ENGLISH
Yapısızlaştırma
James E. Faulconer
Çeviren: Aziz Yardımlı
© İDEA YAYINEVİ
1999
Kimi sözcükler kendilerinin en kötü
düşmanlarıdır. Yapısızlaştırma/Deconstruction onlardan biridir.
Varoluşçuluk, özel, liberal, tutucu ve postmodern
gibi, anlamı sık sık kullanılamayacak denli bulanıktır. Çağdaş Fransız
felsefecisi Jacques Derrida tarafından yaratılan yapısızlaştırma sözcüğü
yaşamına geç altmışlarda başladı, ama ancak aşağı yukarı son on yıldır
Amerikan sözlüğüne girmiştir. Bununla birlikte, o süre içinde yazınsal
eleştirmenler tarafından kendi ilgili kullanımları için benimsenen uygulayımsal
felsefi bir sözcük olmaktan çıkarak, bitkibilimcilerden dinadamlarına dek
herkes tarafından rasgele gözlemlerde ortaya çıkıveren bir süzcük olmaya
geçmiştir. Kökensel anlamı ne olursa olsun, şimdiki yaygın kullanımında
yapısızlaştırma ‘‘yıkma/tear down’’ ya da ‘‘yoketme/destroy’’
anlamına gelmeye başlamıştır (özellikle nesne özdeksel-olmayan birşeyse).
Sözcüğün bu kullanımları
hayırlı olmanın tam tersini göstermişlerdir. Yaşlı profesörleri olduğu
gibi Derrida’yı da (ki yaşlı profesörler tarafından sık sık ‘‘düşman’’
olarak düşünülür) rahatsız edecek bir yolda, yazın alanında birçokları
sözcüğü, olumlu olarak ve olumsuz olarak, ‘‘hiçbir anlamları olmadığını
göstermek için metinlerle oynama’’ gibi bir anlama gelmek üzere kullanmışlardır.
Anglo-Amerikan akademide ve daha az bir düzeye dek ayrıca Kıta Avrupasında,
sonuç yapısızlaştırma üzerine olumlu olarak konuşanların sık sık bunu yalına
kaçan yollarda yapmaları ve onu eleştirenlerinse bu yalınlaştırmacıları
yapısızlaştırmanın temsilcisi olarak almaları olmuştur. Bir yan samandan
insanlar yaratırken, öteki yan onları yakar, ama her iki yan da edimsel
olarak yapısızlaştırmayı tartışma noktasına gelmez. Ne de sözcüğün yoketme
için bir anlamdaş olarak gündelik kullanımı onun kötü bir ünden kaçınabilmesini
sağlamıştır. Bugün, en iyisinden, birşeyi yapısızlaştırmak onu parçalamaktır.
En kötüsünden, saygısız ve nihilistik olmaktır.
Yapısızlaştırma
sözcüğü üzerine bu saldırılar karşısında, eminim ki onu anlamsızlık ya
da yoketme ile anlamdaşlık yazgısından kurtarabilmek için artık
çok geçtir. Öte yandan, sözcüğün yaşamına nasıl başladığı ve yapısızlaştırma
denilen felsefenin ne hakkında olduğu konusunda birşeyler söylemek için
çok geç olmayabilir. Bu sözcüğü kurtarmayabilir, ama bu bizi şaşırtmamalıdır.
Şeytan genellikle tüm iyi sözcükleri alır. Bu bizi şaşırtmayabilir, ama
belki de sözcük ve Derrida’nın başlangıçta onun nasıl işlemesini amaçladığı
konusunda birşeyler bilmek onun felsefi bir terim olarak ne demek olduğunu
ve yapısızlaştırma denilen devimin nasıl birşey olduğunu anlamamıza yardım
edebilir.
Derrida yapısızlaştırma
sözcüğünü Martin Heidegger’in çalışmasından alır. 1927 yazında, Martin
Heidegger şimdi Fenonmenolojinin Temel Sorunları/Basic Problems
of Phenomenology başlığı altında yayımlanan dersler verdi. Derslerin
konusu verildiğinde, Heidegger onlara yerinde bir biçimde felsefenin, özellikle
fenomenoloji denilen felsefi devimin doğasının bir tartışması ile
başlar. Öğretmeni Edmund Husserl’den yaratıcı bir biçimde ödünç alarak,
Heidegger fenomenolojinin bir felsefe yapma yöntemi için ad olduğunu söyler;
yöntemin üç adım içerdiğini—indirgeme/reduction, yapılaştırma/construction,
yoketme/destruction—söyler ve bu üçünün birbirleri için karşılıklı
olarak ilgili olduğunu açıklar. Yapılaştırma zorunlu olarak yoketmeyi imler,
der, ve sonra yoketmeyi yapısızlaştırma, Abbau, ile özdeşleştirir
(20-23). Heidegger felsefi yoketme ile ne demek istediğini sıradan bir
Almanca sözcük kullanarak açıklar ki, sözel olarak ‘‘yıkma/unbuild’’
olarak çevirebiliriz.
Yapısızlaştırma
sözcüğünün yoketme sözcüğü ile sözlük ve tarih bağlamları içindeki
bağıntısı açıktır, ama Heidegger Abbau ile tam olarak bizim yoketme
ya da sökme/disassembly ile demek istediğimizi demek istemez.
Abbau sözcüğünü onun yönteminde yoketme sözcüğünün genellikle
onunla demek istediğimizi anlatmadığını göstermek için kullanır. Abbau—yapısızlaştırma—ile
demek istediğini kendisinin yalnızca ‘‘şeyleri ayırma/taking things
apart’’ demek istemediğini daha öte durulaştırmak için açıklar. Heidegger’in
anladığı biçimiyle, yapısızlaştırma felsefi bir soruna yanıttı: ‘‘Tüm felsefi
tartışma, giderek herşeye baştan başlama yönündeki en köktenci girişim
bile, geleneksel kavramlar tarafından ve böylece geleneksel çevrenler ve
geleneksel yaklaşım açıları tarafından kaplanır (Basic Problems
22). Ama ne yazık ki bu kavramların, çevrenlerin ve yaklaşımların açıklama
savında oldukları şeyleri ele almak için en iyileri olduğunu varsayamayız.
‘‘Orada’’ bir dünya vardır.1
Sorunumuz o dünyaya biricik ussal giriş yolumuzun dilbilimsel olmasıdır
ki, dünyayı anlayışımızın her zaman dilimizden türevsel olduğunu imliyor
görünür. Ama o kavramları ve sözcükleri aynı sorunlarla karşı karşıya
kalmış başkalarından kalıt almışızdır. O zaman dünya üzerine üretken olarak
nasıl düşünebiliriz? Anlamayı yalnızca tikel bir dil ve tarihe göreli birşeye
indirgemekten nasıl kaçınabiliriz
Ondokuzuncu ve yirminci
yüzyıllardaki her iki felsefeciden biri gibi, Heidegger dilimize, zamanımıza,
koşullarımıza ya da çıkarlarımıza bakılmaksızın düşünceleri eleştirmek
için kullandığımız us denilen özerk bir alet olduğuna inanmıyordu. Bu durumda,
daha şimdiden verili kavramlardan, terimlerden ya da yaklaşımlardan özgür
böyle bir ussal sıfır noktasından başlama yeteneğinden yoksun göründüğümüze
göre, öyle görünür ki geçmişi ve yanlışlarını yinelemek zorundayızdır.
Eğer felsefe (ya da başka herhangi birşey) yapmak için başkalarından kalıt
aldığımız kavramları kullanmak zorundaysak, yeni herhangi birşeye nasıl
ulaşabiliriz?* Entellektüel
atalarımızın yapmış olabilecekleri her tür felsefi yanlışlığın ötesine
nasıl geçebiliriz? Tarihselciliğe ve ekinsel göreciliğe mahkum olmuş değil
miyiz?
İronik olarak, Heidegger’in
çalışmasının ve onunkinden türeyen çalışmanın güncel tartışmasının büyük
bir bölümü dikkate alındığında, yanıt ‘‘Hayır’’dır. Bu kavramları, çevrenleri
ve yaklaşımları onları üreten şeyi keşfetmek için kendilerine karşı kullanabiliriz.
Örneğin, Aristoteles’in biçim ve özdek tartışmasını yetersizliklerini göstermek
için bu terimlerin kendilerini kullanarak düşünebiliriz. Herşey bir yana,
özdek nedir? Verdiğim herhangi bir yanıt özdeğin terimlerinde olmaktan
çok bir başka biçimin terimlerindedir. Sorular: ‘‘O masa neden yapılmıştır;
özdeği nedir?’’ Yanıt: ‘‘Tahta.’’ Ama tahta sözcüğü bize bir biçim
verir, bir özdek değil. ‘‘Tahta neden yapılmıştır?’’ diye sorabilirim ve
usauygun bir yanıt verebilirim, gerçi gene de biçim terimlerinde olsa da.
Özdek ve biçim terimlerini kendilerine karşı kullanırken,
başlangıçta eksiksiz olarak anlamlı bir soru gibi görünen şey belkili olur.
Ayrımı sorunlaştırarak, en azından Aristoteles’in karşılık vermekte olduğu
sorunun bir görünüşünü elde etmeye başlarız. Belki de onunla aynı yolda
merak etmeye başlarız. Eğer merak edersek, belki de yalnızca Aristoteles’in
felsefesinin akademik yorumlarını yinelemek yerine Aristoteles’in sorusu
açısından felsefe yapmaya başlarız.
Derrida bu örnek konusunda
biçim ve özdek düşüncelerini yapısızlaştırabileceğimizi söyleyecektir.
Ama onun yapısızlaştırma ile demek istediği şey Heidegger’in demek
istediğinden ayrıdır. Özellikle, bir yöntem ya da bir yöntemin parçası
olmak yerine, Derrida için yapısızlaştırma, o sözcüğün kök anlamında, bir
tutumdur. Birinin birşey açısından aldığı bir konumdur.
Heidegger’in ve Derrida’nın
yapısızlaştırma kavramları arasındaki ayrım üzerine düşünmek için, bir
örnek alalım: Topluluk üzerine bir kitap yazıyor olayım. Bitirdiğim konusunda
doyum buluncaya dek yineleyerek üzerinde çalışacağım. Ama bitirmek
ne demektir? ‘‘Söylemek istediğim herşeyi söylemek’’ anlamına gelmez mi?
Ve onun ne demesini isterim? Herşeyi. Daha tam olarak, bir topluluk olmanın
ne demek olduğu konusunda herşeyi. Hiç kuşkusuz, gözardı edebileceğim ya
da güvenle atlayabileceğim şu ya da bu önemsiz nokta olacaktır, ama geriye
ele aldığım konu hakkında söylenmesi gereken önemli birşey kaldığı sürece
ya da önemli noktaların bağıntıları açığa çıkarılmadığı sürece, bitirmiş
olmam. Öyleyse, bitirdiğim zaman, ele aldığım konu üzerine önemli herşeyi
söyleme savındaki birşeyi üretmişimdir; ele aldığım konu üzerine kitabı
yazmış olmam onun bir kitap olarak varoluşunda örtüktür, üstelik bunun
tersine dipnotlar ve özürler ve feragatlar katsam bile.
Bununla birlikte, kitabı
bitirdiğim ve (umarım) bir yayıncı bulduğum zaman, yapacağım ilk şey nedir?
Bir sunuş yazacağım. Ama sunuşlar tuhaf şeylerdir. Eğer kitabın söylediğini
söyleyebilirlerse, o zaman kitabın gereği nedir? Eğer söyleyemezlerse,
o zaman sunuşun gereği nedir? Kimi zaman iştah uyandırıcıdırlar, insanlara
kitabı okutmak (ya da hiç olmazsa satın aldırmak) için tasarlanmış şeylerdir.
Ama çoğu kez bir sunuş kitabın kısa bir yorumudur, bir genel bakıştır.
Sorunu bağlamına yerleştirir, okuyuculara sorunun ya da çözümün ne denli
önemli olduğunu gösterir, uslamlamayı daha kolay anlaşılır bir biçimde
verir. Sunuşlar kitaba onu geliştirmek için, işini tamamlamak için eklenirler.
Böylece, gerçi kitap
örtük olarak gerekli herşeyi söylediğini ileri sürse de, bir ek olarak,
sunuş ‘‘bir şey daha’’ ya da ‘‘kısaca aynı şeyi’’ söyler, kitabın tamlık
ve kendine-yeterlik savını yapısızlaştırır. Kitabı yapısızlaştırmada, önsöz
bize kitabın ilgisizliğini göstermez. Kitabın anlamsız olduğunu göstermez.
Bize kitabın yalnızca herhangi bir yorumunun yeterli olacağını göstermez.
Bize kitabın sağlayabileceğinden daha çoğunu ileri sürdüğünü, tam olma
savına karşın birşeyi dışarda bıraktığını gösterir. Bunu Derrida’nın kullandığı
biçimiyle yapısızlaştırma sözcüğünün genel anlamı olarak alıyorum:
dışarda bırakılanı ya da gözden kaçırılanı gösterme. Aslında, daha iyisi:
birşeyin dışarda bırakıldığını ya da gözden kaçırıldığını, atlamanın her
metne yapısal olduğunu gösterme, ve bunu zorunlu olarak neyin atlandığını
belirlemeyi başaramadan yapma.
Bununla birlikte, atlanan
birşeyi bir yapısızlaştırma aracılığıyla görür görmez, geri dönmemizin,
eksik parçayı yerine koymamızın ve böylece sonunda işi bitirmemizin olanaklı
olmayacağını görmemiz gerekir. Atlama yazıya ve açıklamaya yapısaldır çünkü
varoluş ve deneyime yapısaldır. Atlama kaçınılmazdır. Nedenini anlamak
güç değildir. Herşey bir yana, hiç kimse herhangi birşey hakkında herşeyi
söyleyemez; şeyler hiçbir zaman öyle yalın değildir, yalın şeyler değil,
özellikle ilk şeyler değil.
Herşeyi söylemek için
bu yeteneksizlik dilin bir başarısızlığı, üstesinden gelinecek birşey değildir.
Ne de yeni-çağın aptallığına ya da eski-çağın büyüsüne özgü bir noktadır
(gerçi ikincinin bir kökeni olabilse de). Şeylerin özelliklerinden biridir.2
Eğer bir nesneyi birinin önünde yukarı kaldırıp ona ne gördüğünü sorarsam,
şeyin özelliklerinin bir listesini verebilir. Eğer üzerinde çalışırsa,
listeyi çok uzun yapabilir. Listeye şeyler eklemek giderek daha
da güçleşebilir, ama gerçekte nesne hakkında doğru olarak söyleyebileceklerinin
sonu gelmez. Örneğin, her zaman onu evrendeki bir başka şey ile ya da giderek
yapmakta olduğu liste ile ilişkilendirebilir. Gerçi bu işi böyle bir yolda
durmadan sürdürmek için seyrek olarak herhangi bir nedenimiz olsa da,**
ilkede sıradan bir nesne üzerine verilebilecek betimlemenin uzunluğunun
hiçbir sonu yoktur. Bir sonuç olarak, ister özdeksel olsun isterse başka
türlü, bir nesne üzerine herşeyi söylemek olanaksızdır.
Daha önemlisi, nesnenin
kendisi henüz söylenecek daha öte şeylerin olduğunu gösterir. Her nesne
kendisini bir olanaklar kümesi olarak gösterir, yalnızca belirli bir şey
olarak değil. Tikel bir nesneyi görmek onu olanakların terimlerinde görmektir.
Örneğin nesneyi bir başka perspektiften görme olanağını görmektir—o perspektifin
ne olabileceğini ya da o başka perspektiften ne görebileceğimi bilmeksizin.
Bir karatahta silgisinin bir yanını görmek bir başka yanının olduğunu bilmektir.
Daha çok görecek ve dolayısıyla söyleyecek şeyin olması yalnızca bu yanı
görürken gördüğümün bir imlemi değildir; öteki yan zorunlu olarak bu yanı
görmekten çıkarsadığım birşey değildir. Dolaysızca gördüğümden daha
çoğunun olması olgusu genel olarak bir nesneyi görmenin özünde yatar, çünkü
düzlemleri ve yüzeyleri görüp sonra onların nesneler olduklarını çıkarsamam
söz konusu değildir. Nesneleri başından görürüm, ve, nesneler olarak, nesnelerin
göze çarpmayan yanları vardır, öteki yanlar gibi yanlar ve yalnızca belirli
olarak araştırma üzerine keşfedeceğim şeyler. Gördüğümde her zaman adlandırabileceğimden
daha çoğu vardır. Kant algının aşırı ırası konusundaki bu olguyu genel
olarak deneyim edinme olanağı için koşullardan biri olarak adlandırabilirdi.
Bir nesneyi algılamak dolaysızca her zaman söylenecek daha çoğu olduğunu
bilmek demektir. Tüm deneyim daha çoğunun, olanağın deneyimidir.
Çoğu kez şeyleri betimlemeye
ilişkin bu olgular bütünüyle ilgisizdir. Kılgısal amaçlar için yalnızca
söylenmesi gerekeni söylerim, herşeyi değil. (Bunun ilginç olan, ama, sözcüğün
sağın anlamıyla konuşursak, postmodernist olmayan bir tartışması için,
bkz. Jerry Fodor’un The Elm and the Expert başlıklı çalışması.)
Bir amaç ve bir okuyucu için bir kitap yazarım. Başka türlü yapmak olanaksız
olmasa da, güçtür. Eğer başka türlü yapmak olanaklı olsaydı bile, sık sık
iyi bir düşünce değildir. Topluluk hakkında düşünme yolumuzu etkilemeyi
istediğim kabul edildiğinde, amacım ve okuyucum için yazmamda hiçbir yanlışlık
yoktur. Bunu yapmam gerekir.
Kitabımı tikel bir amaç
ve tikel bir okuyucu için yazdıktan sonra, başka biri onun o amacı ve okuyucuyu
dikkate alarak doğrudan bir yorumunu verebilir. Eğer işimi iyi yapmışsam,
o amaç için okuyuculara söylemiş olduklarım konusunda genel bir anlaşma
olacaktır. Bununla birlikte, bir kez kitabı yayımladıktan sonra, o bundan
böyle yalnızca benim değildir. Başka okuyucu kitleleri tarafından üstlenilip
başka amaçlar için kullanılabilir. Ya da biri amacım ve okuyucum için yazmış
olmamın etkileri konusunda soru sorabilir: böyle yapmak birini dışarda
bırakır mı? belki de dışarıda bırakılmaması gereken birini? Amaçlarıma
ve okuyucuma seslenmekle, kitap seslenebilecek olduğum ya da seslenmemin
gerekmiş olduğu bir konuya seslenmeyi mi başaramaz? Metin belki de hiçbir
zaman yapmasını niyet etmediğim birşeye mi niyet eder? Yazdıklarımın göremediğim
ama gene de irdelenmesi gereken politik ya da törel imlemleri mi vardır?
Girişimin yapısının kendisi yoluyla birşey ya da biri mi dışlanır—girişim
ister kitabımı yazma girişimi olsun isterse felsefe girişimi?
Bu tür sorulara seslenmenin
bir yolu kitabım hakkında bir kitap ya da makale yazmak, onu yapması gerekeni
yapmadığı için eleştirmek olacaktır. Hıristiyan, Marxist, feminist ve ahlaksal
eleştiri sık sık bu biçimi alır. Bir başka yol topluluk üzerine benim kitabımın
yaptığı yanlışlıkları belirtik ya da örtük olarak düzelten bir başka kitap
yazmak olacaktır. Benim kitabım, gerçekte, böyle bir kitap olacak. Onu
belli önceki kitapları ve düşünceleri, yanlışlık yapmış olduklarını düşündüğüm
kitapları ve düşünceleri göz önüne alarak yazarım. Ama bunlar kitabıma
karşılık vermenin biricik yolları değildir. Bir başkası yapısızlaştırmadır
(ve yapısızlaştırma Hıristiyan, Marxist, feminist, ahlaksal vb. olsun başka
eleştiri türlerinden herhangi birinin amaçlarına hizmet edebilir.
Yapısızlaştırmayı bir
çalışmaya ilişkin sorulara seslenmenin başka yollarından ayıran şey çalışmayı
neyin yapılması gerektiği konusundaki dışsal bir ölçünle (örneğin ahlaksal
ölçünler, bilimsel ölçünler, ya da politik ideoloji) karşılaştırmaktan
çok, kitabın kendisinin neyi gözden kaçırdığını gösteren yolları aramasıdır.
Yapısızlaştırma içkin eleştiri denilen şeyin bir biçimidir. Örneğin
Derrida Heidegger’in Varlık ve Zaman’ındaki bir dipnot üzerine yazar
ve—dipnotun dikkatli bir okunmasının göstereceğini ileri sürerek—kitabın
savlarının belkili olduklarını göstermeyi amaçlar.3
Gerçekte, Derrida Heidegger’in çalışmasının bindiği dalı kestiğini ileri
sürer.
Bununla birlikte, Derrida’nın
yapısızlaştırması ideolojik ya da ahlaksal eleştiriden ayrıdır. Derrida
Heidegger’in çalışmasını Heidegger’in kitabı daha iyi yazmış olması gerektiğini
göstermek için yapısızlaştırmaz. İyi bir kitap eleştirmeninin tersine,
Derrida Heidegger’in çalışmasını onun için onarmakta değildir, ve bu düzeltmelerle,
en azından ilkede, daha iyi bir çalışma elde edeceğimizi varsaymaz. Yapısızlaştırıcı
eleştirinin amacı kitabı en sonunda tam yapmak için bir yol önermek değil,
ama onun zorunlu eksikliğini göstermektir. Yapısızlaştırma bir çalışmanın
birşeye yeterli olarak seslenmiş olması gerektiğini değil, seslenmediğini
göstermek için kullanılır.
Yapısızlaştırma bir
kez işi bitirilir bitirilmez herşeyin kapsanmış olacağını varsaymaz. Bu
olanaksız olacaktır. Giderek işinin daha önce kapsanmış olandan daha çoğunun
kapsanmasında sonuçlanacağını bile varsaymaz; işinin şeyleri daha iyi yapacağını
varsaymaz. Geriye kalan şey bunu her durumda görmektir. Özet olarak, yapısızlaştırma,
yalnızca ilkede bile olsa, yapısızlaştırma işine bir son olduğunu varsaymaz.
Yapısızlaştırmanın özsel yanı nerede birşeyin atlandığını göstermektir—yazarın
körlüğünden ötürü değil, eleştirmenin daha usta ya da daha iyi olmasından
değil, ama şeyler öyle oldukları için. Her zaman bilmediğim şeyler vardır,
gerçi çok olgusal bir yolda onları bilmemem olgusu bildiğimin parçası
olsa da.*** Derrida
bu ‘‘bilgi-olmayan/nonknowledge’’ tarafından büyülenir ve çalışması
onun çevresinde döner:
bilgi-olmayanı kendi için
sevmem söz konusu değildir, tersine belli Müslümanlar gibi ‘‘alimin mürekkebi
şehitlerin kanından daha kutsaldır’’ diye düşünmeye bile hazırım, ama tam
olarak bilgiden başka birşey yoluyla kutsaldır, et cum amant beatam
uitam, quod non est aliud quam de ueritate guadium, utique amant etiam
ueritatem nec amarent, nisi esset aliqua notitia eius in memoria eorum.4
Yazdığımız bütünüyle
kutsal olabilir, ama onu kutsal yapan şey kendisinden başka birşey, metnin
dışındaki birşey, metnin bizi onu anımsamaya çağırdığı birşeydir ki, gene
de aynı zamanda örtük olarak sonsallık ve tamamlanmışlık ileri sürerek
onu dışlar. Metinlerimiz göstermeye çalışmalarına karşın yakalayamadıklarından
başka birşey hakkında, kendisinin ya da yazarının niyetlerine karşın her
zaman sonunda metin tarafından atlanan hakkında konuşmaya çabalar5.
Sorun, kendisine karşın, metnin hiçbirşeyi kendisinin dışında bırakmadığını,
bizi onu anımsamaya çağırdığı şeyi yeniden yakaladığını ileri sürmesidir;
metnin unutulmuşluktan çıkarılıp anımsanması gerekeni dolaysızlığa taşıdığını,
belleği bundan böyle gereksizleştirdiğini ileri sürmesidir.
Derrida metin
ve metnin sözünü etmeyi amaçladığı ama edemediği şey arasındaki bu ilişki
ile ilgilendiği için, kimileri onun çalışmasını olumsuz tanrıbilime benzetmişlerdir6.
Kimi ön duraksamalara karşın, Derrida’nın kendisi karşılaştırmayı yapmıştır.7
Olumsuz tanrıbilimde iki kıpı vardır. Biri Tanrısalın doğru adlarını ve
betimlemelerini keşfetmek ve olanaklı olduğu ölçüde doğru olarak söylemektir.
Paradoksal olarak, ikincisi bu adların yetersiz olduğunu göstermektir.
Örneğin, kişi ‘‘Tanrı türelidir’’ demelidir; başka türlü konuşmak kafirliktir.
Gene de, bu saptanır saptanmaz, tümcenin yetersiz olduğu da doğrudur; tam
ve son gerçekliği söylemiş olma savının bakış açısından, doğru değildir.
Çünkü türenin ne olduğunu ancak kendi türemizi bir gönderme noktası olarak
kullanma yoluyla bilebiliriz. Tanrının türesi bizimkini aşar, ve öyle bir
düzeyde aşar ki onun için aynı adı kullanmak yetersizdir. Böylece ayrıca
‘‘Tanrı türesizdir’’ de denmelidir, ama Tanrının türesinin yalın bir yadsınması
gibi görünen şeyi nasıl okudukları okuyucuların sorumluluğuna düşer.
Olumsuz tanrıbilimci
Tanrı hakkında konuşmanın saltık zorunluğunu kabul eder. Tanrıbilim zorunludur.
Bununla birlikte, tanrıbilimimizin bize şimdi Tanrı hakkında düşünmeyi
bitirmiş olduğumuz izlenimini verebileceğinden endişelenir; en azından
örtük olarak, bilgimizin sonsuz olanı kucakladığına inanabiliriz. Böylece
olumsuz tanrıbilimci tanrıbilimimizin başarısızlığını göstererek bize Tanrının
sonsuzluğunu anımsatır. Önemli olan nokta hiçbir Tanrının olmadığı ya da
Tanrının, doğrudan bir anlamda, türeli olmadığı değil, ama Tanrıdan söz
etmeyi, onu övmeyi, türesine hayranlık duymayı sürdürmemiz gerektiğidir.
Tanrıbilimin ilk, olumlu, övücü kıpısının sürdürülmesini olanaklı kıldığı
için, ikinci tanrıbilim kıpısı, olumsuz tanrıbilim, salt bir yadsıma kıpısı
değil, ama tıpkı birincisi denli bir övgü kıpısıdır.
Yapısızlaştırmanın ve
olumsuz tanrıbilimin ortak sayıltısı dilin herşeyi söylemeyi, herşeyi anımsamayı
zorunlu olarak ‘‘başaramayışı,’’ ama gene de birşey söylemesidir, üstelik
anımsamayı başaramadıkları üzerine bile birşey söylemesidir. Metnin dışladığı
şey unutma işini yapan metnin kendisi içersindeki çeşitli izlerde kendini
gösterir. Derrida bu söyleme ve söylememe, içerme ve dışlama, bulunuş ve
bulunmayış, konuşma ve suskunluk, bellek ve unutma ‘‘mantığı’’ ile ilgilenir.
Sık sık konuşulmayan
şey bir anlam sorunudur. Bununla birlikte, sık sık salt bir anlam sorunu
değildir. Yapısızlaştırma metnin kimi atladığını, gözden kaçırdığını
ya da unuttuğunu gösterme sorunu olabilir. Kendilerini unutabileceğimiz
çeşitli başkaları vardır. Kimi zaman Tanrıyı, birçok beklentiye aykırı
olarak bir tanrıtanırcı olmamasına karşın Derrida’nın ilgilenmeyi sürdürdüğü
birini anımsamayı başaramayız:
Burada Tanrıya, bir tanık
olarak aldığım biricik şeye sesleniyorum, ve bunu henüz bu yüce sözcüklerin
ne demek olduklarını, bu dilbilgisini, ve ‘—ya’ ve ‘tanık’ve
‘tanrı’ve ‘almak’ sözcüklerini bilmeksizin yapıyorum; ve
Tanrıyı alıyorum, yalnızca tüm yaşamım boyunca hiçbir zaman vazgeçmediğim
gibi dua etmekle, ona dua etmekle kalmıyorum, ama onu burada alıyorum ve
onu tanığım olarak alıyorum, kendime onun bana verdiği şeyi, e.d. zamanı
veriyorum, ve zamanı almak Tanrıyı bir tanık olarak almaktır (Jacques
Derrida 56-8)
Son yıllarda,
en azından biraz da çalışmasının birçok yanlış anlaşılmalarından ötürü
(ki bu yanlış anlamalar için kendisi belli bir sorumluluğu kabul eder),
Derrida törel bir odak olarak bu bulunmayış ve atlama konusunda açık konuşmuştur.8
Olumsuz tanrıbilim gibi, çalışması nihilistik ya da yalnızca oyunsu değildir.
Yalnızca yeni bir yazın eleştirisi türünde bir alıştırma değildir. En sonunda,
töreldir. Yapısızlaştırmanın özü metnin bizi anımsamaya çağırdığı ama sonra
doğasının kendisinden ötürü unuttuğu şeyi anımsamamıza yardım etmektir.
Yapısızlaştırma bizi anımsama, hayranlık duyma ve övme edimine çağırır,
ve onda ise unutmuş olduğumuzun betimlemelerine olmaktan çok unutmuş olduğumuzla
bir ilişkiye çağırır. Düşünceler ve sözcükler ve anlamlar önemli atlamalar
olsalar da, sık sık atlanan, dışlanan, unutulan insanların oldukları denli,
ya da Tanrının olduğu denli önemli olmaya yaklaşamazlar bile. Böylece yapısızlaştırmanın
özü metinlerin ve kılgıların görünürdeki pürüzsüz akışını bozmak ve böylece
o metinleri ve kılgıları olanaklı kılana göz atmak için bize bir şans kazandırmaktır,
üstelik ona ancak arkasında bıraktığı izde bir göz atabilsek bile. Derrida’nın
Jacques Derrida’da söylediği gibi: ‘‘Yazı ve iz hakkında söylediklerimiz
gösterir ki, bir başkalığın yazısı olmaksızın hiçbir kendilik olanaklı
değildir, yalnızca dışyüz olamayan ama kendini içyüzde anlatması gereken
bir dışyüz ile ilişki olmaksızın hiçbir içyüz olanaklı değildir’’ (57-48).
Ve, onda anarşinin ya da yalın göreciliğin bir avukatını görenlere aykırı
olarak: ‘‘Kişinin kendine verdiği yasa yasadan önce kabul edilen yasa ile
indirgenemez bir ilişki sürdürür’’ (48).
Yapısızlaştırma bize
gösterdiği hakkında, bizi anımsamaya çağırdığı hakkında saf değildir. Olumsuz
tanrıbilime benzetme güçlüdür: tıpkı Derrida’nın yapısızlaştırmasının Heidegger’in
metnini onarmayacak olması gibi, yapısızlaştırmanın, bize törel atlamalarımızı
göstererek, hiç birini dışlamamayı olanaklı kılacağına inanmaz. Önemli
olan nokta dışlamanın ya da unutmanın sonu değil, ama onlar hakkındaki
düşüncemizdir. Bizim için önemli olan nokta o atlamalar ve dışlamalarla
yüz yüze gelmek, ve onlarla yüz yüze gelerek, neyin üzerinde olduğumuzu
yeniden düşünmektir. Ama Derrida herhangi bir yeniden düşünmenin dışlamaya
bir son getireceğine inanacak denli saf değildir. O Hegel ya da Marx değildir.
Dil hiçbir zaman hedeflediğini tam olarak yakalayamaz çünkü tam olarak
yakalanamayan şeyler vardır—sözcükler, nesneler, kişiler, insan ilişkileri,
Tanrı; ve bunun nedeni birşeyin tam olarak yakalanabileceğini düşünmenin
onu duruk olarak, olanaktan yoksun olarak, sözcüğün en sağın anlamında
ölü olarak düşünmek olmasıdır.
Tümceler, sözcükler,
ve metinler zorunlu olsalar da, hayranlık, övgü ve hürmet ile aynı zorunlukları
yoktur. O hürmete bir saygı olarak, metinlerimiz bize Derrida’nın tanrıbiliminin
ilk kıpısını sağlarlar, doğrulamayı; yapısızlaştırma bize ikincisini, bizi
geriye hayret ve övgüye çağıran yadsımayı. Yapısızlaştırma eleştirel felsefedir,
ve burada eleştirel sözcüğünü felsefi anlamında kullanıyoruz: irdelediğimiz
metnin ya da kılgının sınırlarının etkilerini görebilmemiz için bu sınırları
gösterir. Kimi zaman anlamlar etkilenir. Kimi zaman herhangi biri ya da
herhangi bir insanlar kümesi. Kimi zaman Tanrı ile ilişkilerimiz.
Yapısızlaştırmanın bir
sonucu olarak, amaçlarımızı yeniden düşünebiliriz, ve, usauygun bir sonuç
olarak, status quo gibi birşeyi sürdürebiliriz. (Olumsuz tanrıbilim ile
koşutluk Tanrı hakkında aynı şeyleri söylemeyi sürdürebilmemizdir.) Bunun
yerine, ‘‘yeni’’ birşeyden yana seçimde bulunabiliriz (yeni tanrıbilimler
yaratabiliriz), ama yaparsak önceden bilmeliyiz ki sonuçta yeni insanlar,
ya da düşünceler ya da ... kümelerini atlayacak ya da dışlayacağız. Olumsuz
tanrıbilimci gibi, Derrida zorunlu olarak felsefi, yazınsal ya da törel
sorunlara yeni bir dizge ya da yaklaşım uğruna uslamlamada bulunmaz. Ne
de herhangi birine karşı uslamlamada bulunur. Tersine, atlamalarımızı ve
dışlamalarımızı ve ‘‘başarısızlıklarımızı’’ ‘‘görmemizi,’’ ve böylece onları
iyice düşünebilmemizi ve karar verebilmemizi, ve böylece onlara karşılık
olarak törel olarak davranabilmemizi ister. Derrida’nın çalışması başkaları
için bir övgü ve hürmet çalışmasıdır—özellikle, Emmanuel Lévinas gibi düşünürlerle
birlikte, Derrida Tanrı gibi başka kişilerin her zaman kavrayışımdan kaçtığına
inandığı için. Öteki kişi salt ussal herhangi bir dizgede hiçbir zaman
bulunmaz, ve bunun başlıca nedeni herhangi bir bedensel, özdeksel varlığın
tam ussallaşmadan kaçmasıdır.
Öyleyse, yapısızlaştırma
metinleri ele alsa da, Derrida için yapısızlaştırma metinleri eleştirmek
için bir yöntem değildir—bunlar ister yazılı, ister toplumsal isterse başka
türlü olsunlar. Yapısızlaştırma bir törel tutumdur, bir tutumdur ki onun
aracılığıyla kişi metinlerin ve çözümlemelerin savlarına kuramsal ve törel
kendini küçük görme dozları aşılar. O anımsamayı sürdürme, övmeyi sürdürme
tutumudur.9
Aristoteles’in terimlerinde, yapısızlaştırma bir sürekli hayret tutumudur.
Sokrates’in terimlerinde, o bilgisizlik kıpısıdır, ortaçağlıların ‘‘öğrenilmiş
bilgisizlik’’ dedikleri şeydir. Yapısızlaştırma felsefenin sürdürülmesindeki
bir kıpıdır.
Derrida’nın biçemi kimi
okurları püskürtür. Memoires for Paul De Man gibi yerlerde söylediklerinin
bir bölümü Derrida’nın yazınsal eleştirideki etkisinden ötürü kendi yazış
yolu üzerinde bir kez daha düşünmeye başladığını imler. Ama oyuncu biçemi
yalnızca bir yazınsal sapıklığın sonucu değildir. Bir metnin yapısızlaştırmacı
bir okunuşunun öncülleri ve hedefleri verildiğinde, açıkça eleştirel bir
denemenin konumunu sorgulayabiliriz. Böyle bir deneme, belki de bir kitap
eleştirisi, ‘‘bu apaçık metin size açıkça gösterebileceğim birşeyi atlar’’
der. Böylece, bu apaçık karşılık atlamanın zorunluğunu tanımaz. Söz konusu
metnin bir yapısızlaştırması olmaktan çok onun bir suçlaması olarak durur.
Böyle suçlamalar zaman zaman zorunludur. Eninde sonunda insanlar yanlışlıklar
yaparlar. Ve suçlar ve günahlar işlerler. Suçlama her ikisine de uygun
bir karşılık olabilir, ama olumsuz tanrıbilimin zorunlu ilk kıpısına benzetilebilir
oldukları için, suçlamalar yapısızlaştırmalar değildirler. Özellikle erken
çalışmasında, Derrida yokladığı metinlerin sorunlarına kuramına uygun bir
yolda karşılık vermeyi amaçlayarak, ve aynı zamanda okuyucusunu germeyi
amaçlayarak, karşılık-verme diluzluğu ve suçlama olmaksızın karşılık-verme
düşüncesi ile oynar.
Uzun bir tümceden onun betimlediği
şeyi temsil eden bir parçada, Derrida kendi yazış yolu konusunda şunları
söyler:
Proust’nun ‘‘İçinde kuramlar
olan bir çalışma üzerine bir eder etiketi takılmış bir nesne gibidir’’
diyen bir tümcesine karşı bir öfke ya da ironi kıpısından sonra çok geç
yatağa gittiğimi anımsıyorum, ve bu Franko-İngiliz edebinden daha kaba
saba birşey bilmiyorum. Ederi göstererek yazdığımı kabul ederim, ve sergiliyorum,
ama ederin ilk gelen tarafından okunabilir olması için değil, çünkü seçkinlik
olmaksızın, öyleyse kaba sabalık olmaksızın bir aristokrasiden yanayım,
[çünkü] en yüksek edere zorlayan bir demokrasi için sergilenen ederi okumak
için ederi ödemeniz gerekir (Jacques Derrida 62-3).
Derrida’nın çalışmasını
okuyanların birçoğu bunu ederi ödemeden yaparlar. Avrupa geleneklerinden
derinlemesine ve geniş olarak okumayı istemezler. Başka dilleri öğrenmeyi
istemezler. Kendi yapısızlaştırma işlerine özenli araştırmacılık zemini
ile başlamayı istemezler. Tembeldirler. İlk kıpıyı atlamayı ve yalnızca
ikinciyi ele almayı isterler (ki olanaksızdır). Başkaları Derrida’nın çalışması
üzerine bir başkasının yorumuna (örneğin bunun gibi) dayandıkları için
tembeldirler ya da Aydınlanmanın tamamlanmış, ussal açıklama idealine bağlı
kalırlar ve bunu o bağlılığın sorunları ile yüz yüze gelmeksizin yaparlar.
Her iki durumda da, böyle insanlar o çalışmanın eder etiketini (kuramını)
okumayı başaramazlar.
Bununla birlikte, Derrida’nın
biçemi yalnızca kendi kuramının anlayışına göre yapısızlaştırıcı çalışma
yazmanın bir sonucu değildir. Ayrıca şeylerin kendilerinin ve öyleyse metinlerin
aşırı ıralarının bir sonucudur. Varlığın aşırı ırası—olmak belirli niteliklerin
değil de olanakların bir bağlantısı olmaktır—her zaman şeylerde, şeylerin
deneyimlerinde ve betimlemelerde oyunun, kişinin dönen bir tekerlekte bulduğu
türde bir oyunun olması demektir, gevşeklik ve değişebilirlik, sevinçten
ya da aptallıktan daha çoğunu ver ve al (üstelik sonuncular olanaksız olmasalar
da). Apaçık metin kendisinde belli bir oyun kapsamadan edemez. Hiçbir metin,
giderek yapısızlaştırıcı bir metin bile bundan kaçınamaz. Dil böyledir;
şeylerin kendileri böyledirler. Konuşma ve Fenomen’den sonra, Derrida’nın
daha erken metinleri o oyunu oynamaya, bir metni ondaki oyunu bir başka
metinde sahneleme yoluyla yapısızlaştırmaya daha çok ayrılmışlardı. Derrida’nın
erken metinleri açıktır ki oyuna adanmışlardı. Birçok okura daha az açık
olan şey oyunun o denli de övgü olmasıydı. Aynı oyuncu, övgücü öğe tüm
metinlerinde kalır, giderek onu daha az açıkça gösteren yakınlardaki kimi
çalışmalarında bile.
Ne yazık ki, kişi Derrida’nın
biçemini nasıl yorumlarsa yorumlasın, o biçemin sonucu kimilerinin çalışmasının
yalnızca bir oyun sorunu olduğuna, yalnızca kişinin metinle dilediğini
yapması olduğuna, ve dolayısıyla bir övgü ve hayret sorunundan başka birşey
olmadığına inanmaları olmuştur. Buna inananlar arasında, kimileri bunu
onun dehasının bir belirtisi olarak, başkaları ise ansal rahatsızlığının
bir belirtisi olarak alırlar. İki yan da yanlıştır. İlk bakışta ne denli
oyuncu görünürse görünsün, yapısızlaştırma salt bir oyunculuk sorunu olamaz.
Salt oyunculuk bize bir metinde başka türlü görünmeyen şeyin izlerini göstermez.
Gerçekte, salt oyunculuk bize anlamların, kişilerin ve Tanrının bulunmayışının
izlerini olmaktan çok, metinlerimizin ‘‘başarısızlığından’’ çok, yalnızca
boşluğu gösterir. Bizi anımsamaya çağırmaktan çok, salt oyunculuk anımsayacak
hiçbirşeyin olmadığını imler. Salt oyunculuk olumsuz tanrıbilimden çok
tanrıtanımazlık gibidir. Olumsuz tanrıbilim gibi ve salt oyunculuğun tersine,
yapısızlaştırma o denli de her zaman ciddi bir amaç taşır ve metne ya da
söz konusu soruna dikkatle yaklaşma sorunudur. Böylece, Derrida’nın biçemine
şaşırtmalı olarak karşı çıkmak yeterli değildir. Saydamsız olabilir, ama
niyetli olarak öyledir. Bununla birlikte, o saydamsızlık bir zenginlik
ve doluluk sorunudur, göndermede bulunmaya çalıştığı şeyin varsıllığının
ve doluluğunun bir yansımasıdır. (Hiç kuşkusuz dindar insanlar tüm
dilin önerme düzleminde açık ve seçik olması gerektiği düşüncesine genellikle
bağlı değildirler.) Eğer Derrida’ya karşı çıkılacaksa, biçeminin kuramına
karşı çıkılmalıdır, ve bu kuram öncellerinde ve imlemlerinde varsıldır.
Dışlama yeterli olmayacaktır.
Kimileri yapısızlaştırma
hakkında söylediklerimden kuşku duyacaklardır. ‘‘Hiç böyle birşey duymadım,’’
diyebilirler, ya da ‘‘Yapısızlaştırma konusunda öğrendiklerim bunlar değil.’’
‘‘Niteliklerimi’’ göstererek karşılık vermek kışkırtıcıdır. Bununla birlikte,
böyle yapmak benim niteliklerimi başkalarınınki ile karşılaştırmayı istemek
olacaktır, ve yapısızlaştırma hakkında bilgisiz şeyler söylemiş olanların
kimileri gene de niteliklidirler—kimi bakımlardan benden daha iyi. Böyle
bir gösteriyi kazanamam. Öyleyse bunun yerine Jacques
Derrida’nın kendisi ile bir görüşmeden şu alıntıları irdeleyelim:10
Öğretmenlerimden çok şey
öğrendim. ... Bu öğretim klasik normlara göre çok güç ve ağırdı ve çok
şey istiyordu. O klasik normların kendilerinde eğitildim. Ve büyük bir
olasılıkla beni okuyan ve normlarla oynadığımı ya da onları çiğnediğimi—ki
hiç kuşkusuz bunu yapıyorum—düşünen insanlar genellikle benim bildiğimi
bilmezler: tüm bunlar yalnızca yazıda çok klasik, sıkı ve zorlayıcı disiplin
yoluyla olanaklı kılınmakla kalmaz, ama o disiplinle sürekli ilişki içindedir.
... belli bir düzlemde bu klasiksel öğretime bağlı olmam olgusu özseldir.
... Özgür davrandığım zaman, bu her zaman bildiğim ya da sıkı bir eğitim
sonucunda öğrendiğim ölçünlerden uzaklığın ölçülmesiyle böyledir.
Yapısızlaştırma savı, temayı,
herşeyin konutlanabilirliğini sorgular. ... Modelleri ve modellerin tarihini
incelememiz ve sonra onları yoketme uğruna devirmeye değil ama modelleri
değiştirmeye ve yeni yazma yolları icadetmeye çalışmalıyız—biçimsel bir
meydan okuma olarak değil, ama törel, politik nedenlerle.
Yalnızca düzensizlik içine ortaya
metinler atmayı onaylamayacağım. İlk olarak, akademik profesyonel söylemi
yapısızlaştırma normları yoketmek ya da bu normları eksiksiz kaosa doğru
itmek demek değildir. Ben düzensizlikten yana değilim.
Ben gelenekle başladım. Eğer gelenekte
eğitilmiş değilseniz, o zaman yapısızlaştırma hiçbirşey demektir. Bütünüyle
hiçbirşey.
Sanırım eğer ‘‘yapısızlaştırma’’
denilen şey klasiksel yazarların, yasal/canonical metinlerin vb.
gözardı edilmesine yol açıyorsa, bu duruma karşı kavga vermemiz gerekir.
... Yasadan/canon yanayım, ama orada durmayacağım. Öğrencilerin
geleneğimizde büyük metinler olarak görülen şeyleri okumaları gerektiğini
düşünüyorum. ... Öğrenciler diyelim ki bir yapısızlaştırmacı kılgı geliştirebilirler—ama
ancak neyi ‘‘yapısızlaştırdıklarını’’ ‘‘bildikleri’’ düzeye dek: başka
soruların olağanüstü bir örüntüsü.
Gelenekten yanayım. Geleneği sayan
ve seven biriyim. Geleneğin anısı olmaksızın hiçbir yapısızlaştırma yoktur.
Geleneğe, ama olanaklı olduğu ölçüde varsıl ve başka geleneklere açık olan
vb. bir geleneğe gönderme olmaksızın üniversitenin ne olabileceğini tasarlayamam.
Sözel olarak mantık-özekçilik, genelinde
alındığında, Yunan ekinine özgü olandan başka hiçbirşey değildir. Yunan
ekininin başat kalıt olduğu her yerde mantık-özekçilik vardır. Bunun bir
sonucu olarak onu bütünüyle arkada bırakmamız gerektiği sonucunu çıkarmayacağım.
Sanırım benim yaptıklarımı ya da
‘‘yapısızlaştırma’’ denilen şeyin yaptıklarını bir yandan ekini yoketmeye
ya da öte yandan onu bir olumsuzluk türüne, bir tür ölüme indirgemeye çalışıyor
olarak sunmaya çalışan insanlar yapısızlaştırmayı yanlış sunanlardır. Yapısızlaştırma
özsel olarak olumludur. Belleğin yeniden doğrulanmasından yanadır, ama
belleğin bu yeniden doğrulanması geleneğimiz hakkında, kurumlarımız hakkında,
öğretim yolumuz vb. hakkında en serüvenci ve en riskli soruları sorar.
Derrida’nın düşüncesini
açıklayan bir kitapta (Jacques Derrida), Derrida her sayfanın dibine
yanıt olarak bir gözlemler dizisi ekler. Derrida’nın gözlemleri özyaşamöyküseldir,
annesi ile ilişkisi üzerine gözlemlerdir ki, başkaları arasında, Augustine’in
İtiraflar’ından pasajlara bir yanıt biçimini alırlar. Kişi uzun
bir özyaşamöyküsü, itiraf, felsefe, sanat, din gibi şeylerin uzun bir tarihinden
yararlanmaksızın bu belirtik yolda yazamaz ya da anımsayamaz. Bir tür açık
saçıklık [obscenity] olmaksızın, kişi annesi ve onun ölümü üzerine
yazamaz ve aynı zamanda metinlerin önemli olmadıklarında, sözcüklerin imlemediklerinde
[that words do not signify] diretemez.
Derrida’nın çalışmasından
verilen alıntılar ve örnekler ya yapısızlaştırmanın çok fazla yanlış anlaşıldığını
ya da Derrida’nın hiçbir zaman kendisini iyi açıklamadığını düşündürürler.
Çalışmalarından birçoğunu okuduktan sonra, sanırım ilk almaşık daha iyi
bir açıklamadır. Gerçekte, bir Derridacı olmasam da, sanırım böyle şeyler
dikkate alındığında Derrida’nın çalışması ırasını değiştirir, oyuncu, kızdırıcı,
ama anlamsız metinlerden oyuncu, kızdırıcı, çok şey isteyen ve zaman zaman
derin metinlere geçer. Hıristiyan tarihte ve Hıristiyan felsefede uzun
bir atalar listesi ile, Derrida yazıyı belleğe bir yardımcı olarak görür:
amacı her zaman herşeye karşın unutulanı, kavrayışımızdan çok fazla kolayca
sıyrılıverini anımsamada bize yardımcı olmaktır—unuttuğumuz ister demek
istediğimiz, ister kendileri ile birlikte yaşadıklarımız, isterse Tanrı
olsun. Derrida bizi anımsamaya dürtmek için yazar. Anı metinleri olarak,
Derrida’nın çalışması yazınsal eleştirinin ve felsefi ilgilerin kıyılarındaki
metinler olma konumundan bizim kıyılarımız hakkında, onların dışındakiler
hakkında, unutmuş ve belki de kendimizi tehlikeye atarak gözardı etmiş
olduklarımız hakkında soran metinlere geçer.
*Bu
düzmece bir uslamlamadır: ‘‘başkalarından kalıt aldığımız kavramlar’’ sayıltısı
bir yandan yeni kavramlar üretilmediğini imler, ki saçmadır, ve öte yandan
tüm tarih boyunca geriye doğru herkesin kalıt aldığını varsayar, ki saçmadır.
David Hume kavramlarıgörüngülerden türettiğimizi ileri sürdü (örneğin—kendi
örneği ve yaklaşık sözleriyle—‘‘masa izlenimini aldıktan sonra, eğer gözlerimi
kaparsam, ‘uzam’ kavramını türetirim’’); başkaları kavramların tekil nesneleri
sınıflandırmak için soyutlamalar olarak türetildiğini ileri sürdüler).
Kavramların kökenini kuşaktan kuşağa ‘kalıt’ olarak gösteren ‘açıklama’
hiç kuşkusuz ‘yeni’dir. Kutlamamız gerekir. Bu kafalarda sözcüğün doğal
anlamında Us yoktur, ve olmadığı için us kavramını reddederler.
(A.Y.) GERİ
**Yapısızlaştırma
bu bakış açısından herhangi bir numen ile, herhangi bir bilinemez,
aşkınsal bir öte yan ile ilgilenmez. Bu sorun, bildiğimiz gibi, yaptıkları
şeyin ‘felsefe’ olduğunu ileri süren kuşkucuları ilgilendirir. Derrida’nın
kafasındaki ‘bilinemeyen’ şey görgüldür. Bilinemez değildir; tersine, ilkede
bütünüyle kolay olarak bilinebilirdir. Ama bir daha öte görgül yan, onun
da ötesi, onun da ötesi, onun da ötesi ... Düşünce çok kısa bir sürede
aptallaşacak, yaptığının saçmalığını bile görmeyecektir. (A.Y.)
GERİ
***Çok
doğru. Böyle bir yapısızlaştırmayı normal bir insanoğlundan beklemek saçmadır.
Aslında böyle bir beklentiyi ileri sürene kuşkuyla bakılacaktır. (A.Y.)
GERİ
1Gerçi fenomenolojinin felsefeye
katkısının bir parçası kendimizden ‘‘orada’’ olan dünyadan soyutlanma içinde
‘‘burada’’ olarak söz etmenin tehlikelerini ve buna almaşıkları göstermek
olmuş olsa da, bulgulatıcı nedenlerle bu noktayı gözardı edeceğim. GERİ
2Heidegger bunun genel olarak
‘olmak’ denilen şeyin bir sonucu olduğunu ileri sürer. Böylece, sözcüğün
sağın anlamıyla, gerçekte şeylerin bir özelliği değildir. GERİ
3Ousia ve Gramm:
Being and Time’dan bir not üzerine, ‘‘Margins of Philosophy’’
not (Chicago: U of Chicago, 1982), 29-67. GERİ
4Geoffrey Bennington and
Jacques Derrida, Jacques Derrida. Chicago: U of Chicago, 1993, 141-2
(italikler eklendi). Latince metin Augustine’in İtiraflar’ından
bir alıntıdır (X, xxiii, 33): ‘‘[(Gerçekliği) sevdikleri için, ve ayrıca
aldatılmak istemedikleri için.] Ve gerçeklikten doğan sevinçten başka hiçbirşey
olmayan mutlu yaşamı sevdikleri zaman, hiç kuşkusuz gerçekliği de severler.
Ne de belleklerinde bir bilgisi olmadıkça onu seveceklerdir.’’ GERİ
5Derrida’nın düzyasızın
güçlüğünün bir bölümünün nedeni metnin başarısızlığını belirtik olarak
okurun dikkatine getirmenin yolları olup olmadığını görmek için biçim ile
deney yapmasıdır. GERİ
6Örneğin, bkz. Kevin Hart,
The Trespass of the Sign. GERİ
7Bkz, örneğin Coward ve
Foshay, Derrida and Negative Theology’deki iki deneme, özellikle
Yalancı-Dionisios üzerine olan ikincisi, ‘‘How to Avoid Speaking: Denials.’’
GERİ
8Örneğin, bkz. The Other
Heading (Bloomington, Indiana: Indiana UP, 1992). GERİ
9Hıristiyanlar bağıtları
buyruklar, vaazlar, Hıristiyan yaşam vb. yoluyla anımsarlar. Denebilir
ki Derrida metinlerde ve felsefede bir bağıt ilişkisi gibi birşeyi arar.
Derrida’nın çalışmasının Hıristiyan tanrıbilime bu koşutluğu büyüleyici
ve verimlidir, ama burada onu araştırmayacağım. (İlgilenenler Hart’ın kitabı
ile başlamalıdırlar). Bununla birlikte, kısaca bir örneği irdeleyebiliriz:
yapısızlaştırma yalnızca bir anımsama sorunu değil, ama bir umut ve inanç
sorunudur. Bir yerde Derrida şöyle der: ‘‘Eğer deyim yerindeyse, her zaman
aşırı uçtu eskatolojik olmuş olacağım, eskatolojistlerin sonuncusuyum’’
(Jacques Derrida 75). Bir başka yerde: ‘‘İnanç olmaksızın, başkaya
inanç olmaksızın hiçbir ahlak yoktur. Bir güven ve inanç boyutuna tanıklık
etmeksizin, onu onaylamaksızın, onu tanımaksızın hiçbir toplumsal deneyim
yoktur. Bu dinsel bir nokta değildir; deneyimin genel yapısıdır’’ (Görüşme,
1 Mart 1996, Paris). GERİ
10Gary A. Olsen, ‘‘Jacques
Derrida on Rhetoric and Composition: A Conversation,’’ (Inter)views:
Cross-Disciplinary Perspectives on Rhetoric and Literacy (Yay. haz.,
Olsen ve Gale), Carbondale, Illinois: Southern Illinois UP, 121-141. GERİ |
|