__Modernlik — Aziz Yardımlı (2006)
 

Modernlik
AZİZ YARDIMLI (2006)

Etimoloji. "Modern" sözcüğü ilk kez 16 yüzyılda "şimdiki ya da yakın zamanlar" anlamında, ve "postmodern" sözcüğü ise ilk kez 1949'da kullanılmıştır. "'Modern" sözcüğü geç Latince "modernus" sözcüğüne dayanırken, bu sözcüğün kendisi Latince "tam şimdi" anlamına gelen "modo"dan türetilmiştir. Sözcük bu anlamda "çağdaş" sözcüğü ile örtüşür. Modern sözcüğü başlangıçta yalnızca "şimdiki"ni belirtmek için kullanılırken, 16'ncı yüzyılın sonlarında "eski / ancient" sözcüğü ile karşıtlık içinde kullanılmaya başlamıştır. Modern kültürde sözcük yalın olarak "yeni" olanı anlatır.

1437'de Cennino Cennini'ye göre (Il Libro dell'Arte; "The Craftsman's Handbook" olarak çevrilmiştir) Giotto resim sanatını "modern" yapmıştır. 16'ncı yüzyıl İtalyasında yazan Giorgio Vasari kendi döneminin sanatından "modern" olarak söz eder.

1.Modernlik modern olma niteliği demektir ve kültürel olarak başlıca Kuzey Avrupa'ya özgü bir kavramdır.

Tarihsel olarak, Modernlik yalnızca tarihsel süreklide her tarihsel evrenin yeni olması anlamında yeni bir evre değildir. Modern evre onu önceleyen tüm ön-modern evrelerden nitel olarak ayrılır. Bu nitel ayrım modern Tinin gelişiminde özsel olarak Özgürlük tarafından belirleniyor olmasını anlatır. Daha tam olarak, Modernlik ilk kez Avrupa'da insan gizilliğinin (potansiyelinin) gelişimi için gereken eksiksiz zeminin, Özgürlük Bilincinin ve ilk kez bütün bir insanlığı kapsayan bir anlamda kavranmış olması demektir. Modernlik başlıca Bilimsel, Moral-Politik ve Estetik alanlarında sınırsız bir insan gelişiminin önünün açılması ile tanımlanır.

İlk kez Avrupa'da uyanan Özgürlük bilincini yalnızca Reformasyona ya da Aydınlanmaya bağlamak bunların kendilerinin Özgürlük bilincini varsaymaları zemininde geçersizdir. Avrupa'nın tinsel dönüşümünün tek bir nedeni aranacaksa, bu neden Usun varoluşun özeği olduğunun bilincidir demek gerekir, çünkü insanın ussal bir varlık olduğunun ve usun tüm varoluşun özeği olduğunun bilinci insan gizilliğinin tüm boyutları içinde bilinçli açınımı için yeterlidir. Özgürleşme sürecinin başlaması Özgürlüğün dolaysızca edimselleşmesi, ya da realize olması demek değildir. Modernlik başlangıçta moral olarak gelişmiş olmayan bir bilincin tüm zayıflıklarını sergiler (Sömürgecilik, Kölecilik, Irkçılık, Kapitalizm).

    1. Rönesans ve Reformasyon arasındaki özsel ayrım Katolik Kiliseye karşı, Geleneğe karşı tutumda yatar. Rönesans Humanizmi geleneksel Katolik İnancın içerisinde kalırken, Protestanlık Katolik Kiliseyi Hıristiyanlığı özsel olarak çiğneyen bir dünyasal kurum olarak gördü ve Duyunç Özgürlüğü adına ona başkaldırdı ve bütünsel dönüşümün başlatıcısı oldu.
    2. Laiklik inanç Özgürlüğü demektir, ve Reformasyonun amacıydı. Duyunç Özgürlüğü Bireylerin İnançlarında Devletten bağımsız olmaları demektir.
    3. Aydınlanma Reformasyonun bastırıldığı Fransa'da Laikliği sağlamanın aracı oldu. Reformasyon boşinancın karşısına gerçek İnancı çıkarırken, Aydınlanma boşinancın karşısına pozitif Bilgiyi çıkardı. Reformasyon ile karşıtlık içinde, Fransa Özgürlüğü Devrim yoluyla, şiddet yoluyla kazandı, çünkü dünyasallaşmış bir boşinanç kurumu olan Katolik Kilisenin altında Özgürlük ve ona bağlı politik, ekonomik, kültürel ilerleme ya da modernleşme olanaksızdır.

2. Evrensel İnsan Eşitliği ve Özgürlüğü kavramı Klasik Yunan tininin erişemediği saltık kavramsal gelişim düzeyidir. Giderek Platon ve Aristoteles bile gerçek insan doğası kavramı konusunda Jan-Jacques Rousseau'nun bilincinin düzeyine ulaşabilmiş değildiler ("İnsanlar özgür doğarlar."). Bu iki rasyonalist de Kölelik kurumunu doğal sayarlar ve doğrularlar, ve henüz insanın doğal olarak, eş deyişle özsel olarak özgür olduğunun bilincine ulaşabilmiş değildirler. Musevilikte evrensel insan Eşitliği kavramı yoktur, ve gerçi kendi içinde tek Tanrı anlayışını taşıyor olsa da, bu Tanrı yalnızca daha başka yabancı tanrılar arasından biridir ve evrensel insanlık için değil, ama seçilmiş özel bir halk olarak görülen İsrail halkı içindir. İnsan Eşitliği kavrami zamandizinsel olarak ilk kez Dinde değil ama Stoacılıkta doğar. Felsefeden sonra Dinde, ve ancak Hıristiyanlıkta insan Eşitliği kavramına uygun bir tek Tanrı anlayışı kendini gösterir: Tüm insanlar Tanrı karşısında eşittirler. Ama bu ilke kurumsal Kilise tarafından, Kilise Babaları tarafından anlaşılmamış ve özsel olarak duyusal ilke üzerine dayanan ve özü onun tarafından bozulmuş olan Katolik inançta dinadamları sınıfı bütün bir insanlığın dışında tanrısal yetke ve kutsallık taşıyan insan-üstü bir yetke ile donatılıdır. İslamın olanağı ve gereği Hıristiyan inanca özünlü bu duyusallık ve sonluluk bağlıdır ve soyut tek Tanrısı ile İslam bütün bir insanlığı birleştirmede en başarılı olmuş olan dindir. Ama İslamik öğreti insan doğası ya da özü konusunda İsa'nın kavrayışının gerisindedir ve İnsanın özsel olarak tanrısal doğada olduğunu, Tanrı ve İnsan eşitliğini doğrulamaz. Bunu Sufilik doğrular, ama felsefesizlik nedeniyle gizemciliğin karanlık yollarında bozulur. İslam bu nedenle ancak insan doğasının sınırlı, ama göreli olarak görkemli bir gelişimine tanıklık eder.

3) Duyusal ilke üzerine dayalı olan, tanrısalı duyusallaştırıp sonlulaştıran Katolik Kilisenin kutsal, tanrısal dinadamları sınıfı tarafından örtülen insan doğası kavramı ilk kez Protestanlık ile, Martin Luther ile hakkını kazanır, ve ilk kez Reformasyon Hıristiyan insan eşitliği ve doğası kavramını ve kitlesel ölçekte realize eder. Protestan tinin türdeş, eş deyişle bütün nüfusu kapsayan gelişme yeteneği tüm inananların rahipler olarak tanınması, bir dinadamları sınfının olmaması, her bireyin Tanrı inancında aracısız olması olgusuna bağlıdır. Birey kendisi Tanrıya yaraşır olmalıdır ve bunu kendi Duyunç ve İstenç Özgürlüğü ile yapabilir. İslam hiç kuşkusuz bir dinadamları sınıfı kapsamaz. Ama İnsanın Tanrı karşısında köleliği anlayışı zemininde insan Özgürlüğünün ve Saltık Değerinin bilincini engeller.

4) Asya'da, Çin ve Hindistan'da, birincide Tek bir insansal egemen, İmparator altında kölelik, ikincide ise doğal Kast dizgesi altında kölelik egemendir ve bu kültürler bu eşitsizlik yapısı içinde gelişmiş, olgunlaşmış ve daha öte iç değişime kapanmışlardır. Tarihsel değildirler.

5) Modern evrenin Niteliği, onu tüm önceki tarihsel tinsel biçimlerden ayıran olgu İnsanın Özgürlüğünün bilincinin kazanılması ve bu bilincin sözcüğün gerçek anlamında bu inancın her bireyinin bilincinde realize olmasıdır. Protestan inancın egemen olduğu alanlarda genel olarak bölgesel, yerel eşitsizlikler yoktur. ABD, Hollanda, İngiltere, İskandinavya, vb. nüfuslarının evrensel ölçekte ve aşamalı olarak tüzel, ahlaksal, ve törel eğitimleri bu olgunun yalnızca görgül doğrulanışını sunarlar.

6) Atatürk modern Batı tinindeki değişimi gerçek değeri ve önemi içinde kavradı ve bu nedenle herhangi bir ideolojiye duygudaşlık göstermedi, çünkü kendini bir Partinin İstencinde anlatan ideoloji evrensel İstenç Özgürlüğünü tanımaz ve Ereğine zor ve şiddet yoluyla ulaşmayı seçer. Ama zor ve şiddet eğitmez; yalnızca boyuneğme ve kölelikte sonuçlanır. Atatürk gerçek değişimin, Özgürlüğün ancak özgür eğitim yoluyla geleceğini bilir. Bu düzeye dek milyonların Özgürlüğe Eğitimini modern Devlet üstlenir, ve onun Eğitim tasarlarının yıkılması genç Türkiye Cumhuriyetinin trajedisidir — trajedi, çünkü Devlet Gücü özsel olarak Halkını kurtarmak isteyen, ama aynı zamanda onu bilgisiz bir kitle olarak bırakan ve öyle kalmaya mahkum gören Aydının eline kalmıştır.

7) Avrupa'da Reformasyonu bastıran ve yenen Katolik ülkelerde Özgürlüğün işini ve sorumluluğunu Aydınlanma üstlendi. Ama Aydınlanma Duyunç Özgürlüğünü ve dolayısıyla İstenç Özgürlüğünü tanımaz ve insanlığın gerçek ve evrensel Eğitimine izin vermez. İlerleme ve gelişme bu düzeye dek Avrupa'da Aydın Despotların işlevi oldu ve Duyunç Özgürlüğünün göreli olarak zayıf olduğu ya da hiç bulunmadığı Almanya, Fransa, Rusya gibi ülkelerde görülür. Sonuç bu ülkelerin Protestan ülkeler ile karşılaştırma içinde evrensel gerilik ve geri kalmışlıklarıdır — yoksulluk, bilgisizlik, ahlaksızlık, yasasızlık yaygındır (İtalya, İrlanda, Fransa vb.), ve ilerleme ancak Kuzey Avrupa'ya bir öykünme sonucunda elde edilir. Osmanlı İmparatorluğunda ve daha sonra Türkiye Cumhuriyetinde da Aydınlar aynı ilerici işlevi üstlenmişler, ama bunu ideolojik partiler ve ordular yoluyla ve dolayısıyla zor ve şiddet yoluyla denemek zorunda kalmışlardır. Ve Türkiye'de gericilik politik olarak bastırılmış olsa da, gerilik bastırılamamıştır. Boşinanç tanrısalı bireylerde, kutsal imamlarda, dedelerde, bez parçalarında, taşlarda vb. gördüğü düzeye dek inanç değil ama İnançsızlıktır. Evrensel gelişimin olanağı olan bireysel Özgürlük henüz gelenek tinini yaşayan Anadolu'nun geniş alanlarında salt bir özlemdir.

8) Modernleşme sürekli yenileşme, yeniden yenileşme, ve yeniden yeniden yenileşmedir. Bu ancak özgürlük içinde, Duyunç ve İstenç Özgürlüğü içinde olur, çünkü ancak Özgürlük tini Geleneğin kaçınılmaz direncini yenebilir, çünkü onu bireyin gerçek kendisinde ve gerçek kendisi aracılığıyla — Usuyla — ve kalıcı olarak yener. Modern evre bireyin Duyunç ve İstenç Özgürlüğünün bilinci ile nitelendiği düzeye dek kesintisiz bir değişim, dönüşüm, ilerleme sürecidir. Bir Evre, ama özsel olarak Süreç olan bir Evredir — onda herşey devim, değişim, dönüşüm içindedir, bir Herakleitos ırmağıdır ki, yeni olan yeni olur olmaz eskir ve kendini ortadan kaldırır, böylelikle bir kez daha yenileşmeye izin verir, çünkü yeni ancak eskiden gelebilir, ve eskinin ortadan kalkışı ancak ve ancak yeninin ortaya çıkışı demek olabilir. Modernlik bu düzeye dek ahlakta, tüzede, törellikte, politik yapıda da bir dinginleşme ve katılaşma değil, tam tersine sürekli değişim demektir ve onun herhangi bir aşamasını ya da evresini modernliğin kendisini temsil ediyor olarak almak olanaksız ve anlamsızdır.

9) Modernlik bireysel Duyuncu ve İstenci tanıdığı ölçüde politik olarak Demokrasiye izin veren biricik Törelliktir, çünkü ancak Özgürlüğünün bilincinde olan bir halk kendi İstencini Devlet yapabilir. Ama modernleşme Halkların dolaysızca olgunlaşmaları ve politik haklarının bilincine varmaları demek değildir. Politik özgürleşme süreci ancak aşamalı olarak Demokrasiye ulaşabilir. Kadınların politik İstençleri İsviçre'de bile ancak 1972 yılında tanınmıştır, ve Avrupa Dünyanın modernleşmeye yalnızca öykünen geri kalanından ayrı olarak süreci tüm yabanıllığı ile yaşamıştır. Modern Avrupa Tarihi insanlığın başarısızlığının değil, ama yalnızca Özgürlüğün yolundaki direncin büyüklüğünün derecesinin kanıtını sunar. Bireyin olgunlaşmasının Duyunç ve İstenç Özgürlüğüne bağlı olduğu düzeye dek, Katolik ve Ortodoks Avrupa'da Demokrasi kök tutamazdı ve tutmamıştır.

10) Özgürlük en sonunda Usun Özgürlüğüdür ve modern evrede insanın varoluşunun her alanında ussallaşması — politik süreçte, ekonomide, bürokraside, yasalarda, türede — modern dönemin yalnızca görüngüsüdür. Özgürlüğün bilinçli olarak evrensel olduğu kültürde gelişimi engelleyebilecek herhangi bir engel yoktur.

10) Erdem baskı değil ama Özgürlük içinde olanaklıdır, çünkü ancak özgür İstencinin bilincinde olan birey Kendisidir, Türesi, Ilımlılığı, Bilgisi ve Yürekliliği başkasının bir dayatması değil ama kendisinin belirlenimidir. Ancak Erdem Demokrasinin zemini olabilir, ve erdemsiz bir halkın bilgisiz, türesiz, vb. bir kitle olarak yazgısı kaçınılmaz olarak demagogların, ideologların ya da despotların eline düşmektir. Dünyanın büyük bölümü için durum henüz budur.

11) Modernliğe özünlü olan Değişim özsel olarak Törelliğin dönüşümüdür. Geleneği bölücülüğününde, lehçelerinde, yerel törelerinde, alışkanlıklarıında, değerlerinde, boşinançlarında ortadan kaldırır ve evrensel bir kültüre, ilkin daha geniş ulusal kültüre doğru, ulusal bir türdeşleşmeye doğru evrimlendirir. Yenileşme sürecini Ulus-Devlete sınırlamanın ussal hiçbir bir zemini yoktur, çünkü insanlığın evrensel Özgürlük ve Eşitlik temelinde varolduğunun kavranması ölçüsünde, Ulusların üzerinde İnsanlığın varolduğunun (Goethe) anlaşılması ölçüsünde, Ulus değerinin kendisi özsel olarak bir alışkanlıktan, bir duygusal yatkınlıktan (Gesinnung) öte bir değer taşımaz. Görelidir, saltık değil, ve bu olgu Ulusu sonlu ve geçici kılan etmendir. Ulusal Egemenlik bir ulusun varlığı ile birdir. Ve gene de Avrupa Birliği bir üst-Ulus olarak tikel yerel ulusallıkların egemenliklerinden vazgeçilmesini saltık koşulu olarak alır. Avrupa Birliği Avrupa'nın kendisinin belli ölçülerde sıkıntı ile yaşayacağı bir dönüşüm ve ulusal yitişler Sürecidir, ve Ulusların doğuşunun toprağı olan bu kültürde ulusal dirençlerin alışkanlığın gücü ile doğru orantılı olarak yeğin olacaklarını beklemeliyiz. Dinsel kültürler bir yandan evrensellik ilkeleri nedeniyle ulusal egemenliklerin destekleyicisi olamazken, öte yandan kendi aralarındaki ayrımlar nedeniyle daha popüler ayrımları kızıştırabilirler. Avrupa'nın kendi tarihinde yaşayan Din Savaşları Duyunç Özgürlüğünün bulunmayışı ile koşulluydular. Modern Tin Özgürlüğünü kavradığı ölçüde benzer çatışmanın üstünde ve ötesindedir. Küreselleşme süreci yenileşmenin yalnızca yeni bir aşaması olan daha geniş ölçek bir türdeşleşme sürecidir ve insanlığın tüm gerilik ve ilerilikleri ile ulusal bölünmelerin ötesine bakmaya yöneldiğinin göstergesidir.

12) Modernliğin istenebilir olup olmadığı sorusu söz konusu geleneksel toplumların yürürlükteki durumları tarafından yanıtlanan bir soru değildir. Tarihsel Gelişim nesnel bir süreçtir ve yerel olumsallıkların üstündedir.

13) Postmodern durum modernliğin kendi içerisindeki şizofrenik bir durumdur. Şizofreni ya da us-yarılması dediğimiz durum bir kavram hastalığıdır ve klinik olarak ussal iletişime yanıt vermez. Aynı iletişim olanaksızlığı postmodern 'uslamlamacılık'ta da görülür ve her örneğinde tutarlı ve düzgün bir uslamlama olmadığını sergileyen bu patolojik söylem biçimi kavramsal iletişimi olanaksız kılar (Habermas'ın Derrida ile iletişim girişimi sonuçsuz kalmıştır).

Lyotard modernliği ilerleme yolunda sürekli değişim olarak, postmodernliği bu sürecin doruğu olarak, ve sürekli değişimin kendisini bir status quo olarak görür. Bu betimleme Postmodernizmi özsel belirlenimlerinde anlatıyor olarak kabul edilebilir. Bu bakış açısı modernlik sürecinin herhangi bir evresini ötesi olmayan son olarak alır. Modernliğin kendisini vargısı olarak alan bu postmodernist çıkarsamayı usun ve ona bağlı Erekselliğin ("grand narratives") reddedilişi üzerine dayandırır.

Gerçekte, ve Postmodern betimleme ile ilişki içinde alındığında, Usun reddedilişi modern dönemde Aydınlanmacı-Görgücü felsefenin başından bu yana savunduğu bakış açısıdır. Postmodern çıkarsama bu öncülün vargısını yineler: Süreç Ereksiz bir Sondur. Postmodernizm modernizmin temel öncülünden ancak bölümsel olarak sergileyebildiği vargıları en son düzeylerinde çıkarsamaya çabalar ve postmodern kuramcılığın kendi içinde sergilenen ve naiv okuru güçlüğe düşüren karışıklıklarının başlıca nedeni bu vargıları çıkarsamada gösterilen duraksamalara ve yetersizliklere bağlıdır. Postmodern söylem Kavramı yadsıdığı için ve gene de kavramsalı kullanmak zorunda olduğu için — çünkü ne olursa olsun 'uslamlama' yapmak, en azından bir düşünme izlenimini vermek zorundadır — onun yerine başlıca simgeler kullanır. Kavramdan çok kavrama andırımlı olan biçimleri kullanmak zorunda kaldığı için Dil ve Sözcükler üzerinde yoğunlaşır, alışıldık,sıradan, olağan anlamları örtücü sözcüklerle yeniden kullanır, ve usu bu yolda kendine karşı örtmeyi başarır. Boudrillard'ın biçemi bu eğilimi aşırılığı içinde sergiler. Postmodern söylemin can sıkıcı biçimselciliğinin gizi kendini kendinden gizlemeye çabalayan bu irrasyonlizmde yatar.

14) Postmodernizm Modern dönemin geçtiğini ya da tamamlandığını ileri sürer. İlerlemenin yeri Tutuculuk tarafından alınmıştır, ya da PM bu Tutuculuğun özbilincidir. PM tüm Devrim, İlerleme, Gelişme gibi Ereksellikleri ya da Teleolojiyi yadsır.
a) Postmodern durum bir realiteyi imlerken, Postmodernizm bir bakış açısını imler. Bakış açısı olarak PM modern dönemin niletiğinin — ussallık, nesnellik ya da nesnel anlam, ilerleme — belirlenimlerinin ortadan kalktığını ve yeni realitenin ekonomik olarak "geç anamalcılık" olduğunu ileri sürer (Fredric Jameson; finans kapital). PM bakış açısında politik Güç Yurttaş Kavramı ile ile belirlenmez, ama Bilişim, İletişim, Ulaşım vb. gibi kavramlar yoluyla betimlenir. PM kuramda "geç" de olsa bir anamalcılık söz konusudur, ve toplum Yurttaş Toplumu değil, ama geç anamalcı toplumdur. Geç anamalcılık medyanın bir Güç olmasını, iletişim ve teknolojinin öneminin artmasını ya da ekonomik olarak belirleyici olmasını imler.

b) Postmodern bilince katkıda bulunan felsefeciler ve yazarlar:

1) Kierkegaard ve Nietzsche: Nesnelliğe karşı uslamlamaları ve moral ve toplumsal kuşkuculuk üzerine vurguları yoluyla (Varoluşçuluk);
2) Sartre, Camus, Beckett. Yeni bir öznellik anlamı getirmeleri yoluyla (yine Varoluşçuluk; Saçma; Usdışı);
3) Nesnel görecilik; hiçbir değer bir başkasından üstün değildir; (Heidegger, Wittgenstein, Derrida; Us yerine Dil; Kavram yerine Sözcük, Simge, İm).

Derride metnin kavramsal göndermelerini ve dolayısıyla özsel bir anlamı olmadığını (that there was no intrinsic essence to a text) ileri sürer. Derrida nesnel-özsel Diyalektik ya da Kavram ile değil ama öznel-biçimsel Semantik ya da Anlam ile ilgilenir. Derrida'ya göre Sözcük (Metnin yapıtaşı) Batı kültüründeki bütün bir simgeler ve fenomenler alanını kapsar. (Derrida's argument is that deconstruction proves that texts have multiple meanings.) Yapısızlaştırma özsel olarak metnin çeşitli bağlamlarında Sözcüğün (ya da simgelerin) göreliliğine ve böylece değişik anlamlar kazanmasına bağlı bir çözümleme ya da betimleme yöntemi olarak görünür. Mantıksal değildir.

Alan Sokal postmodernizmin salt bir diluzluğu olduğunu ileri sürdü.

Wikipedia'dan bir çözümleme (Postmodernism):

Influencer Year Influence
Søren Kierkegaard c.1843 "Truth is Subjectivity", stressing the importance of experience and relativity over absolute, concrete thoughts
Friedrich Nietzsche c.1880 no fixed values, God is dead, all perception is interpretation
Dada movement c.1920 a focus on the framing of objects and discourse as being as important, or more important, than the work itself
Karl Barth c.1930 fideist approach to theology brought a rise in subjectivity
Martin Heidegger c.1930 rejected the philosophical grounding of the concepts of "subjectivity" and "objectivity"
Ludwig Wittgenstein c.1950 anti-foundationalism, no certainty, a philosophy of language
Thomas Samuel Kuhn c.1962 posited the rapid change of the basis of scientific knowledge to a provisional consensus of scientists, coined the term "paradigm shift"
W.V.O. Quine c. 1962 developed the thesis of indeterminacy of translation, ontological relativity, and refuted a priori knowledge
Jacques Derrida c.1970 re-examined the fundamentals of writing and its consequences on philosophy in general; sought to undermine the language of western metaphysics (deconstruction)
Michel Foucault c.1975 examined discursive power in Discipline and Punish, with Bentham's panopticon as his model, and also known for saying "language is oppression" (Meaning that language was developed to allow only those who spoke the language not to be oppressed. All other people that don't speak the language would then be oppressed.)
Jean-François Lyotard c.1979 opposed universality, meta-narratives, and generality
Richard Rorty c.1979 philosophy mistakenly imitates scientific methods; argues for dissolving traditional philosophical problems; anti-foundationalism and anti-essentialism
Jean Baudrillard c.1981 Simulacra and Simulation - reality created by media



Previous Previous