlemselcilik ile, toplumsal
bilimlerdeki davranışcılık ile. Ortak özellik kavramların irdelenişinde
bütünsel bir görgücülüktür; kavramların anlamları tikel işlemlerin ya da
davranışların temsiline sınırlanır. İşlemsel bakış açısı P. W. Bridgman’ın
uzunluk kavramını çözümlemesi tarafından güzelce örneklenir:5
-
Eğer herhangi bir nesnenin uzunluğunun ne olduğunu söyleyebiliyorsak—ve
fizikçi için daha ötesi gerekli değildir—açıktır ki uzunluk ile ne demek
istediğimizi biliyoruzdur. Bir nesnenin uzunluğunu bulmak için belli fiziksel
işlemleri yerine getirmemiz gerekir. Uzunluk kavramı öyleyse uzunluğu ölçmemizi
sağlayan işlemler saptandıkları zaman saptanır: eş deyişle, uzunluk kavramı
ancak uzunluğun belirlenmesini sağlayan işlemler kümesini kapsar, daha
çoğunu değil. Genel olarak, herhangi bir kavram ile demek istediğimiz şey
bir işlemler kümesinden daha çoğu değildir; kavram karşılık düşen işlemler
kümesi ile anlamdaştır.
Bridgman bu düşünce kipinin bir bütün olarak toplum için geniş imlemlerini
görmüştür:6
-
İşlemsel bakış açısını kabul etmek ‘kavram’ı anlamamızı sağlayan anlamın
salt bir sınırlanışından daha çoğunu gerektirir, ve dahaçok tüm düşünce
alışkanlıklarımızda uzak-erimli bir değişim demektir, öyle ki bundan böyle
düşünürken kendimize işlemsel terimlerde yeterli bir açıklamasını veremeyeceğimiz
kavramları araçlar olarak kullanma iznini vermeyeceğiz.
Bridgman’ın öngörüsü doğru çıkmıştır. Yeni düşünce tarzı bugün felsefede,
ruhbilimde, toplumbilimde ve başka alanlarda başat eğilimdir. En can sıkıcı
kavramların pek çoğu işlemler ya da davranış terimlerinde yeterli bir açıklamalarının
verilemeyeceği gösterilerek ‘‘ortadan kaldırılırlar.’’ Köktenci görgücü
saldırı (daha sonra VII. ve VIII. Bölümlerde bunun görgücü olma savını
irdeleyeceğim) böylece anlığın entellektüeller tarafından değersizleştirilmesi
için yöntembilimsel aklamayı sağlar—bir olguculuk/pozitivizm ki, Usun aşkın
öğelerini yadsıyışında, toplumsal olarak istenen davranışın akademik alandaki
koşutunu oluşturur.
Yerleşik akademik düzenin dışında, ‘‘tüm düşünce
alışkanlıklarımızdaki uzak-erimli değişim’’ daha ciddidir. Düşünceleri
ve hedefleri yürürlükteki dizge tarafından dayatılan düşünce ve hedeflerle
eşgüdümlü kılmaya, onları dizge içerisinde sınırlamaya, ve dizge ile uzlaşmaz
olanları püskürtmeye hizmet eder. Böyle bir tek-boyutlu olgusallığın saltanatı
özdekçiliğin egemen olduğu, ve tinsel, metafiziksel, ve bohem uğraşların
tükenip gitmekte oldukları anlamına gelmez. Tersine, bu tür yeterince örnek
vardır: ‘‘Bu hafta birlikte tapınalım,’’ ‘‘Neden Tanrıyı denemeyelim,’’
Zen, varoluşçuluk, ve
beat yaşam yolları vb. Ama böyle başkaldırı
ve aşkınlık kipleri bundan böyle statüko ile çelişkili ve bundan böyle
olumsuz değildirler. Bunlar, tersine, kılgısal davranışcılığın törensel
yanını, onun zararsız olumsuzlamasını oluştururlar ve statüko tarafından
onun sağlıklı diyetinin parçası olarak çabucak sindirilirler.
Tek-boyutlu düşünce politika tasarımcıları
ve onların kitle-bilişim pazarlamacıları tarafından dizgesel olarak geliştirilir.
Bunların söylem evrenleri kendini-doğrulayan varsayımlar tarafından kalabalıklaştırılır,
ve bunlar aralıksız olarak ve tekelci bir biçimde yinelenerek hipnotize
edici tanımlar ya da buyruklar olurlar. Örneğin, Özgür Dünyanın ülkelerinde
işleyen (ve üzerinde işlem yapılan) kurumlar ‘‘özgür’’dürler; başka aşkın
özgürlük kipleri tanım gereği ya anarşizm, komünizm, ya da propagandadırlar.
Özel girişime özel girişimin kendisinden (ya da hükümet sözleşmelerinden)
gelmeyen tüm karışmalar—örneğin evrensel ve kapsamlı sağlık sigortası,
ya da doğanın neredeyse her yönde işleyen tecimselleşmeden korunması, ya
da özel kârı incitebilen kamu hizmetlerinin kuruluşu—tüm bunlar ‘toplumcu’durlar.
İşi bitirilmiş olguların bu totaliter mantığı Doğuda karşı eşini bulur.
Orada, özgürlük ortaklaşacı bir rejim tarafından kurulmuş yaşam yoludur,
ve tüm öteki aşkın özgürlük kipleri ya anamalcı, ya düzeltmeci, ya da sol-bölüngücüdürler.
Her iki kampta da, işlemsel-olmayan düşünceler davranışsal-olmayan ve yıkıcı
düşüncelerdir. Düşüncenin devimi Usun kendisinin sınırları olarak görünen
engellerde durdurulur.
Düşüncenin böyle sınırlanışı hiç kuşkusuz yeni değildir.
Yükselen modern ussalcılık, görgül biçiminde olduğu gibi kurgul biçiminde
de, bir yanda bilimsel ve felsefi yöntemdeki aşırı eleştirel köktencilik,
ve öte yanda yerleşik ve işlev gören toplumsal kurumlara karşı tutumda
eleştirel-olmayan bir suskunluk arasında çarpıcı bir zıtlık gösterir. Böylece
Descartes’ın ego cogitansı ‘büyük kamu organlarını’ dokunulmamış
olarak bırakırken, Hobbes ise ‘‘şimdi her zaman yeğlenmeli, ileri
sürülmeli, ve en iyi olarak görülmelidir’’ diyordu. Kant devrimi
eğer
bütünü örgütlemeyi ve yıkıcılığı önlemeyi başarıyorsa ve ancak başardığı
zaman aklamakta Locke ile anlaşıyordu.
Bununla birlikte, bu uyuşumcu Us kavramları her
zaman ‘‘büyük kamu organları’’nın açık sefillik ve türesizlikleri ve onlara
karşı etkili, az çok bilinçli başkaldırı tarafından çürütüldüler. Şeylerin
yerleşik durumundan gerçek bir kopuşu kışkırtmış ve buna izin vermiş olan
toplumsal koşullar vardı; politik olduğu gibi kişisel de olan bir boyut
vardı ki orada kopma, gücünü ve hedeflerinin geçerliğini sınayarak, etkili
bir karşıtçılığa gelişebiliyordu.
Bu boyutun toplum tarafından aşamalı bir biçimde
kapatılışı ile, düşüncenin kendini-sınırlaması daha büyük bir imlem kazanır.
Bilimsel-felsefi ve toplumsal süreçler arasındaki, kuramsal ve kılgısal
Us arasındaki karşılıklı ilişki kendini bilim adamlarının ve felsefecilerin
‘‘arkalarından’’ gizlice ileri sürer. Toplum bütün karşıtlıkçı işlem ve
davranış tiplerini yasaklar; sonuçta, onlara ilişkin kavramlar yanılsamalara
çevrilir ve anlamsızlaştırılır. Tarihsel aşkınlık bilime ve bilimsel düşünceye
kabul edilmeyerek metafiziksel aşkınlık olarak görünür. Bütününde bir ‘‘düşünce
alışkanlığı’’ olarak uygulanan işlemsel ve davranışsal bakış açısı yerleşik
söylem ve eylem, gereksinimler ve özlemler evreninin görüşü olur. ‘‘Usun
hilesi,’’ çoğu kez olduğu gibi, var olan güçlerin çıkarına çalışır. İşlemsel
ve davranışsal kavramlar üzerinde diretme düşünce ve davranışı verili olgusallığa
karşı ve baskılanmış almaşıklar uğruna kurtarmaya yönelik
çabalara karşı dönmektedir. Kuramsal ve kılgısal Us, akademik ve toplumsal
davranışcılık, ortak zeminde buluşurlar: bilimsel ve uygulayımsal ilerlemeyi
bir denetleme aracına dönüştüren ileri bir toplumun zemininde.
‘‘İlerleme’’ yansız bir terim değildir; belirli
ereklere doğru devinir ve bu erekler insan koşulunu iyileştirmenin olanakları
tarafından tanımlanırlar. İleri işleyim toplumu öyle bir evreye yaklaşmaktadır
ki orada daha öte ilerleme ilerlemenin şimdiki yönünün ve örgütlenişinin
köktenci devrilişi isteminde bulunacaktır. Bu evreye, özdeksel üretim (zorunlu
hizmetleri de kapsamak üzere) tüm dirimsel gereksinimlerin zorunlu emek
zamanı kıyısal bir zamana indirgenerek doyurulabileceği düzeye dek özedimlileştirilince
erişilecektir. Bu noktadan öteye, uygulayımsal ilerleme zorunluk alanını
aşacak, ussalığının sınırlanışı anlamına gelen bir denetim ve sömürü aracı
olarak hizmet etmeye son verecektir; uygulayımbilim doğanın ve toplumun
barışçıllaştırılması için savaşımda yetilerin özgür oyununa boyun eğecektir.
Böyle bir durum Marx’ın ‘‘emeğin kaldırılışı’’ düşüncesinde
öngörülmüştür. ‘‘Varoluşun barışçıllaştırılması’’ terimi yerleşik toplumlar
içerisindeki çelişkileri dönüştüren ve askıya alan bir uluslararası çatışma
yoluyla küresel bir savaşın eşiğine doğru ilerleyen bir dünyanın tarihsel
almaşığını belirtmek için daha uygun görünür. ‘‘Varoluşun barışçıllaştırılması’’
insanın insan ile ve doğa ile savaşımının öyle koşullar altında gelişimi
demektir ki, karşı karşıya gelen gereksinimler, istekler ve özlemler bundan
böyle egemenlik ve darlıktaki güçlü çıkarlar tarafından örgütlenmez, bu
savaşımın yokedici biçimlerini sürdüren bir örgütlenişi yaratmazlar.
Bu tarihsel almaşığa karşı bugünün kavgası altta
yatan nüfusta sağlam bir kitlesel destek bulur, ve ideolojisini düşünce
ve davranışın verili olgular evrenine doğru katı yöneliminde bulur. Bilim
ve uygulayımbilimin başarımları tarafından geçerli kılınarak, artan üretkenliği
ile aklanarak, statüko tüm aşkınlığı püskürtür. Kendi uygulayımsal ve anlıksal
başarımları zemininde barışçıllaşma olanağı ile yüz yüze, olgun işleyim
toplumu kendini bu almaşığa karşı kapatır. İşlemselcilik, kuramda ve kılgıda,
durdurmanın
kuram ve kılgısı olur. Apaçık dinamiklerinin altında, bu toplum baştan
sona statik bir yaşam dizgesidir: ezici üretkenliğinde ve yararlı eşgüdümünde
öz-güdümlüdür. Uygulayımsal ilerlemenin durdurulması saptanan yönde büyümesi
ile elele gider. Statüko tarafından dayatılan politik zincirlere karşın,
uygulayımbilimin barışçıllaşmanın koşullarını yaratma yeteneğinde görünmesi
ile orantılı olarak, insanların bu almaşığa karşı ansal ve bedensel örgütlenişleri
de yeğinleşir.
İşleyim toplumunun en ileri alanları baştan
sona şu iki özelliği sergilerler: uygulayımbilimsel ussallığın tamamlanışına
doğru bir eğilim, ve bu eğilimi yerleşik kurumlar içerisinde durdurma yönünde
yeğin çabalar. Bu uygarlığın iç çelişkisi buradadır: ussallığındaki usdışı
öğe. Bu onun başarımlarının özelliğidir. Uygulayımbilimi ve bilimi kendisinin
yapan işleyim toplumu insan ve doğa üzerinde daha da etkili bir egemenlik
için, kaynaklarının daha da etkili bir kullanımı için örgütlenir. Bu çabaların
başarımları insan gerçekleşmesinde yeni boyutlar açtığı zaman, bu toplum
usdışı olur. Barış için örgütlenme savaş için örgütlenmeden ayrıdır; varoluş
için savaşıma hizmet etmiş olan kurumlar varoluşun barışçıllaştırılmasına
hizmet edemezler. Bir erek olarak yaşam bir araç olarak yaşamdan nitel
olarak ayrıdır.
Böyle nitel olarak yeni bir varoluş kipi hiçbir
zaman salt ekonomik ve politik değişimlerin bir yan-ürünü olarak, zorunlu
öngereği oluşturan yeni kurumların az çok kendiliğinden bir etkisi olarak
tasarlanamaz. Nitel değişim ayrıca üzerine bu toplumun dayandığı
uygulayımsal
temelde de bir değişimi gerektirir—bir temel ki, saldırgan bir yönetim
nesnesi olarak insanın ‘‘ikinci doğası’’nın kararlı kılınmasını sağlayan
ekonomik ve politik kurumları destekler. İşleyimselleşme uygulayımları
politik uygulayımlardır; böyle iken, Us ve Özgürlüğün olanaklarını önceden
yargılarlar.
Hiç kuşkusuz, emek emeğin indirgenmesini öncelemeli,
ve işleyimcileşme insan gereksinim ve doyumlarının gelişimini öncelemelidir.
Ama tüm özgürlük yabancı zorunluğun yenilmesi üzerine bağımlıyken, özgürlüğün
olgusallaşması bu yenginin uygulayımları üzerine bağımlıdır. En
yüksek emek üretkenliği emeğin sürdürülmesi için kullanılabilir, ve en
etkili işleyimcileşme gereksinimlerin sınırlamasına ve ayarlanmasına hizmet
edebilir.
Bu noktaya ulaşıldığında, baskıcı egemenlik—gönenç
ve özgürlük kılığında—özel ve kamusal varoluşun tüm alanlarına genleşir,
tüm asıl karşıtçılığı içine katar, tüm almaşıkları soğurur. Uygulayımbilimsel
ussallık politik ırasını açığa serer: bir yandan daha iyi bir egemenliğin
büyük aracı olurken, öte yandan gerçekten totaliter bir evren yaratarak
burada toplum ve doğanın, anlık ve bedenin bu evrenin savunulması için
sürekli bir seferberlik durumunda tutulmasını başarır.
1 Bkz.
2. böl. kitap sayfası 49. GERİ
2Bkz.
2. böl. kitap sayfası 43. GERİ
3Ailenin işlevinde değişim
burada belirleyici bir rol oynar; onun ‘‘toplumsallaştırıcı’’ işlevleri
giderek artan bir biçimde dış kümeler ve kitle iletişim araçları tarafından
ele geçirilir. Bkz.
Eros ve Uygarlık, İstanbul, İdea Yayınları,
1995, s. 67s.
GERİ
4Theodor W. Adorno,
Prismen.
Kulturkritik und Gesellschaft. Frankfurt: Suhrkamp, 1955, s. 24 vs.
GERİ
5P.W. Bridgman, The
Logic of Modern Physics (New York: Macmillan,1928), s. 5. İşlemsel
öğreti o günden bu yana arındırılmış ve sınırlandırılmıştır. Bridgman’ın
kendisi işlem kavramını kuramcının ‘‘kağıt-kalem’’ işlemlerini kapsayacak
denli genişletmiştir (bkz. Philipp J. Frank, The Validation of Scientific
Theories [Boston: Beacon Press, 1954], Chap. II). Ana dürtü aynı kalır:
kalem-kağıt işlemlerinin, ‘‘gerçi belki dolaylı da olsa, en sonunda araçlı
işlemler ile bir ilişki içine girebilmeleri istenebilir birşeydir.’’ GERİ
6P. W. Bridgman, The
Logic of Modern Physics, s. 31. GERİ







© İDEA YAYINEVİ 1999
Bu sayfa 12/02/1999 tarihinde yüklenmiştir