Yetke

Felsefede tanıtlama isteriz, yetke değil. Ne de buyruk. Çünkü Gerçeklik kişisel ya da kişiye özgü bir sanı değil ama evrensel bilgidir, sofistik görecilik değil ama Birdir.

Yetke bizden tanınma, saygı, giderek sevgi ister. Bunları verebilmek insan değerine aittir. Ama onları hak edebilmek de öyledir. Onları ancak us hak eder, tıpkı onları ancak usun verebilmesi gibi.

Gerçeklik söz konusu olduğunda, ‘tanıtlama’dan, usun onayından başka hiçbirşey geçerli ve yeterli değildir.

Yetkenin Kavramı felsefeden ve bilimden sürmesi tam olarak pozitivizmin başarmayı istediği şeydir. Bu yapıldığında, Kavram bir yana atılıp gerçeklikten vazgeçildiğinde, geriye kalan şeyin pozitivizm olduğunu görmek için yalnızca ve yalnızca bilginin yerini olasılığa, pekinliğin yerini tahmine bıraktığını görmek gerekir. Bundan sonra, Pozitivizmden Gizemciliğe geçmede hiçbir ciddi güçlük yoktur (örneğin David Bohm, Newton).

Eğitimde Yetkecilik mantıksal değil ama ruhbilimsel bir sorundur, özgürlük değil ama bilinçsizlik zemininde olanaklıdır. Görgücülüğün özsel olarak Kuşkuculuk olması bizi belli bir ilgiyi saptamaya götürmelidir: İnakçılık Kuşkuculuğun karşıtıdır. Ama eytişim bize karşıtların nasıl bir ve aynı olduklarını, kendileri olabilmek için saltık olarak karşıtlarına gereksindiklerini öğretir. İnakçılık kendinde Kuşkuculuktur. İnakçılık Kuşkuculuğu kendine dışsal bir etmen olarak değil ama dolaysızca kendisi olarak, kendi ile bir olarak, kendi özünün bir başka görünüşü olarak kapsar.

İnak kuşkunun tanıtlama yoluyla ortadan kaldırılmasını ve bilgiye dönmesini değil ama yetke yoluyla bastırılmasını imler. Yetkecilik eğitimde Kavramsızlığın bir başka adıdır. İlgili birkaç kavram şunlardır:

inakçılık
¬ görgücülük ®
kuşkuculuk
yetkecilik
¬ inakçılık ®
sanı / inanç
inakçılık / sanı
¬ yetkecilik ®
korku / baskı / şiddet

Yetke saltık olarak reddedilecek birşey değildir. Hiç kuşkusuz küçük bir çocuk kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçmemesini söyleyen büyüğünü koşulsuzca dinlemelidir. Bunun açıklamasını anlayamayabilir. Ya da pekala belli açıklamaları yanlış bile anlayabilir. Böyle saçmalıklar yerine dinlemeyi, boyuneğmeyi bilmelidir.

Ama yetişkin bir insan ondan bir çizgi üzerindeki noktaları sayması istendiğinde, ya da uzayın büküldüğünü doğrulaması istendiğinde, böyle yetkeye boyuneğmesi küçük bir çocuğun görgül bilgisizliğinden çok daha derin bir bilgisizlik üzerine, bir bakıma kazanılmış bir bilgisizlik üzerine, kuşkuculuk üzerine dayanır.

İnakçı söylem için yetke doğaldır. Aristoteles ise Bilgi yönetilmemelidir diyordu.

*Daha geniş alıntı için bkz. Walter Kaufmann, İnsanı Anlamak, I § 46, dipnot 36’ya metin; italikler sonradan

Bir yazar çözümlemeci gelenekten Austin üzerine şunları söyler: ‘‘Onu aya dek izlemeye hazırdım. Eşit ölçüde istekli başkaları da vardı. ... ... konuşurken gizemli bir biçimde tüm eleştirel kuşkuları yatıştırıyor görünen şey bütünüyle olağandışı bir yetke olmasıydı.’’ *

‘‘Gizemli bir biçim,’’ ‘‘yatıştırma,’’ ‘‘yetke’’ — hiç de ilgisiz olarak kullanılmayan anlatımlar; ve yakından ilgili daha başka kavramlar: Yönetme, baskı, boyuneğme, korku, acı, tapınma, inanç, inak, koşullama, kölelik.

 

Yetke / otorite, gündelik tanımında, başkasının istencini ya da anlığını kendinin bilmek olarak anlaşılır ve özerklik kavramı ile karşıtlık içinde durur, özerklik karakterinin gelişmemiş olduğunu imler. Yetke ona yanıt veren bir boyuneğme bilincini varsayar.

Yetkeci söylem dinleyiciyi edilgin bir alıcıya indirger, onu düşünmesinde sindirerek, başka türlü düşünmesini yasaklayarak, onu dışsal bir uslamlama zincirinde kalmaya zorlayarak ve bir tür tapınma duygusu içinde tutarak sürebilir. Bu ‘‘ruhbilimsel’’ ortamda felsefi tanıtlama diye birşey yoktur, ve us kendi öz erkini buluncaya dek yabancı yetkenin gücü altındadır.

Gelişmekte olan insan duygu ve düşüncesi yetkeye çarptığı yerde durdurulur, yaşamdaki anlam ve değer o aynı sınırlar içersine kısıtlanır, ve özgürlük, gelişen bir tinsellik olarak anlaşıldığı ölçüde, yetkeci karanlıkta hiçbir zaman gün ışığını göremez. Sonuç özgürlüğün şu ya da bu biçimde geri alınması, aydınlığın karartılması değil, ama ‘‘oluş’’ ya da ‘‘doğuş’’unun, gelişiminin engellenmesidir; baskının içselleştirilmesi değil ama tam bilinçsizliğidir: Yetke sorgulanmadığı sürece yetkedir.

Yetke toplumsal / tarihsel süreçteki işlevini bireysel uslamlamada da sergiler. Kavramı kendi özgür açınımını izlemeye bırakmaz ama keyfi, tanıtlamasız öncülleri eşit ölçüde göreli sıçramalarla izlemeye zorlar, ve söylem bu önkabuller olmaksızın ilerleyemez. Söylemci tasarımsal öncüllerinden koparıldığı ve kavramın, eytişimin alanına çekildiği zaman aptallaşır, düşünemez, tasımlarını üretemez olur, biter: Yetkeci bilinç için kendi katı ilkelerine bağlı olandan daha geniş bir düşünme alanı yoktur. Plastik bir diyaloğa yetenekli değildir. Eğer kendi öncülleri dışına zorlanacak olursa, eğer varsayımları kuşku ile karşılanırsa, çok fazla soru sorulursa paniğe kapılır, tanınmanın verdiği kolay üstünlüğü yitirerek duygusallaşır, ve kapıyı vurur, dersten çıkıp gider.

Sokratik kuşku, Sokratik eytişim bu sofist yetkeye karşı en büyük saygısızlıktır. Descartes ise Sokratik sorgulamayı modern bilince öylesine çılgınca gelen bir yolda uygular ki, ve kuşkusu öylesine gerçek ve bu yüzden öylesine güçlüdür ki, bir vuruşta tüm yetkeyi, ve salt bir yetke yaratısı olan skolastik-akademik bilinci devirir — hem kuramsal hem de törel yanında, ve biliminde olduğu gibi inancında da. Bu gündelik bilinçte koşulsuzca kurtarılması gereken hiçbirşey yoktur: Kendinin-bilinci bile olsa hakkı yalnızca kuşku olan bu bilinçte ne gerçek bilgi ne gerçek insan kişiliği, ne bilim ne de erdem vardır.

Felsefenin amansız ve ödünsüz ya da yalnızca arı mantıksal bakış açısından bakıldığında, doğal bilinç kurgul yöntemi kavramadıkça tüm pekinliğini, tüm gerçekliğini şu ya da bu biçimde dışsal yetkeden türetir, ister ussalcı isterse görgücü eğilimde olsun, kaçınılmaz olarak inakçı kalır. Burada baskı, boyuneğme, sindirilme gibi etmenler, korku etmeninin belirtileri vardır. İki yüzlülük vardır çünkü kendini çiğneyen us kendini çiğnediğini bilir. Bu durumda da yetkeci bilinç korku ve endişe terimlerinde şekillenen bir bilinçtir.

Hiçbir us, hiçbir doğal us kendi özgürlüğü içinde kalabildiği sürece kendini çiğnemez. Ama eğer us uzayın bükülebildiğini, uzayların devindiklerini, zamanın başlangıcı olduğunu vb. kabul etmeyi başarıyorsa, eğer kendini yadsımayı başarıyorsa, bu onun kendi öz kaynaklarından yapabileceği birşey değildir.

Örneğin modern fizik yerçekimi kuvvetinin boş uzayda yayıldığını, elektromanyetik dalganın boş uzayda iletildiğini öğretir. Modern görelilik kuramı uzayın sonlu olduğunu, iki nokta arasındaki ‘doğru’ çizginin ‘eğri’ çizgiden ‘daha uzun’ olduğunu, bir üçgenin iç açılarının toplamının pekala üç dik açıya da eşit olabileceğini öğretir. Bunları doğrulayan bilinç ne yaptığını bilmeye son veren bilinçtir. Onun kavramdan soyutlanmış alanında ussal tartışma olanaksızdır.

Felsefe yerleşik akademizmin bönlüğünden başka bir gerçekliği anlatmayan tüm bu saçmalıklara güler geçer.

Aşırı Bukük bir Bulutsu  

Doğal bilinç us-dışını yalnızca ve yalnızca yetke üzerine onaylar
Doğal bilincin yetkeye kolayca boyun eğebilmesi için böyle bir yeteneği kazanmış olması gerekir. Bu yetenek bir alışkanlıktan başka birşey değildir. Çünkü mantık değildir. Modern eğitim dizgeleri bu alışkanlığı eğitimin ilk yıllarından başlayarak kazandırırlar. İnsanlardan düşünmemeleri, sorgulamamaları, görgül olarak, salt sayısal olarak işleyen ve doğrulanan kuramı gerçek olarak kabul etmeleri istenir.

Yatke Mantığı etkisizleştirir
Bu sindirilmiş bilinç bir ortam olmaksızın, bir ether olmaksızın elektromanyetik dalganın iletimin nasıl olanaklı olabileceğini sorgulayamaz! Bu sinik bilinç eğri çizginin niçin doğru çizgiden kısa olması gerektiğini sorgulayamaz. Bu bilinç yerçekimi kuvvetinin niçin yalnızca çekme kuvveti olması gerektiğini de sorgulayamaz. Yalnızca kölece boyun eğer çünkü ona usunu kullanmaması gerektiği öğretilmiştir. Bu üstünlük olmaksızın modern ‘bilim’ ondan beklenen işlevi yerine getiremez. Düzenin ‘ussallığına’ uyumlu kafalar yetiştiremez.

Özgürce kavramı izleyen ve herşeyi sorgulayan eytişim karşısında, kurumsal / akademik öğreti baştan sona yetkecidir, ve yetkelerin bolluğu denli ‘‘felsefe tarihi’’ yorumu vardır; ve, paradoksal olarak, bir yetkeler demokrasisi biçiminde işler ki, bu öznel bireysellik tininde tüm evrensel gerçeklik savı saçmalaşır, her kafadan bir ses çıkar. Böylece akademik felsefecilik yorumlarını olağanüstü varsıl bir türlülük tablosu içinde sunar. Bir tanıtlamalar bolluğu üretir ki, onlara karşı çıkan görüşler de eşit bolluğu bulmakta hiçbir güçlük çekmezler. Ve genç bilinçler bu yorumlar, görüşler, kanılar, tanıtlar kaosunda kalıba dökülür, eğilir, bükülür, çekiştirilir, ve sözcüğün neredeyse kökensel anlamını doğrulayacak bir yolda ‘‘eğitilirler,’’ eğilirler. Felsefenin saygınlığını ortadan kaldırmak için bu analitik ortamdan daha etkili bir aygıt geliştirilebilir miydi?

 

Modern akademik tin yetkeciliğin ve göreciliğin bir bireşimidir. Çünkü yetke tıpkı görelilik gibi tanıtlamadan, kavramın disiplininden kaçar. Yerleşik düzen yetke yoluyla her göreli bileşenini kendi yapısına uydurmayı bilir. Ona yararcıl kaygılara direnmeyecek bir pozitif bilim gereklidir — ve bilgisizlik tutkusu içinde bilim ve felsefenin ayrılmasını kutlar. Ona duyunçsuz bilimadamı gerekir — ve bu tipi ve onunla birlikte dünya görüşünü, olguculuğu yaratır. Felsefe demokratik sofizme, göreciliğe, atomik bireyciliğe uyarlanmalıdır — ve tüm üniversitelerde analitik gelenek idealizmi püskürtür. Felsefe büyük, önemli, dirimsel sorunlarla ilgilenmemelidir — ve dil oyunlarına, sözcük analizlerine, simgesel mantığa indirgenir. İdealist eleştiri can sıkıcı, giderek ciddiye alındığı ölçüde yokedecidir — ve olguculuk felsefeyi düşman olarak bildirir, ‘‘Açık Toplum’’u, ama ancak tek-boyutunda açık olan toplumu felse-fenin kendisine karşı korumaya ve savunmaya geçer. Düzenin en büyük yetkesi düzenin kendi mantığıdır, ve bu mantık ona yeterli sayıda ‘‘felsefeyi’’ de yaratır: modern yararcılık, pragmatizm, görecilik, olguculuk, çözümlemecilik, fizikselcilik tiplemeleri altında o eski sofizm, insan usunun o tükenmez görgücü kaynağı kendini sürekli olarak ortaya sürer. Oysa işin gerçeği felsefeye karşı bir ayaklanmadan başka birşey olmadığını bildiren ve gene de felsefe adını kullanmaktan vazgeçmeyen bu ‘‘kendini bil’’mezliğin bilgelik sevgisi ile hiçbir ilgisinin olmadığıdır.

Yetke görgül bilimlerin öğretilmesinde de bu sürecin tüm mantıksal özelliklerini birarada tutan bir çimento işlevini görür (görgül-bilgi — belleme — inak — sınav). Doğal bilincin ‘temel’ eğitimi üzerine ve tasarımsal onayı üzerine dayanan görgül öğretiler kolayca bellenirler, ve doğal ‘‘merak’’ın bastırıldığı yerde gereken tek şey bir tür ödül-ceza düzeneği yoluyla usun bu tür bilgiye gösterdiği doğal isteksizliği ve ilgisizliği yenmektir.

Modern görgül öğretim kendine uygun ortamı özgür sorgulama tinini geliştirerek değil, ama tersine onu ezberleme / belleme aygıtı ile baskılayarak yaratır. Ve kavrama değil ama belleme üzerine kurulmuş, felsefeden bütünüyle uzaklaştırılmış, ruhsuzlaştırılmış, pazar mantığına bağımlı kılınmış bir pozitif eğitim hiç kuşkusuz yerleşik düzenlere ayarlanmış milyonlarca robot üretmenin en verimli yöntemidir. Usun hilesi için zemin görgücü girişimlerle daha şimdiden bütünüyle hazırlanmıştır (ve üçüncü dünya akademizmine yalnızca maymun işi, yalnızca öykünmek kalır), çünkü nedensellik ve zorunluk, kuramsal bir pekinlik, giderek bilimsel gerçeklik kavramının olanağı bile çoktandır modern bilinç adına pozitivist tin tarafından reddedilmiştir.

Pozitif bilim insan duyuncu gibi, özgürlük gibi, değer gibi ‘‘anlamsız’’ ve ‘‘yararsız’’ metafiziği dikkate almaz ve konuya ilgisiz insansal kaygılarla oyalanamaz; pragmatik olmak zorundadır, çünkü üretilmesi gereken bombalar ve kimyasallar, kâr getirmesi gereken deterjanlar ve otomobiller, hizmet edilmesi gereken dev bir para mantığı vardır. Görgül bilim / bilinç bir metadır, bir maldır, duyuncu köreltilmiş, duyunçtan soyutlanmıştır, ve bir değeri değil ama ederi vardır; satılıktır, çünkü değere ilgisiz, giderek değer-ötesidir. Yararın tek-boyutlu modern insan için biricik ‘‘değer’’ olduğunu ve yararcılığın anamalcılığın ‘‘felsefesi’’ olduğunu, doğru olanı ve gerçek olanı bir yana atarak ona en uygun düşünme iklimini sağladığını görmek güç müdür?

Böyle bir ussallıkta bilimin felsefeden ayrılması bir gelişim olarak, neredeyse bir kurtuluş olarak görülür; ama bu ayrılma hiç kuşkusuz tek-boyutlu düzenin pragmatik mantığının bir sonucudur, ve modern bilimin usdışı varsayımlarla dokunan kuramsal kaosunu ancak alanı tanımayan bilgisizlik hiç de insana özgü olmayan o hayranlıkla seyreder. Tek-boyutlu toplum modeli için bilgelik sevgisi, özgürlük, eytişim, duyunç gibi kavramlar yokedicidir; tersine, bu düzenin kendini yeniden üretebilmesi için sorgulamayan, duyunçsuzlaştırılmış, duyarsızlaştırılmış yetkeci bilinçler, buyuran ve buyrulan ruhlar gerekir.

 

Olguculuk Platon ve Hegel’i ‘‘açık’’ toplumun düşmanı olarak bildirmede hiç kuşkusuz sonsuza dek haklıdır, çünkü insanlığın bu iki büyük bilgesinin de özgürlüğün en erken anlatımı olarak kavradıkları felsefe yalnızca ve yalnızca bir ideal adına insan usunun bu ‘‘açık’’ toplumla uzlaşmasının tüm yollarını reddeder. Olguculuk için ‘‘açık toplum’’ olan şey felsefe için aptallıktır. Olguculuk için ‘‘açık’’ sıfatı felsefe için yalnızca bilgisizliğin kaçınılmaz kıldığı yetkeyi anlatır.

Tüm yetkenin ötesinde, insanın gerçek ve sonsuz değerini yalnızca felsefe kavrar ve tanır, ona gerçek özgürlükten daha azı olmayan ereğin bilincini ancak bilgelik sevgisi kazandırır, insanlığın en son bireyine dek gerçek saygıya değer olduğunu öğretir. Platon ve Hegel’in ‘‘Devlet’’leri hiç kuşkusuz tarihi sonlandıran, gelişimi noktalayan kuramsal yapılar değil, ama kendi çağlarının koşullu, sınırlı bilinç biçimlerinin birer çözümlemesidir. Ama ‘‘İdeal Devlet’’ öyle bir devlettir ki onda yasa bireyin özgür bilinci ile saltık olarak birdir, yalnızca onun istencini anlatır, ve böylece ona dışsal bir yetke olmaya, ya da bütününde yetke olmaya son verir; ya da yasanın ötesindeki bir devlettir, devlet olmayan bir devlettir. Bu formül tarihin önünü ‘‘açan’’ gerçek formüldür, çünkü öyle bir yasaya götürür ki ortadan kaldırılmıştır; ve öyle bir düzene, kozmoza götürür ki, barbarlık ve bir kaos değildir çünkü ortadan kaldırdığı ve böylece sakladığı şey uygarlığın kendisidir.

Hegel’den okursak:

‘‘Devletin temeli kendini istenç olarak edimselleştiren usun gücüdür. Devlet İdeasını irdelerken bakışlarımızı tikel devletlere ya da tikel kurumlara çevirmemeliyiz. Tersine, İdeayı, bu edimsel Tanrıyı kendinde irdelemeliyiz.’’

Bütün sorun insanlığın tikel bir örgütlenmesini, daha doğrusu birbirlerine düşman yerel / etnik birlikler içinde, kötü devletler çokluğu olarak örgütlenmesini ‘‘açık toplumlar’’ olarak görüp görmemeye dayanır.

Athena  

Felsefe insanlığın üzerinde evrensel olarak anlaşabileceği ussal ve ruhsal düzlemi, tüm başkalıkta yalnızca kendi ile anlaşmaktan başka birşey olmayan birliği, ya da özgürlüğü, eş deyişle sevginin sonsuzluğunu amaçlar.

Bu usun özgür vargısı, bir düşünce değeri olan insanlığın doğası ile bir olan ereğidir. Felsefe İnsanın yetenekli olduğu en yüksek düşünsel ve duygusal gelişme düzleminde özdeşleşmeyi, böylece ideal İyiyi, ideal Güzeli, ideal Gerçekliği hedefler. Bu düzeye dek, başından bu yana ideal insan bilincinin ilkin felsefecinin bilincinde gerçekleşen ön kavrayışını üretmeye çabalar.

Açıktır ki ancak bu ideal gerçekleşme düzleminde daha önce insanın kendine karşı bölünmesinden başka birşey olmayan o iki yan, us ve usdışı olarak çatışan yanlar barışabilirler: Us baskıcı / yetkeci olmaya son verirken usdışı / içgüdü özgür gerçekleşmesinde ve saltık güzellik biçimi altında bütünüyle insansal olur. Ruhsal güzellik ve bedensel güzelliği birbirlerini tamamlar, ve Erdem eksiksiz usun ve eksiksiz duygunun bütünleşmesi olarak, düşünce ve duygunun özdeşliği olarak insan doğasının tam ve böylece gerçek uyumu olarak yalnızca ideal olmaya son verir.

Sarah Alexander, Tropikal Köy  

Hiç kuşkusuz insanın doğası anlaşmaktır, ama herhangi bir sonlu değerler / değersizlikler öbeğinde değil, modern dünyanın övünç kaynağı olan duyarsız ve duyunçsuz tek-boyutlu ‘bireycilik bilincinde’ değil, ekininde çürümekte olan üçüncü dünyalıya model olan ruhsuz Protestan / Amerikan kimliğinde değil. Tam olarak bu değer-siz bilinçtir ki özdeksel ilkesine göre belirlenen tarihsel evriminde usun evrensel doğasına yabancı, insan sorununa ve insan olgusuna duyarsız, insanın tam düşünsel ve tam duygusal birlik ideali karşısında ilgisiz, saygısız, kötümser, ve umutsuzdur.

Felsefe ancak kendini usun en iç özgürlüğünde, koşulsuz mantıksallıkta doğrulatabildiği ve orada yeniden üretebildiği zaman doyum bulur, ve kurgul yönteminin ürettiği pekinliğin, sağınlığın, gerçekliğin bakış açısından, tüm yüzeysel onaylar da tıpkı eşit ölçüde yüzeysel eleştiriler gibi hiçbir değer taşımazlar.

İnakçılıktan, yetkeden, kölelikten böylesine uzak başka bir tutum daha olabilir mi?
İnsanlığın kendi doğasına yabancılığının, kendi türüne karşı nefretinin biricik nedeni olan bilgisizliğin üstesinden bilgelik sevgisinden başka, felsefeden başka birşey gelebilir mi?


GELİŞTİRİLİYOR