|
Irkçılık / Kölecilik |
|
‘‘İnsanın kendinde ve kendi için özgür olduğu yanına sarılmak köleliği kınamaktır. Ama birinin köle olması onun kendi öz istenciyle ilgili bir sorundur, tıpkı bir ulusun boyunduruk altına girmesinin de onun kendi istencinde yatıyor olması gibi. Bu yüzden haksızlık yalnızca köle yapanların ya da boyunduruk altına alanların değil, ama kölelerin ve boyunduruk altına girenlerin kendilerinin payına düşer. Kölelik insanların doğa durumundan gerçek törel koşula geçişlerinde yer alır; henüz bir haksızlığın hak olduğu dünyada yer alır. Burada haksızlık geçerlidir ve eşit ölçüde zorunlu olarak yerini alır.’’ ‘‘Zusatz.
Hält man die Seite fest, daß der Mensch an und für sich frei sei, so verdammt
man damit die Sklaverei. Aber daß jemand Sklave ist, liegt in seinem eigenen
Willen, so wie es im Willen eines Volkes liegt, wenn es unterjocht wird.
Es ist somit nicht bloß ein Unrecht derer, welche Sklaven machen oder
welche unterjochen, sondern der Sklaven und Unterjochten selbst. Die Sklaverei
fällt in den Übergang von der Natürlichkeit der Menschen zum wahrhaft
sittlichen Zustande; sie fällt in eine Welt, wo noch ein Unrecht Recht
ist. Hier gilt das Unrecht und befindet sich ebenso notwendig an seinem
Platz.’’ |
|
Modern Avrupa ve kolonilerinde kurumsal olarak yer alan ve tüze dizgeleri tarafından korunan kölecilik Klasik dünyanın köleciliğinden ayrı olarak ırk kavramı üzerinde aklandı ve bir ekonomik sömürü aracı olarak kullanıldı. Klasik ve Modern kölecilik dizgeleri arasındaki ayrım birincide henüz insan özgürlüğü kavramı yokken, ikincinin bu kavramın özellikle vurgulandığı bir zamanda yer almış olmasıdır. Hegel haklıdır: Çağ, özellikle Kuzey Avrupa için, bir ‘‘doğa durumundan gerçek törel koşula geçiş’’ çağıydı. Germanik Kuzey Avrupa tini, dışında binlerce yıldır gelişmekte olan uygarlığa erişmeye yeteneksizlik içinde, özsel olarak bir doğa durumunda yaşamayı sürdürüyordu. Doğa durumunu imgesel bir altın çağ olarak değil ama gücün hak olduğu yabanıl bir bencillik dönemi olarak düşünürsek, Avrupa’nın Akdeniz uygarlıkları ile ilişkisi zayıf ya da kopuk geniş bölgelerinde şiddetin niçin böylesine yoğunlaştığı ve süreklileştiği konusunda önemli ipuçları yakalayabiliriz. Mezhep savaşlarından ırkçılığa, Nazizmden Boşlevizme, Hıristiyan Avrupa’da ve onunla ilişkisi olan topraklarda yaşanan tasarlanması olanaksız bir yokedicilik süreci bütün bir Tarih olgusunun ve kavramının kendisine aykırı görünür. Avrupalı düşünür sık sık bu vahşeti Avrupa insanının özel ekinsel koşullarına, tinsel geriliğine bağlamaktansa, insanda evrensel ve kökensel bir bozukluk ileri sürmeyi isteyecek denli korkunç görür. Bu geçiş döneminin ‘felsefesi’ — İngiliz Görgücülğü olarak bilinen usdışı bilinç biçimi — insana bu güvensizliğin kuramsal anlatımıdır. Hegel’in sözleri kristal gibi durudur. Avrupa (ve genel olarak ‘Batı’ olarak belirtilen dünya) bugün de henüz bu doğa durumundan gerçek törel koşula geçiş aşamasındadır. Sözcüğün bu ilkel anlamında Bir Oluş sürecindedir. Modern dönemin başlarında popüler olan terimlerle düşünürsek, Avrupa Birliği, henüz bir olanak olarak, özünde Kıtanın kendisine ve insanlığa bir gözdağı olmaya son vermesini sağlamak için, henüz sürmekte olan ‘güç haktır’ durumuna son vermek için tasarlanan bir girişimdir. Kendisi de yine aynı doğa durumunun terimlerinde tasarlanmıştır. |
![]() |
||||
|
Bu Russell’ın çok duru, kolayca anlaşılır, hiçbir ikircim ya da belirsizlik içermeyen tipik anlatımlarından biridir. Bu aynı Russell toplumcudur. Özgürlük savaşçısıdır. İnsan haklarının savunucusudur. Daha doğrusu, insanlara böyle sunulmuştur. Gene de Batıda felsefenin sağlığını düşündüğümüz zaman böyle örneklere bakarak bir sonuca gitmemiz doğru değildir. Tümevarım ya da tek tek olgulardan genelleme tam olarak Batıda geçerli olan felsefesizlik yolunun kendisidir. Bizim yapmamız gereken şey bu tür ırkçı, köleci, saldırgan eğilimleri Batı ekininin temel ilkesinden çıkarsamak, bu insanlık dışı vargıların bu ekininin düşünce yolu için kaçınılmaz olduğunu göstermektir. Kuşkuculuk insan doğasından duyulan kuşkudur, onun sağduyunun, usun birincilliğini tanıma ve gerçekleştirme yeteneğine, düşünsel erdemine duyulan güvensizliktir. Kant ‘insanın yamuk doğasından düzgün hiçbirşey yapılamaz’ der (‘‘Salt Us Sınırları İçersinde Din’’). Gerçekten de kuşkucu bakış açısı için insan doğası umutsuz bir kötülük, duyunçsuzluk, bilgisizlik yapısıdır. Evrensel bir insan usu yoktur. Bu görecilik tininin insanlığı değişik ölçünlere göre sınıflandırması kendi mantıksal yapısı gereğidir. Russell’ın karakteri konusunda kitapta şunlar söylenir:
Russell olarak biçimlenen ego da tüm kuşkucu egolar gibi bir bilinçaltı, bir baskı, bir nefret ve saldırganlık tortusudur. Bu insanlarda usun ve duygunun kazandığı şekil özgür gelişimin bir sonucu değil, ama tam tersine bu gelişimin engellenmesi ve bastırılması ile ortaya çıkan bir biçimsizliktir. Bu insanların kuramsal bilgiyi yadsımalarına moral ve estetik yaşamlarının körelmesi eşlik eder. Bilmeme tutkusu sevmeme tutkusu tarafından tamamlanır. Kuramda bilinçsizliğin savunusu duyguda bilinçaltının birincilliği tarafından tamamlar. Bilinçaltı sevginin yeri değildir. Nefretin yeridir. İnsan doğası sevgiyi bilincin en yüzeyine, nefreti ise en derinine gömer. İnsan salt doğası gereği sever. Ama sevgi de tüm tinsel yetenekler gibi geliştirilmelidir. İnsan doğasında salt kendilerinde, salt birer gizillik olarak bulunurlar, ve açınmaları, tüm gizil güçlerini edimselliğe dökmeleri gerekir. Belli ekinsel yapılar buna izin vermezler. Yaşamının bir noktasında felsefeyi terketmesinin nedeni sorulduğunda, Russell ‘‘Because I discovered I preferred fucking’’ yanıtını verir. Bu yarı doğrudur. İkinci yarının Wittgenstein’ın eleştirisi tarafından sağlandığı söylenir. Russell ayrıca pasivisttir. Bir barış savaşçısıdır. Hiç olmazsa yazılarını okuyan hemen hemen herkes tarafından böyle bilinir. Aynı Russell 1945’ten sonra Sovyetler Birliği’nin Atom Bombasını geliştirmesini önlemek için atom savaşı gözdağı verilmesini, ya da böyle bir savaşın edimsel olarak yapılmasını savundu: ‘‘Communism must be wiped out and world government must be established.’’ Daha sonra, Küba misil bunalımının arkasından görüşünü değiştirerek dünya barışı için başlıca tehlikenin Sovyetler Birliği değil ama ABD olduğunu ileri sürdü. Ve yine dört dörtlük bir pragmatist olduğunu gösterdi: ‘‘Better red than dead.’’
İnsanlığa değil ama Dünya Hükümeti dediği şeye daha büyük bir güveni vardı. İrrasyonalizmi ile tutarlı olarak, başka bir deyişle, insan doğasına güvensizliği ile tutarlı olarak, insanın özsel olarak içgüdüsel, özsel olarak saldırgan bir doğa-varlığı olduğu kanısı ile tutarlı olarak, dünyada barışın ancak zor yoluyla korunabileceği sonucunu çıkardı. Bu bilgece tasarı bir çözüm olarak önlerine sunduğu Dünya politik önderlerini soykırımcılar olarak görürken, kendisi böyle tikelleşmelerin zemini olan evrenselin sözcülüğünü yaptığını bile algılamıyor, ulu orta yazıp konuşuyordu:
Felsefeyi bir dil sorunu olarak, dilin duruluğunu felsefi sorunların çözümü olarak gören bir mantıksal pozitivistin, ya da bir bilimsel görgücünün kafa yapısı böyledir. Bu insanın büyüklüğü ait olduğu ekinin küçüklüğünün ölçüsünü verir. Russell’ın yazılarında hiç kuşkusuz durulaştırma isteminde olan pekçok dil sorunu vardır. Ama böyle sorunların temelinde ciddi bir us sorunu yattığını bir dil bulanıklığı perdesi bile gizleyemez. Eğer misantrop diye bir kavram varsa, Russell bu kavramın cisimselleşmesi, açık sözlü bir insan-düşmanı idi. Kuşkucunun duygusuz olması bir a prioridir. Kendi çocuğunu davranışçı ruhbilimin ilkelerine göre yetiştirdi. Çocuk büyüdüğünde şizofreniye yenik düştü. Baba Russell gene de tutarlıydı. Oğlundan tüm şefkatini esirgedi ve onu bir ‘‘legal and medical problem’’ olarak gördü. Böyle düşünmekle, Bertrand Russell kendisinin salt akademik bir sorun olmadığına tanıklık eder. Temsil ettiği düşünce, içinde yaşadığı ekin tarafından belirlenen bu pozitif bilinç biçimi Dünya Tarihini bir soytarılığa çeviren daha büyük bütünün doğasını aydınlatır. Aynı delilik, ırkçılık, paranoya, saldırganlık öğeleri tüm irrasyonalistlere ortaktır: Hume, Wittgenstein, Schopenhauer, Nietzsche, Gödel, Locke, Heidegger vb. Usdışı Kuşkuculuğu salt akademik bir konu olarak görmek, Felsefenin bireysel olanla, görgül, duyusal, dürtüsel kişilikle ilgilenmediğini düşünmek tam olarak kuşkucunun istediği şeydir. |
|
|
|||||
|
|
Batı
toplumlarında |
|
Hegel,
Tüze Felsefesi § 57 İnsan dolaysız varoluşuna göre kendinde doğal birşey, Kavramına dışsal birşeydir; ilkin kendi öz beden ve tininin eğitimi yoluyla, özsel olarak özbilincinin kendisini özgür olarak kavraması yoluyla kendini iyeliğine alır ...
|
Grundlinien der Philosophie des Rechts § 57 Der Mensch ist nach der unmittelbaren Existenz an ihm selbst ein Natürliches, seinem Begriffe Äußeres; erst durch die Ausbildung seines eigenen Körpers und Geistes, wesentlich dadurch, daß sein Selbstbewußtsein sich als freies erfaßt, nimmt er sich in Besitz ... Die
behauptete Berechtigung der Sklaverei (in allen ihren näheren Begründungen
durch die physische Gewalt, Kriegsgefangenschaft, Rettung und Erhaltung
des Lebens, Ernährung, Erziehung, Wohltaten, eigene Einwilligung usf.)
sowie die Berechtigung einer Herrschaft als bloßer Herrenschaft
überhaupt und alle historische Ansicht über das Recht der Sklaverei
und der Herrenschaft beruht auf dem Standpunkt, den Menschen als Naturwesen
überhaupt nach einer Existenz (wozu auch die Willkür gehört) zu
nehmen, die seinem Begriffe nicht angemessen ist. Die Behauptung des absoluten
Unrechts der Sklaverei hingegen hält am Begriffe des Menschen als
Geistes, als des an sich freien, fest und ist einseitig darin,
daß sie den Menschen als von Natur frei oder, was dasselbe ist,
den Begriff als solchen in seiner Unmittelbarkeit, nicht die Idee, als
das Wahre nimmt. Diese Antinomie beruht, wie alle Antinomie, auf
dem formellen Denken, das die beiden Momente einer Idee getrennt, jedes
für sich, damit der Idee nicht angemessen und in seiner Unwahrheit, festhält
und behauptet. Der freie Geist ist eben dieses (§ 21), nicht als der bloße
Begriff oder an sich zu sein, sondern diesen Formalismus seiner
selbst und damit die unmittelbare natürliche Existenz aufzuheben und sich
die Existenz nur als die seinige, als freie Existenz zu geben. Die Seite
der Antinomie, die den Begriff der Freiheit behauptet, hat daher den Vorzug,
den absoluten Ausgangspunkt, aber auch nur den Augsgangspunkt für
die Wahrheit zu enthalten, während die andere Seite, welche bei der begrifflosen
Existenz stehenbleibt, den Gesichtspunkt von Vernünftigkeit und Recht
gar nicht enthält. Der Standpunkt des freien Willens, womit das Recht
und die Rechtswissenschaft anfängt, ist über den unwahren Standpunkt,
auf welchem der Mensch als Naturwesen und nur als an sich seiender Begriff,
der Sklaverei daher fähig ist, schon hinaus. Diese frühere unwahre Erscheinung
betrifft den Geist, welcher nur erst auf dem Standpunkte seines Bewußtseins
ist; die Dialektik des Begriffs und des nur erst unmittelbaren Bewußtseins
der Freiheit bewirkt daselbst den Kampf des Anerkennens und das
Verhältnis der Herrenschaft und der Knechtschaft (s. Phänomenologie
des Geistes, S. 115 ff. und Enzyklop. der philos. Wissensch.
§ 325 ff.). Daß aber der objektive Geist, der Inhalt des Rechts, nicht
selbst wieder nur in seinem subjektiven Begriffe und damit, daß dies,
daß der Mensch an und für sich nicht zur Sklaverei bestimmt sei, nicht
wieder als ein bloßes Sollen aufgefaßt werde, dies findet allein
in der Erkenntnis statt, daß die Idee der Freiheit wahrhaft nur als
der Staat ist. |
|
GELİŞTİRİLİYOR |