Geometrik Yöntem


Geometri a priori bir bilimdir.

Bunun anlamı her bilim durumunda olduğu gibi onun da doğal usun doğal işlemleri yoluyla geliştiği, özerk bir kavram türetme süreci olduğudur. Geometrik nesneler duyusal değil ama kavramsaldır. Geometri tanımlar, belitler ve konutlamalardan oluşan bir temel üzerine kurulur. Bu tanıtlanmayan öncüllerden başka hiçbir sayıltı kapsamayan ve böylece yalnızca ve yalnızca doğal usun gerçekliklerinin bireşimleri olan Teoremler doğal usun tasım ya da çıkarsama işlemleri yoluyla betimlenirler.


Geometrik yöntem doğal usun yöntemidir, ve tanıtlama gerektirmeyecek denli açık ve duru olarak gerçek oldukları kabul edilen önermeler / belitler üzerine dayalı bir uslamlama yapısının, bir dizgenin kurulmasına olanak verir.

Bu yöntemi sağın olarak izleyen us tanımların, konutlamaların, belitlerin bir bireşimini üretir, onları mantıksal olarak eksiksiz bir yolda birleştirerek yeni ve eşit ölçüde a priori gerçeklikleri çıkarsar. Ya da, en azından mantıksal çıkarsama sürecinin böyle olması gerektiği düşünülür. Ama sağınlık isteminin kendisi hiçbir zaman sağın olarak doyurulamaz, ve dizgeler yaklaşık gerçeklikler olarak kalırlar. Bu gene de bütünüyle gerçeklikten yoksun oldukları anlamına gelmez.

Belitler keyfi varsayımlar değildirler. Ve felsefi bilginin söz konusu olduğu yerde çıkarsanmaları, aklanmaları, tanıtlanmaları hiç kuşkusuz zorunludur. Doğal us için ‘belitlerin tanıtlanması’ anlatımını bir pleonazm olarak görmesinin, aslında bu anlatıma düşüncesiz bir direnç göstermesinin nedeni tanıtlamanın öncüller temelinde bir uslamlama süreci olması, ama belitlerin herhangi bir öncül kabul etmedikleri varsayımıdır. Kendileri öncüllerdir. Bu elbette doğrudur. Ama pekala bir öncülün de öncülü olabilir, ve aslında ne yerde ne de gökte hiçbir öncülü olmayacak kendine-yeterli, kapalı, ilişkisiz, bağımsız, soyut tek bir varlık, tek bir kavram yoktur. Herşey dolaylıdır. Herşey ilişkilidir. Ve ‘herşey’ anlatımı hiç kuşkusuz geometrik sayıltıları da kapsar. Hiçbir şey analitik bir ilk neden olamayacak denli dolaysız değildir. Giderek Varlığın kendisi bile kendinde İdeadır, Ustur. Bütünüyle açıktır ki, ister geometride isterse başka bilimlerde olsun, hiçbir belit dolaysız bir başlangıç olamayacak denli somut bir kavramsal yapı değildir. ‘Nokta’ kavramını aldığımız zaman, herşeyden önce onu tüm uzaysallıktan soyutlarız, böylece gerçekte yalnızca ‘uzay’ öncülüne götürülmüş oluruz. ‘Doğru çizgi’ kavramını aldığımız zaman uzay ve nokta, ve bütün bir nicelik kavramı daha şimdiden bu kavramın öncülleri olarak çıkarlar.

Burada belitlerin mantıksal doğaları konusunda öğretici bir örnek olarak Hilbert’in konuya yaklaşımına bakabiliriz.

Hilbert

Euklides’in belitleri ile yetinmeyen Hilbert kendi ‘belit-kümeleri’ni getirir ve bunlardan bağlantı belitleri (Axiome der Verknüpfung) arasında şöyle bir önerme de bulunur: ‘‘I.3. Bir doğru çizgide her zaman en az iki nokta vardır’’ :: ‘‘Auf einer Geraden gibt es stets wenignstens zwei Punkte.’’

Bu hiç kuşkusuz sözcüğün tam anlamıyla keyfi bir belittir, ve kavram değil ama belirli bir duyusal-algı üzerine dayanır: Uzayda yanyana iki nokta bir doğru çizgi oluşturmak için yeterlidir! Bunu tasarlayabiliriz, resimsel olarak düşünebiliriz, imgeleyebiliriz, giderek sezebiliriz. Ama ne olursa olsun kavrayamayız. Her neyse. Ama Hilbert’in iki nokta ile eğri bir çizgi oluşturmak için ne yapacağını bilmeyi isterdik.

Hilbert’in ‘noktaları’ sonsuz küçüklükler, ya da Euklides’in ‘‘hiçbir parçası olmayan’’ları, ya da ‘‘uzayın olumsuzlamaları’’ değildirler. Bu sonuncular sonsuz çoklukta bile olsalar yanyana dizildiklerinde bir çizgi değil ama olsa olsa yine bir nokta oluşturacaklardır. Bu tür durumlarda kişi usunun bir sınamadan geçtiğini duyumsayabilir, ve Hilbert gibi bir geometrici karşısında tüm savunmaları, tüm ussallığı, tüm kavramsal yetisi yenik düşebilir. Ama geometri Hilbert’in elinde yalnızca ve yalnızca usdışı bir kurguya dönüşür, ve böyle adamların kafalarının nasıl bulanık, nasıl karışık olduğunu anlamayı başardığımız zaman, bir beceri değil ama hemen hemen delice bir aptallık karşısında olduğumuzu düşünürüz.

Hilbert aynı yerde (Grundlagen der Geometrie, Leibzig ve Berlin, 1930, s. 180) düzlemin tanımını şöyle verir: ‘‘Düzlem nokta denilen şeylerin bir dizgesidir’’ :: ‘‘Die Ebene ist ein System von Dingen, welche Punkte heißen.’’

Burada söz konusu olan şey yüzey değildir. ‘Düzlem’dir. Ve elbette göreli bir düzlemdir. Ya da, eğriliği de içeren bir düzlemdir. Bunun eytişim ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur çünkü Hilbert sürekliliği ister fiziksel isterse kavramsal olsun her biçiminde yadsır, yalnızca kesikliliği, atomizmi doğrular. Buna göre küresel, hiperbolik vb. ‘düzlemler’ olanaklıdır. Göreci ‘Geometri’nin istemleri bunu gerektirir.

Felsefede doğal mantığın sağlamlığına güvenemeyiz, onu yeterli bulamayız. Geometrik yöntem yalnızca geometride değil ama tüm pozitif bilimlerde de son sözü söyleme, Doğa Felsefesini gereksizleştirme yeteneğinde değildir. Eytişimsel yöntem mantıksal sürecin son sözüdür, ve kavramları gerçek ilişkileri içinde izlemek yalnızca tasarımları değil ama ne denli sağlam görünürse görünsünler tüm varsayımları, sayıltıları, belitleri bir yana atmayı, ortadan kaldırmayı ister. Spinoza her felsefeci gibi bu aynı eytişimsel mantığı izler, ve mantıksal dizgesinin gücü, anlamı, değeri açısından yakın çağdaşları olan felsefeciler arasında benzersizdir. Onu çalışmasında tek bir yerde sözünü bile etmediği Hobbes ile, Locke ile, bu irrasyonalizm sözcülerinin dizgeleri ile karşılaştıran bakış açısını bir yana atmamız gerekir. Spinoza yönteminin adına ne demiş olursa olsun, baştan sona eytişimcidir, ve bu dizgesinin ilk kavramından başlayarak böyledir: Kendinin nedeni. Bu başlangıcın, dolaysız olması gerekenin kendisinin dolaylılığından başka birşeyi göstermez. Tüm belirlenimin olumsuzlamadır diyen, kavramın ve tüm varoluşun gerçek gizini böylesine yalın olarak formüle eden bir insanın görgücü budalalıkla bir tutulmaması gerekir. Spinoza’nın sağınlığı eytişimsel dediğimiz düşünce yönteminin, karşıtların birliğini kavramayı başarabilen yürekli düşüncenin sağınlığıdır. Spinoza’nın felsefe tarihine çalışmasının bu yanıyla ait olduğunu göremeyen kimi ‘çağdaş kıta ussalcıları’ daha şimdiden onu kuşkucu, göreci, giderek postmodern saçmalıklara doğru yorumlamaya başlamışlardır. Kurgul yöntemin bilinçsizliği durumunda, el yordamıyla düşünmeye çalışan görgücülük durumunda, bu eşsiz rasyonalistin çalışmasını da irrasyonalizme doğru çarpıtma girişimlerini görmek şaşırtıcı değildir. Çünkü Spinozanın felsefesi en pozitivist kafayı, en nihilist yüreği bile kendi sınırının ötesine yönelmeye zorlar, ona öylesine korkak olmaması gerektiğinin bir sezgisini vermeyi başarır.


GELİŞTİRİLİYOR