1. İSLAM’IN DOĞASI
2. EĞİTİM, YASA, FELSEFE, VE BİLİM
3. YAZIN, SANAT, VE MÜZİK
4. İSLAM VE BATI
 

————————————————————— 

2. EĞİTİM, YASA, FELSEFE, VE BİLİM

İSLAM ekininin geçmişteki kaynakları bir ölçüde Bizans uygarlığının kaynaklarını andırıyordu, ama, geri kalanı için, Müslümanlar Arabistan, Mezopotamya, İran ve Hindistan’ın eski ekinlerinden çok daha fazlasını ödünç aldılar. Yedinci yüzyılda Müslümanlığın doğuşu sırasında, Bizans uygarlığının ilk büyük çağı henüz geçmemişti, ve İran’da Sasani döneminin Yunan-Pers ekini henüz doruğundaydı. Pers ekini, sanat ve yazında güçlü bir yerli geleneği olmasının yanısıra, Bizans İmparatorluğundan sürülen mezhepçilerden ve putperest filozoflardan Yunan bilim ve felsefesini de üstlenmişti (ama Yunan yazın sanatını değil). Altıncı yüzyılın ortalarında İran işlenmesi Avrupa’da büyük ölçüde zayıflayan Yunan bilim ve felsefesinin büyük hazinesini elinde tutuyordu. İS  641’de Araplar İran’ı ele geçirince bu varsıl Yunan ve Pers kalıtı da ellerine geçti. İki yüzyıl içersinde bu çalışmaların büyük bir bölümünü Arapça’ya çevirdiler, ve Perslerin ekini fethedenleri fethetti. Bu arada, Suriye, Filistin ve Mısır’daki büyük Bizans ekin özekleri Müslümanların denetimine geçmiş, ve bunların güçleri Kuzey Hindistan’ın ırmak vadilerine dek ulaşmıştı. Erken İslam ekinini Yunan bilim ve felsefesi ile ilişki içine sokmada Suriye’nin fethi İran’ın fethi denli önemliydi. Yakın ve Orta Doğudaki tüm bu kaynaklardan, İslam dünyası Peygemberin ölümünü izleyen iki yüzyıl boyunca Pireneler’den doğuda Filipinler’e dek yayılan yeni ve özgün bir ekin üretti. 
   Avrupa uygarlığını etkilemesi söz konusu olduğu sürece, bu ekinin en büyük özekleri Şam, Bağdad, Kahire ve Kordoba oldu. İlk gelişecek olan Şam daha Arap fethinden önce antik bir kentti. Beş ırmağın yakınsaştıkları bir noktada kurulu olduğundan parklar, pınarlar ve hamamlarla donatılıydı. Büyük bir tecim ve işleyim kenti oldu ve onuncu yüzyılda nüfusu 140.000’e ulaştı. Müslüman kentin ortasında halifenin dev sarayı ve bahçeleri, ve, bunların yanında, önce bir Roma tapınağı ve daha sonra bir Hıristiyan katedral tarafından doldurulmuş olan bir alanın üzerinde tüm İslam camilerinin en büyüğü duruyordu. Zemin tasarı, mühendislik ve süslemeleri Bizanslılardan olan bu büyük mabedin yapımı için sekiz yıl boyunca oniki bin insan çalıştırıldı. Geniş mozayık zemin gözalıcı halılarla örtüldü, duvarlar mermer ve çinilerle kaplandı ve içersi yetmişdört renkli pencere ve binlerce asılı metal ve mineli cam lamba ile aydınlatıldı. Yapılışında usta duvarcılar ilk kez bir Müslüman yapısında at-nalı kemer kullandılar, ve üç minaresinden biri tüm İslam dünyasında ayakta kalan en eski minaredir. Bizans kentlerinde olduğu gibi, görkemli parklar ve kamu yapıları ve hastaların, yetimlerin ve yaşlıların bakımı için büyük hayır vakıfları vardı. Her zanaatın kendi bölgesi vardı. Kentin daha yoksul bölgeleri öteki bölgelerinin görkemli oldukları ölçüde bakımsızdı. Kentin dışında toprak aristokratlarının ve varsıl tecimcilerin bahçelerle çevrili gösterişli evleri bulunurdu. 
Bağdad zamanla Şam’dan da büyük bir kent oldu; onuncu yüzyılda en azından 800.000’lik nüfusu vardı ve Konstantinopolis’ten sonra dünyanın en büyük kentiydi. Dicle nehri ve bir kanallar örüntüsü kenti denize bağlıyordu, ve tecim ve işleyim kente olağanüstü bir varsıllık birikimi getirdi. Sarayları, camileri, okulları ve kamu yapıları dünya harikalarıydılar. Üst sınıf gönencini sergilemeyi severdi; mermerler, mozayıklar, çiniler ve sıvaya ya da taşa gömülü arabesklerle kaplı evlerde yaşarlardı. Polo oyunlarını severlerdi, ve at yarışı bir salgın gibiydi. En gözalıcı ipeklerle ve altınlı brokarlarla giyinirler, elbiselerini, saçlarını ve sakallarını parfümlerler ve kulak, boyun, ve el ve ayak bileklerini mücevherlerle doldururlardı. Kadınlar, Bizans dünyasında olanın tersine, genellikle erkeklerin toplantılarından dışlanır ve yerleri şairler, müzisyenler ve köle dansözler tarafından alınırdı. Kahire ve Kordoba’da, ve daha küçük kentlerde yaşam büyük ölçüde aynıydı. Onbirinci yüzyılda Kordoba’nın 200.000 ev, 600 cami ve 900 hamamının olmuş olduğu söylenir. Tüm büyük kasabaların caddeleri taşlarla döşenmişti, ve temizlenir, polis tarafından korunur, ve geceleri aydınlatılırdı. Su kamu alanlarına getirilir ve evlerin çoğuna su-yollarıyla dağıtılırdı. Aletli deri işi, metal işçiliği, cam yapımı ve ipek dokumacılığı, çini ve seramik yapıtlar, yaldızlı elyazmaları ve işlenmiş mücevherler bu İslamik özeklerde yapılır ve tüm Asya ve Avrupa ülkelerine pazarlanırdı. 
   Yakın Doğunun, Kuzey Afrika’nın ve İspanya’nın büyük İslamik kentleri yaygın sulama ile desteklenen ve tarımsal yöntemler üzerine yetkin bilgilere dayanan gelişmiş bir tarım düzeni tarafından beslenirdi. Dokuzuncu yüzyılda İslam ülkelerinde kullanılan tarım yöntemleri dünyanın en ileri yöntemleriydiler. Müslümanlar en güzel atlara ve koyunlara ve en iyi meyva ve sebze bahçelerine sahiptiler. Sicilya ve İspanya yoluyla Avrupa’ya ilk kez Hindistan ve Suriye’den portakal ve limonu, İran’dan gül ve şeftaliyi, Yakın ve Orta Doğudan çilek, incir, ayva, ıspanak, enginar ve kuşkonmaz, pamuk, pirinç, şeker-kamışı, kenevir, dut ve ipek tırtılını getirdiler (ya da Batıda ortadan kalktıktan sonra yeniden-getirdiler). Böceklerle nasıl savaşılacağını, gübrelerin nasıl kullanılacağını bilirlerdi ve ağaçları aşılamada ve yeni türler yaratmak için bitkileri karıştırmada uzmandılar. Bu araçlarla o güne dek düşük tarımsal ürün toprakları olmuş olan alanlar dokuzuncu yüzyıldan onüçüncü yüzyıla dek çok büyük nüfusları besleyebiliyordu. 
   Büyük kentler önemli okulların da özekleriydiler. Bir cami ile bağıntılı olan ve hakkında birşeyler bilinen ilk okul 653’te Medine’de kurulan bir okuldu; Şam’daki en eski okul 744’ten kalmadır. Ama 900 sıralarında hemen hemen her caminin hem kız hem de erkek çocukların eğitimi için birer ilkokulu vardı. Bu ve başka okullar öğrencilerin ücretleriyle geçinen özel öğretmenlerce işletilirdi. Çocuklar okula genellikle beş yaşında başlardı; yoksul sınıflardan olanların öğrenimleri çoğunlukla üç yıldan öteye geçmezdi. Dinden ayrı bir eğitim Müslüman kafaya bir tuhaflık olarak göründüğü için, genç öğrencilere ilkin Kuran’ı anlayabilmeleri için Arapça okuma yazma öğretilirdi. İlk yazı derslerinden biri Tanrının doksandokuz güzel adının ve Kuran’dan yalın ayetlerin nasıl yazıldığını öğrenmekti. İlk okuma ve yazma bilgileri öğrenildikten sonra, Kuran baştan sona incelenir ve daha sonra aritmetik gelirdi. Müslüman yazarlara göre, okuma, yazma ve dilbilgisi birincil olarak kutsal metinlerin incelemesi için, aritmetik kalıtların Kuran’a göre paylaşılmasını sağlamak için, ve gökbilim camilerin Mekke’ye doğru yönlendirilmesi ve takvimi düzenlemek için öğrenilirdi. Hiç kuşkusuz bu çalışmaların başka alanlarda da yararlı olacakları kabul edilirdi. Daha ileri eğitim görmek isteyenler için daha büyük camiler Arap dilbilgisi ve şiirinde, mantık, cebir, yaşambilim, tarih, tüze ve tanrıbilimde dersler verirlerdi. Medreseler, ya da çoğunlukla camilerle bağıntılı olan bu öğrenim evleri, prensler ve yüksek memurlar tarafından kurulur ve bu okullar üst sınıfların çocuklarını—ve vakıflar ya da varsıl koruyucular tarafından bakılan yoksul çocukları—İslamın temel düşüncelerinde ve orta eğitimin temellerinde eğitirlerdi. Tanrıbilimde özelleşmek isteyenler için daha büyük cami okullarında daha ileri düzeyde eğitim olanakları vardı. Camilerle bağıntılı bu ilk ve orta okullar ve öğretmenler camilere ait toprak ve yapıların gelirleriyle ve öğrencilerin ücretleriyle desteklenirdi. 900’e dek ilme büyük değer verildi, ve hem öğretmen hem de öğrenciler halktan büyük saygı gördüler. Varsıl toprak aristokrasisinin ve tecimcilerin evlerindeki büyük kütüphaneler ilmin—İtalyan Rönesansında olduğu gibi—bir beyefendinin özelliklerinden biri olduğunu gösterir.
   Yüksek ve daha ileri okullar arasında ilkin Medine’nin okulları göze çarpmaya başladı. Medine’de Kuran son biçimini almıştı, ve Sünnet ilkin burada örgütlendi. Böylece, erken bir dönemden başlayarak, öğrenciler akın akın Medine’nin başlıca camisi ile bağıntılı olan okula geldiler. Öğretmenler halifeliğin dağılmasından ve inananlar arasında mezheplerin doğuşundan sonra İslam düşüncesinin birlik ve ortodoksluğunu koruma çabası içindeydiler. Bu ünlü yüksek öğretim okuluna koşut olarak büyük Müslüman özeklerde başkaları doğdu. 830’da halifelerden biri Bağdad’da Bilgelik Okulunu kurdu; bu birincil olarak eski İskenderiye Müzesi gibi bir araştırma kurumuydu; bir kütüphanesi, bilimsel donatımı, bir çeviri bölümü ve bir de gözlemevi vardı. Diluzluğu, mantık, metafizik ve tanrıbilim, cebir, geometri, trigonometri, fizik, yaşambilim, tıp ve cerrahide dersler veriliyordu. İçtenlik Kardeşleri denilen bir Müslüman toplumu tarafından düzenlenen ve 1000 sıralarında yazılan ansiklopedik bir inceleme kursu temel konularla başlayan ve en ileri olanlara doğru ilerleyen ayrıntılı bir izlenceyi ortaya sermektedir. Bu ortaçağ dünyasının ürettiği en tam eğitsel dizge olarak kalmıştır. Yargıcın ve tanrıbilimcinin İslamik gelenekte, dinsel yasada ve skolastik tanrıbilimde uzmanlar olmaları beklenirdi. Devlet yöneticisinin, memurun ve eğitimli soylu ya da tecimcinin dilbilgisi, diluzluğu ve tarihte tam bir eğitimden geçmiş olması gerekirdi—biraz yüzeysel olmasına karşın gene de evrensel bir öğretim tipi. Bu kümeler arasında yazılı anlatımda yalınlık ve açıklık, görgü kurallarında incelik, ve elyazısında ustalık büyük başarımlar olarak görülürdü. 1065’te Bağdad’da büyük bir üniversite kuruldu. Ve bunu aralarında Şam, Kudüs, Kahire, İskenderiye ve Kordoba’daki önemli üniversiteler de olmak üzere başka birçoğu izledi. Bağdad’da 1234’te kurulan ikinci bir üniversite tümü arasında en büyüğü oldu. Görkemli yapıları vardı ve bunlar arasında her biri Sünnilerin dört ana okulundan biri için olan dört tüze fakültesinin yapıları da bulunuyordu. Kabul edilen öğrenciler bir ölçüde bağışlar tarafından desteklenirdi. Üniversitenin ayrıca yurtları, bir hastanesi, kitaplara başvurmayı kolaylaştıran ve öğrencilere ücretsiz olarak kalem, kağıt ve lamba sağlayan çok büyük bir kütüphanesi vardı. Bu güzel donatımına karşın, bu ikinci Bağdad üniversitesinde öğretim dinsel ortodoksluk tarafından katı bir biçimde sınırlandı. 
   Müslüman dinsel ve tüzel düşüncelerinin incelenmesinin yanısıra, Yunanlılar ve Romalılar durumunda da olmuş olduğu gibi, şiir çalışmalarına da büyük önem verilirdi. Onuncu yüzyılda, bir yazar yerli Arap şiir, dilbilgisi, tarih, tüze ve tanrıbilim incelemelerini değerde dışarıdan alınan yabancı mantık, tıp, matematik, gökbilim, müzik, mekanik ve simya konularından daha yüksek görürdü. Yüksek okulların çoğunda bilimler öğretilirdi ve tüm alanlardaki yayımların pekçoğu yüksek okullardan geliyordu. Bilimsel ve ussalcı incelemeler her zaman hocalardan kimilerinin çatık kaşlı denetimi altında yapılırdı, ve başlıca özeklerdeki büyük anlıksal gelişim büyük ölçüde derin görüşlü birkaç halifenin koruyuculuğundan ötürüydü. Onbirinci yüzyıldan sonra gerici ortodokslar İspanya ve Kuzey Afrika dışında her yerde üstünlüğü ele geçirdiler. Buralarda Doğudan sürülen bilginler bir sığınak buluyordu, tıpkı Bizanslılar tarafından sürülen mezhepçi ve putperest bilginlerin Müslümanlar arasında sığınak bulmuş olmaları gibi. Sonunda, onüçüncü yüzyıldan sonra, tutucular her yerde denetimi ellerine geçirdiler ve o zamandan ondokuzuncu yüzyıla dek İslamın içersinde hiçbir önemli yeni anlıksal akım gelişmedi. 
   Müslümanlar büyük kitap koleksiyoncularıydılar, ve tüm büyük kasabalarda gelişmekte olan bir kitap tecimi vardı. Papirus ya da parşomen yerine kağıdın kullanımı kitapları göreli olarak ucuzlatmıştı. Camilere ve büyük okullara eklenen büyük kütüphanelerin yanısıra, prens, soylu ve tecimcilerin geniş kişisel kütüphaneleri de vardı ve genellikle bunları nitelikli bilginlere açma konusunda istekliydiler. Dokuzuncu yüzyıl gibi erken bir tarihte, özel bir kütüphanenin bir yerden bir başkasına taşınması için yüzyirmi devenin gerektiği anlatılır. Bağdadlı bir başka bilgin başka bir yerdeki görevi geri çevirmiş, çünkü kitaplarını taşıtması için dörtyüz deve gerekmişti; bu kişisel kütüphanenin kataloğu on cilt dolduruyordu. Bu 1300’de Fransa’da kralın kütüphanesinde yalnızca dörtyüz kitap bulunduğu anlaşıldığı zaman daha da şaşırtıcı olmaktadır. Onüçüncü yüzyılda Tatarlar kenti yağmalamadan önce (1258) Bağdad’ın otuzaltı kamu kütüphanesi ve yüzün üstünde kitapçısı vardı ki, bunlardan bir bölümü ayrıca birer eşlemciler ordusu çalıştırarak yayımcılık da yapıyordu. Hem kamusal hem de özel kütüphanelerin betimlemeleri kitapların sınıflandırılmalarından ve ayrı raflarda ya da giderek ayrı odalarda düzenlenmelerinden söz ederler. Ayrıntılı kataloglar tutulur, ve büyük kütüphanelerde eğitimli kütüphaneciler, eşlemciler ve ciltçiler çalışırdı. Bir kaydı olan en geniş kamu kütüphanesi Kahire’deki bir onuncu yüzyıl vakfıdır; başlangıçta yüzbin cilt kapsıyordu. Bunlar daha sonra Bilgelik Evi denilen daha büyük bir araştırma vakfına taşındılar, ve burası, onbirinci yüzyılda, raflarında bir milyonun üstünde kitap olduğunu ileri sürüyordu. 1250’de artık İslam kütüphanelerindeki en değerli gereç Avrupalı bilginler için çevirilerde bulunabilir olmuştu. Bu aktarma tam zamanında geldi, çünkü onüçüncü yüzyılın ortalarından kısa bir süre sonra Doğuda Moğollar ve İspanya’da Hıristiyanlar İslamik kitapları toptan yoketme işine girişmişlerdi. İspanya Müslüman kitaplarından öylesine temizlendi ki, II. Philip onaltıncı yüzyılda Escorial kütüphanesini kurduğu zaman İspanya’daki birçok Arapça kitabı bulamadı. Fas’ta kitapların bir bölümü korundu ve yavaş yavaş bir derlem oluşturuldu, ama o zamanlar İspanya’da en büyüğü olan Escorial kütüphanesinin onyedinci yüzyıl kataloglarından biri yalnızca 4.000 İslamik başlığı gösteriyordu—tarihteki en kötü kitap yakmalardan birinden sağ kalan yalnızlar. Ne mutlu ki, İslamik kitapların büyük bir bölümü Mısır, İran ve Hindistan’da korundu, ve Müslüman uygarlığa ilişkin bilgimizin çoğu buralardan gelmiştir. 
   İslam yasası her zaman Kuran’ın dinsel dizgesinde kökleşmiştir; Peygamberin kendi kişiliğinde dinsel önder ve yasamacı hiçbir zaman ayrı değildiler. Amacı daha başından yaşamı bütünlüğü içinde kavramaktı, öyle ki doğumdan ölüme dek yaşamın dinsel düzenleme tarafından gözden kaçırılmış tek bir kıpısı bile yoktu. Yasal ve dinsel herşey içiçe örülmüştü. Tanrısal esin, Kuran’da ve Muhammed’in geleneğinde ortaya koyulduğu biçimiyle, inanç ve dinsel kılgı, aile, politik ve tecimsel ilişkilerin birçok tipi, takvim, beslenme, giyinme, cinsel birleşme, ağırlık ve ölçüler, serbest ve yasak müzik aletleri gibi çok çeşitli sorunları ve önemli önemsiz başka pekçoğunu düzenliyordu. İslamik yasa Müslüman dünyanın bütün bir toplumsal düzenini şekillendirmede en temel güç oldu. Bu yasa değişik düşünce okullarının yorumlarında değişiklikler göstermesine karşın, özsel yanlarında tekbiçimliydi ve herşeye yayılıyordu. Tanrıbilimden çok tüze Müslüman incelemesinin en önemli ve en yüksek düzeyde geliştirilen konusu oldu. 
   Kuran ve Muhammed’in geleneği tam ve dizgesel bir yasa kütlesi sunmuyor, ama yalnızca tüzel bir dizgenin gelişmesine olanak verebilecek genel ilkeler veriyordu. Bu yasa Yahudilerin ve Hıristiyanların dinsel yasalarından çok daha az katıydı. İnananın Allah’ın insanlar için sunduğu iyi şeylerden yararlanmasına izin veriyordu, gerçi kısıtlamaya ve doğru ölçüye uymak gerekli olsa da. Tarım, işleyim ve tecimde kılgısal etkinliği yüreklendiriyor ve emeğin iyi olduğuna inanıyordu. İnsan doğası kötü dürtülerle doluydu ve yasa bunları kısıtlayacak, böylece insanlar ortak yarar için işbirliğine gireceklerdi. Tüm insanlar Tanrı önünde eşittiler, ve herkes yasa önünde eşitti, gerçi toplumsal ilişkilerde ince düzey ayrımları her yerde kabul ediliyor olsa da. Yasayı değişen durumlara yeterli kılma amacıyla ‘‘andırım ilkesi’’ geliştirildi; bu yeni sorunlarla, tüzecilerin kökensel inanç hazinesinden türetmiş oldukları ilkelerle ilgiliydi. Birkaç yüzyıllık bir büyümeden sonra, yasanın erken yorumcuları arasında ortak bir görüş odağı bulmak için ‘‘uylaşım ilkesi’’ düzenlendi. Tüzenin bilgili yorumcularından oluşan bir Ulema sınıfı gelişti ve bunlar Yahudiliğin ‘‘yazıcıları’’na karşılık düşüyor ve aşağı yukarı Hıristiyanlar arasında dinadamlarına gösterilene benzer bir dinsel saygınlık görüyorlardı. Muhammed’in ölümünden sonra geçen üç yüzyıl içinde, Kuran’da ve Peygamberin geleneğinde ortaya koyulduğu ve andırım tarafından ve erken kararlardan doğan uylaşım tarafından yorumlandığı biçimiyle İslamik yasa çok katı bir dizge olmaya başladı. Uylaşım öğretisi yasaları tıpkı kilisenin erken konseylerinin Hıristiyan inancı tanımladığı gibi saptadı. Her iki durumda da eğilim bütün dizgeyi değişmez bir biçim içersine dondurmaktı. Böylece daha sonraki bilginler için bireysel karar hakkı İslamın ilk yüzyıllarında evrimlenmiş olan tüzel ilkeler üzerine yorumlar getirmeye sınırlandı.16
  İslamın politik kuramı topluluğu inananlar kitlesi olarak tanımlıyordu. Muhammed Araplar arasında gerçek ya da uydurma bir aile ilişkisinin yerine, kendisine Tanrı tarafından tanrısal bilginin ve tüm insanlık içinde özel bir yazgının emanet edildiği ‘‘kutsal halk’’ gibi bir Yahudi düşüncesini geçirdi. ‘‘Müslümanlar,’’ der Peygambere ilişkin geleneksel anlatılardan biri, ‘‘tek bir eldirler, tıpkı tuğlaları birbirini destekleyen sağlam bir duvar gibi.’’17 Bu dinsel kardeşlik kavramının bir sonucu eşitliktir; tüm Müslümanlar Tanrı önünde eşittirler.18 Müslüman devlet bir teokrasiydi, ve kuramda zamansal olan ve tinsel olan arasına hiçbir çizgi çekilmiyordu. Latin Hıristiyanlığında devlet ve kilise arasındaki ayrılığı İslam dünyasında düşünmek bile olanaksızdı; böylece devlet hazinesi ‘‘Allah’ın hazinesidir,’’ kamu görevlileri ‘‘Allah’ın görevlileridirler,’’ ve silahlı kuvvetler ‘‘Allah’ın ordusudur.’’ Tanrı altında topluluk insanların kötü doğalarına bir set çekecektir. Kuran şöyle der: ‘‘İnsanlar birbirlerinin düşmanlarıdırlar ve yasa ve hükümet Tanrı tarafından insanların kötü içgüdülerini denetlemek için, belli edimleri yasaklamak ve başkalarını buyurmak için saptanmıştır. Hükümetin hedefi insanları bu dünyada gönence ve sonrakinde esenliğe götürmektir.’’ İnsanlığın başlangıcında, insan soyu tek bir küme olmuştu. İnsanlar o zaman kötülük nedir bilmez ve bir tür barışçıl anarşi içinde doğal yasanın buyruklarına göre yaşarlardı. Bu altın çağ Kabil’in öldürülmesiyle birdenbire sona ermiş ve sonra toplumsal düzensizlik doğmuş, yasa ve hükümetlerin kurumsallaştırılmaları gerekmişti. O günden bu yana bir insanın kümenin bir üyesi olarak taşıdığı her hakkın ortak yarar için biraz sınırlanması gerekli olmuştur. Örneğin mülkiyet hakkı varsılların değerli bir amaç olmaksızın ya da başına buyruk bir yolda varsıllıklarını çarçur etmemeleri demektir, ve ne de sadaka vermeyi ve başkalarına yardım etmeyi gözardı etmelerini kabul eder. Mülkiyet Tanrıdan gelen bir sorumluluktur—bir düşünce ki Yahudilikten türetilmişti. 
   İnsanların yasa altında yaşamalarını bir buyrum yapan aynı nedenler benzer olarak bir yöneticileri olmasını da zorunlu kılar. Tüm erk, sözcüğün tam anlamıyla, Tanrıya aittir ve burada aşağıda yönetici tarafından ancak Tanrıdan bir emanet olarak uygulanacaktır. İnsanların Tanrı tarafından gönderilen yöneticiye boyuneğme yükümlülükleri vardır, çünkü devlette düzen olmaksızın hiçbir doğru dinsel etkinlik ya da kararlı bir toplumsal yaşam olmayacaktır. Yönetici, halife, bir köle değil ama özgür bir insan olmalıdır; bir erkek olmalıdır, çünkü ‘‘şefi bir kadın olan bir halk kalkınamaz’’; yönetici doğru yargıda bulunan, ahlaklı bir karakter taşıyan ve bedensel olarak sağlıklı olan biri olmalı ve savaş ve barışta devleti İslam yasalarına göre bilgelik ve yüreklilikle yönetmelidir. Yöneticinin seçimi kentten ve ordudan seçkinlere, ‘‘kalem ve kılıcın insanlarına’’ bırakılmalıdır. Halife en yüksek yönetici, yargıç ve generaldir, ama rahiplere benzer hiçbir niteliği ve İslam yasasını değiştirmek için hiçbir hakkı yoktur. İnananlar kütlesinin sorumluluk verdiği biridir ve görevini yürütmesi konusunda Tanrıya yanıt vermesi gerekecektir. Yalnızca hiçbir olumlu yasanın olmadığı durumlarda gücü, en azından kuramda, sınırsızdır. Halife, papanın tersine, hiçbir zaman tanrısal gerçekliğin bir kaynağı olarak görülmedi; konumu imparatorun konumuna daha yakındı. Halife inancı savunmalı, İslamı kabul etmeyi yadsıyanlara savaş açmalı, vergileri toplamalı ve dağıtmalı, suç işleyenleri cezalandırmalı ve devletin işleyişini yönetmelidir. Kuramda, görev seçime bağlıydı; kılgıda, her halife genellikle ardılının atamasını kendisi yapar, ama gene de en yüksek soyluların ve görevlilerin yeni halifeye görevi devralışı sırasında bağlılık andı içmeleri yoluyla seçim düşüncesine bağlı kalınmış olurdu. İslam devletlerinde ardıllığın doğrudan çizgiyi izlemesi gibi bir kural hiçbir zaman zorunlu olmadı. Halife yasayı yerine getirmediği ya da yetkinliğini yitirdiği ya da tutsak düştüğü zaman yeni bir halifenin seçilmesi gerekli olurdu. 
   Halifeliğin gerçekten de kuramcılar tarafından tasarlandığı biçimiyle varolmuş olup olmadığı kuşkuludur; hiç kuşkusuz onbirinci yüzyılda idealler ve olgular arasındaki ayrım oldukça belirginleşmişti. Yalnızca ilk halifeler Muhammed ile ya da kabilesi ile akraba oldukları için, kuramın yöneticinin Peygamberin kabilesinden olmasını gerektiren bölümü inananların birçoğu tarafından bir yana atıldı. İran’ın saltık tekerkliğinin etkisi de İslamın düşünce ve geleneklerini değiştirdi. Ama yöneticilik üzerine kimi eski kuramların hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmamış olmalarına karşın, bunların yanısıra yöneticinin saltık haklarını savunan kuramlar da görüldü, üstelik yönetimi şiddete dayanıyor olsa bile, ve üstelik tanrısal yasa ile uyum içinde olmasa bile, çünkü herhangi bir etkili yönetimin anarşiden ve bireysel zorbalıktan daha iyi olduğu düşünülüyordu.19 Ama, Hıristiyan politik kuramcıları durumunda olduğu gibi, İslam yazarları da baştan sona gerçek dışı, ya da en azından yaşayan insanların dünyasına bütünüyle ilgisiz olan politik ve tüzel kuramlara sarıldılar. Gerçekten de, onbirinci yüzyılda, halifenin konumu oldukça önemsizleştiği zaman, kuramcılar ondan yana o güne dek görülmemiş ölçüde geniş haklar ileri sürdüler, tıpkı papalık kuramcılarının ondördüncü yüzyılın Babil Tutsaklığı sırasında papa için yapmış oldukları gibi. 
   İslam felsefesi20 en yüksek özgünlük ile nitelendirilebilecek bir felsefe olmasa da, İbni Sina ve İbni Rüşt hiç kuşkusuz Bertrand Russell’ın sandığı gibi ‘‘yalnızca yorumcular’’21 değildirler. Ve düşünce ileticileri olarak Müslüman felsefeciler önemleri açısından birinci sınıftırlar. Fetihlerinin başlarında İslamın çocukları Suriye ve İran’da Yunan felsefi ve bilimsel yapıtlarıyla karşılaştılar. Yunan felsefi ve bilimsel yapıtları İS dördüncü yüzyıl gibi erken bir tarihte geniş olarak Süryanice’ye çevrilmeye başlamıştı. Edessa’da [Urfa] 363’te açılan bir okul bu çalışmanın başlıca özeği oldu; 489’da orada gelişmiş olan Nestor heretikliği yüzünden kapatıldı. Bilginlerden kimileri Mezopotamya ve İran’a gittiler ve Yunan yazılarını inceleme ve çeviri çalışmalarını orada sürdürdüler. İran’da bu Süryani Hıristiyan bilginlere 529’da Atina’daki felsefe okullarının kapatılmasıyla sürgüne zorlanan kimi Yunan filozofları katıldı. Yahudilikten ve Hıristiyanlıktan dönmeler, ve daha sonra inancın içinde doğan Müslümanlar, zamanla birçok önemli Yunan felsefi ve bilimsel yapıtını Arapça’ya çevirdiler. Bu çevirilerin tarihi kimilerinin Süryanice çevirilerden ve kimilerinin ise doğrudan Yunanca’dan yapılmış olduğunu gösterir. Felsefi yapıtların çevirileri arasında Plotinus ve Proklus’un kimi Yeni-Platonik yapıtları Aristoteles’e yükleniyordu. Ve Aristoteles’in yapıtlarının çoğu Arapça’ya Yeni-Platonik yorumlarla birlikte geldi. Bunun bir sonucu olarak, İslam felsefesi başından Aristoteles ve Yeni-Platonizmi uzlaştırmaya çalıştı. Müslüman dini ve Yunan felsefesi arasındaki ilişkinin sonucu İslam skolastizminin yaratılışı oldu. 
Müslüman felsefenin en erken önemli okulu sekizinci yüzyılda Bağdad’da ortaya çıktı. Başlıca kaygısı ortodoks tanrıbilimciler tarafından öğretilen belirlenimciliğe karşı özgür istencin savunusuydu. Okulun en önde gelen kişiliği Arap al-Kindi (ö. 873) Plotinus’un Enneadlar’ının bir bölümünü (Kitaplar 4-6) çevirdi ve çevirisini ve yorumunu Aristoteles’in Tanrıbilimi olarak adlandırdı. Onun tarafından ya da okulun bir başka üyesi tarafından Nedenler Kitabı başlığı altında Proklus’un bir yapıtı da çevrildi; ve bu da Aristoteles’in bir çalışması olarak dolaşmaya başladı ve böylece erkenden İslam düşüncesinde Aristoteles’in tam olarak neyi öğrettiği konusunda bir karışıklık doğdu. Al-Kindi geniş erimli bir düşünürdü; ilgileri arasında matematik, gökbilim ve tıp da bulunuyordu, ama hiçbir zaman tutarlı bir felsefe oluşturmadı. Yunan felsefesine ilk ilgisi, hemen hemen tüm geç Müslüman felsefeciler gibi, Aristoteles’in mantığı üzerineydi. Müslüman dinsel düşünceleri Yunan felsefesinin bölümleriyle uzlaştırmaya çalıştı. Din ve felsefenin birbirleriyle çelişmemeleri gerektiğine ve giderek bildirilmiş gerçekliğin bile yalnızca us tarafından tanıtlanabileceğine, çünkü doğal dinin—insanlar arasında—tanrısal bildirişten çok daha önce geldiğine inanıyordu. Çabalarına karşın, al-Kindi ortodoks tanrıbilimcilerin şiddetli saldırılarına uğradı. Farabi (ö. 950) Platonizmi ve Aristotelesciliği ve ortodoks Müslümanlığı uyumlu kılmaya çalışma işini sürdürdü. Porfiri’nin çalışmalarından bölümleri ve Aristoteles’in Organon’unu çevirdi; bu Müslüman dünyada Aristoteles’in mantığının kullanımının yaygınlaşması açısından önemliydi. Bu çalışmaydı ki ona ‘‘ikinci Aristoteles’’ sanının verilmesine götürdü (daha sonra İbni Sina ‘‘üçüncü Aristoteles’’ olarak adlandırılacaktı). Farabi ayrıca Müslüman düşüncesini dünyayı Tanrıdan bir yayılımlar dizisi olarak gören Yeni-Platonik kuram ile bütünleştirmeye çalıştı. Tanrıbilim ve felsefenin ayrılmaları gerektiğine inanıyordu. Ondan sonraki Müslüman felsefeciler gibi, İslamik tanrıbilimi zayıflatma amacında değildi; tersine, mantık ve felsefeyi tanrıbilime daha yararlı kılmayı istiyor, ve Müslüman inancı eğitimli sınıflar için daha anlaşılır kılmaya çalışıyordu. Böylece, Hıristiyan skolastiklerin Aristoteles ve Hıristiyan dinini uyumlu kılmaya çalışmalarından çok önce, Müslüman düşünürler Aristotelesciliği ve bildirilmiş bir dinsel dizgeyi tek bir dizge içersinde biraraya getirmeye çalıştılar. Erken İslam felsefecilerinin çalışmaları ne ortalama eğitimli Müslümanın güvenini ne de tanrıbilimcilerin onayını kazandı. Ortodokslar direngen bir tavırla Tanrının dünyayı yaratmış olduğu ve Aristoteles’in inandığı gibi her zaman varolmuş olan birşey olmadığı düşüncesine sarılıyorlardı. Ortodokslar ayrıca tansıkların olanağını, son yargı düşüncesini, ve kişisel ölümsüzlük inağını da öğretiyorlardı. 
   Onuncu yüzyılda İçtenlik Kardeşleri olarak adlandırılan bir küme düşünür Farabi’nin felsefenin dinsel bildirişi genişletip destekleyebileceği ve ussal kurgunun giderek kimi tikel noktalarda inancı doğrulayabileceği düşüncelerini sürdürdüler. Kümenin üyeleri, başka İslam felsefecileri gibi, geniş bir erimde felsefi ve bilimsel konular üzerine yazdılar. Bu akımdan gelen en dikkate değer düşünür Latin Batıda Avicenna olarak bilenen İranlı İbni Sina idi (ö. 1037); ilgileri arasında tanrıbilim ve metafiziğin yanısıra tıp, geometri, fizik ve tüze de vardı. Batıda bir tıp yetkesi olarak ünü bir felsefeci olarak olduğundan çok daha büyüktü. Müslümanlar arasında her zaman İslam skolastizminin gerçek yaratıcısı olarak görülmüştür. Halksal bir dilde yazma yeteneği vardı; çalışmaları başka herhangi bir Müslüman bilginin yazılarından çok daha sık okunuyordu ve onikinci yüzyılda Latince’ye çevrilerek yaygın olarak okundu. İbni Sina’nın özyaşamöyküsünde söylediklerine göre gençliğinde Aristoteles’in Metafizik’ine gömülmüş, ama ustayı anlamayı ancak Farabi’nin yorumunu okuduktan sonra başarabilmişti. İbni Sina en iyi bilinen felsefi çalışması olan Sağaltım’ında Aristoteles’i Yeni-Platonik bir yolda yorumlar. Tanrıdan ilk Anlık gelir, ve bu, kendi payına, altındaki bir anlığı doğurur ve bütün bir varlık merdiveni boyunca bu böyle gider. Tanrı yalnızca evrenselleri bilir; Tanrı için özdeksel şeyleri doğrudan yaratmak olanaksızdır. Geniş bir hiyerarşi oluşturan tüm alt anlıklara kendi alanlarının bilgi ve denetimlerini bırakır. Ortodokslar Tanrının bireysel kişilerle ilgilenmediği yolundaki bu düşünceye Tanrının her-yerde-bulunuşunu ve duanın etkerliğini yadsıdığı için saldırdılar. 
   Metafiziğinde İbni Sina Platonizm ve Aristotelescilik arasında biraz Aquinas’ın seçmeciliğini andıran bir uzlaşmaya vardı. İbni Sina’nın ‘‘biçimlerin genelliğini düşünce yaratır’’ formülü İbni Rüşt tarafından ve kimi onüçüncü yüzyıl Hıristiyan skolastikleri tarafından yinelendi. Bu bildirimi genişletmekle İbni Sina Platon’un evrensellerinin Tanrının anlağında şeylerden önce (ante res) olduklarını açıkça belirtir. Tanrı insanları yaratmaya karar verir; bu ise ideanın, insanın, tikel insanlara önsel olmasını gerektirir. Evrenseller şeylerdedirler (in rebus); bir insan yaratıldığı zaman, insanlık her bir insandadır. Son olarak evrenseller bizim düşüncelerimizde şeylerden sonradırlar (pos re), çünkü birçok insanı gördüğümüz zaman benzerliklerini ayrımsar ve genel ideaya, insana varırız. İbni Sina bireysel ruhun ölümsüz olmadığına inanıyordu; yalnızca ruhun yüksek bölümü evrensel anlığa geri döner ve onda bireyselliğini yitirirdi. Benzer olarak, dünyanın bengiliğine inanmada da Aristoteles’i izliyor ve böylece İncil’in yaratılış öyküsünü yadsıyordu. Bu inançlar ortodokslardan gelen saldırılar için daha öte nedenlerdi. İbni Sina’nın dünyanın Tanrı tarafından yaratılışını, Tanrının bireylere yönelik ilgisinin olanağını ve kişisel ölümsüzlük düşüncesini yadsıyan görüşlerine gizemci Gazali Felsefecilerin Tutarsızlıkları başlıklı çalışmasında ve bir dizi başka yazısında büyük bir içgörüyle saldırdı. 
İslamın son büyük felsefecisi Batıda Averroes olarak bilinen İspanyol İbni Rüşt idi (ö. 1198). Yunanca bilmediği için Yunan felsefecilerin yapıtlarının Arapça çevirilerine dayanmak zorunda kalmıştı. İbni Rüşt gerçi Aristoteles’i özgününde okuyamıyor olsa da ona tapıyordu, ve Müslüman felsefeyi Yeni-Platonik kavramlarının kimilerinden temizleyerek Aristoteles’in öğretisine biraz daha yaklaştırmaya çalıştı. ‘‘Aristoteles,’’ diye yazıyordu, ‘‘Yunanlıların en bilgesiydi, ve mantık, fizik ve metafiziği oluşturdu ve tamamladı. Bu konular üzerine ona gelinceye dek yapılmış çalışmaların hiçbiri sözünü etmeye bile değmez. Onbeş yüzyıl boyunca onun arkasından gelmiş olanların hiç biri yazılarına herhangi birşey eklemeyi ya da onlarda herhangi bir yanlış bulmayı başaramamıştır.’’22 Yalnızca İspanya’da İbni Rüşt’ün herhangi birşey yayımlamasına izin verilecek, ve orada bile sonunda bu işten çekilmeye zorlanacaktı. Dünyanın bengiliğine inanıyor ve böylece İncil’in yaratılış öyküsünü kabul etmiyordu; ama erken bir Müslüman yaratılış kuramı geliştirdi. Bir belirsiz özdek evreninden Tanrı sürekli olarak düzenli bir dünya yaratır; Tanrı sürekli olarak uyanıktır ve eylemi hiçbir zaman azalmaz. Yalnızca Tanrı, birincil devindirici, hem bengi hem de nedensizdir. İbni Sina gibi, İbni Rüşt de Tanrının bireylerle ilgilenmesini ve bireysel bir ölümsüzlük düşüncesini yadsıyordu.
   İbni Rüşt içtenlikle din ve felsefenin birlikte varolabileceklerine inanmış görünür. Her ikisini de koruma gibi bir amaçla, değişik sınıflara açık olmaları gereken sağın bilgileri tanımlamaya çalıştı. İlk sınıfta tüm gerçeklikleri ussallaştırmaları gereken felsefeciler vardı; ikinci sınıfta genel bir eğitimleri olan ve gerçekliğin çok kapsamlı ve ussal olmasa da belli bir ölçüde açıklamasına gereksinim duyanlar vardı; ve son olarak, üçüncü sınıfta, tüm şeylerin yalnızca şiirsel ve duygusal açıklamasına gereksinimleri olan kitleler vardı. Kuran çeşitli gerçeklik türlerini kapsıyordu; sıradan insan için geçerli olan dışsal bir anlamın altında, kutsal kitapta, felsefeci için gizli bir anlam vardı. Bir kafanın hiçbir zaman Kuran’ı kendi yeteneğinin üstündeki bir bakış açısından yorumlamamaya çalışması gerekir, ve bir felsefeci hiçbir zaman kitlelerin önünde gerçekliği kendi yorumlayışını açığa vurmamalıdır. Felsefede açıkça anlaşılabilenin sık sık tanrıbilimde alegorik olarak anlatılması gerekir. Bu yaklaşım felsefeyi tanrıbilimin üstüne koyar, çünkü hangi tanrıbilimsel öğretilerin sözel olarak ve hangilerinin alegorik olarak yorumlanmaları gerektiğine karar vermeyi felsefeciye bırakır. Bu düşünceler daha sonra Latin Hıristiyanlıkta ‘‘çifte gerçeklik öğretisi’’ olarak dolaşıma gireceklerdi. Bu kurama göre çelişkili vargılar eşzamanlı olarak varolabilirlerdi; bir önerme, bir ve aynı zamanda, felsefede doğru ve tanrıbilimde yanlış olabilirdi, ve evrik olarak. Ama gerçekte İbni Rüşt bu düşünceyi hiçbir zaman böylesine kaba bir biçimde savunmadı. 
   Müslüman felsefeciler aralarında yaşamış olan ortaçağ Yahudi felsefecilerinin ustalarıydılar. Hıristiyan Evrenin başlangıcından bu yana, Yahudiler kendi dinsel inançlarını Platonizm ile birleştirmeye çalışmış olan Filon’un felsefesini sarılmışlardı. Bu akımdan Kabala gelişmişti ki bunu ilk bölümü, ‘‘Yaratılış,’’ şimdiki biçimine dokuzuncu yüzyılda ulaşmıştı, ama ikinci bölümü, ‘‘Parlaklık,’’ büyük bir olasılıkla 1300 sıralarına dek yazıya geçirilmedi. Bu örtülü ve gizemli çalışmanın ilk bölümü Yahudi düşüncesinin daha İslam felsefesinden etkilenmeden çok önce Filon’dan ve Yeni-Platonizmden derin bir biçimde etkilenmiş olduğunu açıkça gösterir. Bununla birlikte, daha sonraki Yahudi filozoflar Müslüman düşünürlerin yazılarında kendilerinin Yunan felsefesini ve Eski Ahit’in gerçeklerini biraraya getirmeye çalışırken kullanacakları belli kavramları bulacaklardı. 
   Halifelerden birinin sarayında bir hekim olan İsraeli (ö. 955) ilk önemli ortaçağ Yahudi düşünürüdür. Orta Çağların başka Yahudi filozoflarının çoğu gibi Arapça’da yazdı ve Müslüman ilminin derin bir bilgisini gösterir. İsraeli Aristotelescilik ve Yeni-Platonizmi birleştirme konusunda İslam düşünürleri ile aynı isteği taşıdı, ama görünürde kendi felsefi düşüncelerini Yahudi öğreti ile uyumlu kılmak için hiçbir girişimde bulunmadı. Böyle bir uyuma yönelik ilk önemli girişim Saadiah’ın (ö. 942) çalışmalarında görülür. Saadiah Yahudi dinsel düşünceleri ile çelişen herhangi birşeyi—örneğin dünyanın bengiliği kavramını—duraksamaksızın yadsır, ve Yunan felsefecilerini ortodoks bir Yahudi konumunu desteklemek için kullanır. Aynı süreç İspanyol Yahudisi Solomon İbn Gabriol ya da Hıristiyan Batıda bilindiği gibi Avicebron (ö. 1058) tarafından daha ileri götürüldü. En iyi bilinen çalışması olan ve bakış açısı ve yönteminde güçlü bir biçimde Yeni-Platonik olan ve ona ‘‘Yahudi Platon’’ sanını kazandıran Yaşamın Kaynağı Yahudilikten söz etmez, ve onüçüncü yüzyıl Hıristiyan skolastikleri her zaman bunun ya bir Müslümanın ya da bir Hıristiyanın çalışması olduğunu düşündüler. Avicebron’un Yeni-Platonik yayılım kuramı üzerine ilginç bir yorumu vardır. Tanrı dışında, özdek evrensel olarak vardır. Tanrının altındaki herşey hem özdek hem de biçimden oluşur. Bu yolda yazar Tanrının altında arı tinsel varlıkların bir dizisini ve sonra hiyerarşide birdenbire inerek özdek kapsayan varlıkları kabul eden Yeni-Platonik dizgede ciddi bir kopmanın önüne geçer. Avicebron Tanrının altındaki tüm yaratılış düzeylerinde özdeğin belli bir varoluşu düşüncesini konutlayarak bu ikilemden kaçıyordu. Öğreti St. Bonaventura tarafından üstlenildi. Avicebron tarafından gösterilen gözüpek kurguculuk tipi ortodoks Yahudi tanrıbilimcilerin canını sıktı ve geleneksel Yahudi inançların savunusunda Halevi (ö. 1141) öncülüğünde bir tepkiye yol açtı. Halevi ayrıca büyük bir şairdi ve Müslümanlar arasında Gazali’yi andırarak felsefeye büyük bir güvensizlik duyardı. Ama felsefi terim ve uslamlamaları kullanırdı ve akıllı ve güçlü bir düşünürdü. Felsefeci Tanrıyı yalnızca bir inceleme nesnesi yaparken, dinsel inancı olan insan ise Tanrının daha tam bir bilincini ister. Halevi felsefecilere karşı Gazali’den daha az serttir; yalnızca onların sınırlarını göstermeyi ister. 
   Onikinci yüzyılda İslam düşünürleri arasında daha belirgin bir etki kazanmaya başlayan Aristotelesci akım Yahudi filozoflar arasında da daha göze çarpar olmaya başladı. Yahudi inancını Aristoteles’in düşüncesi ile uyumlu kılmaya çalışmak ortaçağ Yahudi filozoflarının en büyüğü olan İspanyol Yahudisi Moses Maimonides’in (ö. 1204) işiydi. En iyi bilinen çalışması Şaşırmışlara Kılavuz felsefi çalışma tarafından yaratılan dinsel sorunları karşılamaya çalışan bir girişimdir. Tanrının dünyayı ve doğanın yasalarını yaptığı, ve onları varlığa getirdikten sonra tansıklar yaratmak, duaları yanıtlamak ve insanlara kendi istencinden bildirilişler vermek için onları değiştirebileceği inancıyla başlar. Ruhun yalnızca anlıksal parçasının ölümsüz olduğuna ve yalnızca Tanrı ile belli bir birlik oluşturmuş olanların bu bölümsel ölümsüzlüğü kazanacaklarına inanmakla Yahudilikten ayrılır. Eğer Eski Ahit’te kapsanan bildirimler us tarafından açıkça doğrulananlarla çelişecek olurlarsa, o zaman böyle bildirimler alegorik olarak yorumlanmalıdırlar. Bu tür inançlar Yahudileri Maimonides’i heretik olarak düşünmeye götürdü, ve güney Fransa’daki Yahudiler ona karşı Hıristiyan yetkelere başvurdular. Maimonides derin düşünce gücüyle büyük ortaçağ filozoflarından biriydi. 
   Müslüman ya da Yahudi filozoflardan hiç biri bir dizi onüçüncü yüzyıl Hıristiyan skolastiklerininki denli kapsamlı bir felsefi dizge oluşturmadılar. Ama hem Bizans hem de Latin Hıristiyan dünyalarında felsefenin çok zayıf olduğu bir zamanda, İslamın ve Yahudiliğin filozofları Kıtanın büyük felsefi geleneklerini diri tuttular, ve felsefenin Latin Hıristiyanlıkta yeniden-dirilişinde yazıları önemli bir rol oynadı. Bilimde olduğu gibi felsefede de Müslüman ve Yahudi düşünürler antikçağ ve ‘‘Onikinci Yüzyıl Rönesansı’’ arasındaki büyük köprüydüler. 
   Müslüman dünya, 850’den 1100’e dek geçen sürede, başka hiçbir alanda bilim alanında olduğu denli göz kamaştırıcı bir parıltı göstermedi. Hıristiyanlar gibi, Müslümanlar da Yunan ilminden kalıt alınan birçok yanlış anlayış tarafından kuşatılmış ve Yunanların çalışmalarına aşırı bağlılık tarafından ve bilimsel araştırmaya karşı dinsel önyargılar tarafından engellenmişlerdi. Ayrıca kendi buluşlarını genel yasalara geliştirmeyi de güç buluyorlardı, ve hiçbir zaman bilimde Copernicus ve Newton’unkiler gibi büyük yeni önsavlar yaratmadılar. Ama Yunan bilimsel kalıtının çoğunu diri tuttular ve kimi durumlarda kendi önemli yeni buluşlarını eklediler.23 Aynı zamanda, belli noktalarda deneysel bir uygulayım geliştirdiler ki, bu en sonunda özel buluşlarından çok daha önemlidir. Sekiz ve dokuzuncu yüzyıllarda Hipokrates, Galen, Dioskorides, Aristoteles, Arşimed, Euklides, Ptolemi ve başka büyük Yunanlı bilim yazarlarının çalışmaları Arapça çevirilerde okunabiliyordu. Gökbilim tabloları ve matematik gibi daha başka gereç ise İran’dan ve kuzey Hindistan’dan geldi. Çok geçmeden Müslüman yazarlar kalıt alınan bu bilim kütlesine kendi katkılarını yapmaya başladılar. Çalışmaları ilkin Kuran, tanrıbilim ve yasa öğreten okullar tarafından değil, ama yöneticilerin ve durumları yerinde olanların koruyuculuğu tarafından, ve geçimlerini hekimler, avukatlar ve memurlar olarak sağlayan bilimcilerin mesleksel etkinlikleri tarafından desteklendi. Daha sonra birçok bilimsel konu okullarda öğretilmeye başladı. Dokuzuncu yüzyıldan onikinci yüzyıla dek Müslümanlar dünyanın bilimsel bilgisinin kollayıcısıydılar. 
   Genel incelemelerin ve tıptaki özel incelemelerin üretimi olağanüstüydü. Tıp üzerine ilk büyük Müslüman yazar Batıda Rhazes olarak bilinen bir İranlı olan el-Razı idi (ö. 925). O da başka Müslüman tıp öğrencileri gibi insanlar üzerinde çok az anatomik doku kesimi yaptı; dinsel karşıçıkışlar nedeniyle deneylerini daha çok hayvanlar üzerinde uyguladı. Rhazes, başka birçok İslam bilimcisi gibi, pekçok konu üzerine yazılar yazdı. Ünü kimya alanındaki yazıları üzerine ve Yunan ve Süryani tıbbını özetleyen ve ek olarak yazarın kimi buluşlarını da içeren Kapsamlı Kitap üzerine dayanıyordu. Anatomi ve fizyolojisinin çoğu Yunan öncellerini izler; özgünlüğü tanıları betimleyişinde ve sağaltım yöntemlerindedir. Belli hastalıkların bulaşıcı olduklarını biliyordu, ve klinik gözlemleri keskindi. Küçük bir incelemede su çiçeği ve kızamığın ilk iyi betimlemelerini verdi.24 Rhazes’in Bağdad’ta bir hastanenin yerini seçerken kasabanın değişik mahallelerine ince kesilmiş et şeritleri astığı ve hastaneyi etin en az bozulma gösterdiği yerde yaptırdığı söylenir. Müslüman tıbbının en etkili çalışması İbni Sina’nın ünlü Kanon’udur. Aristoteles’in yaşambilimini, Galen’in tıp düşüncelerini ve bunların Müslüman yorumcularını biraraya getiren ansiklopedik kapsamı ve dizgesel düzenlenişi yapıta benzeri görülmemiş bir ün kazandırdı. Rhazes ve İbni Sina tarafından yazılan tipte özetlemelerin yanısıra, İslam hekimleri çeşitli hastalık tipleri ve sağaltımları üzerine çok sayıda kişisel incelemeler de ürettiler. En ileri çalışmaları göz hastalıkları üzerineydi. Aynı zamanda, Müslüman hekimler materia medicayı geliştirdiler. Büyük kentlerde tıp okullarında öğretime başlandı ve tıp dersleri de veren kamu hastaneleri vardı. Kentlerin dört dörtlük eczaneleri vardı ve hem hekimlerin hem de eczacıların çalışma hakkı kazanabilemek için belli devlet sınavlarını geçmeleri gerekirdi. 
   Bir Müslüman tarafından onikinci yüzyılda yazılan yorumda Müslüman ve Hıristiyan tıpları arasındaki ilginç zıtlık göze çarpar: 
 

Bana bacağında bir çıban olan bir asker ve ateşi olan bir kadın getirdiler. Askere biraz yakı uyguladım; çıbanı açıldı ve iyileşmeye başladı. Kadına gelince, belli yiyecekleri yemesini yasakladım, ve ateşini düşürdüm. Bir Frank hekim geldiğinde oradaydım. Dedi ki ‘‘Bu adam onları iyileştiremez.’’ Sonra, askere dönerek sordu: ‘‘Hangisini istersin, tek bir ayakla yaşamayı mı, yoksa iki ayakla ölmeyi mi?’’ ‘‘Tek bir ayakla yaşamayı isterim’’ diye yanıtladı asker. ‘‘O zaman,’’ dedi hekim, ‘‘keskin bir baltayla güçlü bir asker getirin.’’ Hekim hastanın bacağını bir tahtanın üzerine uzattı ve sonra ‘‘bacağı baltayla kes, tek bir vuruşta kopar’’ dedi. Gözümün önünde asker sert bir vuruş yaptı. Talihsiz adama ikinci bir vuruş indirdi ve bunun üzerine kemikten ilik aktı ve hasta hemen öldü. Kadına gelince, hekim onu muayene etti ve ‘‘Bu kadının kafasında şeytan var. Saçını tıraş edin’’ dedi. Traş ettiler; yine soydaşları gibi sarımsak ve hardal bitkisi yemeye başladı. Ateşi daha da yükseldi. Hekim o zaman ‘‘Şeytan kafasının içlerine gitti’’ dedi. Usturayı kaparak kadının kafasını bir haç biçiminde yardı. Sonra kafasını tuzla oğdu. Kadın hemen öldü. Onlara kendilerine hizmetimin henüz gerekli olup olmadığını sorduktan ve olumsuz bir yanıt aldıktan sonra, onlardan daha önce haklarında bilgisiz olduğum tıbbi sorunları öğrenmiş olarak geri döndüm.25


Modern kimya belli bir ölçüde İslam simyasından gelişti. Kimya İÖ dördüncü yüzyıl gibi erken bir tarihte Çin’de başlamış görünmektedir; Çin simyasının başlıca hedefi yaşamın uzatılmasıydı. Daha sonra ilk Hıristiyan yüzyıllarda Mısır’da üzerine birşeyler duyuldu. Müslüman simyacılar esinlerini büyük ölçüde Mısır’dan almış görünürler. Başlangıçta simya katıksız bir boşinanç ve büyü karışımıydı. Simyacıların düşünceleri ve reçeteleri dinden, Yunan bilim ve felsefesinden, folklordan, ve örneğin civa, amonyum, şap, soda, arsenik, çelik, kumaş, deri ve cam yapımcılığı gibi işleyim süreçlerinden türetildi. Astroloji ve büyücülüğün başka dalları ile ve dolandırıcılık ile birçok bağıntıları vardı. Simyacıların temel inançları Aristoteles’in tüm özdeğin çeşitli bileşimlerdeki toprak, hava, ateş ve su olmak üzere dört öğeden oluştuğu, altının tüm metallerin ‘‘en soylusu’’ ve ‘‘en arısı’’ olduğu ve gümüşün sonra geldiği, bir metalin bir başkasına dönüşümünün temel öğelerin karışımındaki bir değişim yoluyla olanaklı olduğu, ve son olarak ‘‘düşük’’ metallerin sık sık beşinci öğe ya da cevher olarak adlandırılan değerli bir töz aracılığıyla ‘‘soylu’’ ya da ‘‘asal’’ olanlara döndürülebileceği gibi düşünceleriydi. Bu kuramları izleyen sayısız deneyle ve bir ‘‘yaşam iksiri’’ bulabilecekleri yolundaki inançlarıyla birlikte, cam, deri ve kumaş üretiminde, metallerin işlenmesinde ve ilaçların hazırlanması sırasında çok sayıda kılgısal deney de yapıldı. Tarihte haklarında çok şey bilinen ilk laboratuarlar İslam simyacıları tarafından kurulanlardır; bunlar damıtma ve arıtma uygulayımlarını kullandılar ve yaklaşık 1650 yıllarına dek kullanımda olan kimya aygıtlarının çoğunu geliştirdiler.26 Simya incelemeleri çoğunlukla kullanılan aygıtları açıkça betimler, ama kullanılan tözleri bile bile bulanık bir biçimde ele alırlar, ve reçetelerinin çoğunu deşifre etmek hemen hemen olanaksızdır. Bu gizemselleştirme için gösterilen en yaygın özür duru bir açımlamanın tözsel dönüşümün gizinin açığa çıkarılması demek olacağı ve bunun da altının ederinde kaçınılmaz bir düşüşe bağlı olarak politik altüst oluşlarda sonuçlanacağı yolundadır. 
   İslam simyasındaki en büyük ad Geber’dir (Fabirihn-Hayyan). Birçok daha geç simya çalışmasının da ona yüklenmesine karşın, dokuzuncu yüzyılda yaşamış olabilir.27 Buharlaştırma, süzme, arıtma, damıtma ve kristalleştirme yöntemlerini geliştirdi. Geber bilimsel olarak iki birincil kimya işlemi betimliyordu: kireçleştirme ve indirgeme. Civa sülfit, arsenik oksit ve kurşun karbonat gibi kimyasal tözlerin nasıl hazırlanacağını biliyordu. Yazılarının büyük bir bölümü o zamandan beri yitmiş olan kimyasal kuramlara ayrılmıştı. Ama çalışmasının yan-ürünleri kalmıştır; ve deneyin değeri üzerine vurgusu daha sonraki bilimcileri etkilemiştir. ‘‘Özsel ilk nokta,’’ diye yazıyordu, ‘‘deneyler yapman. Çünkü deneyler yapmayan biri hiçbir zaman tam ustalık derecesine ulaşamaz. Tanıtlamaların desteklemediği herhangi bir önermenin doğru ya da yanlış olabilecek bir önesürümden daha öte birşey olmayacağı saltık olarak geçerli bir ilke olarak alınmalıdır.’’28 Rhazes Geber’in tözleri sınıflandırmasını geliştirdi. Geber’in mineral tözleri ‘‘cisimler’’ (altın, gümüş gibi), ‘‘ruhlar’’ (sülfür ve arsenik gibi) ve ‘‘tinler’’ (civa ve amonyum-klorid gibi) olarak geleneksel sınıflandırmasının yerine, tözleri daha temel bir kavrayışla hayvansal, bitkisel ve mineral olarak sınıflandırdı. Bununla birlikte, sülfür ve civanın şeylerin birincil ilkeleri olduğu yolundaki yaygın kurama sarıldı. Bu kuram Aristoteles’in dört öğesine almaşıklardan biri olarak onyedinci yüzyıl ortalarına dek sürdü. İbni Sina en uzun çalışmalarından birinde simya üzerine birkaç bölüm yazdı. Metallerin dönüştürülmesi olanağını açıkça yadsır, ama, tüm karşıçıkışlarına karşın, simya kuramları yaşamayı sürdürdüler. İslam simyacılarının çalışması kimi olumlu sonuçlar verdi; ama hiçbir zaman kendilerini Yunanlılardan alınan birçok bilimsel ve metafiziksel önyargıdan ve daha sonraki dönemlerden kalıtlanan boşinançlardan kurtaramadılar, ve ısıölçer, basınçölçer, doğru saatler ya da hava pompaları olmaksızın sürdürdükleri çalışmalar gerçekte hiçbir zaman modern bilim kavramlarına ulaşamadı. Yenilikçiler olmaktan çok ileticiler olaraktır ki bilimin uzun tarihinde yerlerini alırlar. 
   Müslümanların gökbilim, fizik ve matematik alanlarına katkıları tıpta ya da kimyada olduğundan daha yüksekti. Astrolojinin de simya gibi yalancı bir bilim olmasına karşın, çeşitli bilimsel yan-ürünler verdi. Müslümanlar Hindistan’dan biraz gökbilimsel bilgi topladılar, ve Ptolemi’nin Latin Batıda Almagest olarak adlandırılan büyük çalışmasını çevirdiler. Müslüman gökbilimcilerin en büyüğü Bağdad gözlemevinden el-Batani (ö. 929) ve onbirinci yüzyıl Kahiresinden Yunus idi. Bunlar Ptolemi’nin çalışmasının kimi bölümlerini eleştirmede duraksamadılar ve gök cisimlerinin devim ve konumları konusunda birçok yeni tablolar geliştirdiler. Dünyanın yuvarlak olduğu sayıltısı üzerine dayanarak bir dereceyi iki kez ölçtüler, ama ölçümleri 2877 ayak [=876,91 m] kadar uzun çıktı. Bu dünyanın çevresini yalnızca 20.400 mil [=32.669,60 km] ve çapını 6.500 mil [=10.460,71 km] yapacaktır. Bu boyutlar Eratostenes’inkilerden (ö. İÖ 194) daha az doğrudurlar. Ama güneş yılının uzunluğunu ölçmede ve güneş ve ay tutulmalarını hesaplamada Yunanlılardan daha büyük bir doğruluğa ulaştılar. Usturlabı (gök cisimlerinin yüksekliğini ölçme aygıtı), halkalı küreyi (göksel ekvatorla ilişki içinde güneşin ve gezegenlerin yollarını temsil eden bir pirinç çemberler kümesi), göksel küreyi, Jacob’un aletini [uzunluk ve yükseklik ölçümü için] ve quadrantı [yükseklik ölçümü için] daha da geliştirdiler. 
   Fizikte Müslümanların en göze çarpar başarımları optik alanındaydı ve burada açıkça Yunanlı ustalarının çok ötesine geçtiler. Kahireli Alhazen (ö. 965) Euklides ve Ptolemi’nin gözün görme nesnesine görsel ışınlar gönderdiği yolundaki kuramlarına karşı çıktı. Tersine, algılanan nesnenin biçimi göze geçer ve göz merceği tarafından dönüştürülür. Bir ışık kaynağının konumları ve bir mercek tarafından oluşturulan imgesi arasındaki ilişkiyi de o buldu. Işığın ve renklerin yayılmasını, optik yanılsamaları ve ışığın yansımasını tartıştı, ve gelme ve kırılma açılarını ölçmek için yöntemler verdi. Müslüman fizikçiler belli metallerin ve değerli taşların özgül ağırlıklarının belirlenmesini de geliştirdiler ve meteoroloji üzerine, dalgalar üzerine çalışmalar yaptılar. Uygulamalı düzenekbilimde şu tür sorunlar üzerinde de durdular: yel değirmenleri ve su değirmenleri (ki ilk kez Müslümanlar tarafından geliştirildiler), teraziler, kuyular, su saatleri, tarım yöntemleri, sulama, kanal ve yol yapımı, demir ve çeliğin hazırlanması, metalleri işleme yöntemleri, bilimsel aletlerin yapımı, kağıt yapımı, deri işçiliği ve ipek ve pamuk dokumacılığı. 
   Son olarak, Müslümanların en büyük bilimsel katkıları matematik alanında oldu. Yunanlılardan ve Hintlilerden geometri ve trigonometriyi, Hintlilerden aritmetik ve cebiri öğrendiler. Müslüman matematiğinin ilk büyük çalışması adı ‘‘algorism’’ sözcüğünün kaynağı olan İranlı al-Khwarizmi’nin (ö. 830) aritmetiğidir. Bu incelemede yazar sayıların değerlerini basamaklarına göre belirleyen Hint sayı dizgesini kullandı. Onun Cebir’i (al-Jabr) bu sözcüğü ‘‘yer-değiştirme,’’ eş deyişle, bir denklemin olumsuz terimlerini karşı yana aktarmayı belirten matematiksel bir anlamda kullanan ilk çalışmadır. Al-Khwarizmi’nin bu çalışması, özgün olmasa da, şimdi ‘‘arap sayıları’’dediğimiz sayıların kullanımı nedeniyle, ve matematiği fiziksel ve gökbilimsel sorunlara uygulamadaki becerisi nedeniyle aritmetik ve cebiri daha yararlı kıldı. Başka Müslümanlar geometriyi ve düzlem ve küre trigonometrisini geliştirdiler. 
   Bitkibilim, hayvanbilim ve yerbilimde de kimi ayrıntılı incelemeler yazıldı; en iyileri ayrıntılı ve yöntemli bir nitelikte olmalarına karşın ortaya özsel olarak yeni olan hiçbir temel önsav koymadılar. Müslümanlar Mekke’ye hacca gitmek ve tecim işlerini sürdürmek için uzun ve geniş kara yolculukları yaptıkları için coğrafya bilgisine kimi eklemelerde bulundular. Erkenden ellerinde Ptolemi’nin Coğrafya’sının bir çevirisi vardı, ama bu çalışmayı da bütününde Aristoteles, Galen ve Ptolemi’nin (Almagest) yazılarına gösterdikleri aynı aşırı ateşli saygıyla irdelediler. Bu yüzden kuramsal olmaktan çok betimlemeci bir coğrafyada üstünlük gösterdiler. Bilinen dünyanın birçok bölgesi konusunda bunların iklim, din, tecim, tarım, para, ağırlık ve ölçülerini ve genel gelenek ve göreneklerini betimleyen çok sayıda ayrıntılı çalışma yazdılar. Bu çalışmalar çoğu kez oldukça değerlidir, ama bilimsel nitelikleri nedeniyle olmaktan çok (çünkü zaman zaman bulanık ve sağın olmaktan uzaktılar) başka hiçbir yerde bulunmayan bilgileri kapsıyor olmaları nedeniyle. İslam coğrafyacılarının en büyüğü, Sicilya’nın Norman kralı II. Roger’ın sarayında yaşamış olan al-İdrisi (ö. 1166) Yunan, Hint ve daha önceki Müslüman yazarlar üzerine ve Akdeniz’in büyük kavşağı olan Sicilya’da topladığı bilgiler üzerine dayanarak yeryüzünün tüm bilinen bölgeleri üzerine dev bir ansiklopedik betimleme yazdı. O da Ptolemi’yi ve daha önceki başka yazarları eleştirmekten kaçınmadı ve çalışması Asya ve Afrika’nın uzak bölgeleri konusunda bile benzersiz bir bilgi madeni içeriyordu. Ama oldukça tuhaftır ki Müslümanların hiç biri Yunan harita yapım yöntemlerine çok fazla şey eklemediler, ve haritacılık Orta Çağların sonuna ve Latin Hıristiyanlığın modern sürecinin başlangıcına dek çok az ilerleme yaptı. Onuncu yüzyılın Müslüman ve Yahudi gemi kaptanları ve kılavuzları genellikle yeryüzünün küresel olduğuna inanırlardı. Bu inancı İspanyol ve Katalon Hıristiyan gemicilere geçirdiler ve böylece yuvarlak bir dünya düşüncesi bundan böyle eğitimlilerin tekelinde olmaktan çıktı. 
   Müslümanların felsefe ve bilime katkılarını özetlemeye çalışırken, ilkin nasıl Aristotelesciliği ve Yeni-Platonizmi bildirilmiş bir dinsel dizge ile uyumlu kılmaya çalıştıklarını, ve nasıl Yunan bilimsel kalıtını alarak onu İran ve Hindistan’dan alınan belli öğelerle birleştirdiklerini düşünürüz. Arap sayılarını kullanmalarıyla, cebirin kullanımını genişletmeleriyle ve düzlemsel ve küresel trigonometriyi geliştirmeleriyle matematiği ilerlettiler. Kimyada kullanılan deneysel yöntemleri geliştirdiler, ve hem kimyayı hem de fiziği belli bir ölçüde Yunan metafiziksel kavramlarından ve büyüden kurtardılar. Önceden varolan optik, gökbilim, tıp ve coğrafya bilgilerine katkıda bulundular. Müslümanlar tüm bunları temel olarak üstlendikleri gerecin arkatasarını değiştirmeden yaptılar, ama onikinci ve onüçüncü yüzyıllarda batı Avrupa’ya öyle bir dürtü verdiler ki, bununla Latin Hıristiyanlar modern bilimi başlatacaklardı. 




16Dinsel mahkemelerde, ve sık sık başka mahkemelerde de, genellikle müftü olarak adlandırılan ünlü bir bilgine önemli bir dava konusunda görüşlerini sormak yaygın bir uygulama oldu. Müftü genellikle yönetime bağlı değildi, ama Osmanlı İmparatorluğunda bir devlet memuruydu. GERİ

17D. de Santillana, ‘‘Law and Society’’ bkz. T. Arnold ve A. Guillaume tarafından yay. haz. The legacy of Islam (Oxford, 1931), s. 286. GERİ

18Kuran dört yasal karıya ve belirsiz bir sayıda köle ‘kapatma’ya izin verir; boşanma koca için kolaydı. Kadınların mülkiyet kalıt alma ve kullanmalarına izin verilirdi. İslam kadınları arasında azizler, vaizler ve bilginler vardı, ama, genel olarak, kadınlar yasa yoluyla olmaktan çok töre yoluyla kamusal ve toplumsal yaşamın dışında tutulurdu. Yunan ve Roma tarihinin çoğunda da olduğu gibi, bu durum eğitimli erkeklerin beğeni ve hazlarını kendi aile yaşamları ile bağıntılı olmayan başka erkeklerle ya da kadınlarla paylaştıkları anlamına geliyordu. Müslüman toplumu çok sayıda köle kullanıyordu, ama onların yanısıra özgür işçiler de vardı; nüfus özgür insanlar ve köleler arasında klasiksel antikçağda olduğundan daha az keskin olarak bölünmüştü, ve her yerde kölelere karşı davranışta eğilim incelikten yanaydı—bir tutum ki Kuran’da kesin olarak buyrulur. GERİ

19Büyük gizemci ve reformcu Gazali değişen koşullara ödünler verdi:

Bizim tarafımızdan verilen ödünler kendiliğinden değildir, ama zorunluk yasak olanı yasal kılar. Biliriz ki ölü bir hayvanı yemeye izin verilmez; ve gene de açlıktan ölmek daha kötüdür; halifenin sonsuza dek öldüğünü ve yerine başkasının geçirilemeyeceğini ileri sürenlere sorarız: hangisi yeğlenecektir, doğru düzgün oluşturulmuş bir yetkenin olmayışından ötürü anarşi ve toplumsal yaşamın durması mı, yoksa ne olursa olsun varolan erkin tanınması mı? Tüzeci bu iki almaşıktan ikinciyi seçmeksizin yapamaz.

Ondördüncü yüzyılda yazan bir başka kuramcı şunları söyler:

Egemenin daha güçlü bir başkası onu erkten düşürüp yönetimi ele geçirinceye dek yönetme hakkı vardır. İkincisi de aynı sanla yönetecek ve aynı nedenle tanınması gerekecektir; çünkü bir hükümet, ne denli karşı çıkılabilir olsa da, hiç olmamasından daha iyidir; ve iki kötü arasından daha az kötü olanı seçmeliyiz.——G. E. von Grunebaum, Medieval Islam(Chicago, 1946), ss. 168-9. GERİ

20Yer sınırlamalarından ötürü ortodoks Müslüman tanrıbilimin herhangi bir tartışması atlanmıştır. GERİ

21B. Russell, History of western philosophy (New York, 1945), s. 427. GERİ

22E. Renan, Averroës et l’Avveroïsme (Paris, tarihsiz), Part I, Ch. I, Sec. VII. GERİ

23İslamik bilimin bu yorumu tüm ortaçağ biliminin arkasında yatan temel çerçevenin bir tartışmasını atlar; bu daha sonra 1000-1500 yılları arasındaki Latin Hıristiyanlıkta bilim üzerine olan bölümde tartışılacaktır. GERİ

24İslamik tanıların dikkatle gözlenmesi Rhazes’in şu pasajında görülür: GERİ

Suçiçeğinin ortaya çıkışı sürekli ateş, sırt ağrısı, burun kaşıntısı ve uyku sırasında titreme tarafından öncelenir. Bulunuşunun ana belirtileri şunlardır: ateşli sırt ağrısı, bütün bedende batıcı acı, yüzde kan toplanması, solunum güçlüğü eşliğinde boğaz ağrısı, ağız kuruluğu. Heyecan, bulantı ve huzursuzluk kızamıkta suçiçeğinde olduğundan daha belirgin iken, sırt ağrısı ise suçiçeğinde kızamıkta olduğundan daha ağırdır.——T. Arnold ve A. Guillaume tarafından yay. haz., The legacy of Islam(Oxford, 1931), ss. 323-4. GERİ

25D. C. Munro, Essays on the Crusades (Burlington, 1903), ss. 19-20. GERİ

26Modern kimyanın aygıtlarının çoğu İskenderiyeli Yunan kimyagerlerden geldi: fırınlar, lambalar, su banyoları, kül banyoları, gübre banyoları, yansımalı fırınlar, cüruf ayırma tavaları, potalar, geniş şişeler, süzgeçler vb. Bkz. F. S. Taylor, The Alchemists (New York, 1949), Bölüm IV. GERİ

27‘‘Jabir’’ ve ‘‘Geber’’in özdeşliği büyük bir tartışma yazını üretmiştir. Sorunun iki bölümü vardır: ilkin, Jabir’e yüklenen çok sayıda Arapça incelemenin yazarı kimdir, ve, ikincisi, Geber’e yüklenen Latince incelemelerin yazarı kimdir? İlk soruya yanıt bunların geç dokuzuncu ve erken onuncu yüzyıllarda bir Şii mezhebinin üyeleri tarafından yazılmış olduğudur. Geber’e yüklenen Latince çalışmalar durumunda bunların Arapça’dan çeviriler olduğundan emin olmak olanaksızdır. Soru kimya tarihinde önemlidir çünkü yalnızca Geber’in Latince incelemelerinde mineral asitlerin herhangi bir tutarlı kullanımı söz konusudur. Bkz. G. Sarton, Introduction to the history of science (Baltimore, 1927), Cilt I, Bölüm II, ss. 523-23; ve P. Kraus, Jabir (Kahire, 1943). GERİ

28E. J. Holmyard, The great chemists (Londra, 1929). GERİ
 
 


Yükleme tarihi: 23/10/1999............© Aziz Yardımlı 1998