|
Sınırları
Aşmak:
Quantum Yerçekiminin
Dönüştürücü
Bir Hermeneutiğine
Doğru
Alan D. Sokal
Çeviren: Aziz
Yardımlı
© 1999
(Çeviri Alan Sokal'ın izniyle)
|
Disiplinler arası sınırları aşmak ... devirici
bir üstenim[dir] çünkü kabul edilen algılama yollarının
kutsallığını çiğnemesi olasıdır. Doğal bilimler ve insan
bilimleri arasındaki sınırlar en sağlamlaştırılmış sınırlar
arasında olmuşlardır.
—Valerie Greenberg, Transgressive
Readings (1990, 1)
İdeolojinin eleştirel bilime dönüşümü için savaşım ...
bilimin biricik saltık ilkesinin bilim ve ideolojinin
tüm varsayımlarının eleştirisi olması gerektiği temeli
üzerinde ilerler.
—Stanley Aronowitz, Science as Power
(1988b, 339)
Birçok doğa bilimci, ve özellikle fizikçi vardır ki toplumsal
ve kültürel eleştiri ile ilgilenen bilim dallarının kendi
araştırmalarına belki de yalnızca kıyısal olmanın dışında
katkıda bulunacak herhangi birşeyleri olabileceği görüşünü
reddetmeyi sürdürürler. Bunlar dünya görüşlerinin temellerinin
kendilerinin böyle bir eleştirinin ışığında gözden geçirilmesi
ya da yeniden oluşturulması düşüncesine ise çok daha uzak
dururlar. Tersine, Batı entellektüel bakış açısı üzerindeki
uzun Aydınlanma-sonrası hegemonyanın dayattığı inağa sarılırlar.
Bu inağı kısaca şöyle özetleyebiliriz: Dışsal bir dünya
vardır ki, özellikleri herhangi bir bireysel insandan,
aslında bir bütün olarak insanlıktan bağımsızdır; bu özellikler
‘‘bengi’’ fiziksel yasalarda kodlanmıştır; ve insanlar
(sözde) bilimsel yöntem tarafından belirlenen ‘‘nesnel’’
işlemlere ve bilgikuramsal ilkelere uygun olarak bu yasaların
güvenilir, ama ne yazık ki eksik ve geçici bilgisini elde
edebilirler.
Ama yirminci yüzyıl bilimindeki derin kavramsal değişimler
bu Descartes-Newton metafiziğinin temellerini zayıflatmıştır;1
bilim tarihi ve felsefesi üzerine eleştirel incelemeler
bu metafiziğin inanılabilirliği üzerine daha öte kuşkular
düşürmüştür;2
ve, en yakınlarda, feminist ve poststruktüralist eleştiriler
Batı bilimsel uygulayımının ana akışının tözsel içeriğini
gizemsel öğelerinden temizlemişler, ‘‘nesnellik’’ görünüşü
arkasında gizlenen egemenlik ideolojisini ortaya sermişlerdir.3
Böylece giderek artan bir biçimde açığa çıkmıştır ki,
fiziksel ‘‘olgusallık,’’ toplumsal ‘‘olgusallık’’tan daha
az olmamak üzere, temelde toplumsal ve dilbilimsel bir
yapıdır; bilimsel ‘‘bilgi,’’ nesnel olmaktan uzak, onu
üreten kültürün başat ideolojilerini ve güç ilişkilerini
yansıtır ve kodlandırır; bilimin gerçeklik savları özünlü
olarak kuram-yüklü ve kendine-göndermelidir; ve sonuçta,
bilimsel topluluğun söylemi, tüm yadsınamayacak değerine
karşın, uyumsuz ya da kıyısallaştırılmış topluluklardan
doğan karşı-hegemonik anlatılar açısından ayrıcalıklı
bir bilgikuramsal konum ileri süremez. Bu temalar, belli
bir vurgu ayrımına karşın, Aronowitz’in quantum mekaniğini
üreten kültürel dokuyu çözümlemesinde;4
Ross’un quantum-sonrası bilimdeki karşıtlıkçı söylemleri
tartışmasında;5
Irigaray’ın ve Hayles’in sıvı mekaniğinde eşey yorumlarında
[exegeses of gender];6
ve Harding’in genel olarak doğa bilimlerinin ve özel olarak
fiziğin temelinde yatan eşey ideolojisini kapsamlı eleştirisinde
saptanabilirler.7
Burada amacım quantum yerçekimindeki son gelişmeleri, Heisenberg’in
quantum mekaniğini ve Einstein’ın genel göreliliğini
birbirleri ile bireştiren ve ortadan kaldıran yeni fizik
dalını dikkate alarak, bu derin çözümlemeleri bir adım
ileri götürmektir. Quantum yerçekiminde, göreceğimiz gibi,
uzay-zaman çoklusu nesnel fiziksel bir olgusallık olarak
varolmaya son verir; geometri ilişkisel ve bağlamsal olur;
ve ön bilimin temel kavramsal kategorileri—aralarında
‘varoluş’un kendisi—belkili olurlar ve görelileştirilirler.
Bu kavramsal devrimin gelecekteki bir postmodern ve kurtarıcı
bilimin içeriği için derin imlemleri olduğunu tanıtlamaya
çalışacağım.
Yaklaşımım şöyle olacaktır: İlk olarak quantum mekaniği
tarafından ve klasik genel görelilik tarafından yaratılan
felsefi ve ideolojik sorunların bir bölümünü çok kısaca
gözden geçireceğim. Sonra doğmakta olan quantum yerçekimi
kuramının anahatlarının taslağını verecek ve yarattığı
kimi kavramsal sorunları tartışacağım. Son olarak, bu
bilimsel gelişmelerin kültürel ve politik imlemleri üzerine
yorumlar getireceğim. Vurgulamam gerek ki bu yazı zorunlu
olarak deneysel ve ön bir girişimdir; ve ortaya koyduğum
soruların tümünü yanıtlama gibi bir savım yoktur. Amacım
dahaçok okurların dikkatini fizik bilimindeki bu önemli
gelişmelere çekmek ve elimden geldiğince felsefi ve politik
imlemlerinin bir taslağını vermektir. Burada matematiği
bir enaza indirgemeye çalıştım; ama ilgilenen okurların
tüm gerekli ayrıntıları bulacakları göndermeleri vermeyi
gözardı etmedim.
Quantum Mekaniği:
Belirsizlik, Tümleyicilik, Süreksizlik
ve Ara-bağıntılılık |
Niyetim burada quantum mekaniğinin kavramsal temelleri
üzerine kapsamlı bir tartışmaya girişmek değil.8
Burada quantum mekaniğinin eşitliklerini ciddi olarak
incelemiş olan herkesin Heisenberg’in ünlü belirsizlik
ilkesinin ölçülü/measured (sözcük oyununu bağışlayın)
özetini onaylayacağını söylemek yeterlidir:
Bundan böyle parçacığın davranışından gözlem
sürecinden bağımsız olarak söz edemeyiz. Son bir sonuç
olarak, quantum kuramında matematiksel olarak formüle edilmiş
doğal yasalar bundan böyle öğesel parçacıkların kendilerini
değil ama onlara ilişkin bilgimizi ele alır. Ne de bundan
böyle bu parçacıkların uzayda ve zamanda nesnel olarak
varolup olmadıklarını sormak olanaklıdır.
Çağımızın sağın bilimlerinde doğanın tablosundan söz ettiğimiz
zaman, demek istediğimiz şey doğanın bir tablosundan çok
doğa ile ilişkilerimizin bir tablosudur. Bilim bundan böyle
doğanın karşısına nesnel bir gözlemci olarak çıkmaz, ama
kendisini insan [evet] ve doğa arasındaki bu karşılıklı
oyundaki bir oyuncu olarak görür. Bilimsel çözümleme, açıklama
ve sınıflandırma yöntemi sınırlarının bilincine varmıştır,
ve bunların bilimin araya girmesi yoluyla araştırma nesnesini
başkalaştırması ve yeniden şekillendirmesi olgusundan doğdukları
anlaşılmıştır. Başka bir deyişle, yöntem ve nesne bundan
böyle ayırılamazlar. 9;10
Aynı çizgide Nielsh Bohr şunları yazdı:
Sıradan fiziksel anlamda bağımsız bir olgusallık
ne fenomenlere yüklenebilir ne de gözlem yapanlara.11
Stanley Aronowitz, inandırıcı bir yolda, bu dünya görüşünü
Birinci Dünya Savaşını önceleyen ve sonralayan yıllarda
Orta Avrupa’da yaşanan liberal hegemonya bunalımına dek
götürmüştür.12;13
Quantum mekaniğinin ikinci bir önemli yanı ondaki tümleyicilik
ya da eytişimcilik ilkesidir. Işık bir parçacık mıdır
yoksa bir dalga mıdır? Tümleyicilik ‘‘parçacık ve dalga
davranışının karşılıklı olarak dışlayıcı olduklarının,
ama gene de tüm fenomenlerin tam bir betimlemesi için
her ikisinin de zorunlu olduklarının anlaşılmasıdır.’’14
Daha genel olarak, der Heisenberg,
atomik dizgeleri betimlemek için kullandığımız
değişik sezgisel tablolar, gerçi verili deneyler için
tam olarak yeterli olsalar da, gene de karşılıklı olarak
dışlayıcıdırlar. Böylece, örneğin Bohr atomu çevresinde
elektronların döndükleri özeksel bir atomik çekirdeği
olan küçük ölçek bir gezegenler dizgesi olarak betimlenebilir.
Bununla birlikte, başka deneyler için atom çekirdeğinin
sıklıkları atomdan yayılan ışımanın ırasalı olan bir durgun
dalgalar dizgesi tarafından kuşatılı olduğunu imgelemek
daha uygun olabilir. Son olarak, atomu kimyasal olarak
irdeleyebiliriz. Her tablo doğru yerde kullanıldığı zaman
geçerlidir, ama değişik tablolar çelişkilidir ve dolayısıyla
onlara karşılıklı olarak tümleyici deriz.15
Ve bir kez daha Bohr:
Bir ve aynı nesnenin tam olarak durulaştırılması
tek bir betimlemeyi püskürten çeşitli bakış açılarını
gerektirebilir. Aslında, sözcüğün sağın anlamıyla konuşursak,
herhangi bir kavramın bilinçli çözümlemesi dolaysız uygulaması
ile bir dışlama ilişkisi içinde durur.16
Postmodernist bilgikuramının bu öncelenmesi hiçbir biçimde
raslantısal değildir. Tümleyicilik ve yapısızlaştırma arasındaki
derin bağıntılar yakınlarda Froula17
ve Honner18
tarafından, ve büyük bir derinlikle Plotnistsky19;20;21
tarafından durulaştırılmıştır.
Quantum fiziğinin bir üçüncü yanı süreksizlik ya da kopukluktur:
Bohr’un açıkladığı gibi,
[quantum kuramının] öz[ü] herhangi bir atomik sürece
özsel bir süreksizlik, ya da daha doğrusu klasik
kuramlara tam olarak yabancı olan ve Planck’ın eylem nicesi
tarafından simgeselleştirilen bir bireysellik yükleyen
o quantum konutlamasında anlatılabilir.22
Yarım yüzyıl sonra, ‘‘quantum sıçraması’’ anlatımı gündelik
sözlüğümüze öylesine girmiştir ki, onu fiziksel kuramdaki
kökenlerinin herhangi bir bilinci olmaksızın kullanmaya
yatkınızdır.
Son olarak, Bell’in kuramı23
ve yakınlardaki genelleştirilmeleri24
burada ve şimdi yapılan bir gözlem ediminin yalnızca gözlemlenen
nesneyi değil—Heisenberg’in bize dediği gibi—, ama keyfi
bir uzaklıktaki bir nesneyi de (diyelim ki Andromeda galaksisindeki)
etkileyebileceğini göstermiştir. Bu fenomen—ki Einstein
tarafından ‘‘tekinsiz’’ olduğu söylenmiştir—geleneksel
mekanistik uzay, nesne ve nedensellik kavramlarının köktenci
bir yeniden değerlendirilmesini dayatır,25
ve evreni karşılıklı bağıntılılık ve bütünlükçülük [(w)holism]
tarafından, fizikçi David Bohm’un ‘‘dolaşık düzen’’26
dediği şey tarafından ıralanmış olarak alan almaşık bir
dünya görüşünü düşündürür. Quantum fiziğinden bu içgörülerin
Yeni Çağ yorumları sık sık aklanamayan kurguculukta denize
atılmıştır, ama uslamlamanın genel sağlamlığı yadsınamaz.27
Bohr’un sözlerinde, ‘‘Planck’ın öğesel eylem nicesini
buluşu atom fiziğine özünlü öyle bir bütünlük özelliğini
ortaya sermiştir ki, özdeğin sınırlı bölünebilirliği biçimindeki
antik düşüncenin çok ötelerine gider.’’28
Klasik Genel Göreliliğin Hermeneutiği |
Newton’un mekanistik dünya görüşünde, uzay ve zaman ayrı
ve saltıktırlar.29
Einstein’ın özel görelilik kuramında (1905), uzay ve zaman
arasındaki ayrım çözünür: yalnızca yeni bir birlik, dört-boyutlu
uzay-zaman vardır, ve gözlemcinin ‘‘uzay’’ ve ‘‘zaman’’ı
algısı devim durumuna bağımlıdır.30
Hermann Minkowski’nin ünlü sözlerinde (1908):
Bundan böyle kendinde uzay ve kendinde zaman
salt gölgelere sönüp gitmeye mahkumdurlar, ve yalnızca
ikisinin bir tür birliği bağımsız bir olgusallığı koruyacaktır.31
Gene de, Minkowski uzay-zamanının temelde yatan geometrisi
saltık kalmayı sürdürür.32
Köktenci kavramsal kopuş Einstein’ın genel görelilik kuramında
(1915) olur: uzay-zaman geometrisi yerçekimi alanını kendi
içinde kodlayarak olumsal ve dinamik olur. Matematiksel
olarak, Einstein geriye Euklides’e (ki sıkıntısı bugün bile
lise öğrencilerine dayatılır!) giden gelenekten kopar, ve
bunun yerine Riemann tarafından geliştirilen Euklides-dışı
geometriyi kullanır. Einstein’ın eşitlikleri yüksek bir
düzeyde doğrusal-olmayan eşitliklerdir ki, geleneksel olarak
yetiştirilmiş matematikçilerin onları çözmeyi çok güç bulmalarının
nedeni budur.33
Newton’un yerçekimi kuramı Einstein’ın eşitliklerinin kaba
(ve kavramsal olarak aldatıcı) budanmasına karşılık düşer
ve doğrusal-olmama özelliğini bütünüyle gözardı eder. Einstein’ın
genel göreliliği öyleyse Newton’un kuramının tüm kabul edilen
başarılarını altına alır, ve bu arada Newton’un ötesine
giderek doğrudan doğruya doğrusal-olmama özelliğinden doğan
kökten yeni fenomenleri öngörür: yıldız ışığının güneş tarafından
bükülmesi, Merkür’ün günberisinin gerilemesi, ve yıldızların
yerçekimine bağlı olarak kara deliklere çöküşleri.
Genel görelilik öylesine tekinsizdir ki, sonuçlarından
kimileri—ki yanlışsız matematik tarafından çıkarsanır
ve astrofiziksel gözlem tarafından giderek artan bir biçimde
doğrulanırlar—kulağa bilim-kurgu romanları gibi gelir.
Kara-delikler şimdi iyi bilinirler, ve kurt-delikleri
haritalar oluşturmaya başlamıştır. Belki de daha az tanıdık
olan şey Gödel’in zamansı kapalı eğrileri kabul eden bir
Einstein uzay-zamanı kurgusudur: eş deyişle, bir evren
ki onda birinin kendi geçmişine yolculuk yapması olanaklı
olacaktır!34
Böylece genel görelilik bize kökten yeni ve sezgiye-aykırı
uzay, zaman ve nedensellik kavramları dayatır;35;36;37;38
böylece yalnızca doğal bilimler üzerinde değil, ama felsefe,
yazınsal eleştiri ve insan bilimleri üzerinde de derin
bir etkide bulunmuş olması şaşırtıcı değildir. Örneğin,
otuz yıl önce Les Langages Critiques et les Sciences
de l’Homme üzerine ünlü bir sempozyumda Jean Hyppolite
Jacques Derrida’nın bilimsel söylemdeki yapı ve im kuramı
hakkında keskin bir soru sordu:
Örneğin belli cebirsel kurulumların/kümelerin
[constructions [ensembles]] yapılarını [structure]
aldığım zaman, özek nerededir? Özek belli bir yolda öğelerin
karşılıklı oyununu anlamamıza izin veren genel kuralların
bilgisi midir? Yoksa özek kurulumun içersinde tikel bir
ayrıcalıktan yararlanan belli öğeler midir? Örneğin, Einstein’da
görgül kanıtın bir tür ayrıcalığının sonunu görürüz. Ve
bu bağıntıda bir değişmezin, bir uzay-zaman bileşimi olan,
deneyimi yaşayan deneycilerin herhangi birine ait olmayan,
ama bir bakıma bütün yapıya egemen olan bir değişmezin
ortaya çıktığını görürüz; ve değişmezin bu kavramı, özek
bu mudur?39
Derrida’nın kavrayışlı yanıtı klasik genel göreliliği özünden
yakaladı:
Einstein değişmezi bir değişmez değildir, bir
özek değildir. O değişebilirliğin kavramının kendisidir—o,
son olarak, oyunun kavramıdır. Başka bir deyişle, birşeyin
kavramı, kendisinden başlayarak bir gözlemcinin alana
egemen olabileceği bir özeğin kavramı değil, ama oyunun
kavramının kendisidir.40
Matematiksel terimlerde, Derrida’nın gözlemi doğrusal-olmayan
uzay-zaman biçim-değişimleri/diffeomorphisms (uzay-zaman
çoklusunun sonsuz ölçüde ayrımlaşabilen ama zorunlu olarak
analitik olmayan kendini-haritalamaları/self-mappings)
altında Einstein alan
eşitliğinin değişmezliği ile ilgilidir. Anahtar nokta bu
değişmezlik kümesinin ‘‘geçişli olarak davranması’’dır:
Bu demektir ki herhangi bir uzay-zaman noktası, eğer herşeye
karşın varsa, herhangi bir başkasına dönüştürülebilir. Bu
yolda sonsuz-boyutlu değişmezlik kümesi gözlemci ve gözlenen
arasındaki ayrımı siler; Euklides’in pi ve Newton’un
G değerleri, daha önceden değişmez ve evrensel olduklarının
düşünülmesine karşın, şimdi kaçınılmaz tarihsellikleri içinde
algılanırlar; ve varsayılan gözlemci öldürücü bir biçimde
özek-sizleşir, bundan böyle yalnızca geometri tarafından
tanımlanamayan bir uzay-zaman noktası ile herhangi bir epistemik
halkadan koparılır.
Quantum Yerçekimi: İp, Dalga ya da
Biçim-Gelişimli Alan? |
Bununla birlikte, bu yorum, klasik genel görelilik içersinde
yeterli olsa da, doğmakta olan postmodern quantum yerçekimi
görüşü içersinde tamamlanmamış görünür. Yerçekimi alanı—cisimselleşmiş
geometri—bir karşılıklı-değişmeyen/non-commuting
(ve dolayısıyla doğrusal-olmayan) işlemci olduğu zaman
bile, ’nin
geometrik bir kendilik olarak klasik yorumu nasıl desteklenebilir?
Şimdi yalnızca gözlemci değil ama geometri kavramının
kendisi ilişkisel ve bağlamsal olur.
Quantum kuramının ve genel göreliliğin bireşimi böylece
kuramsal fiziğin özeksel çözülmemiş sorunudur;41
bugün hiç kimse, ortaya çıktığında ve ortaya çıkarsa,
bu bireşimin—içeriği bir yana—dilinin ve ontolojisinin
[varlık durumunun] ne olacağını güvenle önceden belirleyecek
durumda değildir. Gene de kuramsal fizikçilerin quantum yerçekimini
anlama girişimlerinde kullandıkları eğretilemeleri ve
imgeleri tarihsel olarak yoklamak yararlıdır.
Geometriyi Planck ölçeğinde (yaklaşık 10—33
cm) görselleştirmek için en erken girişimler onu ‘‘uzay-zaman
köpüğü’’ olarak betimlediler: karmaşık ve hep değişen
bir karşılıklı bağıntılar topolojisini paylaşan uzay-zaman
eğrisi kabarcıkları.42
Ama fizikçiler belki de o sıralar topoloji ve çoklu kuramının
yetersiz gelişiminden ötürü bu yaklaşımı daha ileri götürmeyi
başaramadılar (aşağıya bkz.).
1970’lerde fizikçiler daha da uylaşımsal bir yaklaşımı
denediler: Einstein’ın eşitliklerini hemen hemen doğrusalmış
gibi alarak yalınlaştırdılar ve daha sonra quantum alan kuramının
ölçün yöntemlerini böyle aşırı yalınlaştırılmış eşitliklere
uyguladılar. Ama bu yöntem de başarısızlığa uğradı: Einstein’ın
genel göreliliğinin, uygulayımsal dilde, ‘‘tedirgin edici
bir yolda yeniden normalleştirilemez/perturbatively
nonrenormalizable’’ olduğu ortaya çıktı.43
Bu demektir ki Einstein’ın genel göreliliğinin güçlü doğrusal-olmama
özellikleri kurama özünlüdür; doğrusal-olmama özelliklerinin
zayıf oldukları sayıltısı yönünde herhangi bir girişim
açıkça kendi ile çelişkilidir. (Bu şaşırtıcı değildir:
hemen-hemen-doğrusal yaklaşım genel göreliliğin örneğin
kara delikler gibi en kendine özgü özelliklerini yokeder.)
1980’lerde ip kuramı olarak bilinen çok değişik bir yaklaşım
popüler oldu: burada özdeğin temel bileşenleri noktamsı
parçacıklar değil ama dahaçok çok küçük (Planck ölçeğinde)
kapalı ve açık iplerdir.44
Bu kuramda, uzay-zaman çoklusu nesnel fiziksel bir olgusallık
olarak varolmaz; tersine, uzay-zaman türetilmiş bir kavramdır,
yalnızca büyük uzunluktaki ölçeklerde geçerli bir yaklaşıklıktır
(ki burada ‘‘büyük’’ ‘‘10—33
cm’den çok daha büyük’’ demektir!). Bir süre için ip kuramının
birçok coşkulu yandaşı bir Herşeyin Kuramına doğru yaklaştıklarını
düşündüler—alçakgönüllülük erdemlerinden biri değildir—ve
kimileri henüz öyle düşünmeyi sürdürür. Ama ip kuramındaki
matematiksel güçlükler üstesinden gelinemeyecek güçlüklerdir,
ve yakın bir zamanda çözülebilecekleri gibi bir görüş
açık olmaktan uzaktır.
Daha yakınlarda, küçük bir fizikçiler kümesi alan kuramının
tam doğrusal-olmama özelliklerinin gerçekte Newton mekaniği
ile başlayan bir tarihsel sürecin doruğu olduklarını ileri
sürdüler: Newton’un kopuşu bilimsel girişimi öyle bir
dünyaya yöneltmiştir ki, orada duyu algısının çok az değeri
vardır, bir dünya ki fizikçilerin nesnesinin desteklerinin
kendilerinin ortadan kaldırılmasına götürebilir: evrenin
ve onu oluşturan cisimlerin özdeğinin (yüklemleri ne olursa
olsun). Dahası [d’ailleurs], bu bilimin kendisinde
çatlaklar vardır: örneğin, quantum kuramı/alan kuramı, katıların
mekaniği/sıvıların dinamiği. Ama inceleme altındaki
özdeğin algılanamazlığı sık sık kendisi ile birlikte keşiflerde
sağlamlık biçimindeki paradoksal ayrıcalığı, ve kuvvet
alanlarının sonsuzluğunun [l’in-fini] çözümlemlemesinin
bir gecikmesini, giderek bir terkedilmesini getirir. Burada
‘‘dahası’’ ya da ‘‘bunun yanısıra’’ demek olan (‘‘bununla
birlikte’’ demek olmayan) ‘‘d’ailleurs’’ sözcüğünün çevirisini
düzelttim.
Einstein’ın genel göreliliği, ve—Abhay Ashtekar tarafından
bulunan yeni bir matematiksel simgecilik kullanarak—karşılık
düşen quantum kuramının yapısını görselleştirme girişiminde
bulunmuşlardır.45
Elde ettikleri tablo merak uyandırıcıdır: İp kuramında
olduğu gibi, uzay-zaman çoklusu yalnızca büyük uzaklıklarda
geçerli bir yaklaşıklıktır, nesnel bir olgusallık değil.
Küçük (Planck ölçeği) uzaklıklarda, uzay-zaman geometrisi
bir örgüdür: ipliklerin karmaşık bir karşılıklı bağıntılılığı.
Son olarak, son birkaç yıl boyunca matematikçilerin, astrofizikçilerin
ve yaşambilimcilerin bilim dalları arası işbirliğine bağlı
olarak, heyecan verici bir öneri şekillenme sürecindedir:
Bu biçim-gelişimli alan kuramıdır.46
1980’lerin ortalarından bu yana ilkin gelişim yaşambilimcileri47
tarafından kavramsallaştırılan bu alanın gerçekte quantum
yerçekimi alanı48
ile yakından bağlı olduğu konusunda kanıtlar birikmiştir:
bu alan (a) tüm uzaya yayılır; (b) tüm özdek ve erke ile,
bu özdek/erkenin manyetik olarak yüklü olup olmadığına
bakılmaksızın, karşılıklı etkileşim içindedir; ve, en
önemlisi, (c) matematiksel olarak bir ‘‘bakışımlı ikinci-düzen
gerey’’ olarak bilinen şeydir. Her üç özellik de yerçekiminin
ırasalıdır; ve yıllar önce bir bakışımlı ikinci-düzen
gerey alanına ilişkin biricik kendi ile tutarlı doğrusal-olmayan
kuramın, en azından düşük erke düzeylerinde, tam olarak
Einstein’ın genel görelilik kuramı olduğu tanıtlandı.49
Böylece, eğer (a), (b) ve (c) için kanıtlar sağlam çıkarsa,
biçim-gelişimli alanın Einstein’ın yerçekimi alanının
quantum karşıeşi olduğunu çıkarsayabiliriz. Çok yakınlara
dek bu kuram yaşambilimcilerin (insanbilimcilerin hiç
sözünü etmesek bile) kendi çöplüklerine girmelerine geleneksel
olarak içerleyen yüksek-erke-fiziği kodamanları tarafından
gözardı edilmiş ya da giderek küçümsenmiştir.50
Bununla birlikte, kimi kuramsal fizikçiler yakınlarda
bu kurama bir kez daha bakmaya başlamışlardır, ve yakın
gelecekte ilerleme için beklentiler umut vericidir.51
Henüz ip kuramının, uzay-zaman örgüsünün ya da biçim-gelişimli
alanların labaratuarda doğrulanıp doğrulanmayacaklarını
söylemek için çok erkendir: deneyleri yerine getirmek
kolay değildir. Ama her üç kuramın benzer kavramsal ırasallar
taşımaları merak uyandırıcıdır: güçlü doğrusal-olmama
özelliği, öznel uzay-zaman, durdurulamaz akı, ve karşılıklı
bağıntılılık topolojisi üzerinde bir vurgu.
Ayrışımlı Topoloji ve Homoloji |
Konuya yabancı olanların çoğu bilmese de, kuramsal fizik
1970’lerde ve 1980’lerde önemli bir dönüşüme uğradı—ama
ne yazık ki henüz gerçek bir ‘Kuhn’ paradigma-değişimine
değil: matematiksel fiziğin uzay-zaman çoklusunu yalnızca
yerel olarak ele alan geleneksel araçlarının (gerçek ve
karmaşık çözümleme) yeri evrenin bütünsel (holistik) yapısını
açıklayan topolojik yaklaşımlar (daha tam olarak, ayrışımlı
topolojiden yöntemler52)
tarafından alındı. Bu eğilim sayım kuramlarındaki anomalilerin
çözümlemesinde,53
burgaç-aracılığıyla evre geçişleri kuramında,54
ve ip ve süper-ip kuramlarında55
görüldü. Bu yıllar sırasında ‘‘fizikçiler için topoloji’’
üzerine sayısız kitap ve yorum yazıları yazıldı.56
Yaklaşık aynı sıralarda, toplumsal bilimlerde ve ruhbilimde
Jacques Lacan ayrışımlı topoloji tarafından oynanan anahtar
rolü belirtti:
Bu çizge [Möbius şeridi] özneyi oluşturan düğümde
kökende bir tür özsel yazıtın temeli olarak görülebilir.
Bu ilkin düşünebileceğinizden daha derine gider, çünkü
böyle yazıtları kabul edebilecek yüzey türünü araştırabilirsiniz.
Belki de kürenin, bütünlük için o eski simgenin, uygunsuz
olduğunu görebilirsiniz. Bir kabartı, bir Klein şişesi,
enine kesili bir yüzey böyle bir kesimi kazanabilirler.
Ve bu türlülük çok önemlidir çünkü ansal hastalığın yapısı
konusunda birçok şeyi açıklar. Eğer bu temel kesik yoluyla
özneyi simgeselleştirebilirsek, aynı yolda bir yumru üzerindeki
kesiğin sinirceli özneye karşılık düştüğünü, ve enine-kesik
bir yüzey üzerindeki kesiğin bir başka tür ansal hastalığa
karşılık düştüğünü gösterebiliriz.57;58
Althusser’in doğru olarak yorumladığı gibi, ‘‘Lacan sonunda
Freud’un düşüncesine onun gerektirdiği bilimsel kavramları
verir.’’59
Çok daha yakınlarda, Lacan’ın ‘topologie du sujet’si
verimli olarak sinema eleştirisine60
ve AIDS ruhçözümlemesine61
uygulanmıştır. Matematiksel terimlerde, Lacan burada kürenin
ilk homoloji kümesinin62
basmakalıp [trivial=değişkenler sıfır değerli] iken,
öteki yüzeylerinkilerin derin olduklarını gösterir; ve bu
homoloji bir ya da daha çok kesikten sonra yüzeyin bağıntılılığı
ya da bağıntısızlığı ile bağlıdır.63
Dahası, Lacan’ın kuşkulandığı gibi, fiziksel evrenin dışsal
yapısı ile ‘düğüm kuramı’ olarak iç ruhbilimsel tasarımı
arasında yakın bir bağıntı vardır: bu önsav yakınlarda Witten’ın
düğüm değişmezlerini (özel olarak Jones polinomialini64)
üç-boyutlu Chern-Simons quantum alan kuramından65
türetmesi tarafından doğrulanmıştır.
Quantum yerçekiminde andırımlı topolojik yapılar doğar, ama
ilgili çoklunun iki-boyutlu değil de çok-boyutlu olması
ölçüsünde, daha yüksek homoloji kümeleri de bir rol oynarlar.
Bu çok-boyutlu çoklular bundan böyle uylaşımsal üç-boyutlu
Kartezyen uzayda görselleştirilmeye açık değildirler: örneğin,
sıradan 3-küreden antipodların özdeşleştirilmesi yoluyla
doğan izdüşümlü RP3 uzayı
en azından 5 boyutlu bir Euklides yataklama uzayı gerektirecektir.66
Gene de, daha yüksek homoloji kümeleri, uygun bir çok-boyutlu
(doğrusal-olmayan) mantık yoluyla, hiç olmazsa yaklaşık
olarak algılanabilir.67;68
Çoklu Kuramı: Bütünler ve Sınırlar |
Luce Irigaray’ın ‘‘Bilimin Öznesi Eşeyli Midir?’’ başlıklı
ünlü makalesinde belirttiği gibi,
matematiksel bilimler, bütünler kuramında [théorie
des ensembles] kapalı ve açık uzaylarla ilgilenirler.
Bölümsel olarak açık sorusuyla, açıkça sınırlanmış [ensembles
flous] olmayan bütünlerle, sınırlar [bords]
sorununun çözümlemesi ile çok az ilgilenirler.69
1982’de, Irigaray’ın denemesi yeni çıktığında, bu keskin
bir eleştiriydi: ayrışımlı topolojiye geleneksel olarak
uygulayımsal dilde ‘‘sınırsız çoklular’’ olarak bilinen
şeyi incelemeyi üstlenme ayrıcalığı verilmiştir. Bununla
birlikte, son on yılda, feminist eleştirinin dürtüsü altında,
kimi matematikçiler ‘‘sınırlı çoklular’’ [Fr. variétés
à bord]70
kuramına dikkatlerini yeniden yöneltmeye başlamışlardır.
Belki de raslantısal olmaktan bütünüyle uzak bir yolda,
yeni ‘eşbiçimli/conformal’ alan kuramı, süper-ip kuramı
ve quantum yerçekimi fiziğinde ortaya çıkan şey tam olarak
bu çoklulardır.
İp kuramında, n kapalı ya da açık ipin karşılıklı
etkileşimleri için quantum-mekaniksel genliği, sınırlı iki-boyutlu
bir çoklu üzerinde yaşayan alanlar üzerindeki işlevsel bir
tümlev (temel olarak, bir toplam) tarafından temsil edilir.71
Quantum yerçekiminde, benzer bir temsilin geçerli olacağını
bekleyebiliriz, ama sınırlı iki-boyutlu çoklunun yerine
çok-boyutlu bir çoklunun geçirilmesi dışında. Ne yazık ki,
çok-boyutluluk uylaşımsal doğrusal matematiksel düşünce
anlayışına karşı işler, ve tutumların yakınlardaki bir genişletilmesine
(özellikle kaos kuramında çok-boyutlu doğrusal-olmayan fenomenlerin
incelemesi ile bağıntı içinde) karşı, sınırlı çok-boyutlu
çoklular kuramı biraz gelişmemiş kalır. Gene de, fizikçilerin
quantum yerçekimine işlevsel-tümlev yaklaşım üzerinde çalışmaları
hızlı bir biçimde sürmektedir,72
ve bu çalışmanın matematikçilerin dikkatini uyandırması
olasıdır.73
Irigaray’ın önceden gördüğü gibi, tüm bu kuramlardaki
önemli bir soru şudur: Sınır çiğnenebilir (aşılabilir)
mi, ve çiğnenebilirse, o zaman ne olur? Uygulayımsal olarak
bu ‘‘sınır koşulları’’ sorunu olarak bilinir. Arı matematiksel
bir düzlemde, sınır koşulların en göze çarpan yanı olanakların
büyük türlülüğüdür: örneğin, ‘‘özgür b.c.’’ (aşmaya hiçbir
engel yok), ‘‘yansıyan b.c.’’ (bir aynada olduğu gibi
‘aynasal/specular’ yansıma), ‘‘dönemsel b.c.’’ (çoklunun
bir başka parçasına yeniden giriş), ve ‘‘karşı-dönemsel
b.c.’’ (
bükülme ile yeniden giriş). Fizikçi tarafından getirilen
soru şudur: Tüm bu tasarlanabilir sınır koşullarından
hangileri quantum yerçekiminin temsilinde yer alır? Ya da
acaba, tümleyicilik ilkesinin düşündürdüğü gibi, tümü
de eşzamanlı olarak ve eşit bir zemin üzerinde mi yer
alır?74
Bu noktada fizikteki gelişmeleri özetlemeyi durdurmam
gerekir, salt şu yalın nedenle ki, bu sorulara yanıtlar,
eğer gerçekten tutarlı yanıtlar iseler, henüz bilinmemektedirler.
Bu denemenin geri kalanında, başlangıç noktam olarak quantum
yerçekimi kuramının göreli olarak daha iyi doğrulanmış
özelliklerini almayı (en azından uylaşımsal bilimin ölçünlerine
göre), ve felsefi ve politik imlemlerinin bir tablosunu
çizmeyi öneriyorum.
Sınırları Çiğnemek: Kurtarıcı bir
Bilime Doğru |
Son iki onyıl boyunca eleştirel kuramcılar arasında postmodernist
kültüre karşı modernist kültürün karakteristikleri açısından kapsamlı
tartışmalar olmuştur; ve son yıllarda bu diyaloglar doğal
bilimler tarafından ortaya koyulan belirli sorunlara ayrıntılı
bir dikkat yöneltmeye başlamışlardır.75
Özel olarak, Madsen ve Madsen yakınlarda postmodernist
bilime karşı modernist bilimin ırasallarının çok duru
bir özetini vermişlerdir. Bir postmodern bilim için iki
ölçüt koyarlar:
Bilimi postmodern olarak nitelendirilebilmek
için yalın bir ölçüt nesnel gerçeklik kavramına herhangi
bir bağımlılıktan özgür olmasıdır. Bu ölçüt yoluyla, örneğin
quantum fiziğinin Niels Bohr’a ve Kopenhag okuluna bağlı
tümleyicilik ilkesi postmodernist olarak görünür.76
Açıktır ki quantum yerçekimi bu bakımdan bir arketipal postmodernist
bilimdir. İkinci olarak,
Postmodern bilime temel olarak alınabilecek
öteki kavram özsellik kavramıdır. Postmodern bilimsel
kuramlar kuramın tutarlığı ve yararlığı için özsel olan
kuramsal öğelerden kurulurlar.77
Böylece, ilkede gözlemlenemez olan niceliklerin ya da
nesnelerin—örneğin uzay-zaman noktaları, sağın parçacık
konumları, ya da quarklar ve gluonlar—kurama getirilmemeleri
gerekir.78
Modern fiziğin çoğu bu ölçüt tarafından dışlanırken, quantum
yerçekimi yine ölçüte uygun düşer: klasik genel görelilik
kuramından niceleştirilmiş kurama geçişte, uzay-zaman noktaları
(ve aslında uzay-zaman çoklusunun kendisi) kuramdan yitmiştir.
Bununla birlikte, bu ölçütler, ne denli hayranlık verici
olsalar da, kurtarıcı bir postmodern bilim için yetersizdirler:
insanları ‘‘saltık gerçekliğin’’ ve ‘‘nesnel gerçekliğin’’
tiranlığından kurtarırlar, ama zorunlu olarak başka insanların
tiranlığından değil. Andrew Ross’un sözlerinde, ‘‘ilerici
çıkarlara kamusal olarak yanıt verebilecek ve bir hizmette
bulunabilecek’’79
bir bilime gereksiniriz. Feminist bir duruş noktasından,
Kelly Oliver benzer bir uslamlama getirir:
devrimci olabilmek için, feminist kuram varolanı
ya da ‘‘doğal olguları’’ betimlemeyi ileri süremez. Tersine,
feminist kuramların belirli somut durumlarda baskıyı yenmek
için politik aletler ve stratejiler olmaları gerekir.
O zaman, feminist kuramın hedefi stratejik kuramlar geliştirmek
olmalıdır—doğru kuramlar değil, yanlış kuramlar değil,
ama stratejik kuramlar.80
O zaman bu nasıl yapılacaktır? Aşağıda kurtarıcı bir postmodern
bilimin anahatlarını iki düzlemde tartışmayı istiyorum:
ilk olarak, genel temalar ve tutumlar açısından; ve ikinci
olarak, politik hedefler ve stratejiler açısından.
Doğmakta olan postmodern bilimin ırasallarından biri
doğrusal-olmama ve süreksizlik üzerine vurgusudur: bu,
örneğin, kaos kuramında ve evre geçişleri kuramında olduğu
gibi quantum yerçekiminde de açıktır.81
Aynı zamanda, feminist düşünürler akışkanlığın, özel olarak
çalkantılı akışkanlığın yeterli bir çözümlemesi için gereksinimi
vurgulamışlardır.82
Bu iki tema ilk bakışta görüneceği gibi çelişkili değildirler:
çalkantı güçlü doğrusal-olmama özelliği ile bağıntılıdır,
ve pürüzsüzlük/akışkanlık kimi zaman süreksizlik ile bağıntılanır
(örneğin ‘katastrof’ kuramında83);
böylece bir bireşimin ne olursa olsun dışlanması söz konusu
değildir.
İkinci olarak, postmodern bilimler insanlık ve Doğa,
gözlemci ve gözlemlenen, Özne ve Nesne arasındaki Kartezyen
metafiziksel ayrımları yapısızlaştırır ve aşarlar. Daha
şimdiden quantum mekaniği, bu yüzyılın başlarında, özdeksel
nesnelerin ‘‘oradaki’’ nesnel, dil-öncesi bir dünyasına
safdil Newtoncu inancı parçaladı; bundan böyle, Heisenberg’in
dediği gibi, ‘‘parçacıkların uzayda ve zamanda nesnel
olarak varolup olmadıklarını’’ soramayız. Ama Heisenberg’in
formülasyonu henüz içinde niceleşmiş parçacık-dalgaların
kendi aralarında (ama gene de belirlenimsiz olarak) etkileşim
içinde oldukları yüksüz, belkili olmayan alan olarak uzay
ve zamanın nesnel varoluşu sayıltısını sürdürür; ve quantum
yerçekiminin belkilileştirdiği şey tam olarak bu sözde
alandır. Tıpkı quantum mekaniğinin bizi bir parçacığın
konum ve devinirliğinin yalnızca gözlem edimi yoluyla
varlığa getirildikleri konusunda bilgilendirmesi gibi,
quantum yerçekimi de bize uzay ve zamanın kendilerinin bağlamsal/contextual
olduklarını, anlamlarının yalnızca gözlem kipine göreli
olarak tanımlandığını bildirir.84
Üçüncü olarak, postmodern bilimler modernist bilimin
ırasalı olan duruk varlıkbilimsel kategorileri ve hiyerarşileri
devirirler. Atomculuk ve indirgemecilik yerine, yeni bilimler
bütün ve parça arasındaki dinamik ilişkiler ağını vurgularlar;
durağan bireysel özler (örneğin Newton parçacıklarının)
yerine, karşılıklı eylemleri ve akışları (örneğin quantum
alanları) kavramsallaştırırlar. Şaşırtıcı bir yolda, bu
homolog özellikler quantum yerçekiminden kaos kuramına, kendini-örgütleyen
dizgelerin bio-fiziğine dek, bilimin görünürde apayrı
sayısız alanında doğarlar. Bu yolda, postmodern bilimler
yeni bir epistemolojik paradigma üzerinde yakınsaşıyor
görünürler—bir paradigma ki, kabaca ‘‘tüm fenomenlerin
temel karşılıklı bağımlılığını ve bireylerin ve toplumların
doğanın döngüsel kalıplarına gömülmüşlüklerini kabul etme’’
olarak anlaşılan bir ekolojik perspektif adı verilebilir.85
Postmodern bilimin bir dördüncü yanı simgecilik ve temsil
üzerine öz-bilinçli vurgusudur. Robert Markley’in belirttiği
gibi, postmodern bilimler giderek artan bir biçimde bilim
dalları arasındaki sınırları çiğnerler, şimdiye dek insan
bilimlerinin alanı olarak görülmüş olan ırasalları kazanırlar:
Quantum fiziği, hadron kendini-kaldırma/bootstrap
kuramı, karmaşık sayılar kuramı, ve kaos kuramı olgusallığın
doğrusal terimlerde betimlenemeyeceği, doğrusal-olmayan
ve çözülemez eşitliklerin karmaşık, kaotik, ve belirlenimci-olmayan
bir olgusallığı betimlemek için biricik olanaklı araç
oldukları temel sayıltısını paylaşırlar. Bu postmodern
kuramların—anlamlı olarak—kendilerini olgusallığın ‘‘sağın’’
betimlemeleri olarak olmaktan çok eğretilemeler olarak
öne çıkarmaları anlamında tümü de eleştiri-ötesidirler.
Kuramsal fizikçilere olmaktan çok yazınsal kuramcılara
daha tanıdık olan terimlerde, diyebiliriz ki, bilimciler
tarafından yeni betimleme stratejileri geliştirmeye yönelik
bu girişimler bir kuramlar kuramına doğru notları temsil
ederler—matematiksel, deneysel ve sözel temsilin nasıl
özünlü olarak karmaşık ve problemleştirici olduğunu, bir
çözüm değil ama evreni araştırma semiotiğinin parçası
olduğunu gösteren bir kuramın.86;87
Değişik bir başlangıç noktasından, Aronowitz benzer olarak
bilgikuramlarının bilim dalları arası paylaşımından kurtarıcı
bir bilimin doğabileceğini ileri sürer:
doğal nesneler de toplumsal olarak kurulurlar.
Önemli olan şey bu doğal nesnelerin, ya da, daha tam olarak,
doğal bilimsel bilginin nesnelerinin bilme ediminden bağımsız
olarak varolup olmadıkları sorusu değildir. Bu soru zamanın
her zaman bir göndergesi olduğu, zamansallığın öyleyse
koşulsuz değil ama göreli bir kategori olduğu varsayımına,
yeni-Kantçılar arasında yaygın olan bu varsayıma karşıt
olarak ‘‘olgusal/real’’ zaman sayıltısı yoluyla yanıtlanır.
Hiç kuşkusuz, yeryüzü kendi yüzeyindeki yaşamdan çok daha
önce evrimlendi. Soru doğal bilimsel bilgi nesnelerinin
toplumsal alanın dışında oluşturulmuş olup olmadıklarıdır.
Eğer bu olanaklıysa, bilim ya da sanatın bilgiyi/sanatı
üretmemizi sağlayan araçlardan yayılan etkileri etkili
olarak yüksüzleştirme işlemleri geliştirebileceğini varsayabiliriz.
Gösteri sanatı böyle bir girişim olabilir.88
Son olarak, postmodern bilim geleneksel bilime özünlü yetkeciliğin
ve elitizmin güçlü bir çürütülüşünü, ve ayrıca bilimsel
çalışma için demokratik bir yaklaşım için görgül bir temel
sağlar. Çünkü, Bohr’un belirttiği gibi, ‘‘bir ve aynı nesnenin
tam bir durulaştırılması tek bir betimlemeyi yadsıyan değişik
bakış açıları gerektirebilir’’ — [ve] bu bütünüyle yalın
olarak dünyaya ilişkin bir olgudur, tıpkı modernist bilimin
kendilerini öyle gören görgücülerinin onu yadsımayı yeğleyebilmeleri
gibi. Böyle bir durumda, yetkili ‘‘bilimciler’’in kendini
sürdüren bir dünyasal rahipliği bilimsel bilginin üretimi
üzerinde bir tekeli nasıl sürdürebilir? (Vurgulamam gerek
ki, özelleşmiş eğitime hiçbir biçimde karşı değilim; yalnızca
elit bir kast, üye-olmayanlar tarafından almaşık bilimsel
üretim biçimlerini a priori dışlama gibi bir amaçla,
kendi ‘‘yüksek bilim’’ yasasını dayatmaya çalıştığı zaman
karşı çıkıyorum.89)
Postmodern bilimin içerik ve yöntembilimi böylece en
geniş anlamında anlaşıldığında ilerici politik tasar için
güçlü anlıksal destek sağlar: sınırların çiğnenmesi, engellerin
kırılması, toplumsal, ekonomik, politik ve kültürel yaşamın
tüm yanlarının köktenci demokratikleştirilmesi.90
Evrik olarak, bu tasarın bir parçası böyle demokratikleştirilecek
bir toplumun gereksinimlerine hizmet edebilecek yeni ve
gerçekten ilerici bir bilimin kurulmasını içermelidir.
Markley’in belirttiği gibi, ilerici topluluk tarafından
erişilebilir olan iki az-çok karşılıklı dışlayıcı seçim
var gibi görünür:
Bir yandan, politik olarak ilerici bilimciler
savundukları ahlaksal değerler için varolan kılgıları
yeniden güçlendirmeye çalışabilirler, ve bunun için sağ-kanat
düşmanlarının doğayı bozduklarını ve gerçekliğe girişin
onların, karşı-devimin elinde olduğunu ileri sürebilirler.
[Ama] yaşam-küresinin durumu—hava kirlenmesi, su kirlenmesi,
yiten yağmur ormanları, yokolmanın kıyısında binlerce
tür, kaldırabilecekleri sığanın çok ötesine yüklenmiş
büyük toprak alanları, nükleer güç fabrikaları, nükleer
silahlar, bir zamanların ormanların olduğu yerlerde kestirmeler,
açlık, kötü beslenme, yitmekte olan bataklıklar, varolmayan
çayırlar, ve çevrenin neden olduğu hastalıkların bir atağı—,
tüm bunlar bilimsel ilerleme konusundaki, varolan yöntembilimleri
ve uygulayımbilimleri devrimcileştirmekten çok yeniden
ele geçirme konusundaki realist düşün devlet sosyalizminin
bir yeniden sahnelenişinden daha ötesi olan birşeyi arayan
bir politik savaşıma en kötüsünden ilgisiz olduklarını
düşündürür.91
Almaşık politikanın olduğu gibi bilimin de derin bir yeniden
tasarlanışıdır:
[D]izgeleri yeniden tanımlamaya doğru, dünyayı
yalnızca ekolojik bir bütün olarak değil ama bir yarışmacı
dizgeler kümesi—çeşitli doğal ve insansal çıkarlar arasındaki
gerginlikler yoluyla birarada tutulan bir dünya—olarak
görmeye doğru diyalog temelindeki girişim, bilimin ne
olduğunu ve ne yaptığını yeniden tanımlamanın, bilimsel
eğitimin belirlenimci şemalarını çevremize nasıl müdahele
edebileceğimiz konusunda sürmekte olan diyaloglardan yana
yeniden yapılaştırmanın olanağını sunar.92
Söylemeye gerek yok ki postmodern bilim ikircimsiz olarak
ikinci, daha derin yaklaşımdan yanadır. Bilimin içeriğini
yeniden tanımlamaya ek olarak, içersinde bilimsel emeğin
yer aldığı kurumsal yerleri—üniversiteler, hükümet laboratuarları,
ve şirketler—yeniden yapılaştırmak ve yeniden tanımlamak,
ve bilimcileri sık sık kendi sağduyularına karşın anamalcıların
ve ordunun kiralık silahları olmaya sürükleyen ödül dizgesinin
çerçevesini yeniden kurmak bir buyrumdur. Aronowitz’in belirttiği
gibi, ‘‘Birleşik Devletler’deki 11.000 mezun fizik öğrencisinin
üçte biri tek bir katı durum fiziği alt-alanındadır, ve
bunların tümü de o alt-alanda iş bulmayı başarabilecektir.’’93
Karşıt olarak, quantum yerçekiminde ya da çevre fiziğinde bulunabilecek
çok az iş vardır. Ama tüm bunlar yalnızca bir ilk adımdır:
herhangi bir kurtarıcı devimin temel hedefi bilimsel bilginin
üretimini gizemsizleştirmek ve demokratikleştirmek, ‘‘bilimcileri’’
‘‘kamu’’dan ayıran yapay duvarları yıkmaktır. Gerçekçi bir
yaklaşımla, bu görev eğitim dizgesinin derin bir reformu
yoluyla genç kuşakla başlamalıdır.94
Bilim ve matematiğin öğretimi yetkeci ve elitist ırasallarından
arıtılmalı,95
ve bu konuların içeriği feminist,96
eşcinsel/queer,97
kültürel-çoğulculuktan yana 98
ve ekolojik99
eleştirilerin içgörülerinin katılmasıyla varsıllaştırılmalıdır.
Son olarak, herhangi bir bilimin içeriği söylemlerinin formüle
edilmesini sağlayan dil tarafından derin bir biçimde kısıtlanır;
ve ana Batı fizik bilimi, Galileo’dan bu yana, matematiğin
dilinde formüle edilmiştir.100;101
Ama kimin matematiğinin? Soru temel bir sorudur, çünkü,
Aronowitz’in belirttiği gibi, ‘‘ne mantık ne de matematik
toplumsalın ‘bulaşmasından’ kaçamaz.’’102
Ve feminist düşünürlerin yineleyerek belirttikleri gibi,
bu kültürde bu bulaşma ezici olarak anamalcı, babaerkil ve
militaristiktir: ‘‘matematik doğası fethedilmiş-Başkası
olmayı isteyen bir kadın olarak betimlenir.’’103;104
Böylece, kurtarıcı bir bilim matematiğin yasasının derin
bir yeniden gözden geçirilmesi olmaksızın tam olamaz.105
Henüz böyle kurtarıcı bir matematik yoktur, ve yalnızca
ortaya çıkacak olan içeriği üzerine kurgular üretebiliriz.
Onun ipuçlarını bulanık/fuzzy dizgeler kuramının
çok-boyutlu ve doğrusal-olmayan mantığında görebiliriz;106
ama bu yaklaşım henüz ağır bir biçimde geç-anamalcı üretim
ilişkilerinin bunalımındaki kökenlerinin damgasını taşır.107
Katastrof kuramı,108
pürüzsüzlük/süreksizlik ve başkalaşım/açınım üzerine eytişimsel
vurguları ile, geleceğin matematiğinde tartışma götürmeyecek
bir yolda büyük bir rol oynayacaktır; ama bu yaklaşımın
ilerici politik praxisin somut bir aleti olabilmesi için
henüz yapılması gereken çok fazla kuramsal çalışma vardır.109
Son olarak, her yerde bulunan ama gene de gizemli olan doğrusal-olmama
fenomeni üzerine en derin içgörülerimizi sağlayan kaos kuramı
tüm gelecek matematiğe özeksel olacaktır. Ve gene de, gelecekteki
matematiğin bu imgeleri yalnızca çok silik pırıltılar olarak
kalmak zorundadır; çünkü, bilimler ağacının bu üç genç dalının
yanısıra, yeni kollar ve dallar da doğacaktır—bütünüyle
yeni kuramsal çerçeveler ki, şimdiki ideolojik perdelerimizle,
henüz onları tasarlamamız bile olanaklı değildir.
Giacomo Caracciolo, Luc’ia Fern’andez-Santoro, Lia Guti’errez
ve Elizabeth Meiklejohn’a bu makaleye büyük katkıları
olan zevkli tartışmalarından ötürü teşekkür etmek isterim.
Söylemeye gerek yok ki, bu insanların burada anlatılan
bilimsel ve politik görüşlerle tam bir anlaşma içinde
oldukları varsayılmamalıdır, ne de dikkatsizliğe bağlı
olabilecek yanılgılardan ya da bulanıklıklardan sorumludurlar.
1Heisenberg
(1958), Bohr (1963).GERİ
2Kuhn
(1970), Feyerabend (1975), Latour (1987), Aronowitz
(1988b), Bloor (1991).GERİ
3Merchant
(1980), Keller (1985), Harding (1986,1991), Haraway
(1989, 1991), Best (1991).GERİ
4Aronowitz
(1988b, özellikle bölümler 9 ve 12).GERİ
5Ross
(1991, giriş ve bölüm 1).GERİ
6Irigaray
(1985), Hayles (1992).GERİ
7Harding
(1986, özellikle bölümler 2 ve 10); Harding (1991,
özellikle bölüm 4).GERİ
8Görüşlerin
bir derlemi için bkz. Jammer (1974), Bell (1987),
Albert (1992), Dürr, Goldstein ve Zanghí (1992),
Weinberg (1992, bölüm IV), Coleman (1993), Maudlin
(1994), Bricmont (1994).GERİ
9Heisenberg
(1958, 15, 28-29), vurgu Heisenberg’in özgün metninde.
Göreci quantum kuramı ve yazınsal eleştiri arasında
düşüncelerin çapraz döllemesi için bkz. ayrıca
Overstreet (1980), Craige (1982), Hayles (1984),
Greenberg (1990), Booker (1990) ve Porter (1990).GERİ
10Ne
yazık ki, Heisenberger’in belirsizlik ilkesi sık
sık amatör felsefeciler tarafından yanlış yorumlanmıştır.
Gilles Deleuze ve Félix Guattari (1994, 129-130)
tarafından duru olarak belirtildiği gibi, quantum
fiziğinde, Heisenberg’in cini bir parçacığın hem
hızını hem de konumunu ölçmenin ölçünün ölçülenle
öznel bir girişimi zemininde olanaksızlığını anlatmaz,
ama işlerin tam olarak nesnel bir durumunu ölçer
ki, parçacıklarından ikisinin tek tek konumlarını
kendi edimselleşme alanının dışında bırakır, çünkü
bağımsız değişkenlerin sayısı indirgenir ve koordinatların
değerleri aynı olasılığı taşırlar. Perspektivizm,
ya da bilimsel görecilik, hiçbir zaman bir özneye
göreli değildir: gerçekliğin göreliliğini değil,
ama tersine, görelinin, başka bir deyişle, değişkenlerin
bir gerçekliğini oluşturur, ve bu sonuncuların
durumlarını kendi koordinat dizgesinden onlardan
çıkardığı değerlere göre düzenler.GERİ
11Bohr
(1928), Pais’de (1991, 314) alıntılanır.GERİ
12Aronowitz
(1988b,251-256).GERİ
13İkinci
bir bilimciler ve mühendisler kümesinin—sibernetikçilerin—,
dikkate değer bir başarı ile, quantum fiziğinin en
devrimci imlemlerini altüst etmek için nasıl komplo
kurdukları konusunda şaşırtıcı bir açıklama için
bkz. ayrıca Porush (1989). Porush’un eleştirisinin
başlıca sınırı yalnızca kültürel ve felsefi bir
düzlemde kalmasıdır; ekonomik ve politik etmenlerin
bir çözümlemesi vargılarını ölçülemeyecek denli
güçlendirecekti. (Örneğin Porus mühendis-sibernetikçi
Claude Shannon’un o sıralar telefon tekeli AT&T
için çalıştığından söz etmez.) Dikkatli bir çözümleme
sanırım sibernetiğin 1940’larda ve 50’lerde quantum
fiziği üzerindeki utkusunun büyük ölçüde sibernetiğin
işleyimsel üretimin özedimlileştirilmesi için
sürmekte olan anamalcı itkiye özeksel olması tarafından
açıklanabileceğini gösterecektir; quantum mekaniğinin
işleyim için ilgisi karşılaştırmalı olarak yalnızca
kıyısaldı.GERİ
14Pais
(1991,23). Aronowitz (1981, 28) dalga-parçacık
ikiliğinin ‘‘modern bilimde bütünlük istenci’’ni
önemli ölçüde belkili kıldığını belirtmiştir;
Fiziğin içersinde dalga ve parçacık özdek kuramları
arasındaki ayrımlar, Heisenberg’in keşfettiği
belirsizlik ilkesi, Einstein’ın görelilik kuramı,
tümü de birleşik bir alan kuramına ulaşmanın olanaksızlığına
uygun düşerler—bir kuram ki, onda özdeşlik konutlayan
bir kuram için ayrım ‘‘anomali’’si bilimin kendisinin
varsayımlarına karşı çıkılmaksızın çözülebilir.
Bu düşüncelerin daha öte gelişimi için bkz. Aronowitz
(1988a, 524-525, 533).GERİ
15Heisenberg
(1958, 40-41).GERİ
16Bohr
(1934), Jammer’de (1974, 102) alıntılanır.GERİ
Bohr’un tümleyicilik ilkesini çözümlemesi onu
kendi zamanı ve yeri için dikkate değer ölçüde
ilerici olan bir toplumsal bakış açısına da götürdü.
Bir 1938 dersinden şu parçayı irdeleyin (Bohr
1958, 30):
Belki de burada size belli toplumlarda
erkeklerin ve kadınların rollerinin tersine
çevrildiğini anımsatabilirim, yalnızca evdeki
ve toplumdaki ödevler açısından değil ama ayrıca
davranış ve anlayış açısından da. Birçoğumuz,
böyle bir durumda, belki de ilkin ilgili insanların
bizim değil ama kendi belirli kültürlerini taşımalarının
ve bizim kendimizinki yerine onlarınkini taşımamamızın
bütünüyle yazgının bir özenci olması olanağını
kabul etmekten uzak durabilse bile, açıktır
ki bu bakımdan en küçük bir kuşku bile kendi
üzerine dayanan her insan kültürüne özünlü ulusal
hoşnutluğun bir ele verilişini imler.GERİ
17Froula
(1985).GERİ
18Honner
(1994).GERİ
19Plotnitsky
(1994). Bu etkileyici çalışma Bataille’in genel
ekonomisi ile olduğu gibi Gödel’in biçimsel dizgelerin
tamamlanmamışlığını tanıtlaması ile ve Skolem’in
ölçün-olmayan aritmetik modellerini yapılaştırması
ile de yakın bağıntıları açıklar. Bataille’in
fiziğinin daha öte bir tartışması için, bkz. Hochroth
(1995).GERİ
20Sayısız
başka örnek getirilebilir. Örneğin, Barbara Johnson
(1989, 12) quantum fiziğine hiçbir belirli göndermede
bulunmaz; ama yapısızlaştırmayı/deconstruction
betimlemesi tümleyicilik ilkesinin ürkütücü ölçüde
sağın bir özetidir: Yalın bir ‘‘ya/ya da’’ yapısı
yerine, yapısızlaştırma ne ‘‘ya/ya da,’’ ne ‘‘hem/hem
de,’’ ne de giderek ‘‘ne/ne de’’ diyen bir söylem
geliştirme girişiminde bulunur, ama aynı zamanda
bu mantıkları da bütünüyle terketmez. Ayrıca (göreci-olmayan)
quantum fiziği ve yapısızlaştırma arasındaki ‘‘suç
ortaklığı’’ üzerine rahatsız edici sorular getiren
bir düşünce-kışkırtıcı çözümleme için, bkz. McCarthy
(1992).GERİ
21Bu
bakımdan kişisel bir anıdan söz etmeme izin verin:
Onbeş yıl önce, öğrenciliğim sırasında, göreci
quantum alan kuramı üzerine araştırmam beni ‘‘de[con]structive
quantum field theory’’ dediğim bir yaklaşıma götürdü
(Sokal 1982). Hiç kuşkusuz, o sıralar Jacques
Derrida’nın felsefede ve yazınsal kuramda yapısızlaştırma
üzerine çalışmasının bütünüyle bilgisiziydim.
Ama geriye bakıldığında, çarpıcı bir eğinim vardır:
çalışmam dört-boyutlu uzay-zamanda skalar quantum
alan kuramı (uygulayımsal terimlerde, p
4/4 kuramı için ‘‘yeniden-normalleştirilmiş
tedirginlik kuramı/renormalized perturbation
theory’’) üzerine ortodoks söylemin (örneğin
Itzykson ve Zuber, 1980) nasıl kendi güvenilmezliğini
ileri sürüyor ve böylelikle kendi doğrulamalarının
temelini zayıflatıyor olarak görülebileceğinin
bir araştırması olarak okunabilir. O günden bu
yana, çalışmam başka sorulara, çoğunlukla evre
geçişleri ile ilgili sorulara kaydı; ama iki alan
arasındaki ince homolojiler saptanabilir, özellikle
süreksizlik teması (bkz. aşağıda Notlar 22 ve
81). Quantum alan kuramında daha öte yapısızlaştırma
örnekleri için bkz. Merz ve Knorr Cetina (1994).GERİ
22Bohr
(1928), Jammer’de (1974, 90) alıntılanır.GERİ
23Bell
(1987, özellikle bölümler 10 ve 16). Ayrıca lise
cebiri ötesinde hiçbir özelleşmiş bilgi gerektirmeyen
duru bir açıklama için bkz. Maudlin (1994, bölüm
1).GERİ
24Greenberger
ve başkaları. (1989, 1990), Mermin (1990, 1993).GERİ
25Aronowitz
(1988b, 331) quantum mekaniğinde doğrusal-olmayan
nedensellik ve zamanın toplumsal yapılaştırılması
ile ilgisi üzerine kışkırtıcı bir gözlem yapmıştır:
Doğrusal nedensellik neden ve etki ilişkisinin
bir zamansal ardışıklık işlevi olarak anlatılabileceğini
varsayar. Quantum mekaniğindeki son gelişmelerden
ötürü, olmayan nedenlerin etkilerini bilmenin
olanaklı olduğunu konutlayabiliriz; eş deyişle,
eğretilemeli konuşursak, etkiler nedenlerden önce
gidebilir ve böylece onları algılayışımız bir
‘‘neden’’in fiziksel yer alışını önceleyebilir.
Uylaşımsal doğrusal zaman ve nedensellik kavrayışımıza
meydan okuyan ve zamanın tersine dönüşünün olanağını
ileri süren önsav ayrıca ‘‘zamanın oku’’ kavramının
tüm bilimsel kurama özünlü olma derecesine ilişkin
soruyu da getirir. Eğer bu deneyler başarılı olursa,
‘‘saat-zamanı’’ olarak zamanın tarihsel olarak
oluşturulma yolu üzerine vargılar sorgulanmaya
açık olacaktır. Çoktandır felsefecilerin, yazınsal
ve toplumsal eleştirmenlerin kuşkulanmış oldukları
şeyi deney aracılığıyla ‘‘tanıtlamış’’ olacağız:
zaman, bölümsel olarak, uylaşımsal bir yapılaştırmadır,
saatlere ve dakikalara dilimlenmesi işleyim disiplini
için, erken burjuva evrede toplumsal emeğin ussal
örgütlenişi için gereksinimin bir ürünüdür. Greenberger
ve başkalarının (1989, 1990) ve Mermin’in (1990,
1993) kuramsal çözümlemeleri bu fenomenin çarpıcı
bir örneğini sunar; nedensellik ve zamansallık
kavramları için imlemlerin ayrıntılı bir çözümlemesi
için bkz. Maudlin (1994). Aspect ve başkalarının
(1982) çalışmasını genişleten deneysel bir sınamanın
önümüzdeki birkaç yıl içinde yapılacak olması
olasıdır.GERİ
26Bohm
(1980). Quantum mekaniği ve anlık-beden sorunu
arasındaki yakın ilişkilerin bir tartışması için
bkz. Goldstein (1983, bölümler 7 ve 8).GERİ
27Sayısız
kitap arasında, bilimsel sağınlığı ve uzman olmayanlar
tarafından okunabilirliğinden ötürü Capra’nın
(1975) kitabı salık verilebilir. Ek olarak, Sheldrake’in
(1981) kitabı, yer yer kurgul olsa da, genel olarak
sağlamdır. Yeni Çağ kuramlarının duygudaş ama
eleştirel bir çözümlemesi için, bkz. Ross (1991,
bölüm 1). Capra’nın çalışmasının bir Üçüncü Dünya
perspektifinden eleştirisi için bkz. Alvares (1992,
bölüm 6).GERİ
28Bohr
(1963, 2), vurgu Bohr’un özgün metninde.GERİ
29Newtoncu
atomculuk parçacıkları kendi aralarındaki bağıntılılıklarına
arkatasar sağlayarak, uzayda ve zamanda aşırı
ayırılmış olarak ele alır (Plumwood 1993a, 125);
aslında, ‘‘mekanistik çerçeve içersinde izin verilen
biricik ‘kuvvet’ devim erkesinin kuvvetidir—değme
yoluyla devimin erkesi—, ve ileri sürülen tüm
başka kuvvetler, aralarında uzaktan eylem de olmak
üzere, gizli/occult olarak görülürler’’
(Mathews 1991, 17). Newtoncu mekanistik dünya görüşünün
eleştirel çözümlemeleri için, bkz. Weil (1968,
özellikle bölüm 1), Merchant (1980), Berman (1981),
Keller (1985, bölümler 2 ve 3), Mathews (1991,
bölüm 1) ve Plumwood (1993a, bölüm 5).GERİ
30Geleneksel
ders kitabı açıklamasına göre, özel görelilik
biçimdeş göreli devimde iki gönderme çerçevesi
ile ilişkili koordinat dönüşümleri ile ilgilenir.
Ama bu Latour’un (1988) gösterdiği gibi aldatıcı
bir aşırı yalınlaştırmadır:
Bir trende düşen bir taşın davranışı
üzerine yapılan bir gözlemin aynı düşen taşın
demiryolu setinden yapılan gözlemi ile çakışır
kılınıp kılınamıyacağına nasıl karar verilebilir?
Eğer yalnızca bir, giderek iki gönderme
çerçevesi varsa, hiçbir çözüm bulunamaz, çünkü
trendeki adam doğru bir çizgi ve setteki adam
bir parabol gözlediğini ileri sürer. ...
Einstein’ın çözümü üç etmeni irdelemektir: biri
trende, biri sette ve bir üçüncüsü, öteki ikisi
tarafından geri gönderilen kodlanmış gözlemleri
dayatmaya çalışan yazar [bildirimde bulunan] ya
da temsilcilerinden biri.
[B]ildirimde bulunanın (ki Einstein’ın
açıklamasında gizlidir) konumu olmaksızın, ve
hesaplama özekleri kavramı olamaksızın, Einstein’ın
kendi uygulayımsal uslamlaması anlaşılamazdır
...
[ss. 10-11 ve 35, vurgu özgün metinde].
Sonunda, Latour’un nükteli ama doğru olarak belirttiği
gibi, özel görelilik şu önermeye indirgenir:
daha az ayrıcalık ile daha çok gönderme
çerçevesi açılabilir, indirgenebilir, biriktirilebilir
ve bileştirilebilir, gözlemciler sonsuz büyükteki
(kozmoz) ve sonsuz küçükteki (elektronlar) birkaç
yere daha gönderilebilirler, ve gönderdikleri
okumalar anlaşılabilir olacaktır. [Einstein’ın]
kitabı şu başlığı da taşıyabilirdi: ‘Uzun-Mesafe
Bilimsel Gezginleri Geri Getirmek İçin Yeni
Yönergeler’ [ss. 22-23].
Latour’un Einstein’ın mantığını eleştirel çözümlemesi
bilimci olmayanlar için özel göreliliğe özellikle
anlaşılabilir bir giriş sağlar.GERİ
31Minkowski
(1908), Lorentz ve başkalarında (1952, 75) çevrili.GERİ
32Söylemeye
gerek yok ki özel görelilik yalnızca uzay ve zamanın
değil ama ayrıca mekaniğin de yeni kavramlarını
önerir. Özel görelilikte, Virilio’nun (1991, 136)
belirttiği gibi, ‘‘dromosferik uzay, uzay-hızı,
fiziksel olarak ‘lojistik eşitlik/logistic
equation’ denilen şey tarafından betimlenir—yer
değiştiren kütlenin yer-değişim hızı ile çarpımının
sonucu, M × V.’’ Newton’un formülünün bu
köktenci değişiminin derin sonuçları vardır, özellikle
quantum kuramında; daha öte tartışma için bkz. Lorentz
ve başkaları (1952) ve Weinberg (1992).GERİ
33Steven
Best (1991, 225) parmağını güçlüğün üstüne basmıştır:
‘‘Newtoncu mekanite ve giderek quantum mekaniğinde
kullanılan doğrusal eşitliklerin tersine, doğrusal-olmayan
eşitlikler çözüm zincirlerinin yalın, bağımsız
parçalardan yapılaştırılabilmesini sağlayan yalın
toplama özelliğini taşı[maz]lar.’’ Bu nedenle,
Newton bilimsel yöntembiliminin temelinde yatan
atomlaştırma, indirgemecilik ve bağlamsızlaştırma
stratejileri genel görelilikte hiçbir biçimde
işlemezler.GERİ
34Gödel
(1949). Bu alanda son çalışmanın bir özeti için
bkz. t’ Hooft (1993).GERİ
35Bu
yeni uzay, zaman ve nedensellik kavramları bir
ölçüde özel görelilikte daha şimdiden öngörülmüşlerdir.
Böylece Alexander Argyros (1991, 137) belirtmiştir
ki fotonların, gravitonların ve nötrinoların egemenliği
altındaki bir evrende, eş deyişle çok erken evrende,
özel görelilik kuramı önce ve sonra arasında herhangi
bir ayrımın olanaksız olduğunu öne sürer. Işık
hızında giden bir parçacık için, ya da Planck
uzunluğunun düzeninde olan bir uzaklığı geçen
bir parçacık için, tüm olaylar eşzamanlıdır. Bununla
birlikte, Argyros’un Derridacı yapısızlaştırmanın
erken-evren kozmolojisinin hermeneutiğine uygulanamaz
olduğu vargısı ile anlaşamam: Argyros’un bu sonuca
götüren uslamlaması genel göreliliğin kaçınılmaz
olduğu bir bağlamda özel göreliliğin izin verilemeyecek
bütünleştirici bir kullanımı (uygulayımsal terimlerde,
‘‘ışık-konisi koordinatları’’) üzerine dayanır.
(Benzer ama daha az suçsuz bir yanılgı için, bkz.
aşağıda Not 40.)GERİ
36Jean-François
Lyotard (1989, 5-6) yalnızca genel görelilik değil,
ama ayrıca modern öğesel-parçacık fiziğinin de
yeni zaman kavramları dayattığını belirtmiştir:
Çağdaş fizikte ve astrofizikte bir parçacığın
bir tür öğesel belleği ve dolayısıyla bir zamansal
filtresi vardır. Bu çağdaş fizikçilerin zamanın
özdeğin kendisinden yayıldığını ve evrenin dışında
ya da içinde işlevi tüm değişik zamanları evrensel
tarihe toparlamak olan bir kendilik olmadığını
düşünme eğiliminde olmalarının nedenidir. Ancak
belli bölgelerde böyle—yalnızca bölümsel—bireşimler
saptanabildi. Bu görüş üzerine belirlenimcilik
alanları olacaktır ki oralarda karmaşıklık artacaktır.
Dahası, Michel Serres’in (1992, 89-91) belirttiği
gibi, kaos kuramı (Gleick 1987) ve süzme kuramı
[percolation theory] (Stauffer 1985) geleneksel
doğrusal zaman kavramına karşı çıkmışlardır: Zaman
her zaman bir çizgi ya da düzlem boyunca değil,
ama olağanüstü karmaşık bir çoklu boyunca akar,
sanki tümü de rasgele örülü durma noktaları, kopmalar,
kuyular [puits], baş döndürücü ivmelenme
bacaları [cheminées d’accélération foudroyante],
yarıklar, boşluklar gösteriyormuş gibi. Zaman
çalkantılı ve kaotik bir yolda akar; süzülür.
[Çeviri benim. Dikkat etmek gerek ki dinamik dizgeler
kuramında, ‘‘puits’’ ‘‘kuyu,’’ e.d. ‘‘kaynak’’
sözcüğünün tersi anlamına gelen uygulayımsal bir
terimdir.] Zamanın doğası üzerine fiziğin değişik
dalları tarafından sağlanan bu içgörüler çokluğu
tümleyicilik ilkesinin daha öte bir örneğidir.GERİ
37Genel
göreliliğin Nietzsche’nin nedenselliği yapısızlaştırmasını
(bkz. örneğin Culler, 1982, 86-88) doğruluyor
olarak okunabileceği ileri sürülebilir, gerçi
kimi göreciler bu yorumu belkili bulsalar da.
Quantum mekaniğinde, karşıt olarak, bu fenomen
oldukça sağlam olarak doğrulanır (bkz. yukarıda
Not 25).GERİ
38Genel
görelilik aynı zamanda hiç kuşkusuz çağdaş astrofizik
ve evrenbilim/cosmology için de başlangıç
noktasıdır. Genel görelilik (ve ‘‘geometrodinamik/geometrodynamics’’
denilen genellemeleri) ve ekolojik dünya görüşü
arasındaki bağıntıların ayrıntılı bir çözümlemesi
için bkz. Mathews (1991, 59-90, 109-116, 142-163).
Bir astrofizikçinin benzer çizgiler boyunca gözlemleri
için, bkz. Primack ve Abrams (1995).GERİ
39Derrida
ile tartışmalar (1970, 265-266).GERİ
40Derrida
(1970, 267). Sağ kanat eleştirmenler Gross ve
Levitt (1994, 79) bu bildirimi Einstein’ın c
değişmezini (ışığın boşluktaki hızı) hiç kuşkusuz
değişmez olarak alan özel görelilik üzerine
bir önesürüm olarak bile bile yanlış yorumlayıp
onunla alay ettiler. İdeolojik olarak yan tutan
bir okur dışında, modern fizik ile tanışık hiçbir
okur Derrida’nın genel göreliliğe ikircimsiz
göndermesini gözden kaçırmayacaktır.GERİ
41Luce
Irigaray (1987, 77-78) quantum kuramı ve alan kuramı
arasındaki çelişkilerin gerçekte Newton mekaniği
ile başlayan tarihsel bir sürecin doruğu olduklarını
belirtmiştir:
Newton’un kopuşu bilimsel girişimi
öyle bir dünyaya yöneltmiştir ki, orada duyu
algısının çok az değeri vardır, bir dünya ki
fizikçilerin nesnesinin desteklerinin kendilerinin
ortadan kaldırılmasına götürebilir: evrenin
ve onu oluşturan cisimlerin özdeğin (yüklemleri
ne olursa olsun). Dahası [d’ailleurs],
bu bilimin kendisinde çatlaklar vardır: örneğin,
quantum kuramı/alan kuramı, katıların mekaniği/sıvıların
dinamiği. Ama inceleme altındaki özdeğin algılanamazlığı
sık sık kendisi ile birlikte keşiflerde sağlamlık
biçimindeki paradoksal ayrıcalığı, ve kuvvet
alanlarının sonsuzluğunun [l’in-fini]
çözümlemesinin bir gecikmesini, giderek bir
terkedilmesini getirir. Burada ‘‘dahası’’ ya
da ‘‘bunun yanısıra’’ demek olan (‘‘bununla
birlikte’’ demek olmayan) ‘‘d’ailleurs’’ sözcüğünün
çevirisini düzelttim.
[Bu dipnotun metni biraz aşağıda bu bölümün
metninde yineleniyor.]
GERİ
42Wheeler
(1964).GERİ
43Isham
(1991, kesim 3.1.4).GERİ
44Green,
Schwarz ve Witten (1987).GERİ
45Ashtekar,
Rovelli ve Smolin (1992), Smolin (1992).GERİ
46Sheldrake
(1981, 1991), Briggs ve Peat (1984, bölüm 4),
Granero-Porati ve Porati (1984), Kazarinoff
(1985), Schiffmann (1989), Psarev (1990), Brooks
ve Castor (1990), Heinonen, Kilpeläinen ve Martio
(1992), Rensing (1993). Bu kuramın matematiksel
arkatasarının derinlemesine bir irdelenişi için
bkz. Thom (1975, 1990); ve bu ve ilgili yaklaşımların
felsefi desteklerinin kısa ama kavrayıcı bir
çözümlemesi için bkz. Ross (1991, 40-42, 253n).GERİ
47Waddington
(1965), Corner (1966), Gierer ve başkaları (1978).GERİ
48Kimi
erken araştırmacılar biçim-gelişimli alanın
elektromanyetik alan ile ilişkili olabileceğini
düşündüler, ama şimdi bunun yalnızca imlemli
bir andırım olduğu anlaşılmıştır: duru bir açımlama
için, bkz. Sheldrake (1981, 77, 90).
Ayrıca aşağıda (b) noktasına bkz.GERİ
49Boulware
ve Deser (1975).GERİ
50Bir
başka ‘‘çöplük/turf’’ etkisi için, bkz.
Chomsky (1979, 6-7).GERİ
51Yüksek-erke-fiziği
kuruluşuna karşı haksızlık etmemek için, bu
kurama karşıtçılıkları için dürüst bir entellektüel
nedenin de olduğundan söz etmem gerekir: evren
boyunca kalıpları bağlayan bir alt-quantum karşılıklı
etkileşimini konutladığı sürece, bu kuram fizikçilerin
terminolojisinde, bir ‘‘yerel-olmayan alan kuramı’’dır.
Şimdi, klasik kuramsal fiziğin 1800’lerin başından,
Maxwell’in elektrodinamiğinden Einstein’ın genel
göreliliğine dek tarihi çok derin bir anlamda
uzaktan-eylem kuramlarından uzağa yerel alan
kuramlarına doğru bir eğilim olarak okunabilir:
yerel alan kuramları, uygulayımsal terimlerde,
bölümsel ayrışımlı eşitlikler tarafından anlatılabilir
kuramlardır (Einstein ve Infeld 1961, Hayles
1984)). Böylece yerel-olmayan bir alan kuramı
kesinlikle doğal eğilime ters düşer. Öte yandan,
Bell (1987) ve başkalarının inandırıcı bir yolda
ileri sürdükleri gibi, quantum mekaniğinin
anahtar özelliği tam olarak yerel-olmama özelliğidir
ve bu Bell’in teoreminde ve genelleştirmelerinde
anlatılır (bkz. yukarıda Notlar 23 ve 24). Böylece,
bir yerel-olmayan alan kuramı, gerçi fizikçilerin
klasik sezgilerine ters düşse de, quantum bağlamında
yalnızca doğal olmakla kalmaz ama gerçekte yeğlenir
(ve belki de giderek zorunludur?). Bu klasik
genel göreliliğin bir yerel alan kuramı iken,
quantum yerçekiminin (ister ip, ister dalga, isterse
biçim-gelişimli alan olsun) özünlü olarak yerel-olmamasının
nedenidir.GERİ
52Ayrışımlı
topoloji matematiğin pürüzsüz biçimsizleşmeler
tarafından etkilenmeyen yüzeylerinin (ve daha
yüksek boyutlu çokluların) özellikleri ile ilgilenen
dalıdır. İncelediği özellikler bu yüzden nicel
olmaktan çok niteldirler, ve yöntemleri Kartezyen
olmaktan çok bütüncüdürler [holistic].GERİ
53Alvarez-Gaumé
(1985). Uyanık okur ‘‘normal bilim’’deki anomalilerin
bir gelecek paradigma değişiminin (Kuhn 1970)
olağan habercileri olduğunu gözden kaçırmayacaktır.GERİ
54Kosterlitz
ve Thouless (1973). 1970’lerde evre geçişleri
kuramının çiçeklenmesi büyük bir olasılıkla
daha geniş kültürdeki süreksizlik ve kopma üzerindeki
artan vurguyu yansıtır: bkz. aşağıda Not 81.GERİ
55Green,
Schwarz ve Witten (1987).GERİ
56Böyle
tipik bir kitap için bkz. Nash ve Sen (1983).
‘‘typology’’!!! GERİ
57Lacan
(1970, 192-193), 1966’da verilen ders. Lacan’ın
matematiksel topolojiden düşünceleri kullanımının
derinlemesine bir çözümlemesi için bkz. Juranville
(1984, bölüm VII), Granon-Lafont (1985, 1990),
Vappereau (1985) ve Nasio (1987, 1992); kısa
bir özet Leupin (1991) tarafından verilmiştir.
Lacan topolojisi ve kaos kuramı arasındaki ilginç
bir bağıntı için bkz. Hayles (1990, 80); ne
yazık ki konuyu daha öte geliştirmez. Lacan’ın
kuramı ve çağdaş fizik arasındaki daha öte homolojiler
için bkz. ayrıca Zizek (1991, 38-39, 45-47).
Lacan ayrıca küme-kuramsal sayı kuramından kavramları
da kapsamlı olarak kullanmıştır: bkz. örneğin
Miller (1977/78) ve Ragland-Sullivan (1990).GERİ
58Burjuva
toplumsal ruhbiliminde, topolojik düşünceler
1930’lar gibi erken bir tarihte Kurt Lewin tarafından
kullanılmıştı, ama bu çalışma iki nedenle bozuldu:
ilk olarak, bireyci ideolojik önyargıları nedeniyle;
ve ikinci olarak, modern ayrışımlı topoloji
ve katastrof kuramı üzerine olmaktan çok eski
moda nokta-küme topolojisi üzerine dayandığı
için. İkinci nokta ile ilgili olarak, bkz. Back
(1992).GERİ
59Althusser
(1993, 50): ‘‘Il suffit, à cette fin, reconnaître
que Lacan confëre enfin à la pensée de Freud,
les concepts scientifiques qu’elle exige’’.
‘‘Freud ve Lacan’’ üzerine bu ünlü deneme ilkin
Lacan’ın çalışması en yüksek matematiksel dinçlik
düzeyine erişmeden önce 1964’te yayımlandı.
1969’da İngilizce çeviride yeniden basıldı (New
Left Review).GERİ
60Miller
(1977/78, özellikle ss. 24-25). Bu makale film
kuramında çok etkili oldu: bkz. örneğin Jameson
(1982, 27-28) ve orada alıntılanan göndermeler.
Strathausen’in (1994, 69) belirttiği gibi, Miller’in
makalesi küme kuramı matematiğinde pek usta
olmayan okura biraz sert gelecektir. Ama çabaya
değer. Küme kuramına daha nazik bir giriş için,
bkz. Bourbaki (1970).GERİ
61Dean
(1993, özellikle ss. 107-108).GERİ
62Homoloji
kuramı cebirsel topoloji denilen matematiksel
alanın iki ana dalından biridir. Homoloji kuramına
güzel bir giriş için, bkz. Munkres (1984); ya
da daha halksal bir açıklama için, bkz. Eilenberg
ve Steenrod (1952). Tam olarak göreci bir homoloji
kuramının bir tartışması için, bkz. Eilenberg
ve Moore (1965). Homoloji kuramına ve onun ikili,
eş-homoloji kuramına eytişimsel bir yaklaşım
için, bkz. Massey (1978). Homolojiye sibernetik
bir yaklaşım için, bkz. Saludes i Closa (1984).GERİ
63Homolojinin
kesiklerle ilişkisi için, bkz. Hirsch (1976,
205-208); ve quantum alan kuramındaki ortaklaşa
devimlere bir uygulaması için, bkz. Caracciolo
ve başkaları (1993, özellikle app[endix]. A.1).GERİ
64Jones
(1985).GERİ
65Witten
(1989).GERİ
66James
(1971, 271-272). Bununla birlikte,
uzayın uylaşımsal üç-boyutlu Euklides uzayının
çevrimli bakışımlar kümesine eşbiçimli/homeomorphic
olduğu belirtmeye değer. Böylece, üç-boyutlu
Euklidesliğin/Euclidicity kimi yanları
postmodern fizikte saklanmışlardır (ama değiştirilmiş
biçimde), tıpkı Newton mekaniğinin kimi
yanlarının Einstein fiziğinde değiştirilmiş
biçimde saklanmaları gibi.GERİ
67Kosko
(1993). Derrida’nın ve Lacan’ın Euklides uzaysal
mantığını aşmaya doğru çabaları için bkz. ayrıca
Johnson (1977, 481-482).GERİ
68İlgili
satırlar boyunca, Eve Seguin (1994, 61) belirtmiştir
ki ‘‘mantık dünya üzerine hiçbirşey söylemez
ve dünyaya kuramsal düşüncenin yapılaştırmaları
olan özellikler yükler. Bu niçin fiziğin Einstein’dan
bu yana dışlanmış orta ilkesini reddeden trivalent
mantık gibi almaşık mantıklar üzerine dayandığını
açıklar. Bu yönde benzer olarak quantum mekaniği
tarafından esinlendirilen öncü (ve haksız olarak
unutulan) bir çalışma Lupasco’dur (1951). Klasiksel-olmayan
mantık üzerine özel olarak feminist bir perspektif
için bkz. ayrıca Plumwood (1993b, 453-459).
Klasiksel-olmayan mantığın (‘‘sınır mantığı/boundary
logic’’) ve siberuzay ideolojisi ile ilişkisinin
eleştirel bir çözümlemesi için, bkz. Markley
(1994).GERİ
69Irigaray
(1987, 76-77), deneme ilkin 1982’de Fransızca’da
çıktı. Irigaray’ın ‘‘théorie des ensembles’’
deyimi ‘‘kümeler kuramı’’ olarak çevrilebilir,
ve ‘‘bords’’ matematiksel bağlamda genellikle
‘‘sınırlar/boundaries’’ olarak çevrilir.
Kullandığı ‘‘ensembles flous’’ deyimi yeni matematiksel
‘‘bulanık kümeler/fuzzy sets’’ alanına göndermede
bulunabilir (Kaufmann 1973, Kosko 1993).GERİ
70Bkz.
örneğin Hamza (1990), McAvity ve Osborn (1991),
Alexander, Berg ve Bishop (1993) ve bunlarda
alıntılan göndermeler.GERİ
71Green,
Schwarz ve Witten (1987).GERİ
72Hamber
(1992), Nabutosky ve Ben-Av (1993), Kontsevich
(1994).GERİ
73Matematik
tarihinde, matematiğin ‘‘arı’’ ve ‘‘uygulamalı’’
dallarının gelişimi arasında uzun süren bir
eytişim olmuştur (Struik 1987). Hiç kuşkusuz
bu bağlamda geleneksel olarak ayrıcalık verilen
‘‘uygulamalar’’ anamalcılara kârlı olanlar ya
da askeri kuvvetlerine yararlı olanlar olmuştur:
örneğin, sayı kuramı büyük ölçüde kriptografideki
[cryptography] uygulamaları için geliştirilmiştir
(Loxton 1990). Bkz. ayrıca Hardy (1967, 120-121,
131-132).GERİ
74Tüm
sınır koşulların eşit temsili ayrıca Chew’in
kendini-kaldırma ‘‘alt-atomik demokrasi’’ kuramı
[bootstrap theory of ‘‘subatomic democracy’’]
tarafından ileri sürülmüştür: bir giriş için,
bkz. Chew (1977), ve felsefi çözümleme için,
bkz. Morris (1988) ve Markley (1992).GERİ
75Politik
olarak ilerici bir perspektifler türlülüğünden
büyük bir çalışmalar kitlesi arasında Merchant
(1980), Keller (1985), Harding (1986), Aronowitz
(1988b), Haraway (1991) ve Ross (1991) tarafından
yazılan kitaplar özellikle etkili olmuşlardır.
Bkz. ayrıca aşağıda alıntılanan kitaplar.GERİ
76Madsen
ve Madsen (1990, 471). Madsen-Madsen çözümlemesinin
başlıca sınırlaması özsel olarak apolitik olmasıdır;
ve belirtmeye pek gerek yok ki gerçek olan üzerine
tartışmalar politik tasarlar hakkındaki tartışmalar
üzerinde derin bir etki taşıyabilirler, ve kendi
paylarına onlar tarafından derin bir biçimde
etkilenebilirler. Böylece Markley (1992, 270)
Madsen-Madsen’inkine benzeyen bir noktayı vurgular,
ama onu doğru olarak politik bağlamına yerleştirir:
Belirlenimci eytişimin zorlamalarından
kaçmaya çalışan köktenci bilim eleştirileri
aynı zamanda realizm ve gerçeklik üzerine dar
olarak tasarlanmış tartışmaları da bir diyalogsal
kendini-kaldırma/bootstrapping tarafından
ne tür realitelerin—politik realitelerin—doğrulabileceğini
araştırmaya çevirmelidir. Dialogsal olarak kışkırtılan
bir çevre içersinde, olgusallık üzerine tartışmalar,
kılgısal terimlerde, ilgisiz olurlar. ‘‘Olgusallık/reality,’’
son olarak, tarihsel bir yapılaştırmadır.
Politik imlemlerin daha öte tartışması için bkz.
Markley (1992, 266-272) ve Hobsbawm (1993, 63-64).GERİ
77Madsen
ve Madsen (1990, 471-472).GERİ
78Aronowitz
(1988b, 292-293) quantum kromodinamiğinin/chromodynamics
(nükleonları quarkların ve gluonların sürekli
olarak bağlı durumları olarak temsil eden güncel
egemen kuram) hafifçe ayrı ama eşit ölçüde inandırıcı
bir eleştirisini yapar: Pickering’in (1984)
çalışması üzerine dayanarak, belirtir ki
[Pickering’in] açıklamasında, quarklar
alan kuramları ile olmaktan çok parçacık kuramları
ile bağdaşan (bulunmayan) fenomenlere verilen
addır; bu kuramlar her bir durumda aynı (çıkarsanan)
gözlem için değişik ama eşit ölçüde usayatkın
açıklamalar sunarlar. Bilimsel topluluğun çoğunluğunun
birini bir başkasına yeğlemesi bilimcilerin
açıklamanın geçerliğini olmaktan çok geleneği
yeğlemelerinin bir işlevidir. Bununla birlikte,
Pickering quark açıklamasına kaynaklık eden
araştırma geleneğinin temelini bulmak için yeterince
geriye, fizik tarihinin içlerine dek ulaşmaz.
Bu temel gelenekte değil ama bilim ideolojisinde,
parçacık kuramlarına karşı alan kuramlarının,
karmaşık açıklamalara karşı yalın açıklamaların,
belirsizliğe olmaktan çok pekinliğe doğru eğilimin
arkasında yatan ayrımlarda bulunabilir.
Benzer çizgiler boyunca Markley (1992, 269) fizikçinin
Chew’in kendini-kaldırma ‘‘alt-atomik demokrasi’’
kuramı karşısında quantum kromodinamiğini yeğlemesinin
verilerin olmaktan çok ideolojinin bir sonucu
olduğunu gözler:
Bu bakımdan kendini-kaldırma/bootstrap
kuramının evrenin yapısını açıklamak için bir
GUT (Grand Unified Theory/Birleşik Büyük Kuram)
ya da TOE (Theory of Everything/Herşey Kuramı)
arayan fizikçiler arasında göreli olarak gözden
düşmesi şaşırtıcı değildir. ‘‘Herşeyi’’ açıklayan
kapsamlı kuramlar batı biliminde tutarlılık
ve düzene ayrıcalık vermenin ürünleridir. Fizikçinin
karşısına çıkan kendini-kaldırma/bootstrap
kuramı ve herşey kuramları arasındaki seçimin
birincil olarak eldeki verilerin bu açıklamaları
tarafından sunulan gerçeklik-değeri ile değil
ama anlatı yapıları ile ilgili olmaları gerekir:
bu anlatı yapıları belirsiz ya da belirlenimci
olabilirler, bu veriler onlara yerleştirilecek
ve onlar yoluyla yorumlanacaklardır. Ne yazık
ki, fizikçilerin büyük çoğunluğu onların büyük
bir ateşle savunulan inaklarından birinin bu
keskin eleştirilerinden henüz habersizdirler.
Çağdaş parçacık fiziğinin gizli ideolojisinin
bir başka eleştirisi için, bkz. Kroker ve başkaları
(1989, 158-162, 204-207). Bu eleştirinin biçemi
benim ağırbaşlı beğenim için çok fazla Baudrillardcıdır,
ama içerik (bir kaç önemsiz yanlışlık dışında)
tam hedef üzerindedir.GERİ
79Ross
(1991, 29). Bu alçakgönüllü istemin nasıl sağ-kanat
bilimcileri apopleksi nöbetlerine soktuğunun
eğlendirici bir örneği için (seçilen lakap ‘‘korkutucu
Stalinist’’tir), bkz. Gross ve Levitt (1994,
91).GERİ
80Oliver
(1989, 146).GERİ
81Kaos
kuramı kültürel çözümlemeciler tarafından derinlemesine
incelenmişken—bkz., başkaları arasında, örneğin
Hayles (1990, 1991), Argyros (1991), Best (1991),
Young (1991, 1992), Assad (1993)—evre geçişleri
kuramı büyük ölçüde dikkate alınmadan geçilmiştir.
(Bir kuraldışı yeniden-normalleşme kümesinin
Hayles’deki (1990, 154-158) tartışmasıdır.)
Bu üzücüdür, çünkü süreksizlik ve çoklu derecelerin/scales
doğuşu bu kuramdaki özeksel özelliklerdir; ve
bu temaların 1970’lerdeki ve daha sonraki gelişimlerinin
daha geniş kültürdeki eğilimlerle nasıl bağıntılı
olduğunu bilmek ilginç olurdu. Bu yüzden bu
kuramı kültürel çözümlemeciler tarafından gelecek
araştırma için verimli bir alan olarak öneriyorum.
Süreksizlik üzerine bu çözümleme ile ilgili
olabilecek kimi teoremler Van Enter, Fernández
ve Sokal’da (1993) bulunabilir.GERİ
82Irigaray
(1985), Hayles (1992). Bununla birlikte, Irigaray’ın
uylaşımsal (erkek) bilime, özellikle fiziğe
yönelik yersiz hürmetinin bir eleştirisi için
bkz. Schor (1989).GERİ
83Thom
(1975,1990), Arnol’d (1992).GERİ
84Descartes/Bacon
metafiziği ile ilgili olarak, Robert Markley
(1991, 6) belirtmiştir ki
Bilimsel ilerleme anlatıları kuramsal
ve deneysel bilgi üzerine ikili/binary
karşıtlıklar—gerçek/yanlış, doğru/eğri—, gürültü
üzerine ayrıcalıklı anlam, eğretileme/metaphor
üzerine ilinekleme/metonymy, diyalog
yarışması üzerine monolog yetkesi dayatmaya
bağımlıdırlar. ... [D]oğayı durağanlaştırmak
için bu girişimler betimlemesel olarak sınırlı
oldukları denli de ideolojik olarak zorlayıcıdırlar.
Dikkati yalnızca küçük bir fenomenler erimi—diyelim
ki, doğrusal dinamik—üzerinde odaklaştırırlar
ki, insanlığın evren ile ilişkilerini modellendirme
ve yorumlamanın kolay, sık sık idealize edilmiş
yollarını sunuyor görünürler.
Bu gözlem birincil olarak kaos kuramı—ve ikincil
olarak göreci-olmayan quantum mekaniği—tarafından
biçimlendirilmişken, gerçekte quantum yerçekimi tarafından
getirilen modernist metafiziğe köktenci bir meydan
okumayı güzelce özetler.GERİ
85Capra
(1988, 145). Bir uyarı: Capra’nın burada eğer
sözel olarak yorumlanacak olursa politik olarak
gerici bir dinginlikçiliği/quietism geliştirebilecek
‘‘döngüsel/cyclical’’ sözcüğünü kullanımı konusunda
güçlü kuşkularım var. Bu sorunların daha öte çözümlemeleri
için, bkz. Bohm (1980), Merchant (1980,1992),
Berman (1981), Prigogine ve Stengers (1984), Bowen
(1985), Griffin (1988), Kitchener (1988), Callicott
(1989, bölümler 6 ve 9), Shiva (1990), Best (1991),
Haraway (1991, 1994), Mathews (1991), Morin (1992),
Santos (1992) ve Wright (1992).GERİ
86Markley
(1992, 264). Küçük bir tartışma: Matematiksel
fiziğin yeni ve henüz bütünüyle kurgusal bir dalı
olan karmaşık sayı kuramına Markley tarafından
alıntılanan sağlam olarak doğrulanmış üç bilim
ile aynı bilgikuramsal konumun verilmesi gerektiği
noktası benim için açık değildir.GERİ
87Postmodern
fiziğin nasıl tarihsel toplumsal bilimlerden düşünceler
ödünç almaya başladığının keskin ve yakından andırımlı
bir açıklaması için, bkz. Wallerstein (1993, 17-20);
ve daha ayrıntılı bir gelişme için, bkz. Santos
(1989, 1992).
88Aronowitz
(1988b, 344).GERİ
89Bu
noktada, geleneksel bilimcinin yanıtı uylaşımsal
bilimin kanıtsal ölçünlerine uygun düşmeyen çalışmanın
temel olarak usdışı, e.d. mantıksal olarak sakat
ve dolayısıyla güvenilmeye değmez olduğudur. Ama
bu çürütme yetersizdir: çünkü, Porush’un (1993)
duru olarak belirttiği gibi, modern matematikçilerin
ve fizikçilerin kendileri quantum mekaniğine
ve Gödel’in teoremine güçlü bir ‘‘usdışı baskını’’nı
kabul etmişlerdir—gerçi, anlaşılabileceği üzere,
24 yüzyıl önceki Pisagorcular gibi, modernist
bilimciler bu istenmeyen usdışı öğeyi ellerinden
geldiğince kovmaya çalışmışlardır. Porush almaşık
bilme yollarını geçerli kılarken uylaşımsal Batı
biliminin en iyi yanlarını barındıracak bir ‘‘post-rasyonal
epistemoloji’’ için güçlü bir çağrı getirir. Ayrıca
Jacques Lacan’ın, bütünüyle ayrı bir başlangıç
noktasından, uzun bir süre önce irrasyonelliğin
modern matematikteki kaçınılmaz rolünün benzer
bir değerlendirmesine ulaştığını belirtebiliriz:
Eğer notlarımı yazarken aklıma gelen
formüllerden birini kullanmama izin verirseniz,
insan yaşamı sıfırı irrasyonel olarak içeren
bir kalkülüs olarak tanımlanabilir. Bu formül
yalnızca bir imge, matematiksel bir eğretilemedir.
‘‘İrrasyonel’’ derken, kavranamaz duygusal bir
duruma değil ama tam olarak bir imgesel sayı
denilen şeye göndermede bulunuyorum. Eksi birin
kare kökü sezgimize konu olan herhangi birşeye,
terimin matematiksel anlamında herhangi bir
olgusal şeye karşılık düşmez, ve gene de, tüm
işlevi ile birlikte saklanmalıdır.
[Lacan (1977, 28-29), seminer ilk olarak 1959’da
verildi.] Modern matematikte irrasyonellik üzerine
daha öte gözlemler için, bkz. Solomon (1988, 76)
ve Bloor (1991, 122-125).GERİ
90Bkz.
Aronowitz (1994) ve onu izleyen tartışma.GERİ
91Markley
(1992, 271).GERİ
92Markley
(1992, 271). Koşut satırlar boyunca, Donna Haraway
(1991, 191-192) ‘‘politikada dayanışma ve epistemolojide
paylaşılan söyleşiler denilen bağıntılar ağının
olanağını destekleyen bölümsel, yerleştirilebilir,
eleştirel bilgiler’’ kapsayan ve ‘‘karşı çıkmayı,
yapısızlaştırmayı, tutkulu yapılaştırmayı, örülü
bağıntıları, ve bilgi dizgelerinin ve görme yollarının
dönüşümü için umudu ayrıcalıklılaştıran bir nesnellik
öğretisi ve kılgısı’ üzerine kurulu bir demokratik
bilim için güzel bir dille uslamlamalar getirmiştir.
Bu düşünceler Haraway (1994) Doyle (1994) tarafından
daha öte geliştirilmiştir.GERİ
93Aronowitz
(1988b, 351). Gerçi bu gözlem 1988’de çıkmış olsa
da, bugün de bütünüyle doğrudur.GERİ
94Freire
(1970), Aronowitz and Giroux (1991, 1993).GERİ
95Sandinista
devriminin bağlamında bir örnek için, bkz. Sokal
(1987).GERİ
96Merchant
(1980), Easlea (1981), Keller (1985,1992), Harding
(1986,1991), Haraway (1989, 1991), Plumwood (1993a).
Kapsamlı bir kaynakça için, bkz. Wylie ve başkaları
(1990). Bilimin feminist eleştirisi, hiç de şaşırtıcı
olmayan bir biçimde, sert bir sağ-kanat karşı
saldırının hedefi olmuştur. Bir derlem için, bkz.
Levin (1988), Haack (1992, 1993), Sommers (1994),
Gross ve Levitt (1994, bölüm 5) ve Patai ve Koertge
(1994).GERİ
97Trebilcot
(1988), Hamill (1994).GERİ
98Ezeabasili
(1977), Van Sertima (1983), Frye (1987), Sardar
(1988), Adams (1990), Nandy (1990), Alvares (1992),
Harding (1994). Feminist eleştiri durumunda olduğu
gibi, kültürel-çoğulculuktan yana perspektif, kimi durumlarda ırkçılığa
değen bir yukarıdan bakma ile sağ-kanat eleştirmenler
tarafından gülünçleştirilmiştir. Bkz. örneğin
Ortiz de Montellano (1991), Martel (1991/92),
Hughes (1993, bölüm 2) ve Gross ve Levitt (1994,
203-214).GERİ
99Merchant
(1980, 1992), Berman (1981), Callicott (1989,
bölümler 6 ve 9), Mathews (1991), Wright (1992),
Plumwood (1993a), Ross (1994).GERİ
100Galileo’nun
diluzluğunun, özellikle matematiksel-bilimsel
yöntemin ‘‘olgusallığın’’ doğrudan ve güvenilir
bilgisine götürebileceği yolundaki savının bir
yokedilişi/deconstruction için, bkz. Wojciehowski
(1991).GERİ
101Matematik
felsefesine çok yeni ama önemli bir katkı Deleuze
ve Guattari’de (1994, bölüm 5) bulunabilir. Burada
felsefi olarak verimli bir ‘‘işlevli/functive’’
[Fr. fonctif] kavramını gitirirler ki,
ne bir işlev/function [Fr. fonction]
ne de bir işlevsel/functional [Fr. fonctionnelle]
ama tersine daha temel bir kavramsal kendiliktir:
Bilimin nesnesi kavramlar değil ama
söylem dizgelerinde önermeler olarak sunulan
işlevlerdir. İşlevlerin öğelerine işlevliler
denir. [s. 117.]
Bu görünürde yalın düşüncenin şaşırtıcı denli
ince ve uzak-erimli sonuçları vardır; durulaştırılması
kaos kuramına bir dolambacı gerektirir (bkz. ayrıca
Rosenberg 1993 ve Canning 1994):
... bilim ve felsefe arasındaki ilk
ayrım kaosa karşı tek tek tutumlarıdır. Kaos
düzensizliği ile olmaktan çok onda şekillenen
her biçimin yitişinin sonsuz hızı tarafından
tanımlanır. Bir boşluktur ki bir yokluk/nothingness
değil ama gizildir/virtual, tüm olanaklı
parçacıkları kapsar ve tüm olanaklı biçimleri
çizer ve bunlar yalnızca hemen ortadan yitmek
üzere sıçrarlar, tutarlılık ya da gönderme olmaksızın,
sonuç olmaksızın. Kaos doğuş ve yitişin bir
sonsuz hızıdır. [ss. 117-118.]
Ama bilim, felsefenin tersine, sonsuz hızlarla
başa çıkamaz:
yavaşlama yoluyladır ki özdek, ve
ayrıca onun içine [evet] önermelerle
erişmeye yetenekli bilimsel düşünce edimselleşir.
Bir işlev bir Yavaş-devimdir. Hiç kuşkusuz,
bilim sürekli olarak ivmelendirmeler ileri sürer,
yalnızca katalizde değil ama parçacık ivmelendiricilerde
ve galaksileri birbirlerinden uzaklaştıran genleşmelerde.
Bununla birlikte, ilksel yavaşlama bu fenomenler
için çöküşlerinin bir sıfır-kıpısı değil ama
tersine bütün gelişim ile eşuzamlı bir koşuldur.
Yavaşlamak kaosta tüm hızları altına alan bir
sınır koymaktır, öyle ki sınırın öteye gidemeyen
bir evrensel değişmez (örneğin, bir maksimum
kasılma derecesi) oluşturması ile aynı zamanda
apsis olarak belirlenen bir değişken oluştururlar.
İlk işlevliler öyleyse sınır ve değişkendir,
ve gönderme değişkenin değerleri arasındaki
bir ilişkidir, ya da, daha derin olarak, hızların
apsisi olarak değişkenin sınır ile ilişkisidir.
[ss. 118-119, vurgu benim.]
Oldukça karışık daha öte çözümleme (burada alınamayacak
denli uzun) matematiksel modellendirme üzerine
kurulu bilimler için derin yöntembilimsel önemi
olan bir vargıya götürür:
Değişkenlerin tek tek bağımsızlıkları
matematikte onlardan biri birinciden daha yüksek
bir kuvvette olduğu zaman görünür. Hegel’in
işlevde değişkenliğin değiştirilebilen (2/3
ve 4/6) ya da belirlenmemiş bırakılan (a=2b)
değerlere sınırlanmadığını ama değişkenlerden
birinin daha yüksek kuvvette (y2/x=P)
olmasını gerektirdiğini göstermesinin nedenidir.
[s. 122.]
(Belirtmek gerek ki İngilizce çeviri dikkatsizce
(y2/x=P)
olarak yazar—uslamlamanın mantığını bütünüyle
bozan hoş bir yanlışlık.) Uygulayımsal bir felsefi
çalışma için şaşırtıcı bir yolda, bu kitap (Qu’est-ce
que la philosophie?) 1991’de Fransa’da bir
best-seller idi. Yakınlarda İngilizce çeviride
çıkmıştır, ama ne yazık ki bu ülkede best-seller
listesi için Rush Limbaugh ve Howard Stern ile
başarılı olarak yarışması pek olası değildir.GERİ
102Aronowitz
(1988b, 346). Bu önerme üzerine kötü niyetli bir
sağ-kanat saldırı için, bkz. Gross ve Levitt (1994,
52-54). Uylaşımsal (erkekçi) matematiksel mantığın,
özellikle modus ponens ve tasımın duru feminist
eleştirisi için, bkz. Ginzberg (1989), Cope-Kasten
(1989), Nye (1990) ve Plumwood (1993b). Modus
monens üzerine, ayrıca bkz. Woolgar (1988, 45-46)
ve Bloor (1991, 182); ve tasım üzerine, ayrıca
bkz. Woolgar (1988, 47-48) ve Bloor (1991, 131-135).
Matematiksel sonsuzluk kavramlarının temelinde
yatan toplumsal imgelerin bir çözümlemesi için,
bkz. Harding (1986, 50). Matematiksel bildirimlerin
toplumsal bağlamsallığının bir tanıtı için, bkz.
Woolgar (1988, 43) ve Bloor (1991, 107-130).GERİ
103Campbell
ve Campbell-Wright (1993, 11). Batı matematik
ve biliminde denetim ve egemenlik temalarının
ayrıntılı bir çözümlemesi için, bkz. Merchant
(1980).GERİ
104Geçerken
matematikte eşeyciliğin ve militarizmin bildiğim
denlisiyle daha önceden dikkat edilmemiş iki örneğinden
daha söz etmeme izin verin: Birincisi Viktorian
İngiltere’de ‘‘ailelerin yokoluşu sorunu’’ndan
doğan ve şimdi başka şeyler arasında nükleer zincir
tepkimelerin çözümlemesinde (Harris, 1963) anahtar
bir rol oynayan dallandırma süreçleri kuramını
ilgilendirir. Konu üzerine tohumlandırıcı/seminal
(ve bu eşeyci sözcük uygundur) bir denemede ,
Francis Galton ve Muhterem H. W. Watson şunları
yazdılar (1874):
Geçmiş zamanlarda belirgin konumlar
dolduran erkeklerin ailelerinin bozulması sık
sık araştırma konusu olmuş ve çeşitli tahminlere
götürmüştür. ... Bir zamanlar yaygın olan soyadlarının
o günden bu yana seyrekleştiğini ya da bütünüyle
yittiğini gösteren örnekler sayısızdır. Eğilim
evrenseldir, ve, onu açıklamak için, fiziksel
rahatlıkta ve entellektüel yetenekte bir yükselmeye
zorunlu olarak ‘doğurganlık’ta bir azalmanın
eşlik ettiği biçimindeki ivedi vargı çıkarılmıştır.
p0, p1,
p2, ... bir erkeğin sırasıyla
0, 1, 2, ... oğlunun olması
olasılıkları olsun, ve her bir oğul kendi oğulları
için aynı olasılığı taşısın, ve bu böyle gitsin.
Erkeğin çizgisinin r kuşak sonra yokolması
olasılığı nedir, ve daha genel olarak erkeğin
çizgisinde verili herhangi bir kuşakta verili
herhangi bir döl sayısı için olasılık nedir?
Erkeklerin eşey-dışı üredikleri biçimindeki gülünç
imlemin tılsımına kapılmamak olanaksızdır; gene
de, bu pasajdaki sınıfçılık, toplumsal-Darwincilik
ve eşeycilik açıktır. İkinci örnek Laurent Schwartz’ın
Radon Ölçüleri üzerine 1973 kitabıdır.
Uygulayımsal açıdan çok ilginç olmasına karşın,
başlığının açıkça gösterdiği gibi, bu kitap erken
1960’lardan bu yana Fransız biliminin karakteristiği
olmuş olan nükleer erke yandaşı dünya görüşü ile
yüklüdür. Ne yazık ki Fransız solu—özellikle,
ama hiçbir biçimde yalnızca olmasa da, FKP—geleneksel
olarak nükleer erke için sağ kanat denli coşku
göstermiştir (bkz. Touraine ve başkaları 1980).GERİ
105Tıpkı
liberal feministlerin sık sık kadınlar için tüzel
ve toplumsal eşitlik ve ‘‘pro-choice’’ gibi bir
minimal gündem ile yetinmeleri gibi, liberal (ve
giderek kimi sosyalist) matematikçiler de sık
sık yalnızca seçim belitinin eklenmesi ile hegemonyacı
Zermelo-Fraenkel çerçevesi ile çalışmakla yetinirler
(bir çerçeve ki, ondokuzuncu yüzyıl liberal kökenlerini
yansıtarak, eşitlik belitini önceden kapsamına
alır). Ama bu çerçeve, çok önceden Cohen (1966)
tarafından tanıtlandığı gibi, kurtarıcı bir matematik
için büyük ölçüde yetersizdir.GERİ
106Kosko
(1993).GERİ
107Bulanık
dizgeler kuramı/Fuzzy systems theory emek-indirgeyici
özedimlileşmede kılgısal etkerlik sorunlarını
çözmek için ağırlıklı olarak ulusal-ötesi şirketler
tarafından geliştirilmiştir—ilkin Japonya’da,
ve sonra başka yerlerde.GERİ
108Thom
(1975,1990), Arnold (1992).GERİ
109İlginç
bir başlangıç Schubert (1989) tarafından yapılır.GERİ |
|