"Özgürlük kendi için kendi yerine getirdiği Erek, Tinin biricik Ereğidir. Yalnızca bu Erek bütün bir Dünya Tarihinin uğruna çabalamış olduğu şeydir, ve çağlar boyunca yeryüzünün engin sunu taşı üzerine bırakılan tüm adaklar ona sunulmuşlardır. Bu kendini yerine getiren ve yaşama geçiren biricik amaç, tüm olayların ve durumların değişimindeki biricik kalıcı öğe, onlarda gerçekten etkin olan biricik ilkedir. Bu son Erek Tanrının dünya için istediği şeydir; ama Tanrı en eksiksizdir ve buna göre kendi kendisinden, kendi İstencinden başka hiçbirşeyi isteyemez. Ama Onun İstencinin doğasının, e.d. genel olarak doğasının ne olduğu sorulduğunda, böyle dinsel tasarımı Düşüncede kavradığımız için, yanıt onun burada Özgürlük İdeası dediğimiz şey olduğudur."

Hegel, Tarih Felsefesi

 
 
     
 
  _Tarih Felsefesi — Osmanlı Üzerine Kısa Bir Not
 
     
 

İster politik, isterse dinsel, sanatsal, ya da genel olarak herhangi bir kültürel yapı olsun, bir dizge kendi kavramlarının mantıksal olarak zorunlu bütünüdür. Nesneldir, onu çözümlemeye çalışan öznel bakış açısının ona kattıklarından ya da ondan sildiklerinden ayrı olarak yapılanmıştır. Onu öznel amaçlara uygun olarak seçilen tekil fenomenlerinden ya da olgularından betimlemeye çalışmak geçersizdir. Bir dizgede onun özüne ait olmayan sayısız olgu ya da görüngü gösterilebilir. Ama bunlar kendi başlarına bütünü açıklamada kullanılamazlar, onu temsil etmez ya da anlatmazlar. Bir dinsel bütün ona bağlanan pozitif öğelerinin, olgularının ya da olaylarının terimlerinde kavranamaz. Bir Devlet ona bağlanan pozitif olguların ve bileşenlerin terimlerinde kavranamaz.

 
     
 

Tarih Felsefesi

...

Osmanlı İmparatorluğu Avrupa ile aynı zamanda, aslında Avrupa’nın birçok devletinden daha önce modernleşme sürecine girdi. Bu bütünsel bir kültürel dönüşüm, Osmanlı’nın Osmanlı olarak ortadan kalkışının başlangıcıydı ve sürecin ürünü modern Özgürlük İlkesi üzerine kurulu Türkiye Cumhuriyeti oldu. İlke — ussal İdea — on yıllar boyunca erdemsizliğin, boşinancın ve despotik ideolojinin çılgınlıklarını yatıştırdı, kendini milyonların ussal ve uygar istenci olarak, geri alınamaz bir Özgürlük tini olarak edimselleştirdi.

Osmanlı İmparatorluğu Avrupa’nın "hasta adamı" olarak, işi bitmiş ve tükenmiş bir devlet olarak görülür. Ama Osmanlı İmparatorluğunun bu yitişi aynı zamanda dünya-tarihsel bir Eylemin, modern Türk Cumhuriyetinin doğuşuydu. Bu doğuş onu ortaya çıkaran yitişin anlamıdır.

Osmanlı Tini kendini daha başından, daha kuruluşunda Dünya-Tinine bağlamış değişebilen, yenileşebilen, modernleşebilen plastik bir politik yapıydı. Tarihin ussal Ereğine, Özgürlüğe yönelik bu akışkan doğasıyla özgür Batı tininin parçasıydı, despotik Doğunun değil. Yüzyıllar sonra, modern Cumhuriyeti kuran Tin Özgürlük ve Eşitlik kavramlarını özümsemiş, değişme, yenileşme ve gelişme İstencini kavramış Osmanlı Tiniydi. Osmanlı İmparatorluğu, değişmeyen despotik Doğu Tini ile karşıtlık içinde, Tarihin Herakleitos ırmağının akışı içindeydi. Ve Dünya-Tininin Özgürlüğe yürüyüşünde, Avrupa Orta Çağlarının zifiri karanlık yüzyılları ile karşıtlık içinde, Tarihi pırıl pırıl aydınlık tutan bütün bir uygarlık birikiminin kalıtçısı ve temsilcisiydi.

Osmanlı Tininin özsel olarak bir gelişim Tini olduğunun, Özgürlük İlkesini özümsediğinin ve gerçekleştirdiğinin kanıtı modern Türkiye Cumhuriyetinin kendisidir. Bu Cumhuriyet ne boşlukta doğmuş, ne de gökten inmiştir. Ancak ve ancak onu üretmeye yetenekli bir tinin ürünü olabilirdi. Ve sağlamlığının kanıtı Devrim sonrası Fransasının bile yaşamaktan kaçınamadığı Restorasyonlar gibi kararsızlıkların modern Türk Cumhuriyetinin tarihinde yaşanmamış, Özgürlük sürecinden hiçbir sapmaya izin verilmemiş, geleneğin ve boşinancın zorbalığının her zaman gerektiği gibi durdurulmuş olmasıdır. Bir evrensel nesnel İlke öznel bireyselliklerin üzerinde ve üstünde durur, ve ussallığı ile onların henüz gizil olan ussallıklarının etkinleştiricisidir. Yeni bilinç başlangıçta ne denli zayıf, sınırlı, ve eski olanla kuşatılı olursa olsun, yalnızca ve yalnızca ussallığının gücü ile zaman içinde bütün bir kültürel dokuyu yakalar, törel yaşamı baştan sona yeniden biçimlendirir, çünkü bir yandan ussal olanın Hakkı onun istencini en güçlü kılarken, öte yandan eski olan kendinde yeni olana duyulan özlem, kendini ona adamak için direnilmez itkidir. Tarihin bütün bir sürecinin kendisinin tanık olduğu gibi, Özgürlük İlkesi ve ona bağlı bütün bir moral, törel ve politik gelişim direnilmezdir, çünkü bu İlke insanın yalnızca ve yalnızca gelişmeye yetenekli olan özsel doğasının kendisidir. Gelişme bir gizilliğin edimselleşmesidir, ve gizillik edimselleşecek olduğu için gizilliktir. Osmanlı İmparatorluğunun Türkiye Cumhuriyetine dönüşümü onun kendi içinde geliştirme yeteneğinde ve istencinde olduğu ilkenin kaçınılmaz vargısıydı.

...
II. Mahmud'un Yeni Sarayı, 1830. (Gravür T. Allon tarafından.) Bugün yeri Çırağan Sarayı tarafından doldurulan bu benzersiz klasik sanat yapıtı G. Amira Balyan tarafından tasarlanmıştı.
.
 

Felsefesiz bilinç Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerine baktığında yalnızca hüzünlü bir yıkılış öyküsü görür, çünkü önünde yatan realiteyi anlaması için gereken özgürlük kategorilerinin bilincinden yoksundur. Oysa Osmanlı İmparatorluğu tam bu çöküşte bir kuruluş, tam bu yokoluşun kendisinde bir yeniden varoluş olduğunu dolaysızca gösterir. Modern Türkiye Cumhuriyetinin doğuşu bir tansık, anlaşılması güç bir bilmece değildir. Tarihte ancak ussal olan, ancak varolma hakkını daha şimdiden saltık hakkı olarak kazanmış olan edimselleşir, çünkü Tarihin kendisinin özünlü ussallığı, onun ereksel süreci onda edimselleşecek olan içeriğin de ussal olmasını gerektirir. Edimselleşecek olan şey ilkin yalnızca ve yalnızca bir İlke, henüz yalnızca birkaç bilinci kavramış olan İdeadır. Osmanlı Tininin hayranlık verici yanı onu bir İmparatorluk olarak ortadan kaldıracak İlkeyi özümsemede gösterdiği kararlılıkta ve onu yaşama geçirmede gösterdiği coşkuda ve uygarlıkta yatar. Bir ilke ancak onu almaya, onu özümsemeye ve onun uğruna değişmeye hazır olan bir Tin tarafından alınabilir. Ve bir Tin ancak almaya yetenekli ve hazır ve istekli olduğu ilkeyi alabilir. Napoleon İspanyollara zorla Cumhuriyetçi bir anayasa dayatmayı başaramadı. Başaramazdı, çünkü o tin özsel olarak değişime uygun değildi ve bütün bir modern tarihi boyunca yine bir boyuneğme İstenci olarak yalnızca Özgürlük için nasıl isteksiz olduğunu sergiledi: Özgürleşmesi o katı, aşırı katı geleneksel biçiminde yitmesi demek olacaktı. Osmanlı Tini ise, Avrupa'nın çoğu ile karşıtlık içinde, daha doğuşundan kendini Dünya Tarihine bağlayan ve böylece değişime ve gelişime açık kılan bir özgürlük ve ussallık Tiniydi. Bugünün tini onu kavrayamayışında yalnızca bugün bile o uzak geçmişin kategorilerinin ne kadar gerisinde kaldığını ele verir.

Osmanlı Tini tüm o yıkılış ve çöküş sürecinde aynı zamanda bir modernleşme süreciydi, çünkü modernleşme salt dışsal bir görünüş, örneğin salt teknolojik bir biçimleniş değil, ama özsel olarak duyunçta ve istençte başlayan bir ussallaşma ve özgürleşme sürecidir. Değişmeyi, eskimiş gelenkeçi benlikten vazgeçmeyi, yeni ve özgür bir karakter kazanmayı göze olabilmeyi gerektirir. Bu yüzden bir dışsal dayatma ve zorlama sorunu değil, ama özsel olarak içsel bir eğilim ve yatkınlık sorunudur. Ve Özgürlüğün karakterin saltık temeli olması ölçüsünde, aynı plastik değişim yeteneği törel karakter idealini gerçekleştirmenin biricik zeminidir. Osmanlı Tini değişmeye ve yenileşmeye nasıl yatkın olduğunu başka herşeyden önce kendi plastik tininden şekillendirdiği ve modern Özgürlük ve Erdem karakterinin hayranlık verici örneği olan Mustafa Kemal’de ve onun Tarihin kendisini onurlandıran eyleminde tanıtladı. Tıpkı Osmanlı Devletinin kuruluşunda olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti de değişime dirençli gelenekçi ve etnik bağnazlığı reddetti, kendini özgürce modern Batı Kültürüne açtı, ve büyüklüğü ile insanlığın kendisini büyüten o dünya-tarihsel kahramanın dehasıyla ilkin çağdaş uygarlığın bütün bir birikim ve kazanımına ulaşma, bir kez daha Dünya Tarihine katılma hedefine yöneldi.

Tarihin yinelemeden oluştuğu, ya da giderek zaman zaman geriye bile dönebildiği, zaman zaman saatlerin 100 yıl geriye alındıkları gibi paniklemeler Özgürlüğü anlayamayan, Gelişimi anlayamayan, kendi içinde özgür ve ussal olmayan ideolojik bilincin karakterine, modern Aydına özgüdür ve onun salt özgür olmamaktan doğan korkusuna anlatım verirler. Türkiye Cumhuriyetinin özünün Özgürlük olduğunun en çarpıcı kanıtı ne kuruluşunda ne de daha sonra hiçbir zaman ve hiçbir ideoljiye izin vermemiş olmasıdır. Erdem hiçbir zaman despotizme yenik düşemez. Özgürlük ussal istencin, modern Devletin özüdür. Ve bu bilinç bir kez kazanılır kazanılmaz, bir ulus bir kez özgür olur olmaz, bir kez Özgürlüğün, İstencin Yaşam ile, Varoluş ile bir olduğunu anlar anlamaz, onun Yürekliliği sonsuz olur. Bu gerçek Yüreklilik, bu saltık Yüreklilik yalnızca ve yalnızca Erdemden, Özgürlük karakterinden gelir. İdeoloji ise korkaktır, ve özgürlükten korkusuna uygun olarak despotiktir, ve bu paranoid varoluşunda tanıdığı ve anladığı biricik yöntem şiddettir.

Modern Türk Tininin doğuşu Anka Kuşunun küllerinden hiçbir değişime uğramadan yeniden doğması gibi birşey değildir. Salt bir yineleme öyküsü olan ve buna göre yalnızca değişime direnişi simgeleyen bu Doğu mitinin tutucu tonu ile karşıtlık içinde, Osmanlı Devletinin ortadan kalkışı yeni ve daha yüksek bir Devlet biçiminin doğuşu oldu. Dahası, bu Devlet bütün bir Tarihin çağlar boyunca uğruna çabaladığı biricik gerçek Ereğinin, Özgürlüğün eksiksiz bilinci ve ödünsüz istenci ile kuruldu. Bu olgu gururla Türk Devrimi diyeceğimiz şeydir, çünkü yeni Devlet özsel olarak bireysel ve toplumsal gelişimin önündeki her engeli kaldırmaya belirlenmiş gerçek ussal İstencin anlatımıdır. Bütün bir eğitimsiz halkın bu İlkenin ussallığına yükselmesi, varoluşunda Özgürlük, Hak ve Türenin anlam ve değerini yaşaması, kendini insanın gerçek özünde, gerçek biçiminde ve böylece gerçek değerinde yeniden şekillendirmesi — bunlar İlkenin onu bir İlke yapan Ereğidir. Ve Erek erişilecek olduğu için Erektir, çünkü Özgürlük Tinin tözü, özü, onun saltık yazgısıdır.


Birşey ancak kendinde gizil olarak kapsadığı şeye, kendi başkasına, kendi karşıtına dönüşebilir.

Eğer "Osmanlı Tini = Osmanlı Tini" denklemi doğru olsaydı, eğer Osmanlı Tini kendinde kendi başkası olmasaydı, bu imparatorluğun kulları, kadıları, medreseleri, yeniçerileri, milletleri, reayası vb. ile sonsuza dek sürmesi demek olurdu — tıpkı Çin gibi, Hindistan gibi, aslında bütün bir Asya gibi değişmeden, gelişmeden, eskimeden her zaman yeni (ya da her zaman eski) kalması demek olurdu. Ama Osmanlı Tini kendinde başkalaşma, değişme ve gelişme yeteneği ile donatılıydı, çünkü Osmanlı Tini Duyunç ve İstenç Özgürlüğüne ve böylece gelişmeye açık bir tindi, çünkü bir göçebe kültürü değil, ama özsel olarak Klasik Tinin ürünüydü. Bu dünya kültürü ile bütünleşerek ve onu özümseyerek büyüyen ve böylece gerçekte onu ve onunla birlikte Dünya Tarihinin kendisini büyüten bir tindi.

...
Osmanlı Kaligrafisi  

Tarihsel olarak önemli olan Duyunç ve İstenç Özgürlüğüdür, çünkü Özgürlük değişimin ve gelişimin sonsuz enerjisidir. Tarihin anlamı, gerçeği, ereği — ki tümü de bir ve aynı şeydir — İstencin açınımından başka birşey değildir, öyle ki Tin bu kendi dışlaşmasında kendini tanıyabilsin, kendinde ne olduğunu bilebilsin. Tarih insan varoluşunda geçici olan, onda sonlu olan şekillerin bir sürecidir, öyle ki değişken, akışkan, ereksel olabilsin. Tarih böylece bu açılımların muazzam tablosunu betimleyen bir İstençler gösterisidir ki, orada eylemsiz bir uyuşukluk içinde yatan devasa tinselliklerin değil, ama erdemli ve dirimli ve yürekli olanın, Eylemde bulunanın, tarihsel törellikleri devindirip dönüştürenin önemi vardır. Tüm gizilliğini yüzyılların sonluluğuna döken Dünya-Tini bu dışlaşmasında yalnızca ve yalnızca kendini ortaya koyar ve kendini tanır, kendini büyütür ve kendi büyüklüğünü sergileyerek kendi sonsuz içeriğinin bilincini kazanır. Geçici olmaya, bir moment olmaya belirlenmiş bu bütün süreç için gereken tek şey ve her şey Özgürlüktür.

Felsefesiz bilinç kendisinin parçası olduğu görüngünün ötesini algılayamaz ve olgunun kavramına ulaşmayı başaramaz. Hiçbir zaman Tarihte özsel olarak neyin yer almakta olduğunu, kendisinin sürecin neresinde durduğunu, hangi politik akıntılara kapıldığını bilemez. Tarihte dinginliğin, değişime direnmenin ve böylece yalnızca kendini yineleyip durmanın biricik tarihsel anlamı tarihsel-olmama gibi olumsuz bir anlamdır. Böyle Tinlerin edimsellikleri salt bir görünüş, salt birer yanılsamadır, ve tarihsel varlıkları tarihsel yokluklarından daha önemli değildir. En sonunda, Dünya-Tarihi ile ilişkileri kendi istençlerine aykırı olarak kurulur ve bu düzeye dek yazgıları başkaları tarafından belirlenir ve değişime daha yüksek, daha özgür, daha güçlü kültürlerin egemenlik alanları olarak açılmaktan kurtulamazlar.

Osmanlı Tini bize bu daha ötesi olmayan sonsuz kalıtı, bu Özgürlük Tinini, Özgür İstenci ve Özgür Duyuncu teslim etmiştir. Bundan daha değerli ve anlamlı bir tarihsel armağan olamaz çünkü saltıktır, kendi kendisinin koşulu, kaynağı ve enerjisidir. Daha ötesini istemek olanaksız ve gereksizdir. Bu bütün bir Doğuda hiçbir zaman olmayan ve bugün de o tine bütünüyle yabancı kalan saltık Haktır. İstencim başkasının değilse özgürümdür, ve Duyuncum ister din, ister yasa, ister töre, ya da ne olursa olsun saltık olarak hiçbirşeyin bilinçsiz belirlenimi altında değilse ve kendini yalnızca ve yalnızca kendi ussallığımdan belirliyorsa ve her kültürel içeriği ilkin usumun nesnel yargısı altına getiriyorsa özgürümdür. Erişilmesi tarih-öncesinin yüz binlerce ve Tarihin kendisinin binlerce yılına patlamış olan bu kavrayış bütün bir tinsel varoluşun, bütün bir kültürün ve uygarlığın ulaşabileceği en son erektir, çünkü sonsuzluğun kendisi, erişilmiş öte-yandır. Milyonlarımızın Özgürlüğü özümseme, kendi sonsuz değer, yeti, ve yeteneklerinin bilincine varma süreci bundan böyle Zamanın işidir, ve süreç boşinanca bağlı ve ideolojik şiddete bağlı tüm despotik-arkaik kalıntıların silinmesi için usun eğitsel, uygar, barışçıl savaşımıdır.

...

Ulu Cami, Bursa

 

Osmanlı tini Türk tininden daha çoğuydu. Gerçekte, bütünüyle başka, bütünüyle yeni bir Tindi. Roma kalıtını, böylece Helenistik ve Helenik kalıtı varlığında özsel olarak kapsıyordu. Böyle olduğu için Dünya-Tarihine aitti ve olguların kendilerinin de tanıtladığı gibi bu Tarihin kendisinin sürekliliği için ve erekselliği için zorunlu bir evreydi. Osmanlı İmparatorluğunu silin, bütününde modern evreyi de silersiniz, çünkü Osmanlının (ve hiç kuşkusuz ondan önce Selçukluların) kalıt aldığı ve geliştirip koruduğu uygarlık birikimi olmaksızın geriye ne bildiğimiz biçimiyle Rönesans ve Reformasyon kalır, ne de dolayısıyla Aydınlanma ve Devrim. Geriye Avrupa'nın zifiri karanlık Orta Çağları, Helenik-Helenistik kalıtı yadsıyıcı ve edimsel olarak yokedici bir Hıristiyanlık kalır. Avrupa bütün bir uygarlık gerecini dışarıdan ödünç almak, kendini yabancısı olduğu kültürlerin imgesinde biçimlendirmek zorundaydı. Avrupa'nın ne felsefesi ne de bilimi, ne inancı ne de ahlakı, ne şiiri ne de adına yaraşır bir mitolojisi vardı, ve Roma'nın çöküşünden sonra yüzyıllarca bir Devlet adını taşımaya uygun bir politik örgütlenişe ulaşamayacak bir barbarlık alanı olarak kaldı. Katolik Kilise insan Duyunçlarını, dolayısıyla İstençlerini bastırarak yalnızca Avrupa'nın karanlığını daha da kararttı. Charlemagne bir imparatorluk gibi birşey kurma girişiminde bulunduğu zaman 'Kutsal Roma İmparatorluğu' denilen bu sözde Devletin onun için gereğinden öte büyük olan bu adı bile yabancı kökenliydi. Kurulmasıyla parçalanması bir oldu ve böyle güçsüz, böyle erksiz, böyle türesiz bir Reich olarak varlığı her zaman yokluğu ile eşitti. Yüzyıllar boyunca, Avrupa feodaldi — yani yasasız, yani türesiz, yani haksız, tek bir sözcükle Devletsizdi. Kıtanın yabanıl tininde, Duyunç henüz bir ahlaka, İstenç henüz bir törelliğe yetenekli olacak denli büyümüş ve olgunlaşmış değildi. İstenç kendini ancak şiddetin ve zorbalığın terimlerinde, ancak feodal olarak anlatabiliyordu. Karanlık Çağlar sözü boşuna söylenmiş değildir. Latinler karanlığa gömülü kalmayı sürdürürken, ve Slavlar aydınlığı düşlerinde görecek kadar bile tanımazken, Germenler bütün bir kültürlerini, dinlerini, felsefelerini, bilimlerini, sanatlarını, giderek İmparatorluklarının adını bile dışarıdan, yabancı kültürlerden ödünç aldılar. Ve belki de bu yüzden daha sonra da yalnızca almayı bildiler — ve hiçbirşey vermeksizin yalnızca dünyanın kaynaklarını değil, ama insanlarını da talan ettiler. Avrupa'da Reformasyon Duyuncu ve İstenci özgürleştirmeye başladığı zaman, yeni tin ilk olarak İslamik tinin hazırlayıp sunduğu bütün bir uygarlık temelini özümseyerek başladı. Tıp, Gökbilim, Felsefe Batıya Helenik dönemde olduklarından çok daha yüksek biçimlerde ve ayrıca bütünüyle özgün katkılarla birlikte geldiler. Analitik Geometri ve Kalkülüs İslamik Matematik olmaksızın Descartes ve Leibniz'in tüm dehalarına karşın geliştirilemezdi. Öte yandan, İslamik tin dünya-tarihsel özünde Helenistik kültürün ve Roma kültürünün bir sürdürülmesi olsa da, ve tarihsel gücünü ve önemini özsel olarak bu kültürü özümsemesinden türetmiş olsa da, insan sorununu bir öte-dünya sorunu olarak görmesinde tarihsel değildi ve gelişime ve değişime karşı çıkmadıysa da Usu dünyasaldan uzaklaştırdı ve kendini tarihten ve gelecekten silme noktasına indirgedi. Tarih yorgunu İslamik Tin, tüm duyunç özgürlüğüne karşın, insanı en yüksek olarak değil, ama yalnızca boyun eğmesi gereken değersiz, önemsiz, eylemsiz kul olarak gördü. İslam gizemciliğin, tekkeciliğin elinde uyuşurken, gelenek erdemin yerini aldı. Birey bireyselliğinin kendisini yitirdi. Osmanlı Batılıydı, Tarihe her zaman istencinin bir uzantısı olarak baktı, ve sonuna dek dünya-tarihsel önemleri ve değerleri olan bireysellikler yaratmayı sürdürdü. Son ürünü onu ortadan kalkışında bile büyük gösteren ve dünyayı hayran bırakan bir başyapıt oldu.

...

Osmanlı Kemerleri

 

Osmanlı daha başından, daha kuruluşundan Batılıydı, Tarihte diri olan, değişen, gelişen biricik kültürdü, çünkü Helenik-Helenistik tin ile ve Roma-Bizans tini ile, Batı anlatımının tözsel içeriği olan, bütün bir Dünya Tarihinin özsel dayanağı olan bu birikim ile şekillendi. Bütün bir Asya'da ve bütün bir Avrupa'da dirimli olan biricik insanlık alanında, Dünya Tarihinde sağ kalmış ve henüz yüreği çarpmakta olan biricik kültür alanında insanlığın bütün bir geleceğini bütün bir geçmişine bağlayan bir Devlet olarak doğdu ve İstenci ile, Türesi ile, Erdemi ile uygarlığın kendisinin sürekliliğinin, akışkanlığının ve böylece varoluşunun biricik güvencesi oldu. 'Batı' sözcüğü bir yön belirlenimi değil, ama Tinin varoluşunda dingin kalmayıp devimde olanı, değişmekte, gelişmekte, yaşamakta olanı anlatan plastik bir anlatımdır. Ve insanlığın bütün bir tarihsel sürecinin bir süreklilik olduğu düzeye dek, 'Batı' anlatımı onun kesintisiz 'Şimdi'sini özetler, böylece Dünya-Tarihi Kavramının içeriğinin BÜTÜNÜNÜ kucaklar. Bütün bir Asya ve Afrika bu dinamizmin dışındadır. Osmanlının bu dünya-tarihsel konumu ve önemi ile karşıtlık içinde, Anadolu Doğulu kaldı, değişime, gelişime karşı bugüne dek direncini sürdüren, olduğu biçimiyle kendinden hoşnut bir dinginlik tini olarak sürdü — bilgisiz, istençsiz, amaçsız, ve üstünde oturduğu uygarlık topraklarına ilgisiz, değişmeyen ve gelişmeyen bir boyuneğme tini olarak. Osmanlı dilinde, mimarisinde, şiirinde, üniversitesinde, Devletinde değişime, yenileşmeye bütünüyle açıktı ve sürekli olarak değişti, yenileşti, büyüdü. Anadolu’daki Türk boyları ise Doğulu kaldılar, ve eğitimsiz özlemleri ile Sufi Gizemciliğine sarılırken ve pozitif duyusal öğelere ve kutsal imamlara dayalı Şiiliğe dönerken, Dünya-Tininin Hakkı böyle boşinançların üstünde ve ötesinde dünya-tarihsel eylemlere yönelen ussal Osmanlı Tinindeydi. Anlam, önem, gelişim, büyüklük Klasik Tine özgüdür, ve bu Ussallık, Özgürlük ve Erdem Tini şimdi Osmanlının özüydü.

...

 

 

 

"Duyunç Özgürlüğüne asla karışılamaz, çünkü bu bireyin doğal haklarının en önemlilerinden biri olarak kabul edilir. ... Her birey istediğini düşünme, istediğine inanma, kendine özgü politik bir düşünceye sahip olma, ait olduğu bir dinin gereklerini yapma ya da yapmama hak ve özgürlüğüne sahiptir. Kimsenin düşüncesine ve duyuncuna egemen olunamaz. Türkiye'de her yetişkin dinini seçmede özgürdür." (Mustafa Kemal)


...
Augustus.
İlk Roma İmparatoru
 

Osmanlı bu plastik değişebilme Özgürlüğü ile geleneği bir yana atmayı, modernleşmeyi, ussallaşmayı, dönüşmeyi başardı, ve Tarih oldu. Cumhuriyet Tini bu çabanın bilinçli, düşünceli, ve İstenci çelikten olan direnilemez kalıtçısıdır, çünkü daha yükseği olmayan Özgürlük, Hak ve Erdem bilinci üzerine kurulmuştur, Özgürlük bilincinden yoksunluğun anlatımı olan ideolojik despotizm üzerine değil. Osmanlılar tarihte neyin erdemli, anlamlı ve insana yaraşır olduğunu kavrayacak denli erdemli, kavrayışlı ve onurluydular. Hiçbir zaman Devleti özgürlüğünden yoksun bırakacak bir ideolojiye dönülmemesi olgusunun kendisi Osmanlının Doğulu olmamasının sonucudur. Ancak ve ancak Özgürlük bilinci değişimin, yenileşmenin, modernleşmenin olanağıdır, ve Özgürlüğünü, yani kendi Duyuncunu ve İstencini kazanmış, ilk kez gerçek Kendisi olmuş Tinin yazgısı bundan böyle değişimden, ama ussal değişimden başka birşey olamaz. Avrupa'da modernleşme ve özgürleşme istencine karşı her direniş durumunda olduğu gibi Türkiye'de de geleneğin ve boşinancın, ideolojinin ve şiddetin değişmeye ve gelişmeye karşı direnişi düşüncesizdir, inançsızdır, ve boşinancın kendisi gibi boştur. Böyle despotik artıklar bir yandan yeni ve özgür olana karşı, ama öte yandan ve çok daha belirleyici olarak kendi içlerindeki yenileşme ve özgürleşme itkisine karşı savaşmak zorunda kalırlar. Özgürlük Bilinci ve İstenci bir kez kazanıldıktan sonra kölelik ve boyuneğme sonsuza dek yiter, tıpkı tek Tanrıya inanç kazanılır kazanılmaz bir daha yontuların, imgelerin önünde diz çökmenin, onlara tapınmanın başarılamayacak olması gibi.

...
Fatih Sulhtan Mehmet  

Doğunun bildiği yalnızca Birin, yalnızca Despotun özgür olduğudur. Evrensel Özgürlük ilkesi Asya'da değil, değişmeden sonsuza dek sürmeye ayarlanmış Hin Kast Dizgesinde ya da Çin imparatorluk dizgesinde değil, Batıda, Avrupa'da bilince yükselmiştir. Buna göre Özgürlüğe bağlı tüm belirlenimler — Türe, Bilgelik, Yüreklilik, Ilımlılık olarak Erdem — başka bakımlardan gözalıcı bir güç ve görkem sergileyen Asya kültürlerine yabancıdır. Modern Batı Tini ise — eğer 'Batı' sözcüğünü anlatması gereken Kavram içinde alırsak — evrensel Yurttaş Özgürlüğünün anlatımı ve bunun ereksel sürecidir. Özgürlüğü bütüncül yadsımayı sürdürmesinden ötürü, Doğunun modern dönemdeki tüm değişimi ve başkalaşımı bir ilerleme değil, ama yalnızca bir bozulmadır. Çünkü Batı olgusallığını belirleyen ve şekillendiren ussal törel belirlenimler Doğunun bugün de despotik kalmayı sürdüren bilinci tarafından görülemez, algılanamaz ve kavranamazken, Doğu Batıda yalnızca kendi arkaik imgesine uygun olanı, her zaman çok iyi tanıdığı despotik artıkları, ideolojiyi, şiddeti, genel olarak erdemsiz olanı görür ve onları özümser. Felsefesinde de düşüncesiz ve değersiz olanın, pozitivizmin ve nihilizmin ötesine geçemez. Despotizm teknolojiye, özdeksel ilerlemeye öykünebilse de, Özgürlüğe, tinsel büyümeye, gerçek moral ve törel, bilimsel ve estetik kültüre öykünemez. Modernleşmeyi insanın özünde, Duyunç ve İstenç Özgürlüğünde değil, ama dışsal görüngülerde anladığı düzeye dek, Doğunun değişimi Batının ancak dışsal bir imgesini üretmekten öteye geçmez. Ve Doğu, özünde despotik ve mitolojik kaldığı sürece, bu salt dışsal — salt teknolojik ve ideolojik — başkalaşımdan daha çoğuna yetenekli değildir. Doğunun erdemsizliği Batıdan ancak orada da erdemsiz olanı özümseyebilir. Aynılar aynıları bilirler, ve başkasının özgürlüğünü ancak kendisi özgür olan tanıyabilir ve sayabilir. Bu düzeye dek Doğunun değişimi Doğu olmaya son vermesinden daha azı ile olanaklı değildir. Doğunun (ve Afrika ve daha başka geri kalmış bölgelerin) geriliği hiç kuşkusuz insanlarındaki ırksal bir gerilik değildir ve milyonların tarihsel olarak edilgin olmaları sonsuza dek öyle kalacak olmalarını imlemez. Bu düzeye dek kültürel geriliğin saptanması incitici olmamalıdır.

...
Ingres, Odalık ve Bir Köle  

Duyunç ve İstenç Özgürlüğü olarak, böylece doğruyu ve eğriyi özgürce belirleyebilme, böylece doğru olanı isteyebilme ve yapabilme ve eğri olandan kaçınabilme yetkinliği olarak Modern Tin boşlukta doğmamıştır: Tersine, bütün bir Dünya-Tarihinde insanın başardığı estetik, moral ve ussal gelişimin kalıtçısıdır. Ama ilkeyi kalıt almak dolaysızca onu edimselleştirmek demek değildir, ve geleneğin ve geriliğin direnci ile savaşım Batının tarihsel gecikmişliği ölçüsünde barbarca olmuştur. Gene de, Batı kendisine karşı verdiği savaşımda, kendi modernleşme sürecinde özgürdür ve Özgürlük ussal insanın engellenemez yazgısı, ertelenemez Ereğidir. Tüm insanların özgür doğdukları, eşit oldukları, ve usun bütün bir varoluşun biricik belirleyicisi olduğu bilinci, bütün bir geleneksel kültürü eskiten bu kavrayış bizim de parçası olduğumuz bu Tine aittir — despotik Çin’e, ya da Kast dizgesini bugün bile sürdüren Hindistan’a değil. Batının yazgısı onun ilkesidir — 'Tüm insanlar özgür doğar" —, ve bu ilkenin savaşımı henüz Batının kendisinin kurtulamadığı liberalizm ile, onun entellektüel koruması nihilizm iledir — ahlakında ve politikasında, biliminde ve felsefesinde kendini dolaysızca sergileyen göreci irrasyonalizm. Batı henüz sömürebilen, heüz yokedebilen, henüz aldatabilen bir kültürdür.

...
Osmanlı Tuğrası, Topkapı Sarayı  

Kendi insan doğasından başka hiçbir sınır tanımayan bu Özgürlük bilinci salt bu yüzden insanın estetik, moral ve bilişsel karakterinde kesintisiz bir gelişme istencidir ve tarihsel olarak önemli olan budur, henüz ne düzeye dek gelişmemiş olduğu değil. Batının ilkesi Duyunç ve İstenç Özgürlüğüdür, ve önemli olan bunun ne düzeye dek gelişmediği değil, ama güdüsünü ve gücünü kendi içinde bulan bu moral gelişmenin önünde kendi özselliğinden başka hiçbir sınırın, hiçbir dışsal belirlenimin olmamasıdır. Önemli olan uygarlıkla geç tanışan Batının özgürlüğünü kötüye kullanmayı bugün de sürdürmekte olması, ya da Türkiye’nin henüz bu modern kavramın tüm olanaklarını gerçekleştirmemiş olması değil, ama değişimde süreklilik ve bunun içsel ve özsel, moral ve ussal olmasıdır. Önemli olan ilerleme, değişme ve gelişme için Özgürlük İstencinin yayılmakta ve derinleşmekte olmasıdır. Tarih tersinmez — kendini yinelemesi bütünüyle bir yana. Çünkü tarihsel olan ortadan kalkabilendir, ve ortaya çıkan ise Tarih olmuş olanı kendi içinde kapsar ve ondan daha çoğudur. Tarihsel anlamı ve önemi olmayan biteviye kendini yineleyendir. Ortadan kalkmayan Tarih olmayandır — insanı insana yaraşmayan ve yakışmayan geri kültürel biçimler içinde tutandır.

...
Osmanlı İmparatorluğu, 1798  

Modern dönemin niteliği Özgürlük bilincinin kazanılmış olmasında yatar. Bu bilinç baştan sona onun tarafından belirlenen kültürü herhangi bir aşamada dinginleşmeye değil, tam tersine tüm gizilliğini edimselleştirmedikçe değişimi sürdürmeye ve gelişmeye son vermemeye belirler. Modernleşme bir Süreç, bir Oluştur. Ve Usun Oluş Süreci olduğu için, Ereği Özgürlüğün gerçekleşmesinden daha azı değildir. Özgürlük Bilinci ve İstenci bir kez kazanıldıktan sonra değişim bir daha geri alınamayacak bir yolda gerçekleşmiştir ve geriye dönüş o düşü görenin bile inanmayı başaramadığı bir düştür.

Modern Cumhuriyeti kuranlar Türe ve Eşitlik, Bilgi ve Erdem kavramlarına sarılmış ve Avrupa’da gelişmekte olan o aynı Özgürlük Tinini paylaşan Osmanlılardı. Osmanlı Tini Kendi tarihsel dönüşümünde bütün bir Türk tini için değişmenin — Gerçeği, Doğruyu ve Güzeli özgürce amaçlamanın, insanın Oluş sürecinde daha öte ilerlemenin, insanımızı bugün bile ölü yüzyılların geriliği ve bilgisizliği içinde tutmayı sürdüren o erdemsiz gelenekten çekip çıkarmanın — olanaklı ve kaçınılmaz olduğunun çürütülemez tanıtını verdi.

{ÖN NOTLAR:
1) Modernleşme Duyunç Özgürlüğü Temelinde İnsanın Gerçek Karakterine Doğru Gelişim Sürecidir.
2) Tikel Dinlerin Kavramlarını bir yana bırakmak ve onları onlar adına yapıldığı ileri sürülen eylemlerden tanımlamaya çalışmak yakışıksızdır.
3) Dinadamları sınıfının tarihsel anlam ve önemi bu kişilerin kutsallıkları, yanılmazlıkları, birey ve Tanrı arasında aracılık yapmaları gibi boşinançlarda yatar. Bu ilişki biçiminde bireysel Duyunç büyümez, çocuk kalır, çünkü Doğruya ve Eğriye onun adına karar veren dinadamının tanrısal yetkesi karşısında özgür değildir, kendisi olmaya doğru eğitilemez.

Osmanlı ve Anadolu ayrımı moderleşme ve gelenekçilik ayrımı ile bir ve aynıdır. Anadolu Türk boyları etnik kimlikleri ile kendilerini kaçınılmaz olarak kozmopolitan Osmanlıdan ayırırken, giderek ona karşı sık sık düşmanlık eylemleri sergilerken, Osmanlı — örneğin halkı salt bir ayaktakımı olarak gören Avrupa Aydınlanması (Voltaire vb.) ile karşıtlık içinde — modernleşmenin bütün bir toplumu kucaklaması zorunluğunun bilincindeydi. Yalnızca evrensel eğitimin örgütlenmesi çabalarına bakarsak, İmparatorluğun ortadan kalkış günlerinde bile İmparatorluktaki okulların sayısı 36.000 kadardı. Modernleşmenin özsel olarak insan Duyuncunda ve İstencinde gerçekleştiği düzeye dek, Modernleşme kavramında onun bütün bir kültürü kapsamasının önüne geçilmesini gerektirecek, onu tikel bir kümeye sınırlama eğiliminin doğmasına yol açacak hiçbir içerik yoktur. Bu eğilim ön-modern kültürün kendisinden başka birşey değildir. Osmanlı modernleşmesi bu bakımdan Avrupa'nın Katolik ve Ortodoks alanlarındaki modernleşme süreçlerine yönelen özeksel devlet girişimlerinden ayrılır. Osmanlı — örneğin Rus Çarlığı ile karşıtlık içinde — modernleşmeyi hiçbir zaman yalnızca uygulayımsal ve askeri bir süreç olarak algılamadı.

Sünniliğin bir dinadamları sınıfının varoluşuna izin vermemesi ölçüsünde, Anadolu'da Modernleşmenin evrensel ölçekte gerçekleşmesinin önüne geçebilecek biricik etkili engellemeler Anadolu'da DUYUNÇ özgürlüğünün önündeki dinadamlığı sınıflarını kucaklayan dinsel mezheplere aittir (Şiilik ve Hıristiyan Ortodoks mezhepleri).

Gerçekte, modernleşme Devlet tarafından belirlenen bir süreç olmaktan çok, özsel olarak milyonların bilinçlerinde, duyunçlarında ve istençlerinde yer alan bir dönüşümdür. Devletlerin modernleşmeye öncülük etmeleri, giderek bu amaçla zora başvurmaları ancak halkların böyle dönüşüme isteksiz olduğu durumlarda gözlenir (örneğin Çarlık Rusyası ve Sovyetler Birliği, Çin; bir Kast dizgesi olan Hindistan'da modernleşmenin başlaması ise bütünüyle Batının etkisine bağlıydı, çünkü özeksel bir iç devlet yoktu).

Osmanlının Paradoksu. İmparatorluğun modernleşme yoluyla yeniden diriltilmesi kaygısı politik olarak geçerli değildi. Kavramsal olarak, bir İmparatorluğu modernleştirmenin onun dağılmasında sonlanması kaçınılmazdır, çünkü İmparatorluk kavramı tekil İmparatorluk İstenci üzerine dayanırken, modern Devlet kavramı evrensel Yurttaş Özgürlüğü kavramının politik anlatımıdır. Realite Kavramı izler, eş deyişle realite Kavramın kendine dışsal belirlenim vermesinden başka birşey değildir.

 

ÇALIŞMA SÜRÜYOR, MAYIS 2007}.

 
     
    (Published with permission
© Nancy Stahl)

 
  Hegel’in Tarih Felsefesi — Arkasöz, 2006
Aşağıdaki metin Hegel’in Tarih Felsefesi’nde (Vorlesungen Über Die Philosophie der Geschichte) Arkasöz olarak kapsanmaktadır.
 
     
 

 

Hegel'in Tarih Felsefesi
AZİZ YARDIMLI

Hegel’in Tarih Felsefesi üzerine 1822-23 ile 1830-31 arasında verdiği derslerin ilk düzenlemesi felsefecinin ölümünden sonra 1837’de Eduard Gans tarafından ‘Tüm Yapıtlar’ın [Vollständige Ausgabe] parçası olarak yayımlandı. Bundan sonra eldeki tüm gereç 1847’de öğrencilerin ders notlarını Hegel’in kendi elyazmaları ile bütünleştiren Karl Hegel tarafından bir kez daha düzenlendi. Ve bunu Georg Lasson tarafından Hegel’in yapıtlarının ‘Eleştirel Yayım’ının [Kritische Ausgabe] bir bölümü olarak hazırlanan bir başka düzenleme izledi. Tüm bu çabalar doğal olarak eldeki felsefi içeriği yalnızca dışsal olarak toparladılar ve Hegel’in Tarih Felsefesi açıktır ki bu yapısıyla ona verilebilecek son biçimi kazanmış olmaktan uzaktır. Gene de bunun nedeni yalnızca çalışmayı yayıma hazırlayanın Hegel’in kendisi olmaması değildir. Hegel yaşamı boyunca içeriği sürekli olarak geliştirdi, yeniden düzenledi ve onu ideal kurgul biçime ulaştırmaya çalıştı. Ve yalnızca Tarih Felsefesi’nin değil, ama Mantık Bilimi de içinde olmak üzere bütün bir Ansiklopedik Dizgenin bir oluş sürecinde olması Felsefe Tarihinin işinin henüz bitmediğini, Logosun insan bilincinde açınmasının henüz tamamlanmış olmadığını gösterir. — Bu çeviri Karl Hegel’in düzenlemesinden yapıldı.

* * *

Hegel’in Tarih Felsefesi ussal dizgesinden yapılan bir çıkarsamadır. Bu çözümlemenin herhangi bir öznel bakış açısına ya da dışsal amaca güdümlü olduğunu düşünmek felsefesinin dizgesel doğasını yadsımak, aslında onu göreli bir bakış açısına indirgemek olacaktır ki, en hafif bir deyişle felsefe görünüşüne bürünen sıradan Anlağın tutumudur. Eğer Hegel’in kimi tikel noktalarda yöntemli çıkarsama ile çeliştiği düşünülürse — ki pekala olanaklıdır —, bu önesürümün kendi nesnelliğini aklaması, öznel bir görüş olmaya son vermesi, görelilikten kaçınması gerekecektir ki, tam bu yolla yadsıdığını ileri sürdüğü şeyin kendisini yapmaya çabaladığını görecektir. Hegel felsefi çözümlemelerini bir Avrupalının göreli tarihsel bakış açısından üretmedi. Olanaklı en vurgulu anlamda, giderek en tutkulu anlamda, bakış açısının evrensel Usun bakış açısı olduğunda, bir Alman ya da Batılı olarak yazmadığında, böyle kültürel sonlulukların üstünde ve ötesinde olduğunda diretti, ve bunu Tinin Görüngübilimi’nden başlayarak yaptı. Bunu başarıp başaramadığını, tarihin göreli bir çocuğu olmanın üstesinden ne düzeye dek gelebildiğini yargılamak felsefenin kendi toprağında olmayı gerektirir. Felsefeyi, bilgiyi, ussal bir dizgeyi Doğu ve Batı gibi, sol ve sağ gibi güdük bakış açılarından, ya da eşit ölçüde öznel ulusal, sınıfsal, ırksal, etnik bakış açılarından yargılamak onu yorumlamaktır ve bir ‘görüş’ olarak yorumlama açıktır ki nesnelliğin söz konusu olduğu yerde hiçbir değeri olmayan göreli olarak geçerli bir duruş noktasıdır. Hegel’e yaklaşım en azından Doğu ya da Batı gibi tasarımların kavrama dışsal olduğunu anlayacak bir sağduyu göstermelidir. Ve onun diyalektik düşüncesini Batı kültürünün, bu sonlu tarihsel kültürün ürünü olarak görmeye herşeyden önce bu kültüre patentli analitik ‘felsefe’ tarafından karşı çıkıldığını gözden kaçırmamak gerekir.

Hegel ciddi düşüncenin dizgesel, yöntemli, tanıtlı olması gerektiğinde diretti. Ve yöntem ile anladığı şey bilgi üreten, tanıtlama ile bir olan, varlıkbilimsel zorunluğu gösteren, kendini kavramın nesnel açınımına bırakan saltık yöntem, kurgul yöntemdi. Felsefede derbederliği yasaklayan bu tutum hiç kuşkusuz modern kültürün vargısı olan postmodern gevşeklik, düşüklük ve hafiflik ile tam bir zıtlık içindedir. Felsefe adına, gerçeklik adına ileri sürülen herşeyin neredeyse kişisel öznel görüşlerden öteye geçmediği bir kültürde düşünsel savrukluğun, dizgesizliğin, giderek yöntemsizliğin bile nasıl direnilmez bir çekiciliğinin olduğunu anlamak güç olmamalıdır. Analitik Anlak ister pozitivist isterse postmodernist pozunda olsun ileri sürdüklerini hiçbir nesnel-ussal zemine dayandırmadan ileri sürer, tahminlere, boş tümevarımlara, anlamsız çağrışımlara dayanır, ve tepkilerinden, dürtülerden, giderek tıpkı modern ‘sanat’ durumunda olduğu gibi bilinçaltı artıklarından ‘felsefi’ görüşler üretir. Gevşektir, kaygısızdır, usdışıdır. Böyle olarak felsefenin adını tam olarak istediği gibi kötüye çıkarmayı başarır. Oysa Felsefe herşeyi insanın onuru ve değeri adına ileri sürmeli, tanıtlamadan, usun bu kendi anlamından vazgeçmemeli, ortaya gerçek olanı koymalıdır.

Burada Hegel’in Dünya Tarihi çözümlemesinde felsefi yöntemin nasıl kullanıldığını ve açımlamadaki bütünlüğü görmeyi kolaylaştıracak özsel noktaları öne çıkarmaya çalışacağız.

 

__Tarih Felsefesi, Tarih Bilimi ve Tarihin Kendisi

“Tarih, bildiğimiz gibi, öyleyse genel olarak Tinin Zamanda açınımıdır, tıpkı İdeanın Doğa olarak kendini Uzayda açındırması gibi” (Hegel, Tarih Felsefesi).

Pozitivizm Tarihi süreksiz bulur. Ve kendi analitik-paradigmatik öncülleri üzerine hiç kuşkusuz öyle bulmalıdır. Varoluşçu nihilizm için Tanrının olmadığı, ya da Usun olmadığı bir varoluşta Tarih de kaçınılmaz olarak anlamsızdır. Fukuyama ise, böyle güç felsefi sorunlardan bütünüyle habersiz olarak, tam bu yabancılaşmada Tarihin sonunu ve ereğini keşfeder, Tarihin anlamının insan hırsı ve bayağılığı tarafından belirlenen ve denetlenen bir toplumsal yapıda, liberalizm adıyla örtülen alışveriş özgürlüğünde yattığını düşünür. Özgürlük onun için bir pazar özgürlüğünden, bir değiş-tokuş özgürlüğünden daha değerli ve anlamlı değildir. Böyle bilinç onu şekillendiren Batı tininin tarihsel çevreninden daha yüksek özgürlük kavramına açık değildir.

“Antik dünyanın politikacıları hiç durmadan ahlak ve erdem üzerine konuşurlardı; bizimkiler hiç durmadan tecim ve para üzerine konuşurlar” :: “Les anciens politiques parlaient sans cesse de moeurs et de vertu; les nôtres ne parlent que de commerce et d’argent” (Rousseau, Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylem).

Tarih Felsefesi Tarihe Usun bakış açısından yaklaşır, ve onu anlamsız ve amaçsız bir olaylar ve olgular kaosu olarak değil, ama usun kendisinin açınım ve gelişim süreci olarak çözümler. Onu kötü bir varoluş biçiminde takılan, ya da salt belirsizce yineleyen ve insanı değersizleştirip anlamsızlaştıran bir sıradanlık alanı olarak değil, ama ereği özgürlük olan, insanı büyüten ve yükselten bir süreç olarak, insanın özsel doğasının açınımı olarak, kendini belirleyen Yazgı olarak görür. Tarih Felsefesi kavramı ancak ve ancak saltık, sonsuz, değişmez İnsan Doğası kavramının bir vargısı olarak doğabilirdi. Bu kavramdan yoksun olan Platon ve Aristoteles’te, tek Tanrılı dinlerin tasarımsal düşüncelerinde bir Tarih kavrayışı yoktur. İnsan Doğası kavramının Avrupa’da ilkin Condorcet, Rousseau, Herder gibi insanlık düşünürlerinde açınmaya başladığını görürüz. Tarih üzerine öznel, göreli, görgül araştırmaların Tarih Kavramının disiplinine yükseltilmesini ve bu ilke üzerine Tarihin ussal bir çözümlemesini Hegel’de buluruz.

Tarihte gelişen ve açınan şey Tindir. Salt doğal olmayan ama düşüncesi, duygusu ve duyarlığı ile kültürü yaratan, Doğanın yarı yolda bıraktığı ussal gizilliği açındırıp edimselleştiren şey Tindir. Tin gelişmek zorundadır, çünkü Doğadan daha çoğu olan bir gizilliktir. Homo sapiens yalnızca Doğa değil ama ayrıca Tindir, yalnızca bir özdek ve yaşam, bir beden ve içgüdü bileşimi değil, ama düşünce ve duygu ve duyu olarak tinselliktir. Tam olarak bu belirleniminden ötürü, Doğanın ötesi ve üstüdür, genel olarak Kültür üreticidir. Bu gelişim zorunludur çünkü gizillik edimselleşeceği için gizilliktir; erekseldir, çünkü belirli bir doğanın kendini açındırmasıdır; ve sonsuzdur, çünkü erek Özgürlüktür — başkasında bir sınır, bir son, bir yabancı ile değil ama yalnızca ve yalnızca kendisi ile karşılaşmaktır. Süreç insanın salt doğa varlığı olmanın ötesine geçme, böylece doğallığı zorunlu olarak kapsayan tinselliğini açındırma, ona özünün alabileceği sonsuz biçimi verme çabasıdır. Tin özsel gizilliğini herhangi bir dışsallıktan almaz. Sürecini dışsal bir dürtünün enerjisi ile geliştirmez. Ve ereğinde gerçek kendisine ulaşmaktan başka birşeyi hedeflemez. Erek kavramının bir bilinci imlemesi hiçbir biçimde gerekmeksizin, böylece Tarih Logosun son ereğine doğru, üretebileceği en yüksek varlık biçimine, varoluşunun saltık biçimine doğru, Doğada yarım kalan gelişimin Tinde tamamlanmasına doğru bir büyüme alanıdır. Ve Tinin gelişmesinin, insanlığın bütününün gerçek varoluş biçimine ulaşmasının mantıksal olarak, ussal olarak zorunlu olması ölçüsünde, önünde Zamandan başka hiçbir engel yoktur.

Tarih Felsefesinin Tarih Bilimi ile bütünüyle örtüşmesi gerekir, çünkü felsefe ve bilim ayrı şeyler, giderek birbirleri ile çelişen şeyler değildirler. Ama durum henüz böyle olmaktan uzaktır, çünkü Tarih Felsefesi Tarihin Usun bakış açısından bir çözümlemesini başarmışken Tarih Bilimi ise henüz bu gereksinimi duymayan, belki de duyamayan bütünüyle öznel bakış açılarına güdümlüdür, ve yöntem söz konusu olduğunda görgül fizikten, görgül toplumbilimden, görgül ruhbilimden daha iyi ya da daha kötü bir durumda değildir. Tarihe ulusal, etnik, sınıfsal, bireysel, kısaca her tür göreli, öznel, soyut bakış açılarından, analitik Anlağın bakış açılarından bakmak olanaklıdır. Anlak ya da derin düşünce yetisi kavramları zorunlukları değil ama olumsallıkları içinde bağıntılayan bir soyutlama işlevidir, ve görgül bilimcilik bu analitik yetiden daha iyisini, analitiğin kendisini bir kıpı olarak kapsayan diyalektiği kullanma yetkinliğinde değildir. Buna göre bakış açılarının sayısı kadar çok ‘Tarih’ vardır ve nesnel bir Tarih, gerçek bir Tarih yoktur.

Bu vargı aynı zamanda insanı bilgisizleştirmekle ve değersizleştirmekle ilgilenen pozitivizmin bilinçli bakış açısıdır ve usu ve ussallığı giderek bir sapınç olarak gören bu kuşkucu bakış açısı kendi öznellik mantığına dayanarak nesnel bir Tarih bilgisinin olanaksızlığında özellikle diretir (tıpkı örneğin fizikte de öznel ‘olasılık’ düzeyinden daha iyisinin olamayacağında, yasasız olasılığın özneye değil ama özdeksel doğaya ait olduğunda diretmesi gibi). Aslında, pozitivizm tüm ‘bilimci’ pozuna karşın tüm bilimi yok sayar.

Tarih Felsefesi Tarihin Usun bakış açısından bir çözümlemesidir. Bunun anlamı Tarihin nesnel sürecine usun kavramlarıyla yaklaşmaktan başka birşey değildir. Aynılar aynıları bilirler. Tarihi Tarih Felsefesiyle bilmek, onu bir Bilime yükseltmek Tinin yalnızca zorunluğun egemen olduğu doğa durumundan özgürlüğün tam gelişimi olan gerçek uygar duruma dek açınımını kavramsal altyapısında çıkarsamaktır. Tarihte geçici görünen olguları yalıtılmışlıklarından çıkarıp anlamlı bir bütüne bağlayan ve geçici olgularda, görüngülerde yalnızca kendini edimselliğine doğru geliştiren değişmez özsellik bu ussal-kavramsal dokudur. Tinin özüne ait bütünüyle genel, soyut, belirlenimsiz Özgürlük, Tüze, Türe, Töre kavramları salt evrenselliklerinden ötürü zorunlu olarak kendilerini tikelleştirir, belirli haklar, yasalar, alışkanlık yapıları olarak, somut İstenç biçimleri olarak tarihsel rollerini sergilemeye başlarlar. Hegel bu kavramsal altyapıyı Tüze Felsefesi’nde çıkarsar ve Tarih Felsefesi’nin kendisi Tüze Felsefesi’nin, Nesnel Tin alanının son bölümünü oluşturur. Bu bağıntı hiç kuşkusuz Tarih Felsefesi’nin okunması için Tüze Felsefesi’nin sağlam bir ön bilgisini zorunlu kılar.

Hegel hiç kuşkusuz Tarih Felsefesi’nde dinleyicilerinin böyle bir kurgul temel açısından hazırlıksız olduklarının bilincindedir. ‘Usa duyulan bir inanç’ ile yetinmek zorunda olduğunu belirtir ve orada haklı olarak yalnızca bu inancı kuramsal olarak bir ölçüde temellendirecek bir Giriş bölümüyle yetinir. Ansiklopedik Dizgede Nesnel Tini izleyen Saltık Tin alanı Sanat, Din ve Felsefenin, ya da Güzellik, İnanç ve Bilginin alanı, sözcüğün asıl anlamında değerler alanıdır. Sonlu Tarihin ereği olan Özgürlük İnsanın saltık biçimi için, Saltık Tin biçimi için, onun olgusallaşması için zemindir, yalnızca bir dolaylılık alanıdır. Süreci bu noktaya dek taşıyan kavram İstençtir ve Tarih Felsefesi istenci Dünya Tarihi alanına ancak tikel Devletlerdeki belirlenimi içinde kabul eder. İstenç gelişiminin en son biçimini ancak tüm ussallığı içinde belirlendiği zaman kazanır. Bu çıkarsamayı yapmak felsefeciye değil ama Edimsel Tarihe, Logosun kendisine düşer.

Hiç kuşkusuz Tin giderek kendi oluş sürecinde, Tarihin kendisinde bile en yüksek varoluş biçimlerine doğru çabalar, özünün belirlenimleri olan Gerçek, İyi ve Güzellik idealarını olgusallaştırmaya yönelir, Sanatta, Dinde ve Felsefede doğal sonluluğunun ve doyumsuzluğunun ötesine geçmeye, tinselliğinin saltık biçimine erişmeye çabalar. Ama nasıl nesnel Tin süreci henüz salt süreç olduğu için bir eksiklikten daha çoğu değilse, nasıl onda Tarihin işi henüz tamamlanmamışsa, saltık Tin alanı da, insan olarak insanın gerçek, uygar, özgür biçimi de başlangıçta kendini yalnızca ilkede gösterir ve edimselleşme süreci ilkenin tam açınımı değildir. Özgürlük Tarihin ereğidir, ve anlamı insanın gerçek özünün bilincine varmasıdır. Bu özbilinç yeterlidir, çünkü kuram olarak dolaysızca kılgıdır.

Tarihe ussal-kavramsal yaklaşım Tarihsel sürecin kendisinin de özsel olarak ussal-kavramsal olduğunu varsayar — tıpkı Doğaya yönelen bilimsel gözlemin, ister bilincinde olsun isterse olmasın, onda yine kendi kategorilerini araması ve bulması gibi. Bilim, ister Doğanın bilimi ister Tinin bilimi olsun, insan usunun kategorilerinin Doğanın ve Tinin kategorileri ile bir ve aynı olmalarını, Doğanın ve Tinin özsel olarak insan ussallığı ile bir ve aynı tözü paylaşmalarını öngerektirir. Klasik Felsefenin yöntemi insanın öznelliği ile varoluşun nesnelliğinin bu ussal birliğini doğrular. Buna karşı örneğin kuşkucu Kant’ın bakış açısı öznenin içersine, salt görüngüye sıkışıp kalır, ve kaba İngiliz görgücülüğünün eşit ölçüde kuşkucu bakış açısı ise özdeksel ve tinsel dış dünyanın varlığını sorgulamanın ötesine gidemez. Bu bilgisizlik bakış açıları ile karşıtlık içinde, Usun bakış açısı Tarihin insanlığın kavramsal belirlenimlerde biçim kazanan gizilliğinden başka bir içeriği olmadığını, Tinin ona yabancı eller tarafından güdülmediğini, bilinmeyen bir alanın insan varoluşu için bir gözdağı oluşturmadığını gösterir (dinsel bilinç, gelişmiş Hıristiyan biçiminde, özsel olarak bu kavramsal sürecin duygusal/tasarımsal bir sezgisidir). Klasik Felsefenin bakış açısından, İnsanlık kendi kendisinin sorumlusu olacak denli değerli, onurlu ve özgürdür. İnsanlığın bütün bir tüzel, ahlaksal ve törel varoluşu — nesnel Tin — felsefi çözümlemeye, bilgiye açıktır. Usun bakış açısından insan bilgisi saltık olarak sınırsızdır, önünde ussal kategorilerinin ulaşamayacağı gizli bir kendinde-şey alanı yoktur. Hegel tam olarak Platon, Aristoteles, Farabi, Descartes gibi, bütününde her ussalcı düşünür gibi Evrenin insanın bilgi yetisine baştan sona açık olduğunu kabul eder. Ve usun bu sezgisini usun tanıtlamasına yükseltir.

Usun bakış açısından Tarih yalnızca geçmiş, yalnızca bundan böyle var olmayan bir hiçlik değildir. Tersine, Geçmiş tarihsel olarak anlamlı bütün bir içeriğiyle Şimdide saklanır, çünkü Şimdinin kavramı Geçmişi olumsuz varlık olarak, ortadan kaldırılmış olarak kendi içinde kapsamak ve kendinde Gelecek olmaktır. Bu zamansallık olgusallıkta anlatıldığında, Tinin her belirli evresi bütün bir Geçmişinin kendisi tarafından üretilen bir çıkarsamadan başka birşey değildir, ve süreçteki hiçbir tinsel/kültürel şekil dolaysız bir başlangıç değil, ama Geçmişin dolaylılığını kendisinde kapsayan ve kendini karşıtına doğru geliştiren bir ara evredir. Tarihi bir ilerleme olarak gösteren düzenek budur, çünkü ilerleme önceki bir noktadan gelmiş olmayı ve tam şimdi olduğu noktada iken onun ötesinde olmayı imler. Ama gene de Tinin gizilliği böyle salt düzeneksel, salt zamansal ilerleme kavramına indirgenemeyecek bir ereksel Gelişimi imler. Bu Gelişimin mantığını aşağıda izleyeceğiz.

 

__Olgular ve Kavramlar

Olgular bir yanda, Kavramlar bir başka yanda duramaz, ve belirlenimsiz, kavram tarafından belirlenmemiş çıplak olgunun ne olduğunu söyleyemeyiz. Olgucu düşünce, kavramı ve olguyu birbirinden yalıtan ve böyle kavramsız, belirlenimsiz ‘olgu’yu ilke yapan analitik düşünce onları bir kez daha bağladığı zaman bunu diyalektik birlik bağıntısı olarak değil ama önyargısına uygun düşen herhangi bir dışsal bağıntı biçiminde yapar. Olgular da kavramsaldır, çünkü bilincin karşısında durduğu sanılan şey genel olarak olgu, soyut olgu, yalnızca ‘olgu’ kavramı değil, ama belirli, tikel olgu, daha şimdiden kavramlar tarafından biçimlendirilmiş olgudur ve bu düzeye dek olgular arasında bağıntıdan söz etmek onlarda kavramın işlevinden söz etmektir.

Olgu bilinçtedir ve önemli olan bu öznelliğin nesnel de olması, olguları özne için de kendilerinde oldukları gibi biçimlendirebilmektir. Olgular kavramlardan bağımsız değildir. Her olgu, her olay, olan herşey belirli olduğu ölçüde kavramsaldır: Yasa, devlet, toplum, topluluk, savaş, barış, özgürlük, din, törellik, devrim, tekerk, konsül, demokrasi, diktatör, imparator, tiran vb. — tümü de olguların kavramları, onları olgular yapan belirli biçimlerdir, ve hiç kuşkusuz biçimler olarak ilkin öznel us tarafından, bizim usumuz tarafından sağlanırlar. Belirli olgu daha başından kavramsaldır, bir kurgudur. Ama Klasik Felsefe saf Anglo-Saxon geleneğin öznel idealizminin sandığı gibi olguların yalnızca öznel olmadıklarını, nesnel de olduklarını doğrular ve tanıtlar, ve bilincin bilinçsiz işlemlerinden ayrı olarak olguları ussal çözümlemeleri, mantıksal çıkarsamaları içinde saptar, onları zorunlukları içinde gösterir, ve bunu özneyi nesneye ya da nesneyi özneye uydurarak değil, ama öznel-nesnel olguda ussal olanı saptayarak, olguyu asıl kavramlarına göre kendi içinde yeniden kurarak yapar.

Olguların öznelliği her öznel görüşün, her önyargının kendini görgül olarak aklamak için dilediği kadar olgu bulabilmesinde kendini gösterir. Buna göre böyle olgulara dayanarak anlam ve vargı çıkarmanın, bu tümevarımcılığın bir yöntem olarak geçersizliğinden ayrı olarak, olguların kuramsal önyargıların kendilerini aklamak üzere kullanılması da ya çocukça bir uyanıklık ya da düşüncenin dürüstlüğünü çiğnemektir. Herşey gelip tarihçinin olguları olgular olarak belirleyen kuramlarının kendilerinin ussallıklarına, kendi iç kavramsal bağıntılarında geçerli olup olmadıklarına dayanır.

 

__Tarihi Kavramanın Nesnelliği

“‘Tarih nedir?’ sorusuna ilk yanıtım onun tarihçi ve olguları arasındaki sürekli bir etkileşim, şimdi ve geçmiş arasında sonu gelmez bir diyalog olduğudur” (E. H. Carr).
“Tarih zamanın geçişine tanıklık eden tanıktır; olgusallığı aydınlatır, belleği diriltir, gündelik yaşama kılavuzluk sağlar ve bize antikçağın haberlerini getirir” (Cicero).
“Geçmiş yararsızdır. Bu niçin geçmiş olduğunu açıklar” (Wright Morris).

Nesnellik ile anlaşılan şey özneden bağımsız olarak kendinde varolmaktır, ve öznel olan bilincin salt öznel olmaya son vermek için kendini ondan bağımsız olan bu nesnellik ile uyumlu kılması gerektiği düşünülür. Gene de nesnenin nesnel belirlenimlerini öznenin saptaması, bilmesi, düşünmesi ölçüsünde, öznenin kendini nesneden nede ayırdığı, onunla nasıl uyumsuz olabileceği sorusu ortada kalır. Kavramların bizim kavramlarımız olmaları ölçüsünde, bilinçte üretilen çözümlemeler özneldir. Her bilinç kendi olgusallığını üretir, her bilinç dünyayı, olayları, bireyleri kendi kategorileri ile kavrar, ancak kendisinde olanı onlara yansıtabilir (örneğin özgürlüğü ancak ondaki belirli özgürlük tasarımı yoluyla anlayabilir, güzelliği ancak estetik duyarlığının açındığı, geliştiği ölçüde duyumsayabilir, vb.). Bu düzeye dek, ‘olgular’ oldukları ileri sürülen şeyler zorunlu olarak nesnel ya da kendilerinde oldukları gibi değildirler, çünkü onları algılayan, anlayan bilincin öznel tasarımları tarafından biçimlendirilirler. Ve olgular nesnellikte olmadıkları gibi oldukları zaman ‘olmaya’ son verirler, olmayan şeyler, kuruntular olurlar. Geçmişi bugünün gözleri ile görmek, onlara modern tasarımları yansıtmak onları olduklarından başka türlü yapmak, onları uydurmalara, masallara çevirmektir. Tarihsel nesnellik olguları kendi kavramları ile ele almayı, özne ve nesne ayrımını bir yana bırakarak kavramın kendi mantığını geliştirmeyi gerektirir. Felsefi çözümleme söz konusu olduğunda, bu mantık öznede ve nesnede bir olandır, kavramın iç tutarlığı denilen şeydir.

Tarihsel olgu sonludur, Kavram onda gelişiminin yalnızca sınırlı bir aşamasında bulunur. Reel olan şey özgürlük olarak özgürlük, genel olarak özgürlük değil, ama Birin, Birçoğun ya da Herkesin özgürlüğüdür. Reel olarak, olgusal olarak, bütün bir tarihsel sürecin birincil kavramı olan Özgürlük kavramının kendisi tarihsel sürecin şu ya da bu aşamasında henüz insan bilincinde tam açınımı içinde bulunmaz. Homo sapiens özgürlük kavramı ile, salt bir gizillik ile, özgürlük kavramını açındırma yetisi ile, İstenç ile doğar, belirli özgürlük tasarımları ile, kavramın sınırlı olgusallaşmaları ile değil. Bu tasarımlar deneyim, yaşantı, edimsel tarih, sonluluk alanında gelişirler ve kavram onlarda kendinde olmadığı gibi görünürken onların bu göreli değerlerini Kavram karşısında ölçeriz. Tarih Felsefesinin Tinin gelişimindeki değişik basamakları ölçmesinin yolu budur. Buna karşı tasarımı tasarım ile karşılaştırmak, bir saltık ölçütün varlığını kavrayamamak görecilik dediğimiz şeydir. Tarihsel olanı tarihsel olanla karşılaştırmak tarihi bir bilim olarak bir yana atmak, onu kişisel bir görüşe indirgemek demektir. Buna göre tarihçinin kendisi Tarihin parçası olmamalı, tarih-üstü olmalıdır. Tarihsel bir bilinç biçiminin bakış açısından tarihe bakmak açıkça karşılaştırmalı bir ‘nesnelliğe,’ nesnelliğin bir yana atılmasına götürecektir. Tarihe kendileri tarihsel olan tasarımlarla bakmak, kendi öznel tasarımlarını tarihsel içeriğe yapıştırmak geçersizdir. Tarihçi Tarihe getirdiği kategorilerin saltık olduklarını, öznel, keyfi, bireysel, göreli, değişken olmadıklarını tanıtlamalıdır. Bütün bir çözümleme çabasının anlam ve değerini Tarihe uygulanan kavramların sağlığı belirleyecektir. Tarihçi Tarihe pekala kendi çağının çocuğu olarak, kendisi kültür tarafından belirlenmiş bir birey olarak bakabilir. Ama bu göreli bakışta diretmek usu, özgürlüğü, insan değerini çiğnemekte diretmektir.

 


__Gelişme

“Dünya Tarihi bir mutluluk sahnesi değildir. Ondaki mutluluk dönemleri boş sayfalardır, çünkü bunlar karşıtlığın askıya alındığı uyum dönemleridir” (Hegel, Tarih Felsefesi).

Gelişme hiç kuşkusuz varolanı olumsuzlar, dengeyi ve dinginliği altüst eder, ve bütünüyle anlaşılır bir yolda varlığını yalnızca devimsizlikte bulan ve geçici olanı sürekli, sonlu olanı sonsuz, göreli değeri olanı saltık olarak değerli sayan tutuculuğun direnci ile karşılaşır. Gelişmenin kavgasız ve acısız olması olanaksız görünür. Gene de tarihsel dinginlikleri kabul etmesi olanaksız olan şey insanın ‘Kendinde’si, gizilliği, özüdür. Ve düşünmeye başlayan insanlığın ilk keşfettiği en yalın gerçekliklerden biri olarak bildiğimiz gibi, herşey akmakta, dünya değişmektedir. Evrende ne dinginlikte olan tek bir elektron ya da galaksi vardır, ne de olduğu gibi kalmayı sürdüren tek bir bilinç ya da istenç. Bu düzeye dek dünyanın değişmediğini ve değişmesi gerektiğini ileri sürmek değişimin sonlu olanın özü olduğunu bilmemekten başka birşey değildir. Ama Tinin gelişimi o evrensel akıştan çok daha yüksek bir kavramdır ve her belirleniminde kendini ancak ve ancak daha ussal olana doğru değiştirebilir. İstenç kavramı mantıksal olarak İyi ile, Duyunç Doğru ile, Duyarlık Güzel ile, Bilgi Gerçeklik ile bağlıdır.

Eğer gelişme kavramının olgusallık taşıdığını, böyle birşeyin insanlık için geçerli olduğunu düşünürsek, eğer böylece tarihin amaçsız ve anlamsız yinelemelerden daha çoğu olduğunu düşünürsek, bundan mantıksal olarak bir dizi sonuç çıkar. Bu sonuçlar ilk olarak kurgul felsefenin tanıtlamalarına girmeksizin yalnızca usa bir güven temelinde, yalnızca doğal usun kendi açınımını kurgul açınıma yaklaştırarak anlaşılabilecek çıkarsamalardır. Gelişme bir gizilliği, henüz gelişmemiş bir ‘kendinde’yi varsayar. Bu ‘gizillik’ insanda Doğadan daha çoğu olan Tinselliktir. Gelişmenin daha yüksek bir değişim kipi olduğunu düşünürsek, onun salt nicel büyüme, ya da yalnızca doğrusal ilerleme gibi birşey olmadığını, ama nitel başkalaşma, birşeyin birşey olarak sona ermesi, başka birşey olması, kendinde ne ise onun ortaya koyulması olduğunu da doğrulayabiliriz. Ama gelişme gelişecek birşeyi, gelişme yeteneğinde olan bir gizilliği varsayar. Gelişme gizilliğin ve edimselliğin birliğidir. Bir aşama, eğer gerçekten aşama ise, ancak onu üretebilecek bir ön aşamadan gelebilir ve böylece onu kapsamak ve eşit ölçüde kendini bir sonraki aşamada ortadan kaldırmak zorundadır. Yine, gelişme hiçbir ereği olmayan ve yalnızca bir yönü olan sürekli, doğrusal bir ilerlemeden ya da sürekli olarak başladığı noktaya gelerek bir döngü, daire, sarmal vb. gibi geometrik şekiller çizen devimden daha yüksek, daha somut bir kavramdır. Gelişme ereğine göre ölçülebilen bir aşamalar ya da basamaklar dizisi olarak anlaşılabilir. Ve gelişmenin başlangıcının olması mantıksal olarak ve olgusal olarak ereğinin olmasını kaçınılmaz kılar. Erek Başlangıçtır, ve birbirinden ayrılmayan bu iki karşıt kavram İnsan durumunda gizillik ve edimsellik kavramlarında somutlaşır. Erekte edimselleşen şey bir gizillik olan Başlangıçtan başka birşey değildir. Bu edimselleşmenin bir sonluluk ya da döngüsel bir kötü sonsuzluk olmadığını insan doğasının bileşenlerinin kendileri tanıtlayacaktır. “Dünya Tarihi özgürlük bilincinde ilerlemedir.” Bu belirleme ile edimsel Tarihin özsel olarak İstencin kendini açındırma süreci olduğu da bildirilmiştir. İstenç özgür olmaksızın olamaz. Ama her belirliliğin istenç için bir sınırlama, bir olumsuzlama olması ölçüsünde bu olumsuzlamanın olumsuzlaması istenci ereksel bir gelişim sürecinde tutar. Özgürlüğün gelişmeye açık olması onun tarihsel gelişmemişliğinden, İstencin belirli somutlaşmalarının ancak göreli, sonlu aşamalar olmalarından doğar ve İstencin kendi Kavramı ile bir olmak için mantıksal dürtüsü sürecin ereksel bir gelişim süreci olmasına götürür. Tarih Felsefesinin işi İstenç İdeasının Zamandaki bu zorunlu açınımının çıkarsamak, tanıtlamaktır. Ama Tarihe Gelişme kavramını getirmenin tam bu belirlenimden doğan bir başka sonucu da onda gerilemenin olamayacağıdır. Yeni bir aşama, salt yeni olduğu için, her zaman onu önceleyen aşamaların bir çıkarsamasıdır ve buna göre her zaman onlardan daha çoğudur. Bu düzeye dek tüm gerileme görünüşü gerçekte yalnızca ve yalnızca daha şimdiden geri olanın kendini sergilemesidir. Usun bakış açısının Tinin doğasının gerilemeye saltık olarak yeteneksiz olduğunu doğrulaması ölçüsünde, modern dünyanın yaşadığı kötülükler daha önce erdemli olan ulusların erdemlerini yitirdiklerini değil, ama kendilerinde henüz ne düzeye dek erdemsiz olduklarını gösterir. Benzer olarak, çirkini ‘beğenen,’ güzele duyarsız olan duyarlık estetik bozulmanın değil ama estetik hamlığın anlatımıdır.

Dünya Tarihi Dünya-Tinin egemenlik alanıdır, şu ya da bu ulusun, sınıfın, örgütün, kuruluşun vb. değil. Hiç kuşkusuz bu öğeler eylem yaparlar, bir değişim yaratırlar, ama etkilerinin bütün bağlamının bilincinde olmaksızın. Çünkü özsel olan bütün süreçtir ve süreç ise tüm sonlu Tinlerin yitişinde yitmeden süren Dünya Tininin emeği, çabası, kavgasıdır. Bu süreçte her aşama, eğer aşama ise, saltık olarak öncekilerin bir benzeri değil ama yeni olandır, ve eğer yeni ise şu ya da bu bakımdan öncekilerden ayrıdır, onları kendisi ortadan kaldırmıştır ve birer kıpı olarak, ideal olarak kendi içinde kapsar. Bu yüzdendir ki hiçbir zaman hiçbir ulus, sınıf, birey tarihten ders alamaz, çünkü hiçbir ders salt bir yineleme olmayan yeni evrede geçerlik taşımaz. Tarihsel süreç bu doğasıyla hiçbir zaman pragmatik tarihçiliğin yararcılık eğilimine doyum veremez. Ve yine, Tarihin Tinin gelişimi olması olgusu onun kimi ideologların sandıkları gibi bireylerin ‘ideaları’ tarafından belirlenen bir süreç olduğu görüşünü temelinden yoksun bırakır. Tinin bütününün iç belirlenimleri tarafından yönetilen süreçlerin önceden şu ya da bu tarihsel bireyin beyninde şekillendiği ve edimsellikteki sonuçlardan tek bir bireyselliğin sorumlu olduğu görüşü halkları, toplumları vb. tarihsel önemden ve tarihsel sorumluluktan, Tini onur, değer ve özgürlüğünden soyutlar. Gene de, ereksel gelişim kavramı Tarihte bireysel etkiyi önemsizleştirmez; tersine, onu dünya-tarihsel bireysellik kavramıyla açıklar. En yabanıl örneklerinden birini Karl Popper’da gördüğümüz ‘komplo’ kuramcılığının paranoyasından bütünüyle ayrı olarak, dünya-tarihsel bireyler ancak zamanlarının tinlerine anlatım verdikleri sürece tarihsel olarak belirleyici, önemli ve büyüktürler. Kendi üstün moral tasarlarını Tine dayatmaları gibi birşey söz konusu olmaksızın, böyle bireyler ancak zamanlarının hazır olduğu eylemleri anladıkları ve istençleriyle ona anlatım verdikleri ölçüde dünya-tarihseldirler. Erdemleri temsil ettikleri tinin erdemi, sefillikleri yine aynı şeyin sefilliğidir.

 

__Dizge ve Gelişim

Tinin özsel doğası, İyi, Güzel ve Gerçek olandan yana olması Gelişmenin saltık güvencesidir. Bu düzeye dek, tarihsel sürecin tüm sağlam görünüşlü politik ve ekinsel biçimlenmeleri kendilerini olumsuzlayacak dürtüleri kendi içlerinde kapsarlar ve daha yüksek bir ilke mantıksal olarak ve olgusal olarak daha geri bir ilkeyi ortadan kaldırmak zorundadır. Yine, tarihsel kültürlerde tüm bileşenler kendilerini o kültürün özsel belirlenimi ya da ilkesi çevresinde açındırlar; tüze, türe, sanat, bilimler, töreler, dinsel belirlenimler, politik, askeri, genel olarak tüm kültürel yapılar dizgenin ilkesi ile geçimsiz olamazlar ve onunla uyum içinde belirlenmekle kendi aralarında da dizgesel uyumları içinde bağıntılanırlar. Dizge bu özsel yapısıyla yeni bir ilkeyi içine aldığı zaman kendi ortadan kalkışına izin vermiş olur ve kültürel dizgelerin ortadan kalkmaları ‘kapalı dizge’ anlatımının diyalektiğe kapalı analitik Anlağın bir düşüncesizliği olduğunu ortaya serer. Diyalektik olarak, birşeyin ‘kapalı’ olması onun kendinde ‘açık’ olduğunu, açılabileceğini imler. Ama dizge herşeyden önce böyle kapağı olan bir kutu gibi birşey, kapısı olan bir odacık gibi birşey değildir. Gene de, tarihsel bir dizge açılırsa, daha açık bir deyişle zorunlu bir bileşeni gider ve yerini bir başkası alırsa, dizgenin kendisi bütününde ortadan kalkarak başka bir dizgeye dönüşür. Dizgenin bu bütünselliği nedeniyledir ki, bir kültürü şu ya da bu bileşeninde değiştirmek, reformdan geçirerek başkalaştırmak dizgeyi bütün varlığında olumsuzlar. Roma İmparatorluğunun politik, askeri, tüzel yapısı ancak ve ancak mitolojik inanç bileşeni ile birlikte varolabilirdi. Hıristiyanlığın tini Roma inancını boşinanca indirirken, politik yapısından tüzel dizgesine, ordudan imparator kültüne dek İmparatorluk dizgesinin tüm bileşenlerini de geçersiz kıldı ve yüzyıllarca barbar Germenleri denetleyebilmiş ve durdurabilmiş olan uygar gücün aynı barbarlar karşısında kolayca çözülüp ortadan kalkmasına yol açtı. Osmanlı politik dizgesi daha ussal anayasal politik yapılara uyarlandıkça bir Devlet olarak kendi temellerini kazdı, böylelikle tarihsel Gelişimin önünü açtı, Cumhuriyetin çelikten Özgürlük tinini kendi içinde yarattı ve kendisi Tarih olurken İstenci ve Duyuncu kendilerini özgürce belirlemede ve büyütmede, tarihsel dinamiğin bir alanı olarak ilerlemede saltık olarak engelsiz bıraktı. Duyunç gelişimleri sürekli olarak Katolik Kilise tarafından engellenen ve bu yüzden Özgürlüğü değil ama yalnızca boyun eğmeyi bilen İsponyolların İstenci Napoleon’un dayattığı Cumhuriyetçi Anayasayı yabancı birşey olarak kesinlikle reddetti, ve yine aynı özgürlüksüz milyonlar aynı boyuneğme tini içinde Franco despotizmi altında kırk yıl boyunca gık demeden yaşadılar.

 

__Tarihsel Olmanın Ölçütü

“Ve son olarak, bütününde bize kalıt bırakılan herşey ‘tarihsel’ olarak geçerlidir” :: “Und schließlich gilt als ‘geschichtlich’ das Überlieferte als solches” (Heidegger, Varlık ve Zaman).
“Tarih ... gerçekten de insanlığın suçlarının, aptallıklarının ve talihsizliklerinin kaydından daha çoğu değildir” (Edward Gibbon).
“Aslında bir tarih yoktur; yalnızca yaşamöyküsü vardır” (Ralph Waldo Emerson).

Tarihte hiç kuşkusuz aptallıklar vardır, ama aptallık olan tarihsel olan değildir. Tarihte ussal olanı görmek usun bakışını gerektirir. Ve usun bakışı eytişimseldir. Gelişme belirli basamaklar ya da aşamalar yoluyla ereğine doğru ilerleyen bir sürekliliktir. Bu süreçte süreksiz olanlar, yalıtılmış birer durum gibi görünen evreler o denli de sürekli olmalı, bir aşamanın kendisi o denli de kendinde başkası olmalıdır: Süreklilik kavramının kendisi süreksiz olanların, yalıtılmış olanların birliğini imler. Burada da analitik düşünce kendini diyalektiğe yükseltmek, diyalektiğin bir momenti olmak zorundadır. Gelişme kavramı böylece neyin tarihsel olduğunu saptayan ölçütü verir: Ancak gelişen tarihsel olabilir, ve gelişen kendini ortadan kaldıran ve kendinin bu yitişinde yalnızca ve yalnızca daha şimdiden kendinde olduğu şeyi edimsel olguya çeviren, böylece Tinin ereksel oluş sürecinde zorunlu bir kıpı olandır. Buna göre, Tarihte ortadan kalkanların Devletler olması ölçüsünde, Tarih saltık olarak tikel bir ulusun ya da bölgenin Tarihi değil, ama özsel olarak Tinin Tarihi, Dünya-Tarihidir. Ve buna göre dünya-tarihsel olgular ve olaylar Tinin gelişme sürecini bir sürekli yapan zorunlu kıpılardır. Bu düzeye dek Tarihin yalnızca yinelemeden oluşması bir yana, tam tersine yineleme olan tam olarak tarihsel olmayandır. Böyle olaylar yalnızca olurlar, ama tarih olmazlar, ve tarihin sürekliliği açısından olmasalar da olur. Tarihsel bir dizgenin kendini saklama eğilimi onu tutuculuğa, kapalılığa, katılaşmaya zorlar. Ama tarihsel dizgelerin tarihsel olmalarının anlamı ‘tarih olmayı’ kabul etmeleri, böylece geçici olmakla yerlerini daha yüksek ve daha gelişmiş kültürel dizgelere bırakmalarıdır. Sonlu olanı sonsuzlaştırmayı istemek gerçekte sonsuzluğu yadsımaktır.

Tarihsellik bir yokluğu değil ama olumsuz varlığı imler. Tarihsel olan ortadan kaldırılmış, yani yalnızca yitmemiş, ama saklanmış olandır. Tarihsel geçmiş ölü birşey değil, ama şimdiyi üretmiş olan, böylece onda bir kıpı ya da ideal olan, saltık olarak şimdide yaşayan tinselliktir. Şimdinin Geçmiş ile bağıntısının saptanması Şimdinin Geçmişten çıkarsanması, olguların kendileri arasındaki zorunlu bağıntının kurulmasıdır. Ve Tinin edimsellikteki diyalektiğini ancak bu süreci kendinde olduğu gibi kurgulayan düşüncenin diyalektiği kavrayabilir. Bu süreklilik Fizikte ve Matematikte olduğu gibi Tarihte de göreci-analitik geleneğin anlayamayacağı ve onu Tarih önünde sabuklamamak için suskunluğa götüren başlıca güçlüktür.

 

__İnsan Doğası

“Sağ duyu dünyada en iyi paylaştırılan şeydir. ... sağ duyu ya da Us doğal olarak tüm insanlarda eşittir ...” :: “Le bon sens est la chose du monde la mieux partagée ... le bon sens ou la raison, est naturellement égale en tous les hommes ...” (Descartes, Söylem 1).

İnsan ‘doğası’ anlatımı İnsan ona Doğanın vermiş olduğundan daha çoğunu, Tini kapsadığı ölçüde uygunsuzdur. Denmek istenen İnsanın Özü, onda değişmez ya da türsel olan, saltık olandır, homo sapiensi bir hayvan değil ama tinsel bir varlık yapan özselliktir. Buna göre değişmez İnsan özü kavramını reddetmek ve değişken varoluşun birincilliğini ileri sürmek bütünüyle mantıksal olarak varoluşun kendisinin saçmalığı, anlamsızlığı, değersizliği vargılarına götürür, çünkü saçma olmayan sağlam olanken, değişmez ve kalıcı olanken, özsüz varoluş bir görüngüden, kendisi olmayandan başka birşey değildir. Usu yadsıyan bu Anlak bakış açısından karanlık bir varoluş tablosunun, nihilizmin çıkarsanması biricik mantıksal vargıdır. Buna karşı İnsanın Özü olarak Us düşüncesi sıradan tasarımda bile bir gelişme, bir ilerleme görüşüne götürür, ve Batıda iki yüzyıl kadar önce doğan ‘insanın eksiksizleşebilirliği’ görüşü ancak insanı özü us olan, tin olan bir varlık olarak alan bakış açısının bir çıkarsaması olabilirdi. Aydınlanma ile açık bir karşıtlık içinde, Condorcet’nin Usa güveninin vargısı şunlardır:

“Her ulus bir gün örneğin Fransızlar ve Anglo-Amerikanlar gibi en aydınlanmış, en özgür, önyargılardan en bağışık olan halklar tarafından erişilen uygarlık durumunu ulaşmayacak mıdır? Krallara boyun eğen ülkelerin köleliği, Afrika kabilelerinin barbarlığı, ve yabanılların bilgisizliği dereceli olarak yitmeyecek midir? Yerküre üzerinde tek bir toprak parçası var mıdır ki orada yaşayanlar ‘doğa’ tarafından hiçbir zaman özgürlüğü yaşamamaya, hiçbir zaman uslarını kullanmamaya mahkum edilmiş olsunlar?” (İnsan Tininin İlerlemesinin Tarihsel Bir Tablosunun Taslağı)

Eşitlik kavramı İnsan Özü kavramına dayanır ve dolayısıyla kaçınılmaz olarak, mantıksal olarak İlerleme kavramı ile birlikte gider. Ve Tarih kavramının kendisi ancak ve ancak evrensel özgürlük kavramının, tüm insanların doğal olarak özgür oldukları kavramının çıkarsanmasıyla kazanılır. Özgürlük insan gelişiminin ereği ve o denli de kendini belirleyen açınım sürecidir, ve bütün bir geçmiş ancak bu özgürlük ereği karşısında anlam kazanırken, aynı zamanda sürecin kendisi görgül ilgi, araştırma ve incelemenin konusu olmaya başlar. Buna karşı Usu, insan özünü yadsıyan kuşkuculuğun götürmesi gereken kaçınılmaz vargı yine insan usunun sonsuzluğunu, gücünü ve değerini yadsımayı felsefesinin ilkesi yapan Kant’ın kendisinin Aydınlanmanın gerçek ruhunu anlatan sözlerinde en yalın anlatımlarından birini bulur:

“İnsanın yamuk tahtasından düzgün hiçbirşey yapılamaz” (Salt Us Sınırları İçersinde Din).

Bu ‘yamuk tahta,’ böyle ‘yamuk bir insan özü’nün açınımı gibi birşey hiç kuşkusuz korkutucu, en azından sonuçlarında kuşkuludur. Bu bakış açısından, böyle ‘yamuk insan özü’nün gelişimine ya da açınımına izin verecek bir özgürlük kavramı korkutucu, en azından sonuçlarında saltık olarak bilinemezdir. Bu Aydınlanmanın aydına özgü görüşüdür. Bu bakış açısından ‘özgürlük’ savunulmamalı, aslında ne olursa olsun varolan durumun güvenliği uğruna yasaklanmalıdır. Buna karşı, insan özünün ussal olduğunu kabul etmek onun özgürce açınmasından korkmamak demektir. Tam tersine, korkutucu olan şey bu özün tam açınımını engellemek, insanın arı tinselliğine ulaşmaması, şu ya da bu ölçüde doğallığına, düşüncesiz dürtüselliğine, içgüdüselliğine altgüdümlü kalmasıdır. Duyunç ancak özgürlük altında olgunlaşabilir, ve Duyuncu gelişmemiş, eş deyişle Duyuncu kendisinin olmayan bir kültürde Ahlaktan, Doğruyu ve Eğriyi, İyiyi ve Kötüyü ayırdedebilme yeteneğinden söz etmek olanaksızdır. Böylece var olanı sorgulayabilmeden, doğru olanı bulabilmeden ve eğri olanı olumsuzlayabilmeden söz etmek de olanaksızdır. Duyunç olarak Us Doğru olana belirlenmiştir, tıpkı estetik olarak Güzel olana ve kuramsal olarak Gerçek olana belirlenmiş olması gibi: İstenç kavramı için bağıntılogos — İyi kavramı iledir; Duyunç için Doğru, Düşünce için Gerçek, Beğeni için Güzellik ile.

a) İnsan doğası ya da özü, insanın gizilliği dediğimiz şey Doğanın bir ürünü değildir, çünkü Doğanın kendisi üründür. Doğa doğar. Doğa — bu doğan Galaksi, bu doğan Güneş, bu doğan Gezegen — kendisi ortaya çıkan ve ortadan yiten birşey, salt oluş sürecinde olan bir özdekselliktir. Sonluluk alanıdır.
b) Doğa varlığın tüm açınımını tüketemez. Doğanın ötesi ya da üstü Tin alanıdır. Hiç kuşkusuz İnsan Doğanın ve Tinin birliğidir, tinsel olan herşey uzayda ve zamandadır. Bu düzeye dek, Doğanın İnsana yabancı olması, onun dışı olması, giderek ona düşman vb. olması bir yana, tam tersine bütün bir Doğa İnsanın kendisidir. Özdeksel-fiziksel beden, içgüdüler İnsanın doğal yanı, Doğa yanıdır, ve İnsanı Doğa olmaksızın da düşünmek, Tini Doğadan ayırmak diyalektik değil ama yalnızca analitik bakış açısına aittir. İnsan Doğanın zorunluğunun ve Tinin özgürlüğünün birliğidir.
c) Doğa Tine geçer, ve homo sapiens bu birliğin kendisidir. İlkin bütünüyle Doğadır, salt bir hayvandır. Bu doğa durumu bir kültürsüzlük, bir düşüncesizlik durumudur, hiçbir biçimde İnsana ait olmayan bir durumdur. Ama homo sapiens kendinde Tindir, bütün bir Doğa sürecinin doğaüstü ile, Düşünce, Duygu ve Duyu ile donatılı gerçekleşmiş son ereğidir, bütün bir doğal evrimin Tinin eşiğine ulaşmayı başaran tamamlanışıdır. Bu gizillik ile yüklü İnsanın belirlenimi bu gizilliği edimselleştirmek, kendini doğallıktan tinselliğe yükseltmektir, ve Zamanda yer alan bu süreç edimsel Tarihtir.

Klasik Felsefe insanı sonsuzluğa yetenekli görür:
a) İnsan doğuştan düşünceler ile, Logos, Us, Akıl, Vernufnt, Raison, Reason yetisi ile donatılı ve böylece gerçek varlık ile, sonsuz, saltık, değişmez olanla bağlıdır. İnsan Usu ussal olan Doğa ve ussal olan Tin ile bir ve aynı tözü paylaşır, bu ortaklık bilginin olanağı ve zemini olarak insanı tüm doğal ve tinsel varoluş ile Birlik içine getirir. Ancak bu kavramsal birlik insan Beninin karşısındaki Başkasının ortadan kaldırılmasını, insanı sonluluğa indirgeyen yabancının ve yabancılığın yenilmesini, Başkasında Kendi ile birlikte olmayı, gerçek sonsuzluk kavramını anlatır.
b) İnsan doğal varlık olarak ve tinsel varlık olarak davranmaya yeteneklidir. Dürtüsel olarak davranabilir, ya da düşünerek duyuncuyla ve istenciyle davranabilir. İçgüdüleri, itkileri onun doğa yanıdır ve davranışı salt doğal olduğu ölçüde hayvandır. Ve insan düşünerek, duyuncu ile doğruyu ve eğriyi, iyiyi ve kötüyü ayırdederek ve doğru ve iyi olanı yeğleyerek davranmaya, eyleme yeteneklidir. Doğallık ve Tinsellik arasındaki bu sorun onun ahlaksal sorunudur, ve ussal olarak çözülmesi özgürlüğü, büyüklüğü, erdemi, tinselliğidir.
c) İnsan duyusal, estetik varlıktır, homo sapiens tinselduyarlık ile yüklü, daha başından Güzellik İdeasına yeteneklidir. Arı Biçim olanı güzelleştirme, salt Biçim olana tinselliğin sonsuz duyusal anlamını vermeyeteneğindedir. Güzellik algılamaya ve güzellik üretmeye, salt duyusal Biçimin kendisinde kendi iç sonsuzluğunu yaşamaya yeteneklidir.

Bu üç ayrı alan aynı zamanda bir ve aynıdır, Güzel olan, İyi olan ve Gerçek olan bir ve aynıdır. Düşünce, Duygu ve Duyu homo sapiensin gizillikleridir. Ama, bir kez daha, gizillik edimselleşme olanağını kapsadığı için gizilliktir. Bu özsel doğa verildiğinde, insan çirkini beğeniyorsa, kötüyü onaylıyorsa, bilgisizliği doğruluyorsa, durum yalnızca ve yalnızca henüz gelişmemiş olduğunu anlatır. Estetik olarak gelişmemiş bir duyarlık güzel sanat yapıtını algılayamaz, alt duyusal biçimlerde takılır ve gerçekten güzel olanı yabancılar (kübizm). Moral olarak gelişmemiş bir duyunç iyiyi ve kötüyü ayırdedemez, doğal-dürtüsel davranışı, ussal hakka karşı gücü, usdışı güç istencini yeğler (nihilizm). Düşünsel olarak gelişmemiş bir bilinç tasarımları, sanıları, duyusal-algıları, tahminleri vb. bilgi ve bilim olarak doğrular (pozitivizm).

 


__İlerleme

“Bir doğa durumunda yaşamak için gereksindiği herşeyi yalnızca içgüdüde taşıyordu” :: “Il avait dans le seul instinct tout ce qu’il fallait pour vivre dans l’état de nature” (Rousseau, İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Kökeni ve Temelleri Üzerine Söylem).

Kuşkucu bakış açısı tarihsel ilerleme kavramının boş olduğunu, belki de bir gerilemeyi gizlemeye yaradığını düşünür, çünkü tarih modern barbarlık örnekleri ile doludur. Dahası, görünürde teknolojik ilerleme ile moral gerileme arasında neredeyse bir doğru orantı vardır. Hiroşima, Toplama Kampları, May Lai, Bosna ve benzerleri gibi tümü de ‘ileri’ insanlığı şu ya da bu yolda acımasızlık ile birleştiren sayısız olgu insanlığın en ‘ileri’ kesimlerinin kötülüğün de en büyüklerine yetenekli ya da yandaş olduğunun yeterli görgül kanıtları olarak görülür. Ve bunlar olgulardan genellemeler türeten tümevarımcı bilgeliğin gözünde ilerleme kavramını insan varoluşundan dışlamak için yeterli sayılır.

Ve gene de değişmez insan doğası kavramı, eş deyişle us, duyunç ve duyarlık bilgisizliği, kötülüğü ve çirkinliği saltık olarak yadsır. Bu ilkelliklerin sorumlusu olan insanların kendilerinin de gerilemeyi saltık olarak yasaklayan aynı insan doğasını paylaşmaları ölçüsünde, modern barbarlık durumunda gerileme gibi görünen şeyin gerçekte yalnızca gerilik olduğu sonucu çıkar. Teknolojik ilerlemeden moral ilerlemeyi çıkarsayamayız, ve böyle uygulayımsal ‘ilerlemeler’ ahlaksal hamlık zemininde pekala olanaklıdır. Ve çirkinin, düşük ve soysuz olanın beğenilmesi, giderek güzel bulunması insan doğasında bir çarpılmayı değil, ama estetik duyarlığının gelişmemişliğini anlatır. Giderek bu doğanın tek bir ilke olması ölçüsünde, moral gerilik (nihilizm) kaçınılmaz olarak estetik gerilik (kübizm) ve kuramsal gerilik (pozitivizm) ile birlikte gider. Bu terimlerin ‘modern’ ya da ‘Batı’ kavramının belirlenimlerini dolaysızca anlattıklarını bu kültürün olgusallığı dolaysızca doğrular. Uygarlık kavramı özsel olarak ussal ve evrensel değerlerin özeti ve böylece Barbarlığın karşıtı olsa da, böyle bir nihilist, pozitivist ve kübist kültür tam olarak Uygarlık kavramının dışladığı şeyi, çatışma, kavga ve savaşın Barbarlığını Uygarlığın özüne yerleştirmeyi ister, ‘uygarlıkların çatışması’ gibi çelişkili bir tasarımı doğrular.

Her ilerleme gibi moral ilerleme, duyuncun gelişimi de ilkin ilkededir ve daha ussal olan ilkenin birkaç bireyin bilincinde ortaya çıkışı onun hemen bütün bir dünya bilincinde dolaysızca edimselleşmesi demek değildir. İnsanlığın tek Tanrının önünde eşit olduklarının bilincinin doğuşu köleliğin Us dışı ve Duyunç dışı olduğunun anlaşılmasını, köleliğin dolaysızca ortadan kalkışını getirmedi. Halkların yasalarını kendilerinin yapmaları, kendi kendilerini yönetmeleri ilkesinin doğuşu bir şeydir, halkların kendilerinin bu özgürlüğü kavramaları ve onu istemeyi öğrenmeleri, kendilerini yönetecek duyunç ve istenç olgunluğuna erişmeleri başka birşey. Böyle süreçler, ilkelerin insanlığın bilincine yerleşmesi ve onun bütün bir toplumsal kurumsal yapısını yeniden düzenlemesi, böylesine muazzam tinsel dönüşümlerin emeği yüz yılları gerektirir. Tin Zamandadır ve gelişimi Zamanda yer alır, ve bunun kısa mı yoksa uzun mu olduğu bir görelilik sorunudur: Varoluşun sonsuz zamanında görgül zaman ne denli uzun olursa olsun, göz açıp kapayıncaya dek geçip gider, ve bu görelilik ortamında gizilliğin edimselleşmesi neredeyse mantıksal bağıntı kadar zamansız görünür.

İlkenin doğrulanması güvencesini İnsan özünde bulur. İlke doğrulanır, çünkü ussaldır, ve doğrulanan şey yaşamda doğrulanır. Özgürlüğü kavramak onu edimselleştirmektir. ‘Ussal olan edimsel olandır’ sözlerinin bir anlamı da budur. Hiç kuşkusuz bu belirli ussallıktır ve Tinin gelişim basamaklarındaki türlülük gelişiminkendisinin türlülük göstermesine götürür ve arkadan gelenlerinki arkadan gelen gelişme, öykünmedir. Ama bir bilinç aşamasının değişiminin onda daha şimdiden olanın, gizil olarak varolanın, olanaklı olanın ortaya çıkmasını anlattığı ölçüsünde, Özgürlük onu bilmeyenlere, ona hazır olmayanlara, onu istemeyenlere verilemez, ve bilenlerden geri alınması olanaksızdır.

İlerleme Tinin bir kavramıdır, yalnızca ‘Batı’ya ait bir kavram değil. Tarihsel sürecin en önemli kazanımı Tinin kendinde saklı tuttuğu sonsuz gizilliği açındırmasının koşullarını elde etmektir. Bütün bir tarihin anlamı Tinin, eş deyişle İnsanın bilincinde, duyuncunda ve estetik duyarlığında yükselmesi, ve bunun için önüne ancak kendi kendisi tarafından getirilebilen engellerin aşılmasıdır. Birincil engel bir gelişim aşamasının kendini sonsuz, bitimsiz, saltık olarak görmesi, o yetersiz gelişmişlik düzeyinde kalmada diretmesidir. Tin bu geçici biçimlenişlerinin hiç birinde kendini tam açınımı içinde bulamaz. Bunlar ne denli bilge, değerli ve güzel olurlarsa olsunlar, birer görüngüdürler, Varlıkları Yoklukları ile bağlıdır, ve ortaya çıkmış olmaları ortadan yitecek olmalarının tanıtıdır: Tinin gerçek, kavrama uygun düşen olgusallıkları değildirler. Klasik Yunan ve Roma uygarlıklarının sürmesi putperestliğin ve kölelik kurumunun da sürmesi demek olacaktı. Osmanlı İmparatorluğunun sürmesi bütün bir imparatorluk kültürel dokusunun sürmesi demek olacaktı. Bir dizge bölümsel olarak dönüşmeye izin vermez: Tek bir özsel bileşen dizgenin bütününü kapsar ve yansıtır. Bu düzeye dek bu tikel kültürel şekillerin yitmesi evrensel şekillenmenin kazanması, daha öte ilerlemenin zemininin sağlanmasıdır.

İlerlemenin temelinde yatan mantıksal zorunluk karşısında, ya da yine aynı şey, bu mantıksal özgürlük karşısında, bu ereksel sürecin ereğine ulaşmasının engellenmesi ancak ve ancak saltık İdeasının değiştirilebilmesi denli olanaklıdır. Özgürlük bu saltık insan doğasının saltık istemidir, ve bu sonsuz doğa kendini herhangi bir sonlu biçime sığdırmayı yadsıyacak sonsuz saltık güçtür.

 

__İyimserlik Değil, Özgürlük

İnsanın gelişmesi onun doğasından türeyen bir çıkarsamadır ve ussaldır. Bu düzeye dek Tarihin bir gelişim olmasını bir iyimserlik sorunu olarak görmenin herhangi bir anlamı ve önemi yoktur. İnsan — her insan — kendindeki ussal, moral ve estetik gizilliği açındırma zorunluğu ve özgürlüğü altında durur. Tinin biçimlenişi, bu değişimin ilerleyen ve gelişen bir yolda yer alması, bunlar birer dilek, öngörü, tahmin vb. değil, ama kavramın kendi mantığının vargılarıdır. İnsanın böyle gelişmelere yetenekli olup olmaması, ya da ahlaklı, duyunçlu olmaya yatkın olup olmaması gibi ikircimler yalnızca analitik düşünce için kaçınılmazdır. Ussal insanın bu gizilliğini geliştirmekten geri çekilmesi, kendini uygarlık yerine barbarlık durumunda tutması, kendini yoketmeye belirlenmiş ya da bunun kuşkulu olması vb. tümü de usun yadsınması öncülü üzerine çıkarsanabilen karanlık ve kötümser vargılardır. Gerçek olanı doğrulamak, İyi olanı istemek, Güzel olanı beğenmek ussaldır. İnsan hiçbir zaman bu ussallığın karşıtına yetenekli değildir. İyi olanı istememek, Gerçek olanı doğrulamamak, Güzel olandan tiksinmek usdışı dediğimiz şeydir ve insan doğasının bozulmasına değil ama gelişmedeki geriliğe tanıklık eder. Felsefe evrensel insan doğasını doğrulamasında ve ondan yola çıkmasında kuşkuculuktan ayrılır. Kuşkuculuğa, bilgisizliğe ‘iyimserlik’ olarak görünen şey felsefenin ilkesinin bütünüyle tutarlı çıkarsamasından başka birşey değildir. Dünya Tarihi us tarafından belirlenmedikçe anlamlı ve anlaşılır değildir. Us ancak kendini, ancak Us olanı bilebilir. Ve koşut olarak, usdışı ancak usdışı olanı görür ve doğrular.

* * *

Felsefe, yalnızca bilme sevgisi olarak değil ama bilmenin kendisi olarak anlaşıldığında, Doğunun ya da Batının bakış açısı değildir. Bilginin, Evrenselin, Gerçekliğin kendisindenDoğu ya da Batı, şu ya da bu kültürel tikellik çıkarsanamaz. Evrensel ve saltık ve değişmez olduğu ölçüde, Usu şu ya da bu kültürel yapı olarak göremeyiz. Ama eğer onu saltık olarak, değişmez olarak, evrensel olarak görmezsek, eğer onu görgücülüğün yaptığı gibi duyusal algının bir türevi olarak görürsek, postmodernizmin yaptığı gibi dilin bir eklentisi olarak görürsek, o zaman Usun, Kavramın kültürel-tarihsel bir yapı olmasından, göreliliğinden, giderek değersiz ve anlamsızlığından pekala söz edebiliriz. O zaman göreli bir felsefenin Doğuya mı yoksa Batıya mı ait olduğunun hiçbir önemi kalmaz. Ama bilgelik sevgisi Evrenseli bilmenin sevgisidir, ve Hegel felsefenin bu tür yerelliklerin üstünde ve ötesinde olduğu vargısını kişi olarak değil ama evrensel bilginin izinde olan ve felsefi bilincinde tüm tarihsel felsefenin birikimini özümseyen bir düşünür olarak çıkarır. Batının ekinsel-tinsel temellerinin Doğuda olduğunun bütünüyle bilincindedir:

“Bilim ve bilgi, özellikle felsefenin bilgisi Batıya Araplar tarafından getirildi; Germenler arasında soylu şiirin ve özgür düşlemin alevleri Doğu tarafından tutuşturuldu” (Tarih Felsefesi).

Buna eklememiz gereken tek şey İslamik Tinin kendisinin onu önceleyen bütün bir Tarihsel İlerleme sürecinin bir yapıtı olduğu, Helenik ve Helenistik tini özümseyerek ve kendini Roma tinine eklemleyerek büyüdüğü, önem ve onur ve değerini ancak ve ancak bu süreklilik içindeki bir kıpı olarak kazanarak Tarih olduğudur.

2006, İstanbul

 



Previous Previous