|
Çevirenler
Nur
Küçük — Yasemin Çevik
Giriş
1. Yüzyıl ve
binyıl sona ererken felsefecileri uğraştıran parodoksal
düşünce felsefenin bir sona gelip gelmediği ya da eğer
geldiyse bunun nasıl olduğudur. Şimdi ortak olan kanıya
göre — aslında birçok akademik felsefeci arasında kesin
olan bir gerçeğe göre — ilkeler yoluyla evrensel bir bilgi
idealinin — philosophia — düzmece olduğu çoktandır
açığa çıkmıştır, öyle ki günümüzde aklıbaşında hiçbir
insan bu ideali geçerli bir arayış olarak kabul etmeyecek
ya da kendini ona kaptırmayacaktır. Yeni felsefecilere
göre gerçek şudur ki, geleneksel olarak anlaşıldığı biçimiyle
"felsefe" bundan böyle post-modern bir bilinç ve dünya
için ilgili bir düşünce biçimi değildir; eğer yine de
bir rolü olabilecekse bu ancak kökten biçimde zayıflamış
bir anlamda olabilir: kendi ölüm ilanını yazmak, yıkılmış
temellerinin molozunu süpürmek, post-felsefi olarak yaşamanın
ve düşünmenin bugün ne anlama gelebileceği üzerine düşünmek.
2. Felsefi
kalıtın yolun sonuna gelmiş olduğunun üniversitelerde
doğrulandığı hiç kuşkusuz ortaya çıkacaktır; buralarda
fakültelerin eski kraliçesi çoktandır tahttan indirilmiş
ve felsefenin modası geçmiş bir disiplin olduğu görüşü
öyle genel olarak yerleşmiştir ki felsefe profesörleri
bile uygun öğretim izlencesinin ne olması gerektiği sorusu
şöyle dursun, felsefenin aslında niçin öğretilmesi gerektiği
sorusu karşısında bile suskun kalmaktadırlar. Genel ekinde
de ussal zeminlere başvuru yakışıksız değilse bile modaya
aykırı görülür; ilkelere naif başvuruyu — atacı ve gerici
bir kafa eğiliminin belirtisi olarak — yerleşik dinlere
bağlılık ile eşit tutan ahlakçı bir varsayım hüküm sürer.
Öznel bir geçerlikten daha çoğunda diretmemeleri koşuluyla
en gelgeç ve saçma boşinançları hoşgören bir ekinde felsefenin
başarımı ve yöntemi o kadar bile saygı toplamaz. Popüler
görüş Nietzsche’nin felsefi bakış ve tinin yalnızca aptallık
değil ama çarpık olduğu yolundaki yargısıyla daha çok
uyuşur.
3. Bu ışık
altında zamanın tini dikkate değer bir kanıt temelinde
baştan sona felsefe-dışı olarak betimlenebilir. Ama işlerin
bu durumunu, gelenekçilerin yapma eğiliminde oldukları
gibi, modern ekinin salt düşüncesizlik ve gelgeçliğe doğru
bir tür Roma yozlaşması olarak görüp yazıklanmak pek doğru
olamaz. Çünkü aynı zamanda kabul edilmelidir ki herhangi
bir ahlaksal, anlıksal ya da politik konumun onaylanması
için olmazsa olmaz olarak öznel özgürlüğü üstenmesi ve
kısıtsız söylem üzerinde diretmesinden ötürü — çağdaş
üniversiteleri dolduran benzeri görülmemiş sayıda felsefeciden
söz etmiyorum bile —, kendi çağımız denli katıksız bir
"felsefi" çağın hiç olmamış olduğu pekala söylenebilecektir.
Sonunda felsefi ekini ve onun "mantık-özekçiliği"ni altetmiş
olduklarını şu an önesürecek yazarlar bile bu olayı yıkım
olarak betimlemekten çok uzaktırlar; tersine, onu anlıksal
bir despotizmden son kurtuluş olarak, düşüncenin tüm geçmiş
saplantılarından kurtarılması olarak müjdelerler.
4. Aslında
bugün felsefecilerin kendileri arasında moda olan şey
felsefenin gerçekte Hegel ile birlikte ya da o sıralarda
sonlandığını ve insanların evrensel, saltık bir bilgiye
inandıkları ya da edimselin ussal olduğu çağın çoktandır
son bulduğunu ileri sürmektir. Kierkegaard ve Feuerbach’tan
Rorty ve Derrida’ya dek hemen herkes bunu ileri sürmüştür
(giderek Auden bile: "Güle güle Platon ve Hegel / Dükkan
kapanıyor ..."). Böylece yaklaşık olarak geçen yüzyıl
boyunca felsefenin her nasılsa kendiliğinden sönüp yitmiş
olduğu gibi birşey söz konusu olamaz; tersine, imlemli
olan şudur ki felsefeyi devirmeye yönelik bilinçli ve
kararlı bir çaba olmuş, ve bu ise aslında ultra-modern
evrede felsefenin kendisinin başlıca tasarı olmuştur.
Öyleyse felsefenin "gerilemesi"ne sızlanmak çok yersizdir;
asıl güçlük bu ultra-modernist devirme kalıtını ve buna
yönelten güdüleri anlamaktır.
5. Bunu yapmak
uslamlamaya saltık sınırlar getirdiğini öne süren uslamlamalar
hakkında ya da tüm kuramı sona erdirecek bir kuram hakkında
mantıksal olarak yamuk birşeyler bulunduğunu yadsımak
değildir — görüşler ki felsefenin sonu üzerine dergilerde
sürdürülmekte olan savaşın en ilgili olduğu noktaları
oluştururlar. Anlıksal ilke üzerinde temellenmiş bir ekinden
artık öyle olmayan bir ekine geçmekte olduğumuz yolundaki
bildirimler de en az bu denli irdelemeye açıktırlar; özellikle
de bu konum anlıksal olarak ileri sürüldüğünde. Yeni bir
ekinin şafağı olarak "post-modern durum"u eski modern
durumun yerini alıyor olarak görmememiz gerektiği konusunda
Lyotard’ı bizi uyarmaya iten paradoks kuşkusuz budur;
çünkü post-modern durumun modern durumdan ayırdedilebilmesini
sağlayan "gerekçe"yi vermemizi gerektirecektir, ki bu
tam da bu adımın anlattığı şeyle, yani tüm gerekçe-saplantılı
ekinin ötesine adım atma girişimi ile çelişecektir. Böylece
eğer ne yeni bir ekinin gelişi ne de boşluğa bir atılış
olmayacaksa, post-modernitenin modernite ile olan bağlantısı
onun ötesine ilerlerken de bir biçimde sürdürülmelidir.
Öyleyse Lyotard’ın formülü şudur: post-modernite kendini-olumsuzlayan
uzantısındaki modernitenin kendisidir.1
6. Felsefenin
sonunu düşünme girişimleri aynı güçlüğü paylaşırlar: yine
felsefi olan uslamlamalardan yararlanmaksızın felsefi
usun ötesine geçmek ya da onu yürürlükten kaldırmak nasıl
düşünülebilirdir? Bu bir kimsenin düşünmenin ötesini nasıl
düşüneceği şeklindeki Kartezyen sorundur. Yollardan biri
mantık-ötesi [para-logical] bir anlamda "inandırıcı"
olduğunu önesürebilen uslamlamalar kurmaktır; Heidegger,
Wittgenstein, Foucault ve başkalarından bu yana şiirsel,
dilsel ya da zorlayıcı "nedenler"e başvurmak ya da giderek
bunlardan felsefenin kendi uslamlamalarının arkasındaki
asıl gizli kuvvet olarak söz etmek ortak uygulama olmuştur.2
Bir başka yol ise kitaplarında ve uslamlamalarında gerçekte
ne demek istediği (vouler dire) sorulduğunda ne
olursa olsun hiçbirşey demek istemediği yanıtını verdiği
zaman,3
ki eğer birinin gerçekte "demek istediği" tam olarak tüm
anlamın kararlaştırılamaz [undecidable] olduğuysa doğru
yanıt budur, Derrida’nın yaptığı gibi uslamlamadan bütünüyle
geri durmaktır.
7. Bu paradoks
yeni birşey değildir. Son iki yüzyıl boyunca egemenlik
kazanırken, felsefe-karşıtı düşünmenin bütün izleğini
çeşitli biçimlerde zora sokmuştur. Eğer bu tarih felsefi
geleneğin kesin eleştirisini gerçekleştirmeye yönelik
tüm girişimlerin tarihi olarak betimlenebilirse, aynı
zamanda bu paradoksun ve ardarda onun üstesinden gelmek
için yapılan girişimlerin de tarihidir. Aşağıda güdülecek
amaç ayırdedici biçimde felsefe-üstü [ultra-philosophical]
olan bu tini incelemek ve erken ondokuzuncu yüzyıl kökenlerinden
günümüz post-modern sonlanışına dek olan gelişiminin çok
geniş bir taslağını çizmektir. İleri sürülecektir ki bu
tini eklemlemeye yönelik tüm girişimleri ikircimli ve
eksik kılmış olan şey kesinlikle felsefe üzerindeki felsefi
bir utku düşüncesinin kendisinde içerilen çelişkidir ve
uslamlamanın her bir geçici evresini, daha ileri bir düzlemde
yeniden bildirilmesini zorlayarak, o evrenin ötesine devindiren
eytişimsel motoru sağlamış olan şey de aynı ikircimdir.
8. Çünkü felsefi
devimleri daha geniş düşünce tarihinin erimi içersinde
anlamaya ve değerlendirmeye başlamak ilkin ancak bu devimler
asıl sonlanışlarına ulaştıkları zaman olanaklı olur. Bundan
önce, henüz ilerlemekte olan ve şimdilik el değmemiş ve
kuşkulanılmamış amaçlar taşıyan tasarlara bağlanan inakçı
coşku bu tasarlara yönelik gerçek bir sorgulamayı nerdeyse
olanaksızlaştırır. Mantığı ve sınırları ancak yakın zamanlarda
dikkate alınmaya başlayan Hegel’in zamanında ve ondan
sonra büyük modern felsefe çağının kapanışından bu yana
Avrupa-Amerikan düşüncesi durumunda olmuş olan budur [İngilizce
tümcede bir bozukluk var]. "Ultra-felsefe" başka bağlamlarda
çoğu kez "ultra-modernite" olarak gönderme yapılan evreye
özgü genel düşünme biçimini adlandırmak için uygun terim
gibi görünür. "Ultra-" öneki "ötesine geçme" ve "aşırıya
götürme" gibi kullanışlı bir çifte anlam taşır ve ultra-felsefe
hem devireceği hem de aynı zamanda sınırlarına dek götüreceği
klasik modernitenin felsefesiyle böyle bir ikircimli ilişki
içinde durur.
9. Post-modern
yazarların kendi bakış açılarının kökenini bir Rorty ya
da bir Derrida’nın gerçekleştirdiği son dönem içgörülere
borçlu olduğu yolundaki ortak görüşleri bütünüyle yanlıştır.
Düşünceyi felsefeden kurtarma girişimi daha şimdiden iki
yüzyıl geriye gider ve kendisine ait ciddi bir kalıt yaratmıştır.
Ultra-felsefenin en erken biçimleri ondokuzuncu yüzyıl
özdekçiliği ya da evrim kuramında, Feuerbach’ın Hristiyan
tanrıbiliminin "ötesine geçmesi" ya da Schopenhauer ile
Kierkegaard’ın kurgul usu belirli olarak ussal-karşıtı
saltıklara altgüdümlemelerinde görülecektir. Görünürdeki
amaçları felsefe "reform"u ya da "eleştiri"si olan, böylelikle
yine özsel olarak ultra-felsefi bir niyet taşıyan yöntembilimler
biçimindeki yeni bir anahtarda, yirminci yüzyıl felsefeye
bir geri dönüşe tanıklık etti. En yakın şekli, bütün felsefi
kalıtın kendini güvenilmezleştirmiş olduğunu varsayan
ve artık onun ötesine geçmeye ya da onu yeniden biçimlendirmeye
çalışmayacak, ama deyim yerindeyse, alt yanında kuşkulu
biçimde askıda kalacak post-modern kuşkuculuktur.
10. Bununla
birlikte, bu en yakın değişkisinde, ultra-felsefe tasarı
uçurumun eşiğine getirilmiştir. Bu kuşkucu biçimde, düşüncenin
sona erişini düşünme ideasına başından bu yana özünlü
olan çelişki intihar düzeyine yeğinleşir. Çünkü şimdi
başarılacak olan şey bundan böyle yalnızca felsefenin
devrilmesi değil ama aynı zamanda devrilmenin de devrilmesi,
eleştirinin eleştirisidir. Post-modernizm için açığa çıkmış
olan şey tüm böyle uslamlamaların yine düşünmeden başka
birşey olmamalarından dolayı düşünmenin bir sona erdirilmesine
ilişkin hiçbir kesin uslamlama olamayacağıdır. Öyleyse
biricik seçenek peşinen hemen hem felsefi hem meta-felsefi
tüm uslamlamanın geçersizliğini varsaymak, ve kendini
özenle konumsuz ve vargısız bırakmaya çalışırken varolan
her tür konuma saldıran ve onları kendilerini geçersizleştiriyor
olarak gören salt kuşkucu-anlıksal etkinlik boyunca bu
çabayı sürdürmektir (ki bu etkinliğe Derrida "yapısızlaştırma"
ve Rorty yeni-pragmatik bir "söyleşi" der). Ama bununla
felsefi kalıtın son devrilmesini gerçekleştirecek olan
özsel ultra-felsefe tasarı gerçekte terkedilmiş olur.
Bundan böyle ötesine geçilecek şey ile ötesine geçen arasında,
felsefi kalıt ile eleştirisi arasında hiçbir ayrım yoktur.
Tüm geriye kalan şey baştan sona her noktasında akademikleşmiş
bir felsefedir, bir derin-düşünme ki uslamlamaların yeniden
ve yeniden ortaya çıkarılma ve devrilmelerinin ötesinde
kendine ait hiçbir içeriği yoktur ve bütünüyle olumsuz
bir usun bu uygulamasının ötesinde hiçbirşey "demek istemez".
11. Ultra-modernist
düşüncenin izleği buna göre üç ana evrede tanımlanabilir.
Ondokuzuncu yüzyıl ortak ayırıcı temaları olarak batı
geleneğinin tinsel-kurgul bakışını tahttan indirmeyi ve
onun yerine dünya-açıklamasının belirgin olarak karşı-kurgul
biçimlerini geçirmeyi alan çeşitli öğretilerin gelişine
tanıklık etti: bu konum aşağıda "karşı-felsefe" olarak
adlandırılacaktır. Yüzyıl başlarında ikinci-düzenden,
eleştirel bir duruş noktasından tüm batı felsefesinin
ölümcül yanılgıları olarak ileri sürülen şeyi ortaya serip
düzeltmeyi kendilerine iş edinen yeni felsefi soruşturma
okulları belirir: "meta-felsefe" denilen şey. Sonunda
ultra-felsefenin sınırına post-modernizmde ulaşılır; post-modernizm
felsefeye karşıtlığın hem inakçı hem de eleştirel biçimlerinin
kendilerini baltalıyor olduklarını bildirir ve onun yerine
usa dayalı söylemin bütün bir kalıtını düzmece olarak
ve kendinde geçersiz kılınmış olarak ortaya sermeyi önerir:
"post-felsefe" denilen şey. Ultra-modernist savın her
bir ardışık şeklinin felsefenin sona ermesinin tam olarak
nasıl düşünüleceğine ilişkin kendi ayrı yaklaşımı vardır;
her birinin kurgul gelenek içinde neyin yadsınması gerektiğine
ilişkin kendi benzersiz yorumu — ve aslında yanlış yorumu
— vardır; ve her biri kendi yolunda attığı her adımı köstekleyen
silinemez bir paradoksa çatar.
I
— Karşı-Felsefe: Bilimcilik Ve Saltıkçılık
12. Felsefedeki
ultra-modernist dönüşü başlangıçta neyin kışkırtmış olduğu
şimdiden çok fazla yanıtı olan bir sorudur. Feuerbach’tan
bugüne, eski kurgul gelenekte onun kökten reddini gerektirenin
ne olduğuna ilişkin açıklama o denli çok sayıda çatışan
yolda söylenmiş ve yinelenmiştir ki şu ya da bu çeşitlemeye
bağlı olmak rastlantıyla belli bir okulla uyuşmak olacaktır.
Çünkü Nietzsche’nin, Ayer’in ya da Dewey’in yanıtını kabul
etmek böylece Kierkegaard’ın ya da Marx’ın ya da Heidegger’inkini
reddetmektir, çünkü bunlar sorunla ilgili bütünüyle zıt
açıklamalardır, uzlaştırılamazlar. Amaca daha uygun olan
şey ultra-felsefe tasarını bütün olarak, bir tarih olarak
anlamaya çalışmak için yeniden başlangıca dönmek ve uslamlamanın
nasıl şekil aldığını, onda hangi çatışmaların doğduğu
ve geliştiğini ve enson sonucunun ne olduğunu irdelemektir.
13. En belirgin,
en anlaşılır uslamlamalar genellikle başlangıçta yapılanlardır.
On dokuzuncu yüzyılın felaket habercisi yazarları dünyaya
ilişkin geleneksel modern-batı görüşüne meydan okuyan,
ve tekno-politik insancılığıyla birlikte beliren ultra-modernist
ekine uygun olduğu düşünülen bütünüyle yeni bakış açıları
eklemlemeye girişen ve kökten bir öznel özgürlüğe başvuran
ilk yazarlardı. Tarihin "ikiye bölünmüş"4
olduğu, ve özel olarak felsefe tarihinin çığırsal bir
çıkmaza ulaştığı ve burada sınırlarına ulaşıldığı ve bunların
açığa serildiği gibi bir anlayış vardı. Düşünen usa ait
ancien régime apar topar terkedildi ve güdüleri açıkça
realist, kavramsal-olmayan, tarihsel, deneyimsel, insancı
ve dünya-olumlayıcı olan yeni düşünce kipleri önerildi.
14. Bu karşı-felsefe
tini iki ana biçim aldı: ilki olumlu, tanrıtanımazcı ve
özdekçi dünya-açıklamalarına başvuran bir inakçı ussalcılık
için kurgul düşünceyi bütünüyle terkedecekti — bilimcilik;
ikincisi kurgul bir görünümü az çok elde tuttu, ama nesnesi
ve teması denli açıkça karşı-ussal olan bir ilke koydu
— saltıkçılık. Bilimcilik tinsel-kurgul dünya görüşüne
— "metafiziğe" — karşıtlık içinde, sonlu bilimlerin birinden
ya da ötekinden türetilen, bir yedek felsefe düzeyine
yükseltilen bir başka görüş getirdi; böylece toplumbilim
(Comte), politika (Feuerbach), ruhbilim (Mill), dirimbilim
(Spencer) ya da fizik (Mach).
Saltıkçılık bugün
bile bir felsefe, giderek metafizik olduğunu savunur,
gerçi bu kendinde usdışı, kendine-karşıt ve paradoksal
bir varlık ya da ‘‘enson olgusallık,’’ ilkede her nesnel
sağlamlığı yokedici sürekli kendine-yansıyan bir ‘‘saltık-sonlu’’
kavramı üzerinde özeklenen evrik bir metafizik olsa bile.
Bunda da yine karşı-felsefenin temel savı, yani gerçekten
saltık olanın sonlu öz-bilinç ve dünya olduğu savı bir
başka yolda anlatılır; Schopenhauer, Stirner, Kierkegaard
ve Nietzsche tümü de bu görüşü savunurlar.
15. Bir zamanlar
krallara ve papalara korku salmış, "bilimsel dünya görüşü"
denen şeyi artık pek az kişi sorgulamaktadır. Bilimsel
dünya görüşünü çekici kılan şey dünyayı yalnızca "düşünmeye"
çalışmaktan vazgeçmiş ve bunun yerine kendini bütünüyle
ona gömmüş sağlıklı bir kafanın açıkça göreceği gibi,
yalnızca kaba doğa ve toplum olgularına bel bağlayarak
soyut düşünmenin kaprislerini terketmiş olduğu ve bütünüyle
kuramsal-olmayan bir temel üzerinde bilimi yeni baştan
kurmuş olduğu savıdır. Tanıtlanamaz uydurmalara hileli
bir başvuru olarak kurgul metafiziği kınayarak, onun yerine
sonlu, somut, dolaysız ve olgusal insan dünyasından sapmama
kararındaki kapsamlı, olgucu, gizemsizleştirilmiş, "metafiziksizleştirilmiş"
bir insan, doğa ve tarih açıklamasını öne sürer; ve bu
açıklama "olumlu/pozitif" olduğu ve kuramsal olmadığı
için5
tüm kuramsal kuşkulara ve çarpıtmalara bağışıktır.
16. Bununla
birlikte tam da bu karşı-anlıksal eğilimdir ki bilimciliği
kılgıda bilimsel-olmayan durumuna sokar. Çünkü apaçıklığa
başvurusu aslında inakçıdır: belli bir "genel olgu" konutlanır
ve sonra sıradan olgular "doğrulama" sürecinde ayıklanır
— böylece türlerin ilerleyici evriminin kaba doğa olgusu
olduğu savı belli kurbağaların varoluşu yoluyla tanıtlanır,
ya da Napolyon’un edimsel politikaları kaba tarih olgusu
olarak sınıf savaşımının "tanıtı" diye gösterilir. Ama
böyle bir doğrulama bütünüyle döngüseldir, ve kesinlikle
açıktır ki ilksel genel olguların bulunduğu anlayışı asıl
işlevi usa dayalı ilkeye başvurunun yerini almak olan
bir yapıntıdır. Evrim kuramı, fizikselcilik, düzenekselci
ruhbilim, tarihselcilik ve bu türden başka öğretilerin
gösterdikleri gibi, bilimciliğin gerçekte ürettiği şey
yerlerini almayı amaçladıklarından daha az uydurma olmayan
konutlamalarla iş gören gizli-metafiziksel öğretilerdir.6
Kısaca, bilimsel olguculuk yine yalnızca bir başka biçimdeki
metafiziktir, bir metafizik ki saltık olarak, e.d. "koşulsuz
verili" olarak konutlanan sonlu ya da olgusal dünyaya
aittir.
17. Benzer
kökleri ve niyeti olmakla birlikte saltıkçılık bilimsel
olguculuğa bütünüyle karşıt durur; ondokuzuncu yüzyıl
ve sonrası süresince, ikisi sürekli bir savaş içindedirler.
Ultra-modern anlamında "Saltık" açıkça kurgul-karşıtı
bir göndermeyi, bilimciliğinkine benzer bir saltık-olarak-sonlunun
köktenci olumlamasını cisimselleştirir, gerçi şimdi saltığın
yanından olsa da. Onu algılayan tüm bilinçten önce kendinde
varolan, böylece ilkede us için karanlık ve içine işlenemez
birşey olarak tipik belirlenimi altında, bu Saltığın ayrımsanmasını
bile olanaklı kılan şey kendi kendisini ortaya sermesidir,
bir ayrımsama ki bu nedenle ussal-öncesi ya da estetiktir.
[Tüm irrasyonalizm en sonunda her zaman en kaba duyumculuğa
geri döner.] Schopenhauer’in İstenci ve Kierkegaard’ın
içselliği ondokuzuncu yüzyıl süresince başka kılıklarda
ortaya çıkan — "Bilinemez", "Kavranamaz", "Güç İstenci"
vb. — bu saltıkçı göndermenin erken örneklerini verirler.7
Ondokuzuncu yüzyıl saltıkçılığı bütün bir popüler benzetmeler
kalıtını yaratırken — Yaşam, Kendi, Kozmoz, Erke, Bilinçsiz
vb. olarak "enson olgusallık" —, bu arada yazınsal gelenek
de yoklanamazlardan ve söze-dökülemezlerden oluşan aynı
romantik-saltıkçı dile çok fazla kapıldı.8
Ultra-modernist Miletoslulara karşı Parmenides’i oynayan
Heidegger’in daha sonra yalın olarak Sein (Varlık)
adını vereceği şey aynı atalardan kaynaklanır.
18. Böylece
karşı-felsefeye başlangıçlarından bu yana derin bir devrimci-gerici
bölünme eşlik eder ki kökenini bütünüyle sonlu, doğal-tarihsel
insan varoluşunun olgusallığının nasıl kavranabileceği,
ve geleneksel felsefi düşünce için olduğu biçimiyle dünyanın
idealliği karşısında nasıl doğrulanabileceği konusundaki
temel bir ikircimde bulur. Bu noktada hedef kendini düşünmeyi
bir sona ulaştırma hedefi olarak değil ama tersine açıkça
bir karşı-kavramsal düşünme kipini ortaya çıkarma olarak
tasarlanır: bu "bilim" (bu bozulmuş anlamda) ya da "öznellik"tir.
Çünkü en iç ruhunda ultra-modernist tinin niyeti moderniteyi
yadsımak değil, ama yalnızca henüz onun aracılık ettiği
(dolaylı kıldığı) şeyin üstesinden gelmek, modernitenin
çekirdek ilkesini, yani dünyada edimsel olarak ya da yaklaşık
olarak olgusallaşmış bir durum olarak somut insan özgürlüğünü
olumlamaktır. Ve ikiricimi tam olarak budur: modernitenin
ve geleneğinin ötesine geçecek ve geçmeyecektir; onu en
uç biçimine dek genişletecek ve yine de bundan geri çekilecektir.
Buna göre, bilimsel pozitivizm ya da saltıkçı nihilizm
hem evrensel bir us yerine sonlu bir usu olumlayacak hem
de toplumsal terimlerde ya da bir kendini-olumlayan yaşam
olarak tasarlanan edimsel bir özgürlük uğruna özgürlük
ideasını yadsıyacaktır. "İdealizmin devrilmesi"nin tam
olarak uygun bir biçimde nasıl gerçekleştirileceği ve
yeni, ultra-modern bir dünyada-düşünmenin ne olacağı,
düşüncenin bütünüyle devrimci bir yadsınışı mı yoksa onun
kendini-olumsuzlayıcı bir biçimde gerici bir yeniden yapılandırılması
mı olacağı, yalın olarak usun ötesine adım atmak için
mi yoksa usun kendine karşı dönmek için mi olacağı konusunda
çok yeğin bir tartışma gelişmektedir.9
19. Karşı-felsefe
içindeki bu yeğin çekişme salt sonlu bir us ve özgürlük
gibi ultra-modern ideale özünlü paradoksa ve bu köktenci
insansal duruş noktasından felsefi tinin karşılık düşen
devrilmesine anlatım verir. Karşı-felsefeciler ikilemi
ancak klasik modern özgürlük ideasını, us ile varlığın
birliğini bileşen öğelerine ayırma ve bunları birbirine
karşı oynayarak birinin metafiziksel ve soyut olanın tipik
örneği olarak belirlediğini ötekinin bu-dünyasal ve somut
olanın özü olarak ileri sürmesi yoluyla çözebildiler.
Böylece olguculuk ve onun değişik biçimleri sonlu bir
insan usu için olduğu biçimiyle dünya adına evrensel varlığı
yürürlükten kaldırırken, saltıkçılık ise sonlu varolan
için olduğu biçimiyle varlık adına evrensel usu yürürlükten
kaldırır. Birinin öbüründen kurtarılması gereken gerçeklik
olarak doğruladığı şeyi öteki kesinlikle yadsıyacağı anahtar
metafiziksel boşinanç olarak gösterir; ve evrik olarak.
Ahlakçılık ve romantizm arasındaki büyük tartışma şu popüler
paradigmayı verir: ikisi de öz-bilincin doğa ile olan
birliği olarak kökten bir sonlu özgürlüğü doğruladılar.
Ama ahlakçılığa göre özgürlük herşeyden önce insanın kılgısal
olarak doğayı yenmesinde olgusallaşır, öyle ki ahlaksal
açıdan hiçbirşey özgürlüğün içgüdüsel birşey olduğu yolundaki
öğreti denli tiksindirici değildir. Ama romantizme göre
tam olarak bireysel öz-duygunun doğal dolaysızlığındadır
ki özgürlük estetik olarak verilir, ve hiçbirşeyin özgürlüğün
"yaşam" ile bu içgüdüsel özdeşliğini ahlakçılık tarafından
desteklediği biçimiyle usun doğadan ayrılması denli saptırdığı
düşünülmez.10
Bu yolda us ile varlığın birliği şeklindeki modern ilke
hem yıkılacak hem de korunacaktır.
20. Aynı karşıtlık
bütün çağın düşünüşüne yayılır.11
Strauss ve Kierkegaard modern-Hristiyanlığın tanrı-insan
özdeşliği ilkesinin devrimci anlamını tartıştılar; birincisi
onu nesnel insansal bir kendini-yaratışa bir üstenim olarak
betimledi, ki öznel inanç buna ayrılacaktır; ikincisi
ise onu kesinlikle tüm insancı ahlakçılık ve ussalcılığın
ötesine sıçrayan öznel inanç tutkusu olarak betimledi.
Karşı-metafizik de benzer olarak birbirinin tam tersi
olguculuk ve yoksamacılık uslamlamalarına bölündü: Comte
dünyanın bir insan-için-varlığında bilim ve toplumsal
ahlak için yeni bir ultra-ussalcı temel arayacaktı ki,
felsefe ve dinin geleneksel insan-aşırı görüşleri ona
benzeştirilecekti. Ama tam da olgusallığın acımasız kendinde-varlığı,
saltığın bütünüyle us-olmayan doğasıdır ki Schopenhauer’a
göre insan varoluşunda yalnızca olumlu ya da nesnel olan
herşeyi yoksuyordu. Dikkate değer olan şey nasıl bir görüşün
olumsuz olarak ötekini yansıttığı ve ötekinin ileri sürdüğünü
kesinlikle ve tam olarak ortadan kaldırdığıdır.
21. Karşı-törel
düşüncenin başlıca temsilcileri arasında Almanya’da Feuerbach
ve Stirner, İngiltere’de Mill ve Spencer ve Amerika’da
James ve Royce bulunuyordu. Doğrulama/ortadan kaldırma
biçimindeki aynı karşılıklı karşıtlık ilişkisi açıktır.
Örneğin Feuerbach kurgul felsefeyi anlıksallaştırılmış
Hristiyan tanrıbilim olarak betimler; Hristiyan tanrıbilimdeki
Tanrı-insan imgesi sonlu bireyin kendi insansal türsel-varlığına
yönelik dolaysız duyusu olarak özgürlüğü imler. İçinde
din ve felsefenin bu ilişkiyi temsil ettikleri yabancılaşmış
tinsel-anlıksal biçimin bir yana atılması politik bir
kurtuluştur (Feuerbach: "politika dinimizdir"12);
insanlıktan uzaklaştırılmış öznel bir bireysellik bu kurtuluşta
özsel insanlığının bilincine uyanır. Stirner’a göre hiçbirşey
nesnel bir insansal öz kavramından daha yabancı olamaz.
Bireyselliğin kendine-aitliği törel bir saltıktır ve herşey
onunla "onun kendisi" olarak ilişki içinde durur. Tüm
nesnel törel "nedenler" Der Einsige und sein Eigenheit’ın,
tekillik ile iyeliğin sonsuz karşılılığına çözülürler,13
ve ister liberalizmin isterse insancılık ya da ahlakçılığın
olsun, "tin" yalnızca dinsel-felsefi bir özgürlüksüzlüğün
can çekişen öte-dünya yaşamıdır — bir "hortlak".
22. Bunlar
Marx ve Nietzsche’nin daha sonra geç ultra-modern düşünce,
ekin ve politik yaşam için olağanüstü önemli olan öğretilere
incelttikleri aynı konumlardır. Her ikisi de terkedecekleri
aynı alanda oynamayı sürdürmekle sonunda kendi kendilerini
yenecek olan erken karşı-felsefi uslamlamaların sınırlarının
ayrımındaydılar. Feuerbach’ı akıl hocası olarak kabul
eden Marx onun tanrıbilimi devirmesinin de yine tanrıbilimsel
olduğundan yakınıyordu;14
Schopenhauer’i öğretmeni olarak alan Nietzsche onu ahlakın
yalnızca daha yoz bir biçimini ilerletmek için ahlakı
yalanlamakla eleştiriyordu.15
İkisinin da vargılarına göre öncellerinin uslamlamalarının
sorunu karşı-konumları bu konumların gücünü yeterince
hesaba katmamış olan tek-yanlı reddedişleriydi; kendi
özel karşı-savlarını daha tam olarak belirginleştirmeye
ve olumsuz olarak uslamlamaları içine almaya çalışarak,
Marx ve Nietzsche bu aksaklığı düzelteceklerdi. Nietzsche’nin
çalışması bütünüyle ahlaka, güç istencinin karşısavı olarak
insancı istememe-istencine yöneliktir; Nietzsche ilk olarak
bunun nasıl olup da doğabileceğini — "aziz nasıl olanaklıdır"
— ve nasıl olup da tarihsel ekinin bütününü lekelediğini
sorgular. Marx ise, tersine, insanın doğal türsel-yaşamını
engelliyor olarak gördüğü kökten bireycilik ve bunun insan-karşıtı
törebilimine açıklama getirecekti; Marx uydurma bir öznel
özgürlük üzerinde temellenen burjuva toplumlarının doğuşunun
acımasız anomalisi olarak gördüğü şeyi açıklamak üzere
bir ideolojik güç mantığı ve sınıf eytişimi sundu. Böylece
insancılık yoz bireycilik ve bireycilik yabancılaşmış
insancılık olur.
23. Bir bütün
olarak batı felsefe ekininin tek yanlı bir reddedilişini
aklamak üzere insanlık tarihine ilişkin bütüncülcü, ideolojik
esinli kuramlara başvuru ciddi olarak Marx ve Nietzsche
ile başladı, ve önce sınıf savaşı ve sonra yirminci yüzyıl
savaşlarını körüklemiş güçlü önyargıları oluşturdu. Devrimci
insancı Marx’a göre tarihi devindiren motor otokratik
bireycilikte somutlaşan çelişkidir; estetik otokrat Nietzsche’ye
göre ise yaşamı-yadsıyan insancı tinin tanrılaştırılmasıdır.
Yine dikkate değer olan şey bu açıklamaların karşılıklı
çelişkili ırasıdır; nasıl birbirlerinden açıkça karşıtlar
olarak söz ettikleridir. Ama elbette aynı insanlık tarihi
hem nesnel toplumsal özgürlüğün saltık bireysel istencin
ezici gücü tarafından nasıl her zaman boşa çıkarıldığının
öyküsü, ve hem de aynı zamanda gerçek öznel yaşamın baskıcı
bir politik-teknolojik idealizmin ellerinde ilerleyici
sapıklaşması olamaz.
24. Açıktır
ki geçmişe ilişkin tam karşıt Marxçı-Nietzscheci açıklamalar
asıl amaçları ussal zeminlere tüm başvurudan doğaları
gereği kaçınan uslamlamaları doğrulamak olan karışımlardan
başka birşey değildirler. Olgucu ve saltıkçı özgürlük
açıklamaları arasındaki aykırılığı sürdürmenin ortamını
sağlayan şey tarihtir, öyle bir yolda ki her bir yan kendisinin
insanlığın geçmişine bugüne dek egemen olmuş olarak yorumlanan
kendi karşı-savından kurtuluş olduğunu bildirir. Tarih
denilen şey bir tinin şimdi her biri tarafından devrilecek
olan ilerleyişinin tarihçesi olur: Nietzsche için, yeni
felsefecinin ona karşı "Yaşam"ı yeniden doğrulamayı göze
alacağı nihilistik insansal tinin tanrılaştırılması; Marx
için sonunda şimdi devrilen egemen sınıflardan gelen ideolojik
baskının bir destanı. Hem şimdiki ekinsel bunalımın özel
açıklaması hem de ona kaynaklık ettiği ileri sürülen geçmişin
özel karikatürleştirmesi tek bir uslamlamanın karşılıklı
yüzleri olarak birarada dururlar, ve bu uslamlamanın ilgisi
aslında dünya tarihine değil ama onu özsel olarak ultra-modernist
olan konumlar için engeller oluşturmak üzere yeniden yorumlamaya
yöneliktir. Tarihin kendisinin, özellikle felsefe tarihinin,
süreçte barbarlaştırılması kaçınılmazdır, ve bu barbarlaştırmanın
kalıtı bugün de her yerde apaçıktır ve gerçekten de geçmiş
üzerine kabul edilen görüş olmuştur.
25. Bilimciliğin
tanrıtanımazcı, mantık-dışı olguculuğunun savunacağı şey
bütünüyle edimsel bir insan dünyasına, geleneksel tinselliğin
olanaksız ve değersiz görüp bir yana attığının söylendiği
türde sonlu ve somut bir özgürlük durumuna nesnel ilerleyiştir.
Saltıkçılık da benzer olarak kökten sonlu bir özgürlüğü,
bastırılması geleneksel ekinin yükünü ve temasını oluşturmuş
olduğu ileri sürülen asıl anlamda öznel bireysel yaşamın
özgürlüğünü doğrular. Aşırı insancılık ve aşırı bireyciliğin
bu ultra-modernist biçimleri kendilerine ortak bir düşmanla,
us geleneği ve onun "idealizmi" ile kapışıyor gibi görünseler
de, gerçekte politik eyleme dönüştüğünde fanatikleşecek
bir yeğinlikle birbirleriyle kapışma içindedirler.
26. Felsefi
geleneğin ondokuzuncu yüzyıl ultra-modernizmine karşılığı
surlar dikmeye çalışmaktı; yüzyılın ikinci yarısı bir
"yeni-idealizmler" — Yeni-Platonculuk, Yeni-Thomasçılık,
Yeni-Kantçılık vb. — yığılmasına tanık olur ve bunlar
bu erken konumlara gerçek dönüşler değildirler, ama onları
özdekçilikle savaşta yararlanacakları karşı-karşı-idealist
silahları oluşturmak üzere kullandılar. Ama düşmanın seçtiği
alanlarda ve silahlarla savaşmakla, yalnızca tam da yardım
bekledikleri kaynakları daha da çarpıtmayı başardılar
— Platon Victorian bir ahlakçı oldu, Hegel Prusyalı bir
ulusalcı ya da bir İngiliz emperyalisti. Ultra-modernizm
ile yeni-idealizm arasındaki hemen sonra gelen başabaşlıkta
ultra-modernizm açıkça anladı ki, us geleneğini daha tam
yenmesi için saldırının felsefenin kendi alanı içersine
çekilmesi, burada felsefeyi kendi yerinde çürütmesi gerekiyordu.
Buna göre, yirminci yüzyıl eleştirel düşüncesi yalnızca
karşı-felsefe olmaktan daha çoğudur; usu yıkışını aynı
anda hem felsefenin ötesinde olduğunu hem de kendisinin
felsefi olduğunu öne süren bir duruş noktasından gerçekleştirir:
meta-felsefe.16
II.
Meta-Felsefe: Yirminci Yüzyıl Okulları
27. Yirminci
yüzyıl düşüncesinin genel duruş noktası ve varsayımı öz-bilinçli
olarak özgür, çağdaş bireyler düşüncesidir, bireyler ki
doğrudan doğruya kendilerinin bildikleri sonlu bir dünya
ile dolaysız ilişki içinde varolurlar. Bu dünyanın ötesindeki
olgusallığa ilişkin tüm kavramların yanlış ya da "metafiziksel"
oldukları buyrulur. Bilimcilik ve saltıkçılık öyle bir
düzeye dek ikinci doğa olmuştur ki düşünce-dünyası bütünüyle
geçmişe geri çekilmiş görünür: bir "geleneksel felsefe"
ki bundan böyle sonlu insan kılgısı ve yaşamı için açıkça
ve somut olarak var ve olanaklı olana bütünüyle bağlanmış
özgüvenli bireysellik için uygun olamaz. Bu konumu eklemlemek
için çözümsel ve varoluşsal felsefe okulları ortaya çıktı.
Bunlar tamamlanmış olarak gördükleri eski us dünyasından
çığırsal bir kopuşun bu tarafında kalan anlıksal bölgeyi
saldırgan biçimde ellerinde tutmaya çalışacaklar, ve geleneksel
felsefenin duruş noktasının belirleyici — kendisi felsefi
olduğu için belirleyici — eleştirisi yoluyla desteklenen
yeni, gözüpek bir öznel özgürlük dünyasının yeterli düşüncesine
yükseleceklerdi. Felsefe kendi çürütülüşünü gerçekleştirecektir.
28. Bu duruş
noktasından geleneksel düşüncenin bütünü bugün geçilemez
olduğu bildirilen sınırları aşma alışkanlığı yüzünden
zayıf düşmüş olarak görülür. Bilincin perspektif sınırlarını
tanımamakla, söz gelimi zamanın ötesini düşünmek, varlığın
kökten sonluluğunu "unutmak", olgusal-olmayan bildirimleri
eleştirmeksizin doğru olarak kabul etmek, "düşünmenin"
yalnızca dilsel bir etkinlik olduğunu ayrımsamada başarısız
olmak vb. gibi şeylerle suçlanmıştır — suçlamalar ki,
geleneksel felsefenin kendisi elbette kolayca tümünü de
itiraf edecektir. Yeni felsefe ise tersine herhangi bir
birinci-düzenden bilgi önesürümünde bulunmayacaktır; kendini
yalnızca ikinci-düzenden derin-düşünme olarak belirleyecektir
ki biricik amacı bu tür çiğnemelere karşı yasamada bulunmak
ve olanaksız bir evrensel bilgi için aldatıcı isteğinde
ussal düşüncenin sürüp giden gösterişli savlarını açığa
vurmak, durdurmak, gemlemek ve düzeltmek için araştırmalar
sürdürmektir.
29. Mantık
ve varlıkbilim felsefede temel oldukları için, yeni meta-felsefe
de başlangıç olarak, mantık ve varlıkbilimin düşünen ustaki
geleneksel temelinin yerini almaları için yeni bir sonlu
mantık ve varlıkbilim kurma girişimleri olarak şekillendi.
Buna göre, matematikte ve ruhbilimde bir dizi ondokuzuncu
yüzyıl deneyi özsel olarak mantık-dışı çizgiler boyunca
mantığın sonraki yeniden yapılandırılmaları için yolu
döşedi: Brentano, Boole, Frege, Peirce ve başkaları. Bu
devrimin içsel güdülenimi hiç de mantıksal bilimin kendisini
ilerletmek değil ama bir bütün olarak mantığı matematik,
imbilim ya da ruhbilimden elde edilmiş özsel ultra-mantıksal
ölçütler olan şeyler altına getirmekti. Çözümsel ve görüngübilimsel
okulların kökleri yirminci yüzyılın ilk onyıllarının meta-mantıksal
ve meta-varlıkbilimsel türden "araştırmalar"ına dek gider:
Husserl’in Logical Investigations’ı, Principia
Mathematica, Tractatus Logico-Philosophicus, Being and
Time.
30. Yeni yöntemlerin
bütün amacı geleneksel felsefenin ileri sürülen tüm yanıltmaca
ve aldatılarının yöntemsel "durulaştırılmalar"ı yoluyla
temelini zayıflatmaktı. Felsefenin bu tür bir meta-çözümlemesinin
felsefenin kendisinin biricik meşru görevi olduğu yüzyıl
ortalarında genel bir doğru olacaktı. İronik olarak, "felsefe"
birdenbire sanki yeniden doğmuş göründü; birkaç kuşak
boyunca meta-felsefenin büyük ustalarının — Frege, Dewey,
Russell, Husserl, Wittgenstein, Heidegger — yapıtları
nerdeyse kutsal yazılar olarak, engin akademik okulların
zorunlu sınıf metinleri olarak kabul edildiler ve bu okulların
öğretmenleri geleneksel felsefenin son eleştirisini tamamlamayı
amaçlayan dağlar gibi araştırmalar ürettiler. Platon ve
Kant’ın bıraktığı bütün kalıt yeniden bir kitle düzleminde
okunup öğretildi, kendi terimlerinde değil ama meta-felsefi
değirmen için ince eleştirel una öğütülmek üzere tahıl
sağlayacak bir yolda, ya da yeni makama göre çalınacak
ilginç bir temalar kaynağı olarak. Yüzyıl boyunca akademik
felsefe üzerindeki egemenlik meta-mantık ve meta-varlıkbilime
geçecekti; tam olarak ultra-modernist dinçlik evresinin,
son çözümler çağının tinini anlatır — bir çağ ki, politikasından
daha az olmamak üzere sanatı, halksal ekini ve felsefesi
ile tüm saltıkları devirmek üzere sonlu istenci saltık
olarak olumluyordu.
31. Yeni çözümlemenin
felsefeyi bilimin yanına koyduğu önesürümü felsefenin
kendisinin bilim olacağı anlamına değil ama bilginin yalnızca
ve yalnızca olgu-dünyasının olumlu-bilimsel açıklaması
olduğu varsayıldığı için, felsefenin gerçek rolünün böyle
bilimsel doğrulamanın kurallarını meta-bilimsel olarak
saptamak ve savunmak olması gerektiği anlamına geliyordu.17
Russell’ın mantıksal atomculuğu klasik İngiliz görgücülüğünün
bir yinelemesine çok benzer görünse de (çünkü yalın ve
karmaşık düşünceler atomik ya da moleküler olgular olarak
yorumlanırlar; çünkü tümevarım yasaları gerçeklik-işlevleri
olarak yorumlanırlar vb.), ayrım şudur ki Russell’a göre
bundan böyle hiçbir görgül kendinde-şey yoktur; hiçbir
düşünce, hiçbir düşünen özne, hiçbir usa dayalı görgül
çıkarsama, kısaca hiçbir felsefi bilgi yoktur. Yalnızca
olumlu "olgu-dünyası" ve onu yansıtmak için dili kullanan
bireyler vardır. Mantık kendi içsel yapısı üzerine düşünen
düşünce değildir — "düşünen varlıklar" yoktur, yalnızca
beyinle donatılı dilsel hayvanlar vardır. Mantık meta-mantıktır,
olumlu bildirimlerin doğru formülasyonu için getirilen
ve kendileri bütünüyle olgusal olan ikinci düzenden kurallar
dizgesidir. Önermesel olarak resmedilen olgu Russell’a
göre varolan tek olgusal dünyadır, analitik felsefenin
geleneksel metafiziğin düşünce-dünyasının karşısına çıkaracağı
kökensel olarak sonlu bir burası-ve-şimdi dünyasıdır.
32. Böylece
başlangıç kesinlikle ussal bir temele bir başvuru ile
değil ama yalnızca şeylerin eşit ölçüde sonlu dünyaları
hakkında bildirimler oluşturan sonlu bireylerle nasıl
ilişkide durduklarını bildiren bir dizi inağa başvuru
ile yapılır. Bu inaklar arasında şunlar bulunur: yalnızca
olgu-dünyası vardır ve başka hiçbirşey yoktur; "bilmek"
önermeler yoluyla olguları doğru olarak dile getirmektir;
ancak görgül olgulara gönderme yapan önermeler doğru ya
da yanlıştırlar, tüm başkaları yalnızca biçimsel ya da
boş anlatımlardır; olguların ne oldukları konusunda yalnızca
görgül bilim yargıda bulunur, ve metafiziksel ya da törel
bildirimler saçmadırlar; öyleyse mantığın (bu yüzden felsefenin
de) biricik işi önermesel bildirimin kurallarını durulaştırmaktır
ki tüm olgusal-olmayan önesürümler kesin olarak sona erdirilebilsinler.
Felsefenin biricik işini daha belirgin olarak kendisine
ait önermeler oluşturma değil ama yalnızca "önermeleri
durulaştırma" olarak gören Wittgenstein’ın Tractatus’unda
bu aynı konumlar yinelenir. Olguların ve onların sözel
resmedilişlerinin ötesinde yatan hakkında "hiçbirşey söylenemeyeceği"
ve dolayısıyla sessiz kalmamız gerektiği şeklindeki kuralı
daha kesin olarak kurarak, çalışma Russell’ın formüllerini
gizli metafiziksel artıktan kurtarmaya yönelik bir başlangıç
yapar.
33. Sonraki
olgucular amansızca uygulanışıyla metafiziksel yargıya
doğru her ayartmanın engellenebileceği bir "doğrulama
ilkesi"18
formüle etme girişimlerinde aynı vurguyu geliştirirler.
Ama bir çözümlemeci yazının yaratılmasıyla, birlikte doğrulama
ölçütünün sınırları kendilerini göstermeye başladı: doğrulama
ölçütü E = mc2 gibi bilimsel genellikler açısından
güçsüzdür; niçin yalnızca fiziksel-benzeri bildirimlerin
olgusal olduklarını görgücü metafizikten yardım almaksızın
açıklayamaz; olguyu-aşan bir "oradaki-dünya" hayaleti
her zaman varsayılıyor görünür; anlamlılığı olgu üzerine
konuşmaya sınırlaması her ne olursa olsun safdilliğin
sınırlarını zorlar. Dahası, ölçütünün kendini yıkmaksızın
kendine uygulanamayışında özsel inakçılığı açığa çıkar.
Yalnızca olgu üzerine olan bildirimleri anlamlı kabul
eden rejimin kendisinin bütünüyle metafiziksel olduğu
ve yeni felsefenin gündelik dünyada onu metafiziksel önyargılarn
gizeminden kurtaracak bir yolda bir meta-metafiziksel
çıkarma sahili oluşturmak olan niyetiyle bağdaşmadığı
açığa çıkar. Bireylerin kendi dolaysız dünyalarına seslenmeleri
ve onu anlatmaları için kullandıkları bir dizi anlamlı
yolu kapsayacak türde daha az kuram-yüklü bir çözümsel
araştırma yaklaşımına gereksinim duyulur.
34. Böylece
geç Wittgenstein önerme mantığından dilin kullanımlarından
yalnızca biri olarak sözedecektir ki bunu başkalarının
üstünde görmek boşuna büyüklenmektir. Wittgenstein’ın
çözümlemesi neyin anlamlı ya da doğru olabileceği ya da
olmayabileceği ya da belli bir tikel dil kullanımının
hangi ayrıcalıkları sağladığı konusunda varsayımlar yapmaktan
kaçınmamızı ister, bir adım ki ancak dilbilim-üstü olarak,
yani metafiziksel olarak aklanabilir. Metafiziğe karşı
daha yeterli olan aşı geleneksel felsefenin sorunlarının
gerçekte dilsel sinirceler ve darboğazlar olduklarını
ve gerçek felsefenin dili bu saplantılardan kurtaran ve
"sineğe sinek şişesinden kaçış yolunu"19 gösteren çözümsel
sağaltım olduğunu onaylamaktır. Böyle çözümleme mantıksal
olguculuğunki gibi belirtik karşı-metafiziksel çürütmelerden
kaçınacaktır; yalnızca, aralarında olgucu olanları da
kapsamak üzere, "felsefe" adı verilmiş olan şeyi doğuran
dallı budaklı sorunları ve bulmacaları oluşturan dilsel
karışıklıkları çözecektir. Bu sağaltım için düzgülülük
ölçünü dilin "insanların sıradan davranışları"20
olarak gündelik, kendiliğinden kullanımıdır. Bundan böyle
gizli olgusallıkların örtüsünü kaldırmak ya da giderek
açık olanları kavramak ya da değiştirmek söz konusu değildir;
dilbilimsel felsefenin tek görevi sıradan dil-davranışına
tanıklık etmek ve böylelikle de "herşeyi olduğu gibi bırakmak"tır.
Böylece Wittgenstein gündelik konuşmanın dolaysız, hergünkü
dünyasının usun bozulmuş olduğu ileri sürülen bakış açıları
üzerindeki üstünlüğünü doğrulayacaktır. Bundan böyle söz
konusu olan şey duruk görgül önermelerde resmedilen önceden-verili
bir olgu-dünyası değil, ama hiçbirşeyin onun terimleriyle
olmak dışında konuşulamaması ya da anlaşılamaması nedeniyle
saltık olarak görülen bağlamsal, davranışsal sıradan dil
kullanımı dünyasıdır.
35. Wittgenstein’ın
dilbilimsel olguculuğu "anlamı değil, kullanımı" arayan
herkesi ekinsel bilinmezlere soktu. Austin ile birlikte
gündelik sözlükler ve anlamdaş sözlükleri felsefi metinler
düzeyine yükseltildi. Kural tüm dilsel davranış örneklerini
birbirinden ayrım gösteren "dil oyunları" olarak ele almaktı;
bunların herbirinin kendine özgü kuralları vardı, herbiri
kendi bağlamına uygundu ve hiçbiri, görgül önermeler bile,
dilbilim-üstü gerçekliğe ayrıcalıklı bir giriş yolu sağlamıyordu.
Şimdi giderek dinsel "tanrı-söyleşisi"ne ya da törel ya
da metafiziksel bildirimlere bile yeniden dönmek olanaklıydı,
yeter ki yapımcıların çalışırken kullandıkları anlaşılmaz
dilin kurallarının çözümlenmesine uygulananla aynı üstenimsiz
ilgi sürdürülsün, yani tanrıbilimin, törebilimin ya da
bilimin dilinin edimsel olarak söylediği hiçbirşey için
bir üstenimde bulunulmasın. Her içeriğin onu iletmede
kullanılan dilin biçimine bu hesaplı indirgenişi yirminci
yüzyılın tüm akademik öğretim ve araştırmasının en güçlü
paradigmalarından biri oldu. Felsefede birinci-düzenden
sorunlarla baş etmeye çalışmaktan bağışlanma büyük bir
özgürleşme olarak görüldü — sorunlar ki, doyum verici
bir yolda, her zaman birer uydurma oldukları kabul edildi
ve insanın her zaman kullandığı ve daha şimdiden bir ölçüde
uzmanı olduğunu varsayabileceği gündelik dile başvurma
yoluyla kolayca çözülebiliyorlardı. Dil felsefesi nerdeyse
herkesin felsefeyi apar topar devirmesini ve ussal düşüncenin
yoğun emeğinden olduğu gibi tüm yanılsamalarından da hemen
kurtulmasını sağlayabilecek sağlam, kolayca erişilebilir
ve demokratik bir duruş noktası sağladı.
35. Husserl
de Russell gibi özsel olarak matematiksel temellere yönelik
araştırmalarla aynı başlangıcı yapar. Onunki aynı zamanda
geleneksel metafiziğe ve "bilimsel olmayan" düşünme yollarına
bir başkaldırıdır.21
O da varolan bireyler için olduğu gibi dolaysız, zamansal
yaşam-dünyasına başvurur, ve bunu bu dünyanın verilmişliğinin
öznel yanına bir vurgu ile yapar. Yeni bir mantık ve varlıkbilimin
rolü üzerine anlayışı Russell’ınkinin ayna-tümleyicisidir:
önemli olan şey olgu değil, olgunun olguluğudur, nesnel
olarak değil ama bir anlam dizgesi olarak olgu dünyasıdır.
Bilimsel felsefe dünyanın "oradaki varlığının" kiplerinin
o"nun-bilinci" için eidetik/biçimsel çözümlemesi olacaktır,
ve ona giriş ilksel verilmişlikleri içindeki "şeylerin
kendileri"nin ötesine gidecek her sav ve çıkarsamanın
askıya alınması yoluyla kazanılır. Bu epoché (askıya
alma) görgül metafizik de içinde olmak üzere metafiziğe
tüm başvuruyu yürürlükten kaldırır; tek bir Kartezyen-benzeri
vuruşta, düşünen us için dünya dosdoğru askıya alınır
ve geriye kalan şey bu yolla açığa çıkarılmış düşünme-öncesi
dünyanın-bilinç-için-varlığını görüngübilimsel olarak
betimlemektir.
36. Heidegger’in
Sein und Zeit için esin kaynağı varoluşsal bilincin
kendi düşünme-öncesi dünyasıyla olan aynı niyetsel ilişkiydi.
"Varlığın kendisinin onun için bir soru olduğu varlık"
olarak Dasein Husserl’in görüngübilimsel öznesi
ile hemen hemen aynı "Ben"dir, gerçi dahaçok bu sonlu-varlığın
kiplerinin (dünyanın-içinde-olmak, düşmüş-lük, birlikte-lik,
endişe/Angst) ve aynı zamanda varlığın sonlu-varlıkla
ilişkisinin kiplerinin (erişilebilir, yararlı, bulunan
ya da bulunmayan, açılmış, gizli) varlıkbilimsel terimlerinde
çözümlense de. Zaman varlığın özü olarak açığa çıkar;
zamanın çeşitli esrime kiplerindedir ki varlık kendini
sunar ve gözden uzaklaştırır. Kökeninde zamansal, koşullu
ve olumsal bir dünyayı kendi dünyası olarak doğrulayan
sonlu birey için işlerin nasıl olduğunu Heidegger böyle
anlatacaktır. Bütün bir yüzyıl-ortası halksal varoluşçuluk
ekini kendisine örnek olarak bu derin-düşünme türünü aldı
ve onu her tür yönde, özellikle sanatlarda geliştirdi.
37. Ama Wittgenstein
gibi, ve andırımlı nedenlerle, geç Heidegger yarı-ruhbilimsel
görüngübilim yaklaşımından22
daha doğrudan bir varlıkbilimsel boyuta çekildi. Çünkü,
eğer Sein und Zeit’ın önerdiği gibi, varlığa Daseinın
özel durumunun çözümlemesi yoluyla girmeye çalışılırsa,
açığa çıkarılan şeyin böylece yalnızca bu özel duruma
mı yoksa varlığın kendisine mi uygulandığı, örneğin zamansallığın
yalnızca insana özgü bir boyut mu yoksa kendinde ve bütününde
Varlığa mı özgü olduğu belkili kalmalıdır.24
Husserl’in Descartes’ına karşı Spinoza’yı oynayan Heidegger
kendini bütünüyle, varlık olarak "varlık sorusu"na ve
onu bu olumsuz-varlıkbilimsel anlamda düşünebilecek düşünmeye
kaptırdı. Geç denemeleri bu yüzden klasik Thomasçı-Aristotelesçi
tarzda varlık olarak varlığa ilişkin bir açıklama vermekle
uğraşırlar, ve biricik ayrılık geleneksel açıklamadaki
bengi, birimsel, evrensel varlık kategorileri yerine varlığın
şimdi kendini tikellik, zamansallık, yazgı, ayrım, olumsallık,
olasılık, rastlantısallık v.b. gibi kökensel olarak aykırı,
bu-dünyasal kategoriler yoluyla açığa vurmasıdır. Kısaca
Heidegger’inki evrik bir metafiziktir, sonlunun bir meta-metafiziğidir,
ve zaman olarak varlığa ilişkin bir öğreti olduğu söylenmelidir.24
38. Bütünüyle
sonlu bir özne için olacak bir varlık açıklamasına doğru
çabalarken ve bu sınırı "aşacak" kavramsal düşünmeyi terkederken,
Heidegger tıpkı Nietzsche’nin doğadan ve temiz havadan
söz etmekten hoşlanması gibi, patikalar, dönemeçler, mağaralar,
kayranlar, geriye iz sürme, dinleme gibi somut ormanlık
alan eğretilemeleriyle konuşan karşı-kavramsal, yarı-tanrıbilimsel
ve şiirselleştirilmiş bir dilde anlatılan çok daha çapraşık
yeni sözcükler, kuşku uyandıran bir etimoloji ve tarihsel
olmayan öyküler kullanır. Sonuç gizli kapaklı bir dildir
ki en deneyimli akademisyenler bile sözel ince ayrımlar
üzerine bitmek bilmez tartışmayla ancak güçlükle bu dili
konuşmayı öğrenirler. Bununla birlikte bu bulanıklık yalnızca
bir zayıflık değildir; kuracağı ve eklemleyeceği sonlu
öznelliğin duruş noktası için kavramsal dilin uygunsuz
olduğunu açıkça belirten yazarın bile bile yaptığı birşeydir.
Heidegger’in demek istediği şey böylece niyetsel olarak
ve kendi içinde düşünceye aykırı olduğu için ve ilkede
herhangi anlaşılır bir yolda eklemlenemeyeceği için, ancak
estetik olarak, ya da daha iyisi öznel-varoluşsal olarak
kavranabilir, ki canalıcı nokta elbette budur.
39. Yirminci
yüzyıl okullarının amacı felsefi usun sınırlarını saptarken
ve belirleyici eleştirisini gerçekleştirirken — ve bunu
felsefi olarak yaparken — ondan bağımsız olduğunu öne
sürebilecek meta-felsefi disiplinler geliştirerek felsefi
us ile doğrudan karşılaşmaların neden olduğu paradokstan
kaçınmaktı. Bu düşünmenin-ötesini-düşünme, köktenci bir
düşünme olacaktı; terimin asıl anlamında "ultra-felsefe".
Dünyada olan ama dünya için olmayan felsefi bir özgürlüğü
aramış olan Stoacı ve Epikürcü inakçılıkların evrik bir
yinelenmesinde, Dil ve Varoluş meta-felsefecileri geleneksel
ahlakın ve metafiziğin düşünce-dünyasından kopuş ve olumlu
olgu ve gerçek varoluşun insansal buradaki-ve-şimdiki
dünyasına utkulu bir geri dönüş sözünü verdiler.25
Bunu felsefi kalıt ile eleştirel olarak ilgili kalırken
kendilerini ondan koparan yeni düşünme yollarına dayanarak
başaracaklardı. Dilbilimsel çözümleme felsefenin ciddi
sorunlarına yönelmeyi sürdürmeye izin verir, ama aynı
zamanda onlardan tam ve kesin bir kopmanın güvencesini
de sağlar. Varoluşsal varlıkbilim de aynı şeyi yapar,
ve varlığın onu düşüncede kavramaya yönelik her girişimde
her zaman gizli olarak bulunduğunu tasarlarken, yine de
kendini şiirsel sezgilerde bildirir — sezgiler ki yalnızca
düşünmeyi aşmakla kalmazlar ama en derin ve en etkili
durumundaki düşünmenin kendisi olduklarını öne sürerler.
40. Bu ultra-felsefi
izlenceler yirminci yüzyıl soruşturmasına egemen olmaya
başladıkça daha mesleki ve daha içrek oldular. Düşüncenin
insan dünyasına ve ondaki saltık bireysel bir özgürlüğe
belirleyici bir yeniden yönelmesinin yarattığı ilk devrimci
coşkudan sonra, felsefe kendini yoğun kağıt-işlerine vererek
sözde "yazın"a, yani başlıca kendisinin dergi yazılarına
yönelik eleştirilerin sonu gelmez eleştirilerini yazmanın
ve döngüsel yorumun-yorumunun ölüler ülkesine çekildi.
Bu arı anlıksal sürece sürüklenince, gerçekten felsefi
olan bir tinde kendiliğinden belirecek sıradan sorunlar
ve düşünceler gereğinden çok uzmanlaşmış uslamlama biçimlerinde
kurumsallaşır ve çarçur edilir. Felsefe öğretimi olarak
geçerli olan şey büyük ölçüde akademik seminer ve araştırmalardan
oluşan içrek bir etkinliğe katılmak üzere seçilebilecek
bir kimseden istenen ortodoks sloganları, formülleri ve
uylaşımları aşılama sorunu oldu, öyle ki meta-felsefi
okullar sonunda bir tür skolastizme yozlaşma eğilimine
girdiler.
41. Bunun nedeni
ultra-modernist tasarının iki-değerliliğinin meta-felsefe
durumunda yineleyiş yolunda yatar. Meta-felsefenin asıl
düşüncesi çift katlı bir düşünmeyi varsaymaya bağımlıdır:
felsefenin durumunda çok miktarda yanılsamalı bilgi üreten
birinci-düzenden, eleştirel-olmayan bir düşünme ve kendisi
hiçbirşey bilmeyip arı eleştirel olan ikinci-düzenden
bir düşünme arasında bir bölümleme. Herşey bu ikisini
sağın olarak ayrı tutmaya bağlıdır; ikinci-düzenden eleştiri
birinci-düzenden bir bilgiyle karıştırılmamalıdır — mantığın
belitleri olgular değildirler,epoché ruhbilimsel
bir olay değildir, dilbilimsel çözümleme bir Cambridge
dil oyunu değildir. Ve aynı şekilde birinci-düzenden bilginin
temeli ikinci-düzenden düşünmenin ürünü olmamalı ama bağımsız
olarak verilmelidir — olgular tam oradadırlar, dil alışıldık
davranıştır, varlıkla karşılaşma ön-düşünseldir. Yine
de birinci-düzenden bilginin doğası ve sınırı tam olarak
ikinci-düzenden eleştirinin kendinde buyurma hakkını gördüğü
şeydir, gerçi bunu yapmak için ölçütünü nereden aldığını
hiçbir zaman söyleyemese de. Eğer yalnızca ileri sürerse,
bu keyfidir; eğer belli bir kuramsal aklamaya başvurursa
kendisi birinci-düzenden bir bilgi olur; eğer aynı ölçütü
kendine uygularsa — dilbilimsel çözümlemenin kendisi bir
dil oyunuymuş gibi, ya da bir başka yolda varlık olan
Heidegger anlamında varlık şimdidedir — o zaman düşünsel
olarak döngüsel olur.26
42. Böylece
meta-felsefenin yazgısı bu iki yanı ayrı tutma gereksiniminin
bunların daha başlangıçtaki karşılılıkları üzerine başarısızlığa
uğramayı sürdürmesidir, ve evrik olarak. Son ve belirleyici
bir meta-felsefi eleştirinin hedefi bulanıklaşır çünkü
uslamlama ve meta-uslamlama önlenemez bir yolda birbirlerine
geçerler, eleştiri kaçınılmaz olarak kuram olur, ve kuram
yeni eleştiri gereğini uyandırır. Bir karşılıklı çelişki
burgacına bu kaçınılmaz düşüş eğreti önlemler yoluyla
biraz durduruluyor görünebilir, örneğin Gadamer’in bu
düşünselliğin kıpılarını yapay olarak ayrı tutacak ve
onları sonsuz bir dizi içine getirecek hermeneutik döngüsü
gibi. Ama Kant’ın belirttiği gibi, bir başlangıcı ya da
sonu olmayan bir dizinin saptanabilir hiçbir ara noktası
da yoktur, öyle ki gerçekte bir yorumun yorumu imlemli
olamaz ve aslında tam olarak döngüsel olduğu düzeye dek
anlamsızdır. Düşünsellik böylece bütün meta-felsefi idealin
bindirmek zorunda olduğu kayalıktır.27
III. Post-Felsefe: Kuşkucu Sonuç
43. Post-modernizm ultra-modernizmin erken, inakçı
biçimlerinin yetersizliğinin anlaşılmasının sonucudur.
Sık sık yeni ve özgün bir görüş gibi sunulmakla birlikte,
düşünmeyi gerçekten yeni bir doğrultuda yorumlamaz ama
ultra-modern düşünce doğrultularını daha ileri bir evrede
sürdürür. Felsefi usun duruş noktasını sınırlamaya çalışırken
onu yalnızca örtük olarak tanıyan, böylelikle geleneksel
düşüncenin aynı sorun ve şaşırtmacalarını bir başka biçim
altında yeniden getiren meta-uslamlamalar yoluyla kurtuluşun
başarılamadığını görür. Post-felsefe tüm ilke-özekli düşüncenin,
eş deyişle, ister geleneksel isterse karşı-geleneksel
ya da meta-geleneksel olsun us-özekçiliğin (logocentrism)
işinin bittiğini doğrulayacak denli ileri gidecektir.
Giderek bundan böyle felsefeyi sonlandırmaya bile yeltenmeyecektir
(onu terkedebilmekle birlikte), çünkü bu böyle bir şeyin
varolduğunu ve onu sona erdirmenin bir ölçüde anlamlı
olduğunu varsaymaktır; bu ise tam olarak yadsınması gereken
şeydir. Felsefede son bir çözüm istemek, giderek felsefeyi
tümüyle yokedecek bir çözümü bile istemek kesinlikle onun
yerine daha öte bir rejim kurmaktan başka birşey değildir.
44. Yalnızca birinci-düzenden düşünceyi değil,
ama aynı zamanda ikinci-düzenden kusursuz eleştirel anlayışları
aramayı da kuşku içinde askıya almakla, post-felsefe yalnızca
felsefeyi yine eleştirel sınır-çizgisinin öte yanında
yeniden kurma tuzağına düşmeksizin, ultra-modern bir devirmenin
özsel amaçlarını gerçekleştiriyor görünür. Çünkü olumsuz
bir varlıkbilim bile yine varlığa ilişkin olduğu için,
simgesel mantığın yine [mantıksal] kuralları ve belitleri
olduğu için, askıya-almanın ötesinde sağın bir bilim öngörülür
ve kuram-öncesi bir sözcükler ölçününe başvurunun savunusunda
kaçınılmaz olarak şu ya da bu imbilimsel kuramdan yardım
beklenir. Eğer hem karşı-felsefi hem de meta-felsefi eleştiriler
yalnızca felsefeyi yeniden diriltiyorlarsa, o zaman ultra-modernist
tasar felsefenin geleneksel düşünsel tininin kökten bir
devrilmesi olan amacını başarıyla gerçekleştirecek bir
yolda nasıl yeniden biçimlendirilebilir?
45. Post-modern yanıt şudur: daha başlangıçta
kendimizi felsefi konumlar ve uslamlamalar gibi şeylerin
varoldukları ve bir anlam taşıdıkları "önyargısı"ndan
kurtarmaya karar vermemiz gerekir; [çünkü bu yalnızca]
bir önyargıdır ki bir başkasına, yani kesin eleştirilerini
gerçekleştirerek ve felsefenin sonunu bildirerek o uslamlamların
yanlış olduklarını açığa çıkarmanın bize bağlı olduğu
önyargısına götürür. Yeni kuşkuculuk tüm bu tür sayıltıları
dosdoğru askıya alacaktır; birinci düzenden yeni içgörüleri
desteklemeye çalışmayacaktır, ne de herhangi bir yeni
eleştirel yöntembilim ileri sürecektir, çünkü felsefi
konumların, doğru uslamlamaların, doğru yargıların v.b.
varoldukları yanılsaması bir kez tümüyle bir yana atılır
atılmaz bu da ilgisiz bir sorun olur. Dünya üzerine evrensel
açıklamalar hakkında doğru yargılarda bulunma olanağını
verecek ayrıcalıklı bir görüş noktası taslayan türden
tüm söylemlerin nasıl düzmece olduklarını, ve bunların
daha "doğru" almaşık bir açıklamanın görüş noktasından
değil ama kendilerinde düzmece olduklarını göstermek yeni
kuşkuculuğun biricik hedefi olacaktır. Bundan şu çıkar
ki böyle açıklamaların bir eleştirisini yerine getirme
girişimlerinin tümü de o söyleme katılırlar ve böylece
eşit ölçüde düzmece olarak yargılanmalıdırlar.
46. Böylece post-modern düşünce artık felsefenin
ne inakçı ne de eleştirel reddine çabalamayan kuşkucu
eğilimi temsil eder, çünkü ussal temellerden yana ya da
onlara karşı olan tüm uslamlamaların kendilerinde imlemsiz
oldukları görüşüne ulaşmıştır. Eğer ne olursa olsun bir
"felsefe" olarak kalıyorsa, ancak post-felsefe olarak,
felsefi kalıtı onun kendini-baltalayan ilgisizliğine inandırmaktan
daha çoğunu yapmaya çalışmayan derin-düşünme olarak kalır.
Bunu bir dizi yolda yapabilir: yazın alanından çıkarılan
metin parçalarını bitiştirme ya da onlara yeni bağlamlar
verme yoluyla felsefi uslamlamaların kendi içlerinde çatıştıkları
ileri sürülen doğaları açığa serilir — örneğin, kendi
kurallarını hiçe saydıkları, reddettikleri belitlerin
kendileri ile bağdaşmadıkları ve giderek felsefecinin
kişisel karakteriyle çatıştıkları [gösterilir].28
Ya da post-modern düşünce felsefeyi bir ekinsel anlatı,
daha özel olarak bir "meta-anlatı" tipinden daha çoğu
olmayan birşey olarak yeniden tanımlayabilir ve sonra
ekinin göreliliği zemininde bu türün meşru olmadığını
ileri sürebilir. Ya da varolan demokratik toplumların
çıkarlarının ve ilerlemelerinin, eğer bir zamanlar bir
değeri olabilmişse bile, şimdi yalnızca ilerici bireylerin
açık topluma üstenimlerini saptıran ve karıştıran felsefi
düşünce üzerinde nasıl üstünlük sağlamaları gerektiğini
göstererek, bu toplumların pragmatik gereksinimleriyle
başlayabilir.29
47. Post-felsefe birçok biçimler alsa da ortak
tema en geniş anlamda kuşkucudur. Herşey bir yana, tüm
ussal düşünmenin boşunalığını sorgusuzca doğrulayan bakış
açısına göre, bundan böyle onun konumlarından ya da eleştirel
çürütmelerinden söz edilemez. Felsefi ya da meta-felsefi
hiçbir konumu benimsemeyerek, post-felsefi düşünür felsefe
ile olumsuzlaması arasındaki sınır üzerinde bir "yersizlik
konumunu" ["non-locus"] doldurur, ve bu gözlem
noktasından konumları ve karşı konumları öyle bir yolda
sorgular ki yalnızca bunların kendilerini-çürütme eğilimlerini
kendi işlerini yapmaya bırakır. Böylece Derrida şunları
yazar:
"kendimi felsefi söylemin sınırında tutuyorum ... çünkü
bugün böyle kolayca felsefenin ölümü denilen şeye inanmıyorum
.... 30Oradan
felsefeyi sorgulayacağım bir konumsuzluk [non-site],
felsefi-olmayan bir konum bulmaya çalıştım. Felsefi-olmayan
bir konum için bu arayış felsefe-karşıtı bir tutumu göstermez.
Özeksel sorum şudur: felsefe olarak felsefe kendisine
kendinden başkası olarak nasıl görünebilir, öyle ki özgün
bir tarzda kendini sorgulayabilsin ve üzerine düşünebilsin.31
48. Rorty benzer bir dil kullanır; bir diluzluğu,
bir "güçlü şiir" ya da küçük-f felsefesinden söz eder
ki belirli işi büyük-F felsefesine çıkışmak, onu kendinden
umudu kesmeye zorlamak olacaktır. Kendini sorgulamak ya
da terketmek için kendinden uzaklaşan böyle bir düşünüş
felsefenin içersinde ya da dışarsında bir tutum seçme
hakkını daha şimdiden terketmiştir. Felsefe içersinde
karşıtlıkların üstesinden gelme, ayrımları birliğe indirgeme
ve kendine aşkınsal bir içerik verme eğilimine uzak durur;
ama başka bir konumdan (bilim, meta-mantık, praksis, şiir
ya da her neyse) bu eğilim üzerine yargıda bulunarak felsefenin
dışında durmayı da eşit ölçüde küçümser. Düşüncenin daha
tam bir zayıflatılması yararına ikircimlerin sürmesine
izin verir, anlamın eğretilemeli, kararsız ırasına sarılır
ve tüm çözümleri de içinde olmak üzere her tür felsefi
tartışma konusunu yürürlükten kaldıran yalnızca ironik
bir askıya alma aracı olarak gördüğü bir "felsefe"nin
ardına düşer.
49. Bu elbette tüm kuşkuculuğun klasik biçimidir.
Kategoriler, belitler ya da yöntemler yerine kinayelere,
diluzluğu aygıtlarına başvurur ki işlevleri herhangi birşeyi
doğrulamak ya da çürütmek değil ama tüm nedenlerden ve
uslamlamalardan kopmayı sürdüren bir epoché, bir
askıya alma tutumunu ortaya çıkarmaktır. Derrida’nın kinayesi
"ayrım"dır ["différance"] ve bu bir kavram ya da
bir uygulayım olarak değil ama öyle bir dinamik olarak
betimlenir ki tüm anlamı özdeş/göndermeli olarak değil
ama ayrımlı/uyumlu olarak önceden belirler. "Duyulur-anlaşılır,
sezgi-imlem, doğa-ekin (ayrıca sözcük-idea, varlık-düşünce,
varlıksal-varlıkbilimsel, yazma-konuşma v.b.) gibi karşıtlıklı
kavramların ortak kökü olarak ileri sürülür. "Mantık-özeksel"
["Logocentric"] felsefi düşünme bir ikiye ayrılma
durumundaki terimlerden birine zarar verir ve ötekini
ise öyle bir yolda baskılar ki, onu "bulunuş"a getirerek
uydurma bir düşünsel sezginin nesnesi olarak — "düşünce",
"varlık", v.b. olarak — görülen ve böylelikle ikircim
ya da çekişmeye bağışık kılınan belli bir uydurma "aşkınsal
imlenen"e ["transcendental signified"] bağlar.
Metafizik eleştirilerinin yaptığı gibi, yalnızca karşıt
terimi — diyelim ki, anlığı değil de özdeği — doğrulayarak
bu metafiziksel eğilimi tersine çevirmek yine yalnızca
mantık-özekçiliktir, çünkü "her sınırı aşma tavrı, tam
olarak bize metafiziğin kapanışı üzerine bir kavrayış
vererek, bizi yine bu sonlandırmanın içersine kapatır."32
Uyumun ["deférance"] önceliğini yeniden kazanmak
için, felsefi ve meta-felsefi konumlar eğretilemeye bağlı
kararsızlığın nasıl henüz onlara sarılmayı sürdürdüğünü
ve terminolojilerini çürüttüğünü ve ikircimi ortadan kaldırmalarını
(ama gene de onu örtük yollarda sürdürmelerini)
sağlayacak anlam saptama girişimlerini bozduğunu ortaya
sermek için "sorgulanırlar."33
50. Rorty "olumlu" bir kuşkucudur çünkü felsefeyi
yıkmak ve sonunda terketmek için seçtiği duruş noktası
kılgısal kaygılardan, yani "post-modern burjuva liberalizmi"
davasını ilerletmek için zorunlu olan şeylerden kaynaklanır.34
Pragmatizm elbette kuşkuculuğun öteki yüzüdür, antikçağda
olduğu gibi onun törel karşıtıdır. Rorty’nin yaklaşımı
sözcükleri ve metinleri nasıl "titreteceğini" bilen ve
her anlamı bir ince ayrımlar ve çatışan çağrışımlar burgacına
savuran zarif ve bilgili Avrupalının yaklaşımı değildir.
O James ve Dewey’den kendi nesnel özgürlüklerinden emin
sağduyulu bireylerin gözünde felsefi söz kalabalıklarını
gülünç düşürmek için onların nasıl karikatürize edileceklerini
öğrenmiş kül yutmaz Amerikan pragmatistidir. Ayrıca Rorty
felsefeyi felsefenin terimlerinde tartışmayı küçümser;
tersine, düşünen özne ya da doğayı yansıtan bir us şeklindeki
klasik felsefi kavramlara metafizik-benzeri imbilimsel
çözümleme kipinde olmak yerine ideolojik temellerde meydan
okur. Rorty felsefi inançların kabulünü edimsel olarak
varolan etnik-tarihsel ortaklaşacı
toplulukların, yani sürmelerinin onun için çok önem taşıdığı
"varsıl Kuzey Atlantik demokrasileri"nin terimlerinde
post-felsefi olarak betimlediği "liberal toplum"un ilerlemesi
için özsel olan kılgısal olanaklara açık kapı bırakmaya
zararlı görür.36
51. Bu Anglo-Amerikan pragmatizmi elbette Fransız
post-modernistlerin anarşik duyusalcılıkları ile keskin
zıtlık gösterir; ama birbirlerinin çalışmalarına gösterdikleri
saygıdan bellidir ki bir Rorty’yi de bir Derrida’yı da
devindiren hemen hemen aynı ilgidir. Derrida’ya göre,
bugüne kalan felsefi yazılar kalıtını sorgulamanın ereği,
Nietzsche geleneğinde, tüm nesnel varoluş açıklamalarına
verilen onayın estetik bir askıya alınmasıdır; öte yandan
Rorty’nin Felsefeyi diluzluğu düzleminde sorgulaması kuramsal
soyutlamalara alışkısal bağlılıkları çözmek, böylelikle
olumsal olarak oluşmuş bireyler arasında topluluksal dayanışmayı
güçlendirmek üzere ironiyi, taşlamayı ve diluzluğunu kullanır.
Amaç ve etki genelde aynıdır: kökende somut bir bireysel
özgürlüğün usun soyut bakış açılarının bilinçli devrilişi
yoluyla korunması.
52. Derrida’ya ve Rorty’ye ortak olan şey meta-felsefenin
— eşit ölçüde Wittgenstein ve Heidegger’in de duruş noktası
— artık desteklenebilir olmadığı görüşüdür. Bu tür yöntemler
usun kesin devrilmesini tamamlayamazlar, çünkü salt eleştirel
ve böylece "varsayımsız" konumlar doldurduklarını öne
sürseler bile yine de felsefi konumlar kurmuşlardır: sonsuz
varlığa karşıt olarak zamansalın bir karşı-metafiziği,
bir düşünce mantığına karşıt olarak olgu üzerine bir meta-mantık,
tamalgıdan çok olumsallıktan yapılan aşkınsal bir çıkarsama,
bilgikuramsal a priorinin yerine geçen imbilimsel bir
a priori. Bu felsefi düşüncenin egemenliğini engelleyemedi
ya da askıya alamadı ama onu yalnızca ikiye bölebildi
— bir geleneksel ve bir çağdaş felsefe, batı geleneğinin
kalıtı ve onun meta-felsefi eleştirisi, ceset ve otopsisi.
Devirecekleri kalıtın kendisine karşıtlık düzleminde bağımlı
olarak, onda takılıp kalmaya mahkum oldular, ve eski gelenekte
yeni meta-felsefi öğretilerde onların belirli olarak olumsuzlanan
içeriği olarak sürdü.
53. Post-felsefe daha çok felsefenin kuşkucu yüksüzleştirilmesini
başarır, doğrudan çürütme yoluyla değil, ama felsefenin
tüm konumlarını kuşkucu-pragmatik açıdan yorumlama ve
böylece onları kendilerini çürütüyor, kendi aykırılıklarını
yaratıyor ya da deyim yerindeyse kendi ağırlıkları altında
çöküyor olarak gösterme yoluyla. Bu taktik de yine edimsel
felsefe tarihine çok az ilgi ya da saygı gösterir, çünkü
böyle birşeyin olduğu düşüncesini bile doğru kabul etmez.
Bu geleneksel yazarlara ve metinlere kaba davranma izni
anlamına gelir. Rorty ’Tasarım’dan [Representation]
felsefenin yönetici miti olarak söz ederek batı geleneğinin
bütününü nerdeyse bu tek düşünceye benzeştirir, ve onunla
asıl amaçları saltık ve kalıcı olarak şeylere ilişkin
duruk bir algı oluşturmak olan uydurma yeti ya da ortamların
(ilkin Düşünce ve daha yakınlarda Dil) icadını anlar;
liberaller için tiksinti verici bir görüş. Derrida ise
bunun yerine Bulunuş [Presence] düşüncesine felsefenin
süregelen bir düşkünlüğünden, ve benzer olarak evrensel,
kendiliğinden verili nesnelerin — "doğa", "tin", "varlık"
— icadından söz eder ki, bunun amacı Nietzsche’nin "Yaşam"
ve Derrida’nın anlam belirlenimine özünlü kaçınılmaz ikircim
ve pekinsizlik dedikleri şeyin yadsınabilmesidir.
54. Felsefenin ileri sürülen bu kendiyle-çelişik
kandırmacalarını örnekleyerek ikisi de Descartes, Kant,
Heidegger ve daha birçoklarına yüklenirler, ama bu belli
sabuklamaların böyle tutarlı bir kaydı için ancak çok
küçük bir doğrulama sunan ve aslında tam tersi için çok
miktarda açık kanıt sunan edimsel düşünce tarihine pek
dikkat edilmeksizin yapılır.37Ama
post-felsefeye göre bunun konuyla bir ilgisi yoktur, çünkü
geçerliğini her durumda açıkça yadsıdığı felsefe tarihinin
nesnel bir yorumu olmak ne amacı ne de niyetidir. İşin
doğrusu, antik kuşkuculuk durumunda olduğu gibi, felsefi
konumların ileri sürülen kendiyle-tutarsızlıklarını "tanıtlamak"
üzere bir Aristoteles, Hegel ya da Nietzsche’nin uslamlamalarının,
kapsamlı biçimde yargılanmaları ve akıllıca yeniden yazılmaları
kuşkucu sözcük oyunlarıdır ki biricik amaçları ister evrensel
isterse tarihsel belirişlerinde olsun, düşünen usun duruş
noktasından post-modern bir uzaklaşmayı sürdürmektir.
55. Ama düşünmeye bir son verilmesinin nasıl düşünüleceği
konusunda başlangıçtaki ultra-modernist paradoks post-felsefede
yine gerçekten çözülmez ama yalnızca daha diri olarak
aydınlığa getirilir. Çünkü yalnızca savının anlatımına
vermek zorunda olduğu dolambaçlı biçimde bulanık ve bilinçli
biçimde kararsız diluzluğunda değil ama aynı zamanda kendine
yüklediği görevin kendini-devirici ırasında da post-felsefenin
bakışının ikircimi açıktır. Çünkü giriştiği şey ilkeye
bir başvuruyu ilkede reddetmek; anlamın saltık belirlenemezliğini
anlamlı kılmak; mantığın gücü olduğunu yadsımak ve sonra
konumlar mantığını konumların kendilerine karşı döndürmek;
hiçbir genel bakışın hiçbir zaman olanaklı olmadığını
kesin olarak ve tüm-kapsamlı bir yargı olarak doğrulamak,
ve bu gibi şeylerdir.
56. Post-felsefe gerçekten de kendine belirgin
bir içerik verme ayartılmasının kurbanı olsaydı (göze
çarpan ölçüde liberal varsayımları yüzünden Rorty’nin
ve imbilimsel kurama geri düşme eğilimi yüzünden Derrida’nın
böyle olduklarından çoğu kez kuşkulanılır), sözcüğün asıl
anlamında post-felsefi olmaya son verir ve yalnızca bir
başka meta-anlatı olurdu — bir sorun ki Lyotard bu konuda
duyarlık gösteriyordu. Öyleyse herhangi birşey "hakkında"
olmayışı, ya da en azından ne hakkında olduğunu söylemesi
için kendine izin vermeyişi post-modern düşünmeye özseldir.
Elindeki biricik "içerik" varolan bir felsefi yazın üzerine
uygulanan amansız, devirici, sonuçsuz bir düşünme edimidir
— bir içerik ki, paradoksal olarak, postmodern düşünce
onun sürekli yapısızlaştırılması yoluyla kendini sürdürebilmek
için onu korumak zorundadır.
57. Öyleyse tam da kendi tasarı yoluyla post-felsefe
herhangi bir sonuçtan, ona tema olabilecek bir gereçten
ya da göndermeden yoksun bütünüyle entellektüel bir etkinlik
olur. Düşünmenin ötesini düşünme girişiminde imlenen paradoks
onda erken ultra-felsefedeki gibi artık yalnızca gizli
değildir; kendini ortadan kaldıran bir düşünmenin etkin
biçiminde, o bu paradoksun kendisidir. Tüm usauygun düşünceye
getirdiği kısıtlamalar kendi durumunu us ile, yani anlaşılır
olarak tartışmasını önlerler. Kuşkucu bir çit üzerine
tünemiş olduğundan bir anda ileri sürdüğünü bir sonraki
anda geri almak zorundadır: felsefenin metinleri yazma-okuma
ile ilgili olduğunu söyler, ve sonra yine hiçbir metnin
olmadığını söyler; ya da felsefenin açık uçlu, bile bile
sonuç çıkarılmayan bir söyleşi olduğunu söyler, ve sonra
her tür şey hakkında en gözüpek, inakçı vargıları çıkarır.
Post-modern yazma biçiminin kasıtlı tutarsızlığa, dilin
ikircimli aldatmacalarına alışık olması ya da komik, anarşist
ya da giderek pornografik diluzluğuna başvurmuş olması
ne demek istediğini söylemek için kendine hiçbir zaman
izin veremeyeceği, bir tema belirleyemeyeceği ya da bir
vargıya erişemeyeceği açmazını anlatır, çünkü bunu yapmak
desteklediği "post-felsefi" düşünmemenin (non-thinking)
arılığını zayıflatacaktır.
Vargı: Felsefenin Yeniden Kazanılması
57. Post-felsefede ultra-modernist düşünce hem
bir açmaza hem de bir tamamlanışa erişir. Tinsel-kurgul
geleneğin öte-dünyasallığı ile zıtlık içinde burada-ve-şimdide
olan somut bir özgürlük şeklindeki modern ilkeyi kökten
olarak doğrulama tasarı en aşırı biçiminde eklemlenir.
Felsefi kalıt üzerine bütünüyle kuşkucu düşünme yolunda
post-felsefenin kendisi paradoksal bir düşünceyi, yani
kendini ortadan kaldıran bir düşünme düşüncesini cisimleştirme
girişimidir. Bu gene de felsefenin işinin şimdi gerçekten
bitirilmiş olduğu anlamında düşüncenin en son devrilişini
ve bir hiçe indirgenmesini sonunda başarmış olduğunu söylemek
değildir. Tersine, post-felsefe reddettiği geleneğe ultra-felsefenin
erken biçimlerinden bile daha çok bağlı kalır. Kendisinin
de kabul ettiği gibi, felsefenin edimsel sonunu yaratmayı
düşünemez, çünkü bu tam da güçlüklerini altetmeyi amaçladığı
bir ultra-modernist inakçılığa dönüş olmakla kalmayacak,
ama aynı zamanda yapısızlaştırılması post-felsefeyi destekleyen
tek şey olan bağlamın kendisini de yoketmek olacaktır.
Ve öyleyse post-felsefe ancak kuşkucu kıyılar ve sınırlarda
sürebilir — ne felsefenin ötesine geçebilen ne de ona
geri dönebilen bütünüyle kuşkulu bir düşünme biçiminde.
59. Hegel’den bu yana ultra-modern düşüncenin
etkisi gerçekten de felsefenin yokedilmesi olmuşsa, bunun
ultra-felsefi düşüncenin uslamlamalarının doğrudan sonucu
olarak değil ama daha çok imlemli bir yan-etki olarak
anlaşılması gerekir. Batı felsefesinin büyük metinlerinin
temel duruş noktasına ve uslamlamasına verilen değerin
indirgenmiş ya da ortadan kalkma noktasına dek çarpıtılmış
ve yerilmiş olduğu doğruysa da, bu bilimciliğin ya da
Marxizmin, çözümlemenin, varoluşsal varlıkbilimin ya da
post-modernizmin onu sözel olarak çürütmede, gizemsizleştirmede,
geçersizleştirmede, içyüzünü açığa sürmede ya da işini
bitirmede gösterdiği başarı yüzünden değildir. Tersine,
güç de olsa yeniden kazanılabilir olması saldırgan ultra-modernist
inağı benimsemiş kuşaklar tarafından üzerine yağdırılan
birçok yanlış yorum ve çarpıtma katmanları altına gömülmüş
ve örtülmüş gerçek felsefe tarihinin desteğiyle, edimsel
düşünme geleneğinin desteğiyle olmuştur. Çünkü daha önce
belirtildiği gibi, yalnızca genelde ultra-felsefi uslamlamanın
bir tarihi değil, ama aynı zamanda onun felsefi kalıtı
çeşitli yeniden-yapılandırmalarının da bir tarihi vardır,
ki bunların kalıtın kendisiyle ya da onu kendi terimlerinde
anlamakla pek az ilgileri olmuş ya da hiç olmamış, ama,
uygun bir yanlış yorumlama ile, ondan köktencileştirilmiş
bir moderniteden yana uslamlamanın şu ya da bu türünü
desteklemek üzere yararlanmakla ilgilenmişlerdir. Ultra-felsefi
inağın biçimi değişirken, felsefi geleneğe saldırının
biçimi ve aynı zamanda onu yeniden-yapılandırmanın biçimi
de değişmiştir.
60. Ve tüm bunlarda ultra-felsefenin hedefi felsefi
tarihin yerine geçerken bile onunla bir ilişkiyi korumak,
ve köktenci bir öznel özgürlüğün ve sonlu insanlığın çıkarlarına
kaçınacak olduğu bütün us geleneğine birinci-düzenden
bir başvuru yerine onun olumsuz yeniden-yapılaştırmalarına
başvuru yoluyla kendini "felsefe" olarak korumaktı. Böylece
felsefe geleneği üzerine burada karşı-felsefe adı verilen
saldırıda benzersiz olan şey felaket habercisi bakış açısıdır;
son sahnesini yazacağı felsefe tarihinin meşru sonucunun
kendisi olduğu yolundaki görüşüdür. Böylece ondokuzuncu
yüzyıl bilimciliğine göre anlıksal tarihin sonucu liberal-bilimsel
tinin dinsel ve metafiziksel boşinançta örneklenmiş bir
aydınlanma-öncesi ekinsel geçmiş üzerindeki son utkusudur.
Öte yandan saltıkçılık insanlık-dışı kılınmış, us-yüklü
bir geçmişten şimdiki varoluşsal kılınmış bir öznelliğe
kaçışta kurtuluş bulacaktı. Her ikisi de felsefe tarihini
reddedecek ve onun tam çelişik açıklamalarını vereceklerdi.
Çünkü tarihe olan biricik ilgileri onu ultra-modern kurtuluşun
anlamı konusundaki zıt görüşler arasında çağdaş bir anlaşmazlığı
ilerletmenin bir aracı olarak yaratıcı bir yolda sömürmekti:
biri karanlık bir geçmiş üzerinde insancılık ve uygulayımbilimin
utkusu, öteki ise soyutlama ve ahlak üzerinde öznel yaşamın
utkusu. Önemli olan nokta, tüm popüler etkilerine karşın,
Nietzsche, Marx ve çağdaşlarının batı sanat, din ve felsefesinin
tarihine dayattıkları anlatıların yalnızca karşılıklı
çelişkili oldukları değil, gerçekte hiçbir biçimde "tarihler"
olmayıp yapıntısal ve ideolojik olduklarıdır. Yine de
bunlar bugün de bir üstünlükten yararlanmakla kalmayıp
gerçek batı kalıtıyla onun kendi terimlerinde boy ölçüşmektedirler
ve büyük ölçüde onun yerini almışlardır.
61. Yirminci yüzyılın meta-felsefeleri saltıkçı
ve bilimci başlangıçların uzantılarıdırlar, ama bundan
böyle kendilerini dünya-felsefi tarihin bir doruğu olarak
görmemelerinde, ama onun karşısına felsefenin kendisinin
temelleri üzerine bütünüyle yeni, "çağdaş" içgörüler çıkarmalarında
ayrılırlar. Böylece bağımsız ultra-modern bir duruş noktası
doldurmaya çalışacak ve buradan geçmişin uslamlamalarını
onlara dayanak olduğu ileri sürülen ve şimdi işlerinin
eleştirel olarak onları yeniden incelemek ve düzeltmek
olacağı temel yanlış anlamaların terimlerinde gözleyeceklerdi.
Bu duruş noktasının geleneksel felsefeye yaklaşımı onun
bütününü ileri sürülen özel bir aldatıda kökleştirmek
olacaktı — varlığın unutkanlığı, dilin yanlış kullanımı,
olgunun kasıtlı olarak aşılması, bir kategori yanlışlığı.
Buna göre, büyük klasik yapıtlar böyle bir bakış açısından
— Heideggerci, Rylecı, Wittgensteincı — enerjik olarak
yeniden gözden geçirildi, yeniden yazıldı ve yeniden öğretildi,
ve sonuç olarak yüzyılın ortalarıyla birlikte bütün bir
yeni akademik felsefeciler kuşağının kafası Platon, Spinoza
ya da Kant’ın, özgünleriyle yalnızca açıkça değil ama
birbiriyle de şiddetle çatışan yeniden-yapılaşdırılmış
yorumlarıyla tıka basa dolduruldu.
62. Böylece felsefe tarihi henüz kendisinden kurtarılması
gereken dizgesel, kapsamlı bir çarpıtmanın hedefi olarak
kaldı, bir çarpıtma ki, şimdiki, eş-zamanlı, insansal
bir özbilinç ve dünya için saltık üstenime sıkıca tutunacak
ve onu anlatacak çağdaş kavramları meşrulaştırmak için
yerine getiriliyordu. Girişim iki genel kampa bölündü,
davranışçı bir insanbilimi ve liberal-teknokratik idealleri
olumlu olarak kucaklayan ve başlıca mantık ile dili hizmetine
alan bir Anglo-Amerikan kamp; ve felsefi düşünceyi metafiziksel
bir geleneğin yitimiyle yaratılan
boşluğu doldurabilecek bir tür can sıkıcı sızlanmaya döndürecek
inceden inceye işlenmiş bir kötümserlik yoluyla tam bu
insancı, teknokratik moderniteyi reddetmeye ve ona karşı
durmaya çabalayan bir Kıta Avrupası kampı.38
63. Yine post-modernizm bir bütün olarak düşünce
tarihinin bundan böyle anlamlı olmadığı yargısında bulunur,
öyle ki çağdaş ve geleneksel felsefe arasındaki ayrım
bile benzer olarak anlamsızdır. Batı ekinsel kalıtının
yıkıntısı ayaklarının dibinde yatar; isteğine göre onu
yapılaştırır, yeniden-yapılaştırır ya da yapısızlaştırır,
çünkü diriliği kalmamıştır. Eğer, Rorty’nin dediği gibi,
felsefe bir zamanlar insan durumunun ideal yükseltilişini
eklemlemek için yararlı bir araç olabilmişse, şimdiden
özgür olan bir liberal-teknokratik toplumda modası geçmiş,
ilgisiz bir emanet olarak terkedilmelidir. Ya da Derrida’nın
telkin ettiği gibi, bütünüyle güvenilmezleşmiş bir felsefe
yazınını dinçleştirmek için hiçbir istek yokken, onun
tüm zemin ve konumlarından anlıksal kurtuluşumuzun gereğini
doğrulamak ve kendimize anımsatmak için felsefe yazını
yıkıntılarında öteyi beriyi aramada yine de bir erdem
olabilir.
64. Şu ya da bu yolu böylece sona erdirmiş anlamlı
bir gelenek düşüncesiyle birlikte, şimdi herşey tek bir
post-modernist düzleme koyulabilir; Platon Freud ile diyaloğa
girebilir, Gide Hegel ile arkadaşlık edebilir, rock şairler
Kant’ı reddederler, ataerkil ya da Hristiyan tanrıbilim
üniversitelerdeki seminerlerde her gün çürütüldüğü için
batı şeriatı toptan bir yana atılır. Akademide, yalnızca
tarihsel ekinin değil ama aynı zamanda modernitenin kendisini
de kapsamak üzere bütün us kalıtına yönelik saldırgan
bir nefret duygusu yaygınlaşmıştır. Bu bakış açısı usun
devrilmesinin arkasından geçmişin bugün için önemine karşı
ya da uslamlamanın belli özel hakları olduğu düşüncesine
karşı popüler söylevler yoluyla desteklenir; ya da bunların
dışında, ürkütücü kuşku götürmez düşünce hastalığının
olası bir yinelemesini önlemek bakımından anlamı iyice
parçalayacak ve görelileştirecek son derece dolambaçlı,
yazınsal-estetik uslamlamalar yoluyla desteklenir.
65. Ultra-modernizmin eklemleyeceği şey tam olarak
ve sözel olarak edimsel aşırı Modernite idealidir, somut
olarak bulunan bir koşul ki onda her olgusallık ya da
değer kendi saltık özgürlüklerine ve dünyanın bu özgürlüğe
altgüdümlü olduğuna öznel olarak inanmış varolan bireylerin
çıkarlarına ve bakış açılarına baştan sona benzeştirilmiştir.
Ultra-modernizm bu insansal-varoluşsal koşulu daha şimdiden
ya da aşağı yukarı başarılmış, böylelikle tüm tarih, ekin
ya da düşünce aracılıklarından önce varolan birşey olarak
doğrular. Bu nedenle kendini böyle aracılıklardan şiddetle
uzaklaştırır, giderek ideallerini ve dilini ondan aldığı
kendi batı-anlıksal kalıtınınkilerden bile. Batı-anlıksal
kalıtının usauygun, evrensel ve nesnel bir özgürlük kavramının
karşısına sonlu, zamansal, pragmatik, olumsal ve bütünüyle
öznel bir özgürlük biçimindeki zıt kutbu çıkarır. Ama
bu sonuncu görüş somut olarak olgusallaşmış bir insan
özgürlüğü olan kendi idealiyle eninde sonunda çelişmek
zorunda olduğundan, bir kuşkuculuğa düşer ki orada özgürlüğün
kendisi dağınık, karışık ve yozlaşmış birşey olur.
66. Çünkü post-modern biçiminde ultra-felsefe
usun anlıksal devrilmesini hiçbir zaman tamamlayamayacağı
için tek yardım alacağı şeyin onu kuşkucu biçimde askıya
almak ya da terketmek olduğunu bulmuştur. Ama bunda felsefe
olarak tüm geçerliği elinden alınır ve kendisinin de kabul
ettiği gibi ötesine geçmesi olanaksız olan bir çıkmaza
ulaşır. Bu kuşkucu biçimde ultra-modernist başkaldırı
böylece olduğu yerde felce uğrar; ne felsefi geleneğin
ötesinde herhangi bir konum oluşturabilir, ne ona geri
dönebilir, ne de ondan vazgeçebilir. Şimdi birbirleriyle
karşı karşıya gelen dünyalar bundan böyle biri ötekinin
karşısına çıkarılmış tek bir ultra-modernist öğreti değildir
— saltıkçılığa karşı bilimcilik, varoluşçuluğa karşı liberalizm
—, ne de "çağdaş" felsefenin "geleneksel" üzerindeki utkusudur.
O şimdi bir yandan tarihsel tamlığı içinde bir bütün olarak
felsefi kalıttır ve öte yandan onun bütünüyle yıkılmış,
yokedilmiş post-modern açıklamasıdır. Öyleyse, bundan
böyle ne ultra-modernist eleştiriye ne de ona karşıt olarak
geleneksel düşüncenin tek yanlı savunusuna bağlı kalmanın
anlamı vardır. Geçmiş iki yüzyılı egemenliği altına almış
önyargılar tarafından bundan böyle yıldırılmayan bir bakış
açısından, ultra-felsefi tasarın kendi sınırına ulaşmış
olduğundan ve bu başkaldırı ile terketmeyi düşündüğü edimsel
felsefi kalıt arasındaki bağıntının yeniden kazanılmasını
olanaklı kıldığından söz etmeye başlamak yerinde olacaktır.
Böylece sorun batı geleneğinin ultra-modern eleştirisiyle
herşeye karşın nasıl uzlaştırılacağı ya da, tersine, ultra-modernizmin
somut ve dünyasal bir insan özgürlüğü isteminin köklerini
felsefi dünya-tarihinde nasıl yeniden kazanacağı sorunu
olmaya kayar. Bu bir dizi açık güçlüğü imler: asıl felsefi
kalıtı eski yerine getirmek ve ultra-felsefi çarpıtmalarından
kurtarmak; ultra-modernist devrimi esinlendiren şey üzerine,
felsefi tine düşmanlığının altında yatan şey üzerine,
ve şimdiki post-modernist çıkmazına nasıl olup da geldiği
üzerine soruları yeniden gündeme getirmek; birlik, bütünlük,
süreklilik duyusunu ve dünya-felsefi ekininin özünü ultra-modernizmin
"ikiye bölünmüş" bir tarih için saplantısının bugün bıktırıcı
olumsuzluğunu kavrayacağı ve ötesine ilerleyeceği şekilde
baştan başa onarmak.39
NOTLAR
1The Question
of Being’de (New Haven 1958) Heidegger herhangi
bir yalın karşı-metafiziksel "sınır atlama"nın, kendisi
çözmese de, sorunsal olduğunu kabul eder. Derrida da
ileri sürmüştür ki, düzmece olarak bilinseler de, klasik
felsefi uslamlamaların yalnızca bir yana atılmaları
değil ama öğretilmeleri ve incelenmelerinin sürdürülmesi
önemlidir, çünkü post-felsefi bir ayrımsamayı güçlendiren
tek şey onların etkin yapısızlaştırılmalarıdır.GERİ
2İronik olarak,
geleneksel mantık tam da bu uslamlamaları uzun süre
çiftanlamlılık, ikircim, ad baculum v.b. gibi biçimsel-olmayan
aldatı kipleri olarak bilmiştir.GERİ
3Madison,
J. B., Working through Derrida (Evanston, 1993),
s. 2.GERİ
4Eski tarihin bittiği
ve yenisinin başladığına ilişkin açıklamaları birbirinin
tam tersi olmakla birlikte, birbirlerinden bağımsız
olarak hem Marx hem de Nietzsche bu deyimi kullanırlar.
Bu nokta benim "The Revolutionary Origins of Contemporary
Philosophy"mde ayrıntısıyla incelenmiştir; Dionysius,
ix (1985), 129-171.GERİ
5"Olguculuğun"
anahtarı nesnellik ve öz-bilincin iki değil tek bir
olgusallık oldukları ve bunun yalın olgu sezgisinde
açığa vurulduğu önesürümündedir. Öz-duygu şeklindeki
"saltık olgu"da, bir kimsenin kendine dolaysız verilmişliğinde,
tanıta doğrudan doğruya tanıklık edildiği söylenir.
Comte ikici kuramsal ve kılgısal bakış açılarına karşıt
olarak, öz-duyguyu nesnelin görüngüselle bir özdeşleştirilmesinin
temeli yapar, ve Mill ile Russell da benzer şekilde,
"duygu"dan olgunun pekinliğinin son sınaması olarak,
gündelik dilde, "açıklık" ölçütü olarak sözederler.
GERİ
6Öte yandan
Hegel (Enc. 249. Zus.) şu kışkırtıcı düşünceyi
ortaya atar: hem evrim hem de yayılım kuramı (temelci
"yaratımcılık") doğanın metafiziksel şemalaştırılmalarıdırlar,
ki bu şemalaştırılmalar bir uçta (kök-dirimbilimsel
ya da ultra-dirimbilimsel) başlarlar ve ondan türler
düzeninin bütününü soyut bir dizi olarak çıkarsarlar;
hiçbiri de nesnel olarak somut bir dinamik olarak bütün
doğanın dinamiğini gerçekten kavramaz.GERİ
7 Saltık Avrupalı
olduğu denli Anglo-Amerikandır da – bkz. Spencer, Bradley,
Whitehead ya da Royce. Politik anlatımını Kraliçeyi
ya da Kayzeri bir "saltık birey", Der Allerhochster,
olarak selamlayan on dokuzuncu yüzyıl emperyalizminde
bulur.GERİ
8Hardy’nin
The Dynasts’ı insan tarihinin yazgısı hakkında
söylev çeken, "saltık tinler"den oluşan bütün bir Yunan
korosunu başrolde sunar. Birçok çağdaşı gibi Yeats'in
düşkünlüğü gizliciliğe ve onun politik anlatımına, ulusalcılık
kültüneydi.GERİ
9Büyük devrimci-gerici
tartışmasının en sert düşünsel biçimleri on dokuzuncu
yüzyılınkilerdi, ki bunların verdiği örnekler yirminci
yüzyılın toplumsal, ekinsel ve politik gerginliklerini
aşırı boyutta körükledi. Bugün de ikilem önde gelen
çağdaş felsefeciler arasındaki ileri düzey (ama daha
yumuşak) tartışmaların konusudur: bkz. After Philosophy:
End or Transformation? (Cambridge, 1987).GERİ
10Edimsel
bir özgürlük kavramının kendi ve olgusallığın öz-duygudaki
romantik özdeşliğinin temelinde yatması Nietzsche'nin
güç istencini "özgürlük içgüdüsü" olarak tanımlamasında
örneklenir, ki Nietzsche her yerde salt ahlaksal bir
özgürlüğün olgusallık-dışılığına karşı çıkar.GERİ
11Daha geniş
bir açıklama F. L. Jackson'ın "The New Faith: Strauss,
Kierkegaard and the Theological Revolution"ında
(Dionysius, xii, 1988) ve "The Beginning of the End
of Metaphysics"inde (Dionysius, xv, 1991) bulunur.GERİ
12Principles
of Philosophy’sinin savı. Feuerbach aynı zamanda
"Spinoza'nın tözünü ... Kant'ın benini [ya da] Hegel'in
saltık tinini değil ama gerçek ens realissimum'u
– insan – kendi ilk ilkesi olarak betimler. (Essence
of Christianity, çev. Eliot s.xxxv).GERİ
13Stirner,
M., The Ego and His Own, çev. Byington (Sun City
1982).GERİ
14Marx:
Theses on Feuerbach, I.GERİ
15Örneğin,
Beyond Good and Evil, ss 47, 56.GERİ
16Ultra-modern
anlamında "meta-felsefe" ikircimlidir, çünkü gönderme
yaptığı "öte" sözcüğü geleneksel "metafiziğin" "meta-"sı,
sonlunun ötesine geçen düşünme değil, tersidir. Meta-felsefenin
"öte"si dil, zamansallık, olgu dünyası, Dasein gibi
tipik karşı-metafiziksel terimlerde tanımlanan bir buradaki-ve-şimdiki
uğruna düşünce-dünyasını geride bırakacaktır. Uygun
imgesi Nietzsche'nin Zerdüşt'üdür; Zerdüşt dağdan aşağı
bilgeliğe iner. "Ötesine-geçme" böylece aslında "meta-metafiziksel"dir;
birinci-düzen düşünme bağlamlarından (törebilim, mantık,
varlıkbilim) ikinci-düzen bir karşı-düşünmeye bir geri-çekilme:
(meta-törebilim, meta-mantık, meta-varlıkbilim).GERİ
17Russell'ın
The Scientific Outlook (1931) ve Ayer'ın Language,
Truth and Logic'i (1936, c. 2.) çözümlemenin görgül
bilimle bu temeldeki danışıklı dövüşünün tipik manifestolarıdırlar.GERİ
18Carnap
ve başkalarının ultra-ussal tutumu sözkonusu olduğunda,
arkhe'den çok bir doğrulama ölçütünden sözetmek daha
uygun olurdu; bir "ölçüt" inaksal bir araçtır, bir "ilke"
ise bir usu imler.GERİ
19Wittgenstein'ın
felsefe üzerine özgül görüşleri Philosophical Investigations'da
bulunur, ss. 89-133.GERİ
20Philosophical
Investigations, s. 206.GERİ
21Onu çok
değişik biçimde düşünse de; örneğin Cartesian Meditations'a
bakınız (The Hague, 1960) ss.3-7; orada bilimsel apaçıklıktan
Russell'ın olgusallık terimlerinde değil ama "belgitli
pekinlik" ya da "verilmişlik" terimlerinde sözedilir.
"Dünyanın olgusal varoluşu için apaçıklık belgitli değildir"
ve böylece "Kartezyen devirme" içine alınmalıdır (p.17).
Husserl'in sıkı bağları on dokuzuncu yüzyıl psikolojizmi
(Brentano) ve tarihçiliği (Dilthey) iledir. Russell
gibi o da edimsel felsefe tarihi konusunda adı çıkmış
bir toyluk sergiler, örneğin bir "felsefi bilim" düşüncesinin
yozlaştırılmasından Hegel'in metafiziğini suçlu tutar
– bir suçlama ki kendisinde böyle bir yozlaştırmanın
başka herkesten daha az görüldüğü Hegel'i hayretler
içinde bırakırdı. Ama geleneğe ilişkin meta-felsefi
açıklamaları tipik olarak kendini beğenmiş ve çarpık
kılan şey aslında toyluk değil ama geleneği ultra-modernist
sava uygun duruma getirmek üzere olumsuz olarak yeniden
yapılandırmaya yönelik bilinçli niyettir. Bunu şu yalın
olgudan anlıyoruz: görüngübilim ve çözümsel felsefenin
metafizik tarihini anlama tarzları yalnızca ayrı değildir,
onlar birbirlerinin aynadaki görüntüsüdürler.GERİ
22 Görüngübilim
yirminci yüzyıl ruhbilimi üzerinde gerçekten güçlü bir
etki yaptı. Sartre, Jaspers ve daha birçoklarının ruhbilimsel
konular üzerine çok sayıda yazılar yazmalarıyla kalmadı,
Marleau-Ponty'nin ufuk açıcı yapıtı The Phenomenology
of Perception'ına çok şey borçlu olan "görüngübilimsel
ruhbilim" çözümlemeci çevrelerce desteklenen model olma
yolundaki Skinner davranışçılığının bir dönem üniversitelerde
başlıca rakibi oldu.GERİ
23 Heidegger'in
"dönüş"ünün Heideggerci bir açıklaması G. Nicholson'ın
Illustrations of Being (Toronto 1992) (c.4.4.)
adlı yapıtında bulunur.GERİ
24 Heidegger
anlamında varlığın belirgin bir öncüsü Schopenhauer'ın
betimlediği biçimiyle "istenç olarak dünya"dır: o denli
açık olanın nerdeyse yokedilmesi olan, bir saltık kendinde-varlığın
bütünüyle gizemli belirişi.GERİ
25 Dünyaya-sınırlanmış
düşüncenin kaygan kumlarından uzak bir usauygun yaşam
vahası olan Platonik görüşten büyülenen stoacılık ve
epikürcülük böyle bir vahaya ancak söküp atılamaz bir
dışsallık ve keyfiliğin kendisine henüz sıkıca sarılı
olduğu, bir içsel, bağımsız öz-bilincin sınırlı biçiminde
ulaşabilirlerdi. (Bkz. Hegel, Lectures on the History
of Philosophy {New York, 1974}, v.2 sect.2). Ultra-modern
inakçılık ters bir yol izler. Görüşü bir tanrı-insan
uzlaşımı olan modern-Hristiyan bir görüştür, bu uzlaşım
yoluyla özgür, ussal, insansal bir tin dünyaya kefaret
etme sözüyle kendini ona yeniden bağlamıştır. Ama ultra-modernizmin
tutunacağı tam bu somut tin olsa da bunu ancak bölümsel
ve tek-yanlı bir yolda yapar, tıpkı usun ve özgürlüğün
evrensel yanını elinden kaçırdığı ve kendini bütünüyle
onların sonlu ve varoluşsal anlatımlarına gömdüğü gibi.GERİ
26 Mantıksal
olguculuk kendine-gönderme paradokslarıyla boğuşmayı,
önermelerin imledikleri şeylere olan göndermesini biçimselleştirmeyi,
ya da tekbenciliğe düşmeksizin görgücü bir metafizikten
kaçınmayı hiçbir zaman başaramadı. Benzer olarak, kendini
bir felsefe olarak sürdürebilmesi ancak düşünmenin yalnızca
dil olduğunda direterek geç çözümlemenin yönünü bir
sözcükler metafiziğine çevirmesiyle olanaklıydı. Yine,
şeylere ilişkin herhangi bir evrensel açıklamayı varoluşun
sağın sonluluğunu ileri sürerek reddedecek varlıkbilimsel
derin-düşünme kendi açıklamasını aynı yasaklamaya bağışık
tutmak ya da böyle olmazsa beylik bir saçmacılığa düşmeyi
göze almak zorundadır. Ve daha sonraki biçiminde uslamlama
zaman olarak varlık şeklindeki kararlı bir düşünceye
dönüşünü hiçbir zaman tamamlayamadı, çünkü bu varlığın
olduğu söylenen şeylerle, yani zamansal, kendini-ayrımlaştıran
olmakla çelişecekti.GERİ
27 Bu olgunun
bilincine varıldığına ilişkin bir örnek Hilary Lawson'ın
Reflexivity, the Post-Modern Predicament’ında
(LaSalle 1985) görülür.GERİ
28 Bu ad
hominem başvuru Nietzsche'nin gözde taktiklerinden biriydi:
onun Strauss'a karşı yaptığı yergiyi, Contra Wagner
adlı denemesini, Geneology of Morals'da Aquinas'a
iğneleyici saldırısını, ya da Beyond Good and Evil'deki
"On the Prejudices of Philosophers" başlıklı bölümü
inceleyiniz. Son dönem post-modern bir örnek Derrida'nın
Glas'ıdır (U. Nebraska, 1986), bu yapıtta Hegel'in kızkardeşiyle
ve başkalarıyla ilişkileri onun aileye ilişkin felsefesiyle
mantıksızca bağdaşmaz gibi gösterilir. Böyle saldırılar
elbette tam anlamıyla "kişisel" değildirler, "düşünce"nin
belli bir tikel, sonlu bireyin düşüncesinin ötesinde
herhangi bir başka anlamı olabildiğini kabul etmeyi
reddeden temel bir ultra-modernist önyargıyı yansıtırlar.GERİ
29 Hegel'in
"nesnel tin" adını verdiği şey Marksistler, İngiliz
liberaller ve Amerikan pragmatistleri tarafından ultra-modernist
yeniden formüle edilişinde, özgürlüğün tüm öteki boyutlarını
kendine benzeştiren kılgısal özgürlüğün tanrılaştırılması
olur. Richard Rorty ile birlikte post-modern bir biçim
alır, ve bu biçim erken liberaller ya da toplumcuların
yaptığı gibi, istenen bir son-durum ya da başarılmış
bir devrim olarak bir "özgür toplum"dan artık sözetmez,
ama yalnızca bireylerin belirsiz bir toplumsal açık
kapıya olan olumsal üstenimlerinden sözeder.GERİ
30 Derrida,
Positions (Chicago 1981), s. 6 GERİ
31 Kearney’in
Dialogues with Contemporary Continental Thinkers’ında
(Manchester Up, 1984) (s. 98) R. Kearney ile yapılan
bir görüşmeden.GERİ
32 Positions,
s. 12GERİ
33 Derrida'nınki
ayrımı aşma isteğini Hegel'in ussal düşüncesini devindiren
başlıca şey olarak betimlemeye yönelik bir çabada Aufhebung
mantığını reddetmek için elinden gelen herşeyi yapar.
Bu Hegel'in kendisinin, sözgelimi Encyc., ss
79-82'de, dinamiği betimleme biçimine ya da ss. 117-120'de
ve Doctrine of Essence of the Science of Logic'de
ayrımın kendisini ele alış biçimine şaşırtıcı biçimde
zıt ilerler, ki bu sonrakinde Hegel ayrımı "aşmak" şöyle
dursun, Zemin kavramında ayrım ve özdeşliğin nasıl birbirlerini
öngerektiriyor olarak gözönüne serildiklerini gösterir.
Öte yandan Derrida ayrımı saltık olarak saptayacaktır.GERİ
34 Rorty,
R. Objectivity, Relativism and Truth, (Cambridge
1991), ss. 197-202.GERİ
35 Objectivity,
Relativism and Truth, s. 15.GERİ
36 Derrida'nın
Amerika ile olumlu bağları iyi bilinir; Rorty'nin ilişkileri
için örneğin şunlara bakınız: Madison, G. B.'de "Is
Derrida a Transcendental Philosopher?, Working Through
Derrida, Evanston 1993.GERİ
37 Rorty'nin
yaptığı gibi Descartes'ı bir ‘tasarımsalcı’ olarak betimlemek
yalnızca öz-bilinçli düşünceden ilerlemek üzere kesin
olarak tasarımsal varsayımların askıya alınmasıyla başlayan
gerçek Kartezyen uslamlamaya her bakımdan saygısızlıktır.
Benzer olarak, Derrida'nın Leibniz'in mantığı ya da
dinsel tutkuları üzerine çok bönce olan açıklaması ya
da Hegel'in kızkardeşine duyguları üzerine onun serbest
Freudsu kurguları hem bu kişileri hem de uslamlamalarını
nerdeyse sapıkça bir küçümsemeyi gösteren önemsizleştirici
yaratıcılığın en katışıksız uçuşlarıdırlar. Ama yine,
post-modernistlere göre, asıl konu hiçbir zaman tarihsel
uslamlamaların kendileri değil ama post-modernistlerin
kendi kuşkucu kinayelerinin yapılandırılması için bu
uslamlamaların nasıl sömürülebilecekleridir, post-modern
mimarların geçmişteki biçemlerden onların özgün tinlerine
pek aldırmadan serbestçe ödünç almaları gibi.GERİ
38 Heidegger'ın
"denken" açıklamasının kökü olarak, bir metafizik geleneğinin
yitirilmesinin varoluşsal anlamına yönelik renkli içgörüyü
Rorty "Overcoming the Tradition"ında (Consequences
of Pragmatism, Minnesota, 1982) verir.GERİ
39 Önemli
olan nokta ultra-modernist başkaldırının felsefi geleneği
"reddetmemesiydi"; anahtar ilkelerinden kimilerini aşırı
uçlarına dek götürmek üzere felsefi geleneği hizmetine
atadı ve yanlış yorumladı. Bununla birlikte bu atamanın
yolaçtığı çarpıtmadır ki içinde bulunduğumuz zamanı
geleneksel olarak anlaşılan felsefeye büyük ölçüde yeteneksiz
kılmıştır, çünkü artık bugün ve geçmişte felsefenin
ne olduğuna ilişkin felsefenin kendi terimlerinde açık
bir düşüncesi yoktur. Edimsel batı düşünce geleneğinin
yeniden kazanılması bu nedenle günümüzün en önemli bir
güçlüğü ve bu denemenin çıktığı dergi Animus'un başlıca
hedefidir.GERİ
|