Postmodernizm


‘‘[Postmodernizm] gerçeklik olarak kabul ettiğimiz herşeyin ve giderek gerçekliği tasarlayış yolumuzun bile katıldığımız topluluğa bağımlı olduğunu ileri sürer. ... Saltık gerçeklik yoktur: Tersine, gerçeklik katıldığımız topluluğa görelidir.’’

‘‘[Postmodernism] affirms that whatever we accept as truth and even the way we envision truth are dependent on the community in which we participate . . . There is no absolute truth: rather truth is relative to the community in which we participate.’’

(Grenz, S. J., ‘‘A Primer on Postmodernism,’’ Grand Rapids: Cambridge University Press, 1995, s. 8.)


Postmodernizm saltık gerçekliği değil ama göreli gerçekliği doğrular.

O zaman kendinde Hak, kendinde Özgürlük, kendinde Türe, kendinde Güzellik gibi kavramlar geçersizdir. Tümü de görelidir, benim için, senin için, onun için vb. Hak, Özgürlük vb.dir. Göreliliğin kendisinin nasıl, ne ölçüde, ne bakımdan göreli olduğunun bir önemi yoktur çünkü ben, sen, o ya da başka bir ölçütün kendileri saltık değil ama görelidirler. Geçerlikleri saltık değildir.

Postmodern görecilik yanlış saltıklara karşı en sağlam güvence olarak görünür. Bütün bir insanlık için ileri sürülen dinlere, ideolojilere, böylelikle totaliterliğe, tiranlığa bağışık görünür. Bu görünüş postmodernizmin çekiciliğini oluşturur. Ama o denli de insanlık kavramının kendisini çiğner. Herşeyin göreli olduğu yerde postmodern mantığın sözde karşı çıktığı şeylerin kendileri de aklanırlar.

Eğer kavram pozitif-görgül varlığının dışında göreliliği kabul etmiyorsa, eğer kavram asıl doğasında göreli değil ama saltık ise, o zaman böyle kavramlar yoktur. Postmodern mantık için yalnızca tasarımlar vardır. Tasarımlar bireyseldir, evrensel ve zorunlu olarak, nesnel geçerlik taşıyor olarak ileri sürülemezler. İnsan herşeyin ölçüsüdür. Gerçeklik özneldir. Nesnel gerçeklik olmadığı için bilinecek bir gerçeklik de yoktur. Eğer bilgiyi gerçeklik ile özdeşleştiriyorsanız, bilgiden vazgeçin. İnanç ile yetinin. Sanılar, tahminler, yaklaşık gerçeklikler ile başınızın çaresine bakın. Topluluk mu? Topluluk için geçerli gerçeklik ve değerler mi? Ama topluluk pekçok şey demek olabilir. Eşit ölçüde haklı olarak, dinsel bir topluluk, bilimsel bir topluluk, etnik, ulusal, politik vb. bir topluluk olabilir. Pekala bir kast, bir parti hücresi, bir oligarşi, bir anamalcılar, gangsterler, sapıklar vb. topluluğu olabilir.

Bu ‘felsefe’de Immanuel Kant’ı, David Hume’u, Sören Kierkegaard’ı, antik Sofistleri vb. yalnızca felsefelerinin ya da düşünce dizgelerinin imlemleri ya da vargıları içinde değil ama dolaysızlıkları içinde görebiliriz. Tümü için de kendi öznelliklerimizin dışında varolan bir gerçeklik, anlığımızın yaratısı olmayan bizden bağımsız bir olgusallık yoktur. Varolan bir hiper-realitedir, bir kendinde-şeydir, ulaşılmaz bir öte yandır, salt benim için olan bireysel bir gerçekliktir. Ya da, kişi böyle bireyselliğe başkaldırabilir ve gerçekliğin bundan daha iyisi olduğunu, bir toplulukta özneler arasında geçerli olan bir uylaşım olduğunu ileri sürebilir. Ve gene de göreli gerçeklik saltık gerçekliğin sonsuz ölçüde uzağında kalmayı sürdürür.


Postmodernizm mantıksızdır. Ama sorun değil. ‘Mantıksızlık’ yüklemi Postmodernizm için bir suçlama değil ama bir onurdur. Postmodernizm mantığı tanımaz. Tanrı görelidir. Büyü dinlerinin tanrıları ile örneğin Yahudiliğin Tanrısı, İslam’ın Tanrısı, Hıristiyanlığın Tanrısı ya da Zeus ya da Budha arasında birini ötekilerden daha gerçek, daha yüksek yapabilecek bir kavram, bir anlam, bir değer yoktur.

Postmodern eşitlik ilkesi çekicidir. Aptalı akıllı ile eşitler. Değerli olanı değersiz olanla, iyiyi kötü, güzeli çirkin, doğruyu eğri ile.


Postmodernizm kesin olarak tanımlanmış özü olmaktan çok bir dizi ‘çakışan’ anlamı temsil eder. Görüngü öze önseldir.

Bu bakış açısının biraz geç kalan keşiflerine göre, Kavram tarihsel, yerel, zamansal, toplumsal vb. koşullardan özerk bir evrensel değil ama ait olduğu tarihsel vb. kıpıya görelidir. Buna göre örneğin Foucault damgalı postmodernizme göre, Söylem — ‘kurumsal gücün üstlendiği dilbilimsel biçimler’ — bizimle geçmiş arasına aşılamayacak bir yolda girer.

Bir başka yoruma göre (Lionel Grossman), postmodernizm ‘‘evrenselin ya da bütünlüğün erişilebilir ya da giderek istenebilir olduğu inancının ya da ilerleme gibi tüm anlatıların ya da mitlerin sonu’’ demektir. ‘‘Vurgu herşeyin parçalı ırası üzerinedir.’’

Richard Rorty ise Contingency, Law, and Solidarity’de dil ve varoluş arasında bir mantık ararken şöyle der (New York: Cambridge University Press, 1989, p. 5):

‘‘Gerçekliğin orada [out there: denmek istenen görgül, duyulur varoluştur] olmadığını söylemek yalnızca hiçbir tümcenin olmadığı yerde hiçbir gerçekliğin olmadığını, tümcelerin insan dilinin öğeleri olduğunu, ve insan dillerinin insan yaratıları olduğunu söylemektir. Gerçeklik orada olamaz — anlıktan bağımsız olarak varolamaz — çünkü tümceler öyle varolamazlar, orada olamazlar. :: To say that truth is not out there is simply to say that where there are no sentences there is no truth, that sentences are elements of human languages, and that human languages are human creations. Truth cannot be out there — cannot exist independently of the mind — because sentences cannot so exist, or be out there.’’

Ve biraz sonra:

‘‘Dünya oradadır, ama dünyanın betimlemeleri değil. Yalnızca dünyanın betimlemeleri gerçek ya da yanlış olabilir. Dünya kendi başına — bir insanın betimleme etkinliklerinden yardım almaksızın — olamaz. :: The world is out there, but descriptions of the world are not. Only descriptions of the world can be true or false. The world on its own --unaided by the describing activities of a human being — cannot.’’

Bunlar Amerikan felsefeciliğinde yeni olanın örnekleridir. Henüz gerçeklik, türe ve güzelliğin adlarına bile yabancı modern tin için böyle düşünce gösterileri bile fazladır.


Olgular bireysel usun geliştirdiği kategoriler yoluyla belirlerlenirler. Özgürlük kavramını tanımayan serf için despotizm bir sorun değil ama yaşamın normal durumudur. Geometrik kavramlara yabancı görgücü için söz gelimi koşut doğru çizgi, düzlem yüzey diye birşey yoktur, ve bir çizgi üzerindeki noktalar pekala sayılabilirdir. Doğa yasası kavramına yeteneksiz bilinç için, evren bir kaostur, ve herşey başka türlü de olabilir. Giderek bir bilincin yasa egemenliği dediği şey bir başkası için diktatörlüktür, birinin türe dediği şey bir başkası için dört dörtlük türesizliktir. Kısaca, olgular kavramların denetimi altındadırlar, ve kendilerinde oldukları gibi, gerçekte oldukları gibi algılanabilirler mi, yoksa yalnızca göreli midirler sorusu modern Batı düşünürlerin büyük çoğunluğunu postmodern kampa sığınmaya zorlayacak denli güç bir sorudur.

Ve gene de, tüm göreliliklerine karşın, olgular insanı teslim alırlar. İnsan usu yaşadığı çağı, zamanın önyargılarını, ekinsel değerleri aşağı yukarı saltık olarak kabul eder. Bir kural olarak, eleştiri dediği şey bile önünde verili olana onun düzleminde kalma koşuluyla gösterilen bir tepkiden öteye geçmez. Verili olan elbette ustur. Ama usun tarihsel bir biçimidir, genel olarak ekinsel tözdür, sınırlı, sonlu, koşullu bir belirlenimler düzenidir. Bireysel bilinç bu tözün bir izdüşümü gibidir.

Kuşkuculuk Usun bütününde reddedilişidir. Bu ruhsal tutum yalnızca insanın varolanı eleştirme yeteneğini yoketmekle kalmaz, tersine varolanı eleştirme yeteneği olan Usun kendisine karşı düşman yapar. Modern dönemde başlangıcını İngiliz görgücülüğünde bulan bu eğilim son yirmi-otuz yıl boyunca postmodernizm olarak bildiğimiz ideolojiye örgütlenmiştir.

Postmodernizm tinsel bir rahatlama, bir gevşemedir. Değerlerden, törel sorumluluktan, düşünsel tutarlılıktan, usun tutkusundan, idealizmden tam kurtuluştur. Yürürlükteki türesizlik düzeni ile bir zamanlar buna karşı savunulan sınıfsız toplum, kurtuluş, özgürlük idealleri arasındaki karşıtlığın yarattığı ‘rahatsız edici’ gerilimden kurtuluştur. Genel olarak duyunçtan, duyarlıktan, ussallıktan kurtuluştur. Anlamsız bir varoluşun kabulünün verdiği bir gevşeme, teslim olmanın verdiği bir erinç duygusudur. Modern toplumun çelişkileri, çatışmaları, türlülüğü, ayrımları ile uyuşum içinde varolmayı kabul etmenin ideolojisidir. Aslında, sözcüğün doğru olarak çağrıştırdığı gibi bir tür ruhsal ve düşünsel uyuşma, bir tür uyuşukluktur. Savaşların, açlıkların, sömürünün, kitle kıyımlarının, yoksulluğun, hastalığın, işkencenin, köleciliğin, sadizmin gölgesinde kinik bir varoluşun kabullenilişidir. Ve kendini aklama pahasına, ideal olana, ussal olana düşmanlıktır.

Postmodernizm hiçbir biçimde bir idealizm değildir. Postmodernizm hiçbir biçimde ussal olanın bir savunusu değildir. İnsanın ve Dünyanın değişmesi, türesizliğin, savaşın, sömürünün ortadan kaldırılması gibi herhangi bir kurtuluşçu amacı yoktur. Bu konuda yansız ya da yüksüz de değildir. TAM TERSİNE. BÖYLE HER İDEALİZME DOĞRUDAN DOĞRUYA KARŞIDIR. Özgürlük, türe, barış gibi ussal ideallerin yalnızca olanaklı olmadıklarını ileri sürmekle kalmaz, ama İSTENEBİLİR OLMADIKLARINI da belirtir. Onları dinsel inançlar olarak, birer boşinanç olarak görür. Postmodernizm sözcüğün tam anlamıyla modern insanın ruhsal ve düşünsel doğasını altyapı denilen meta ilişkileri düzlemine uyarlama girişimidir. Tüm hafifliği, tüm değersizliği, tüm yargısızlığı ile postmodernist bilinç altyapının belirlediği üstyapıdır. Özdekçiliğin bir gerçekliğidir. İnsanın kendi yarattığı şeyin kölesi olduğunu tanıtlamakla ilgilenen özdekçiliğin doğrulanışıdır.

‘‘The Transparency of Evil’’de (1993, ‘‘La transparence du mal: Essai sur les phénomènes extrêmes.’’ Paris: Galilée, 1990) Baudrillard yalın bir aptallaşmayı fiziksel simgelerle anlatır:

‘‘The centrifugal force of our proliferating technologies has stripped us of all weight. ... Freed of all density, all gravity, we are being dragged into an orbital motion which threatens to become perpetual’’ :: ‘‘Çoğalan uygulayımlarımızın özekkaç kuvveti bizi tüm ağırlıktan sıyırmıştır. ... Tüm yoğunluktan, tüm yerçekiminden kurtarılarak, bitimsiz olma gözdağını veren bir yörünge deviminin içersine sürükleniyoruz’’ [30-31].

Böyle boş söz kalabalıklarında her zaman tek bir anlam vardır. İnsan insan-üstü bir yazgı tarafından çekilir, sürüklenir.

Postmodernizme bir ‘inanç’ biçimi diyerek ‘inanç’ sözcüğünün kendisine saygısızlık yapmayacağız. Ama postmodern ideoloji ‘dinsel’ olanda küçümsediği herşeyi özellikle kendisi yapar. İnsanı yalnızca sürüklenen, yalnızca çaresiz bir varlık olarak, ne şimdisini ne de geleceğini belirleme istenci ve özgürlüğü olmayan özsüz bir varlık olarak görme tutumunda, bu ideoloji modern kitle toplumunun KARŞITLIKSIZ bir bütün olması istemidir:—

Meta ‘değer’inin insan değerlerini çürüttüğü bir toplumsal koşulda, postmodernizm insan değerlerinin aslında birer hiç olduklarını ileri sürer.

Bilimsel eğitimin pazar ve medya kurallarına bağımlı kılındığı, tepeden tırnağa yozlaştığı bir koşulda, postmodernizm bilimsel gerçekliğin bir yanılsama, bir diluzluğu sorunu, bir masal, bir ideoloji olduğunu ileri sürer.

İnsan yaşamını anlamsızlaştıran bir anamalcı ilişkiler bütünü içersinde, postmodernizm anlamın kendisinin yalan olduğunu ileri sürer.

Ussal olan herşeye karşı, postmodernizm doğrudan doğruya usdışı almaşığı ileri sürer.



GELİŞTİRİLİYOR

 

 

GELİŞTİRİLİYOR


GELİŞTİRİLİYOR