1. İSLAM’IN DOĞASI
2. EĞİTİM, YASA, FELSEFE, VE BİLİM
3. YAZIN, SANAT, VE MÜZİK
4. İSLAM VE BATI

——————————————————— 
 

3. YAZIN, SANAT, VE MÜZİK

ARAP dili ve Müslüman dinsel inancı İslam ekinindeki büyük birlik bağlarıydı. Arap dili, insan soyunun yedide biri için dinsel ve ekinsel dil olmak üzere yayılırken, her anlam tonuna yetenekli olabileceği bir yolda kapsamlı eklemeler almaya açık geniş bir sözlüğü olduğunu gösterdi. Arapça hem şiir hem de güzel konuşma için olduğu gibi sağın bilim ve felsefe için de uygun bir dil olmaya başladı. Arapça’da saklanan en eski yazınsal yapıtlar altıncı yüzyıl başlarından kalan İslam-öncesi şiirlerdir. Bunların nicelik üzerine ve bütün şiir boyunca işleyen tekil bir uyak üzerine dayalı ölçü şemaları çok ustacadır ve hakkında hiçbirşeyin bilinmediği uzun bir erken gelişim sürecini imlerler. Bu erken şiirler savaş parçalarından, ağıtlardan, ozanın kabilesine övgüler ve başka kabilelere yergilerden, birçok düzensiz düzyazı türlerinden ve altmış dizeden yüz dizeye dek değişen daha uzun kasidelerden oluşur. Kasideler bir zamanlar orada güzel bir kıza aşık olduğu bir kamp sitesini yeniden ziyaret eden sıla özlemi içindeki bir savaşçıyı anlatan bir kalıbı izler; bu çerçeve içersinde Arap yaşamının çeşitli yanlarını betimeyen bir tablolar dizisi vardır. Bu kasidelerin yapısı başka herhangi bir Sami diline bütünüyle yabancı olan bir incelik düzeyine ulaşır; ve İslam şiirinde erken olmalarına karşın, daha sonraki yüzyıllar için şiirsel biçemi belirlemişlerdir. Bu en eski şiirler iki yüzyıl boyunca sözel olarak iletildiler ve sonunda yazıya geçirilmeden önce büyük bir olasılıkla biraz değiştirildiler. Arapların şiir zevklerini açıkça gösterirler; şiir başka bakımlardan çok ilkel bir ekinleri olan erken Araplar arasında oldukça gelişmiş bir sanattı. 
   Arap dilinde yazıya geçirilen ilk yapıt uyaklı düzyazı biçeminde derlenen Kuran oldu. Peygamberin sözleri dilde artmakta olan bir ustalığı ve onu çeşitli anlatım biçimlerine yoğurmada çarpıcı bir yeteneği gösterir. Yazın sanatı tarihinde tek bir kitapta şiirsel bir lehçeden bir düzyazı biçeminin gelişimi denli çarpıcı çok az olay vardır. Yapıtın İslam yazını üzerinde olağanüstü bir etkisi oldu, çünkü bir yandan Müslüman yazın dallarının çoğunluğu kökenlerini Kuran ile bağıntı içinde bulurken, öte yandan Kuran Arap düzyazı biçeminin temellerinden biri oldu. Kuran’a saygıdan ötürüdür ki Arapça konuşan halklardaki lehçeler türlülüğü Latince’nin kiliseye karşın Roma kökenli dillere dağılması durumunda olduğu gibi değişik dillere ayrılmamıştır. 
   Muhammed şairlerin ahlakını eleştirmişti, ve şiir bir süre için yasaklandı. İlkin Medine’de ve daha sonra Şam ve Bağdad’da yeni bir kentsel etki ve bunun yanısıra halifelerin koruyuculukları şiire saygınlığını yeniden kazandırdı. Bağdad 750’den sonra felsefenin ve bilimin olduğu gibi yazın sanatının da büyük özeği oldu. Halklar İslama şimdi her alanda kendi ekinsel katkılarını getiriyorlardı. Şiir büyük bir İran etkisi gösterir; bu en eski Arap şiirinden daha usta, daha kentsel, daha dünyasal, ve daha erotiktir. Aşk şarkıları, şenlik şarkıları, av sahneleri ve gizemsel dinsel şiirler gibi daha kısa şiir biçimlerinden yana geleneksel kasideden vazgeçilir. Şiirde uzun anlatılar popüler oldu. Bağdad döneminin en usta şairi abu-Nuwas (ö. 810) idi. Onun sık sık Heine’ninkilerle karşılaştırılan kısa lirikleri Müslüman lirik şiirinin büyük başyapıtları olarak görülür. Bununla birlikte, tüm İslam şairlerinin en sevileni aşırı ölçüde süslü ve paha biçilmez biçemiyle Halepli al-Mutanabbi’dir (ö. 965). 
   Çeşitli düzyazı tipleri gelişti—tanrıbilim, felsefe, tüze, tarih ve bilimin açımlanışına uyan özelleşmiş biçemler. Ve üst ve orta sınıflar için yazılan çok sayıda tanıdık deneme, roman ve kısa öykülerde başka yazınsal biçimler gelişti. Bu yazın tipinin Batıya ulaşmış önemli bir örneği birçok kaynaktan benzersiz masalların bir derlemi olan Arap Geceleri’dir.29İS 900’den sonra dinsel olmayan konularda yazan birçok yazar Kuran’da kullanılan uyaklı düzyazıya öykündü. Dokuzuncu yüzyıla dek sayıları oldukça artmış olan okur-yazarlar tüm alanlarda yazılan yapıtları okuyorlardı ve bunların arasında kısa öykülerden ve şiirden sonra en sevileni tarih ve yaşamöyküsüydü. En büyük tarihsel çalışma al-Tabari’ninkiydi (ö. 929). Al-Tabari İran, Suriye ve Mısır’da geniş gezilerde bulunmuştu ve bir yıllık gibi düzenlenen onbeş ciltlik yapıtı yıl yıl Müslüman halkların tarihini kapsıyordu. Dev boyutlardaki tarih çalışmalarının yanısıra, tek tek devletlerin tarihleri, hanedan tarihleri, çeşitli kentlerin tarihleri ve geniş bir yaşamöyküsel yazın da vardı. Son önemli Müslüman tarihçi olan Tunuslu İbni Haldun (ö. 1406) ‘‘toplumbilimin bir kurucusu’’ olarak adlandırılmıştır, çünkü kendi genel tarih yorumunu devletlerin gelişme ve bozulmalarına ilişkin kuramlarla ve iklim ve coğrafya üzerine ve bunların toplum sorunlarına etkileri üzerine tartışmalarla birleştirmişti. Müslümanların Yunan tarihçilerini çevirmiş ya da incelemiş oldukları konusunda hiçbir kanıt yoktur; tarihsel yazılarındaki başlıca dış etki İran’ın etkisiydi. Hem tarihte hem de yaşamöyküsünde Müslüman tarihçilerin doğrulukları ve içgörüleri Bizans yazarlarınki denli çarpıcıydı. Onbirinci yüzyılın sonlarında, İslam ekini bir düşüş evresine girdiği zaman, eski yazınsal birlik parçalanıyor ve bölgesel yazın yapıtları gelişiyordu. Bundan böyle, İslam yazın ve ilminin en büyük günleri sona ermişti.30
   İslam sanatı, Müslüman ekinin geri kalanı gibi çevre uygarlıklardan ödünç alınan öğeler gösteriyor olsa da, başlıca Bizans ve İran’dan ödünç alınan bu öğeler büyük ve özgün bir biçime kaynaştırıldılar. Mimaride, dikilen birincil yapılar camiler ve saraylardı. 622’de Medine’de Muhammed’in yönetimi altında yaptırılan küçük bir ilkel yapı daha sonraki camilerin çoğu için model oldu. Bütün çepeçevre tuğla ve taş duvarlarla çevrili kare bir yapıydı. Kapatmanın bir yanı palmiye dallarıyla örtülmüş ve çamurla kaplanarak alttan yine palmiye gövdeleriyle desteklenmişti.31 639’da Mezopotamya’da yapılan sonraki cami tam olarak aynı tasar üzerine kuruldu, ama çatı mermer sütunlar tarafından desteklendi. Medine’de Peygamberin evinin yapımından sonraki seksen ya da doksan yıl içinde cemaat camisinin tüm özellikleri evrimlenmişti. Bu temel kare tasarın içersinde ortada aptes almak için çeşmesi ve yanlarda gölgeli sundurmasıyla açık bir ön avlu vardı. İçerde herşey özeksel tapınma edimi—dua—için düzenlenmişti. Bu dinsel edimin başka inananlarla birlik içinde yapılırsa daha büyük bir gücü olacağına inanılırdı. Tapınanlar Mekke’ye yüzlerini dönerek birbirlerine koşut sıralarda yerlerini alırlardı; ilk sıra Mekke’ye en yakın olduğu için, ve herkes öne yakın olmayı istediği için, caminin dua alanı genellikle dikdörtgendi; Şam’daki Büyük Cami’de dua bölümü 131 metre genişliğinde ve yalnızca 38 metre derinliğindedir. Geniş iç alanın ortasında Mekke’ye doğru bakan (ve Hıristiyanlardan ödünç alınmış olan) küçük bir çıkıntı, mihrap, ve onun yakınında ise Kuran’ın okunması ve vaazlar için yüksek bir kürsü, mimber vardı. Cami kuşatmasının alçak çatılarının üstüne yükselen minare duaya çağrıların okunduğu bir kuleydi. İslamın tüm bölgelerinden Mekke’ye yıllık hac yalnızca caminin ve başka yapı tiplerinin değil ama tüm süsleme sanatının da ölçünleştirilmesine katkıda bulundu. 
Hem camilerde hem de saraylarda kulanılan yapı gereçleri, ister tuğla, taş, mermer ya da isterse kil olsunlar, tümü de söz konusu bölgenin özelliklerine bağlıydı. Biçemler de biraz değişiklik gösterirlerdi; Mezopotamya ve İran’da daha büyük bir bireşimin içinde geleneksel yerel biçimler de yaşamlarını sürdürdüler; Mısır’da birçok süsleme özelliği yerel Kıptilerin çalışmasından türetildi; İspanya’da ve Kuzey Afrika’da Roma ve Vizigot etkileri göze çarpıyordu; Hindistan’da biçem yerel Hint sanatı tarafından değişkiye uğratıldı. Örneğin, Müslüman minareleri belli değişkilerle yapıldıkları ülkelerin kulelerinin geleneksel şekillerini izlerdi. Müslümanlar erken bir dönemde Mezopotamya’dan ya da İspanya’dan atnalı kemer tipini ödünç alarak her yere yaydılar; ve Vizigotlardan ödünç almış olabilecekleri sivri uçlu kemerler için de aynı şey geçerlidir. Bizanslılara göre daha az kemerleme ve daha çok tahta çatı kullanıyorlardı, ama İran ve Hindistan’da büyük tuğla kubbeler yaptılar. Müslüman saraylarda çevrelerinde gölgeli revaklarla bahçelerin kullanımına büyük önem verilirdi; Alhamra’da hemen hemen tüm ana odaların içinde zemindeki mermer bir oluktan akan sular vardı. Granada’daki yaz sarayının, Generalife’nin bahçesi tümü de konutlarla yakın ilişki içinde düzenlenmiş gezinti yolları ve çeşmeleriyle bahçe sevgisinin tipik bir örneğidir. 
   Camiler ve saraylar kasvetli dış görünüşlerine karşın içerde sırlı seramikler, Batıda arabesk olarak bilinen alçak düz oymalar, gözalıcı mermer ve halılarla aşırı ölçüde süslüydüler; camilerin ayrıca renkli camlardan pencereleri de vardı. İnsan ve hayvan biçimleri Kuran tarafından yasaklanmıştı. Muhammed Yargı Gününde sanatçının yarattığı betilere yaşam vermek için çağrılacağını ve bunu yapamazsa sonsuza dek cezaya çarptırılacağını, ve ayrıca eğer içinde imgeler varsa meleklerin bir Müslümanın evine hiçbir zaman girmeyeceklerini söylemişti. Sanatçı hiçbir zaman Allah’ın yaratılarına bir benzerlik taşıyor gibi görünebilecek öykünmeler yapmaya çalışmamalıdır; ayrıca insanların çevrede onları putperestliğe ayartabilecek hiçbir imge bulundurmamaları gerekir. Kılgıda, üzerlerine ayak basıldığı için halılarda, ve üzerlerine oturulduğu için minder örtülerinde imgelerin görünmesine izin vardı. Birçok Müslüman büyüğün duvarlarında insanları ve hayvanları temsil eden tablolar asılıydı, ve her ikisi de elyazmalarını yaldızlamada oldukça yaygındılar. İnsan ya da hayvan imgelerinin kullanıldığı kimi durumlarda sanatçı üç boyutlu etkilerden kaçınarak betilerini büyük ölçüde düzleştirir, ya da hayvanlara kanatlar ve gagalar ekler ya da onları kendileriyle hiçbir ilgileri olmayan düz desenlerle örterdi—örneğin onsekizinci yüzyıl Batı porselenlerinde porselen inekler ve domuzlar üzerine saçılmış ve tümü de yaratığın hiçbir zaman dirimli bir varlık sayılamayacağını gösteren çiçekler gibi. 
   Bununla birlikte, tipik İslam süslemeleri biri içiçe örülü çizgiler ve geometrik desenler üzerine dayanan ve öteki ise çok fazla renk kullanan bir başka süslemeydi. Tıpkı mermer ve mozayıkların Bizans kilise ve saraylarının tipik süslemeleri olarak düşünülmesi gibi, renkli seramikler ve oyma ve boyama arabeskler de İslamın ortak süsleme araçları olarak düşünülebilirler. Bunlar tavanlarda sarkıt biçimlerin ve karışık tahta kaplama tiplerinin kullanımı ile birleştirilirdi. Hem çinilerin hem de arabesklerin desenleri olağanüstü ince bir beğeni, yaratıcılık ve buluşçuluk gösteriyordu. İnsanın yarattığı en güzel kaligrafi olan benzersiz Arap kaligrafisinde düzenlenen yazıtlar yaygın bir süsleme motifi olarak kullanılırdı. Tüm desenlerinde—duvarlarda, deri ve giysi üzerinde—Araplar özeksel olarak düzenlenmiş olmayan ve hiçbir başlangıç ya da son olmaksızın tüm yönlere dağılan kalıpları severlerdi. Kuran ve Muhammed’in geleneği yalnızca putperest görünebilecek herhangi bir biçimin kullanılmasına karşı olmakla kalmıyor, ama lükse de karşı çıkıyordu. ‘‘Altın ve gümüş kupalardan içenler Cehennemin ateşini içerler’’ der Müslüman özdeyişlerden biri. Böylece bu kuralların arkasından dolaşmak için Müslümanlar topraktan kaplar ve çiniler yaparak onları altın yaldızlarla kaplarlar, çelik, pirinç, bakır ve bronz nesnelere ince altın ve gümüş şeritlerden kakmalar yaparlardı; ve giderek taş ya da mermerin kullanılması beklenen mihrab gibi yerlerde bile çoğu kez karmaşık arabesklerini alçıya oyarlardı. Lüks zevki bastırılmayacak denli insana özgü olduğu ve geniş varsıllık birikimi ‘‘göze batıcı bir savurganlık’’ için fırsat sağladığı için, Müslümanlar en büyük harcamanın gerece değil ama üzerinde ölçüsüzce kullanılan işçiliğe gittiği nesnelere büyük paralar verirlerdi.32 Bizanslılar gibi, İslamik halklar da usta zanaatçılardı, ve elişi ürünlerini Avrupa, Asya ve Afrika’nın birçok pazarına gönderirlerdi. Bu ürünler arasında fildişi oymalar, mineli cam eşyalar, her türden kakmalı deri işi, seramikler, çömlekler, kağıt, en güzelleri İran’dan gelen halılar, yaldızlı elyazmaları—bir sanat ki geç bir tarihte gelişti ve onbeşinci yüzyılda Müslüman İran’da doruğuna ulaştı—, kakmalı kılıçlar ve kaplar gibi metal işleri, ince pamuklu kumaş ve gözalıcı ipek dokumalar bulunurdu. Bugün müzelerin İslam bölümleri bu benzersiz uzmanlık ve eşsiz zanaatçılık nesnelerini özenle saklamaktadır. 
   Tarihte hiçbir ulusta müzik Müslümanlar arasında olduğu denli onurlandırılmış ve işlenmiş değildir. Muhammed başlıca şarkılarının sözlerindeki putperest öğeleri sevmediği için ve müzikteki tensel öğeyi kuşkuyla karşıladığı için müzisyenlere karşı çatık kaşlıydı. Aletli müziğin şeytanın duaya çağrısı olduğunu ileri sürdüğü söylenir. Zaman bu kuralları bir yana atacaktı; müzik Müslümanlara beşikten mezara eşlik ederdi. Yaşamdaki her olayın o anın sevinç ya da üzüntüsünü anlatacak özel müziği vardı. Durumu iyi olan her evin kendisinin şarkı söyleyen kızı, ve çok varsıl olanların evlerininse müzisyen ve dansöz takımları vardı. Büyük bir olasılıkla şiire duyulan güçlü ilgiden ötürü, sesli müzik aletli müzikten daha çok sevilirdi; ve sık sık inanılmayacak miktarlarda olan en yüksek ödüller halifelerin saraylarına bağlı şarkıcılara giderdi. Erken İslam müziği İbrani ve Yunan müziğini andırırdı. Yedinci yüzyılda Müslümanlar ölçülü müzik yazmaya başladılar ve notalandırmaları notanın hem perdesini hem de süresini belirtiyordu—bir ilerleme ki, Latin Hıristiyanlıkta onikinci yüzyıldan önce bilinmiyordu. Müslüman dünyanın değişik bölgeleri değişik gamlar kullanıyordu, ama değişik gam tipleriyle çeşitli denemelerden sonra, Yunan Pisagorcu gam hemen hemen evrenselleşti. Müzikleri genellikle uyumlulaştırılmış değildi, ama zaman zaman bir melodiyi eşlikteki notalarla süslerler, bir notayı eşzamanlı olarak dördüncüsü, beşincisi ile ya da bir tür uyum veren oktav ile birlikte kullanırlardı. Yaygın olarak kullanılan aletler her tip ut, flütler, rebaplar (kemanın bir atası), davullar, borular, tefler, ziller, kastanyetler, harpler ve orglardı. İslamik halklar müzik aletlerinin yapımını yüksek bir sanat düzeyine çıkardılar ve hemen hemen daha önce Bizanslılardan, İranlılardan, Hintlilerden ve başka halklardan ödünç aldıkları her tip aleti geliştirdiler. Büyük çalgıcı kümeleri orkestralara örgütlenirdi; hiçbir askeri ya da sivil olay bir bando olmaksızın tam sayılmazdı. Bu büyük alet kümeleri için Müslümanlar yöneticilere bir bastonla zaman tutturma geleneğini getirdiler. Müslüman yazarların tümü de müziğin insanların duyguları üzerindeki önemli etkisini belirtirler. Sanatı ‘‘sıcak bir banyodan daha çok ısıtan ve üşüten’’ ünlü bir şarkıcıdan söz edildiğini duyarız; Gazali ‘‘esrime müzik dinlemekten gelen durum demektir’’ derken, Arap Geceleri ise ‘‘müzik kimilerine yemek, başkalarına ilaçtır’’ diye yazar.33
   İslamik halkların müziğe duydukları olağanüstü ilgi yazınsal yapıtlarında bu sanata yapılan sayısız göndermede ve müzik üzerine kapsamlı yazılarda gösterilir. Kuramcılar arasında el-Kindi, Farabi, İbni Sina ve İbni Rüşt en iyi bilinenlerdir. Bunlar Yunan yazarlarının müzik üzerine söylemiş olduklarını yorumladılar, düşüncelerini eleştirdiler ve kendi buluşlarını eklediler. Farabi’nin Müzik Üzerine Büyük Kitap’ı müzik üzerine tüm erken çalışmalara üstündür. Müslümanların yaptıkları en önemli kuramsal ilerleme sesin küresel yayılımıyla ilgiliydi. 


29Arabian Nights’ın birçok çevirisi vardır, ve öyküler birçok ülkeye ve zamana aittir. Büyük bir dirilikleri vardır, ama hiçbir zaman onlara iyi bir biçim verecek bir biçemci bulamamışlardır. Böylece Müslüman eleştirmenler tarafından hiçbir zaman sanat yapıtları olarak çok değerli görülmemişlerdir. GERİ

30Burada İslam yazınının kapsamlı bir irdelemesi verilmemiş, çünkü Müslümanların ürettikleri yazın yapıtları felsefelerinin, bilimlerinin ve sanatlarının tersine Batı ekini üzerinde çok az etkili olmuştur. GERİ

31Caminin kökeni sorusu üzerine çok tartışılmıştır; değişik kuramlar için bkz. P. Lavedan tarafından değinilen çalışmalar, Histoire de l’art (Pais, 1950), Cilt II, ss. 71-2. GERİ

32İran’ın batısında ayakta kalan başlıca anıtlar ilkin Emeviler dönemindendir: 1) Kudüs’te bulunan ve sekizgen bir taban üzerine kurulu dev gibi bir tahta kubbe olan harika ‘‘Kayanın Kubbesi’’dir (691 sıralarında yapılmıştır); 2) Şam’daki Büyük Cami; atnalı kemerler ve yüksek bir minare ilk kez bu yapıda kullanılmıştır; ve 3) Tunus’ta Kairouan’daki camidir (730’da yapılmıştır). ‘‘Kayanın Kubbesi’’nde ve Şam Camiinde Bizanslı mozayık işçileri ve yontucuları kullanıldı. Abbasi döneminin (750-1258) Bağdat içersindeki ve çevresindeki anıtları derin bir biçimde İran sanatından etkilendiler. Bağdad’takiler kentin 1258’de Tatarlar tarafından yağmalanması sırasında yokedildi. Ama biçem Samarra’daki cami ve sarayın, Kahire’deki ibn-Tulun Camiinin (876 sıralarında yapılmıştır) ve 1293 sütunlu büyük Kordoba Camiinin yıkıntılarında görülebilir. Dokuzuncu yüzyıl camileri tuğla kubbeyi ve parlak fayansların yaygın kullanımını getirdi. Kahire’de Fatimilere ait onuncu yüzyıl al-Azhar camiinde en erken arabeskler görülür. Seville’de şimdi katedralin çan kulesi olan ‘‘Giralda’’ onikinci yüzyılda yapıldı. Onikinci ve ondördüncü yüzyıllara ait yapılardan ayakta kalan en güzelleri Kahire ve Şam cami ve saraylarından kimileri, Halep ve Kahire kaleleri, ve İspanya’da Alhambra’dır. Batıda İspanya’nın ve Fransa’nın güney ucunun Mozarabik kiliseleri, Sicilya’nın kiliselerinden bir bölümü ve İspanya’da geç Orta Çağlara ait Mudejar kilise ve sarayları Müslümanların bu yapıları ile yakın ilişki içinde dururlar. GERİ

33T. Arnold ve A. Guillaume, a.v.y., s. 395. GERİ
 
 
 
 
 


Yükleme tarihi: 23/10/1999............© Aziz Yardımlı 1998