Irkçılık / Kölecilik


‘‘İnsanın kendinde ve kendi için özgür olduğu yanına sarılmak köleliği kınamaktır. Ama birinin köle olması onun kendi öz istenciyle ilgili bir sorundur, tıpkı bir ulusun boyunduruk altına girmesinin de onun kendi istencinde yatıyor olması gibi. Bu yüzden haksızlık yalnızca köle yapanların ya da boyunduruk altına alanların değil, ama kölelerin ve boyunduruk altına girenlerin kendilerinin payına düşer. Kölelik insanların doğa durumundan gerçek törel koşula geçişlerinde yer alır; henüz bir haksızlığın hak olduğu dünyada yer alır. Burada haksızlık geçerlidir ve eşit ölçüde zorunlu olarak yerini alır.’’

‘‘Zusatz. Hält man die Seite fest, daß der Mensch an und für sich frei sei, so verdammt man damit die Sklaverei. Aber daß jemand Sklave ist, liegt in seinem eigenen Willen, so wie es im Willen eines Volkes liegt, wenn es unterjocht wird. Es ist somit nicht bloß ein Unrecht derer, welche Sklaven machen oder welche unterjochen, sondern der Sklaven und Unterjochten selbst. Die Sklaverei fällt in den Übergang von der Natürlichkeit der Menschen zum wahrhaft sittlichen Zustande; sie fällt in eine Welt, wo noch ein Unrecht Recht ist. Hier gilt das Unrecht und befindet sich ebenso notwendig an seinem Platz.’’
(Hegel, 1821; Tüze Felsefesi, § 57, Ek.)



Virginia’da bir Köle Arttırması, 1861
(The Illustrated London News; February 16, 1861; p. 139. Tahta oyma)

Modern Avrupa ve kolonilerinde kurumsal olarak yer alan ve tüze dizgeleri tarafından korunan kölecilik Klasik dünyanın köleciliğinden ayrı olarak ırk kavramı üzerinde aklandı ve bir ekonomik sömürü aracı olarak kullanıldı. Klasik ve Modern kölecilik dizgeleri arasındaki ayrım birincide henüz insan özgürlüğü kavramı yokken, ikincinin bu kavramın özellikle vurgulandığı bir zamanda yer almış olmasıdır. Hegel haklıdır: Çağ, özellikle Kuzey Avrupa için, bir ‘‘doğa durumundan gerçek törel koşula geçiş’’ çağıydı. Germanik Kuzey Avrupa tini, dışında binlerce yıldır gelişmekte olan uygarlığa erişmeye yeteneksizlik içinde, özsel olarak bir doğa durumunda yaşamayı sürdürüyordu. Doğa durumunu imgesel bir altın çağ olarak değil ama gücün hak olduğu yabanıl bir bencillik dönemi olarak düşünürsek, Avrupa’nın Akdeniz uygarlıkları ile ilişkisi zayıf ya da kopuk geniş bölgelerinde şiddetin niçin böylesine yoğunlaştığı ve süreklileştiği konusunda önemli ipuçları yakalayabiliriz. Mezhep savaşlarından ırkçılığa, Nazizmden Boşlevizme, Hıristiyan Avrupa’da ve onunla ilişkisi olan topraklarda yaşanan tasarlanması olanaksız bir yokedicilik süreci bütün bir Tarih olgusunun ve kavramının kendisine aykırı görünür. Avrupalı düşünür sık sık bu vahşeti Avrupa insanının özel ekinsel koşullarına, tinsel geriliğine bağlamaktansa, insanda evrensel ve kökensel bir bozukluk ileri sürmeyi isteyecek denli korkunç görür. Bu geçiş döneminin ‘felsefesi’ — İngiliz Görgücülğü olarak bilinen usdışı bilinç biçimi — insana bu güvensizliğin kuramsal anlatımıdır.

Hegel’in sözleri kristal gibi durudur. Avrupa (ve genel olarak ‘Batı’ olarak belirtilen dünya) bugün de henüz bu doğa durumundan gerçek törel koşula geçiş aşamasındadır. Sözcüğün bu ilkel anlamında Bir Oluş sürecindedir. Modern dönemin başlarında popüler olan terimlerle düşünürsek, Avrupa Birliği, henüz bir olanak olarak, özünde Kıtanın kendisine ve insanlığa bir gözdağı olmaya son vermesini sağlamak için, henüz sürmekte olan ‘güç haktır’ durumuna son vermek için tasarlanan bir girişimdir. Kendisi de yine aynı doğa durumunun terimlerinde tasarlanmıştır.



David Hume 1748’de, İnceleme’sinin yayımından bir süre sonra şunları yazdı:

‘‘Negroların ve genel olarak tüm insan türlerinin (çünkü dört ya da beş ayrı tür vardır) doğal olarak beyazlardan aşağı olduklarından kuşku duyma eğilimindeyim. Hiçbir zaman beyazdan başka herhangi bir tende uygar bir ulus olmamış, ne de giderek eylemde ya da kuramsal düşüncede seçkin herhangi bir birey olmuştur. Aralarında hiçbir becerikli üretici yoktur, hiçbir sanat ve hiçbir bilim yoktur. Öte yandan, beyazların en kaba ve en barbar olanları bile, örneğin eski GERMENLER, şimdiki TATARLAR, henüz yiğitliklerinde, hükümet biçimlerinde ya da başka herhangi bir tikel özellikle seçkin birşey taşırlar. Eğer doğa bu insan soyları arasında kökensel bir ayrım yapmamış olsaydı, böyle biçimdeş ve değişmez ayrımlar yüzyıllar ve çağlar boyunca yer alamazdı. Sömürgelerimizin sözünü etmesek bile, tüm Avrupa’ya dağılmış Negro köleler vardır ki aralarından hiç biri hiçbir zaman herhangi bir beceri belirtisi göstermemiştir, gerçi aramızdaki eğitimsiz aşağı insanlar işe koyulup kendilerini herhangi bir meslekte sivriltecek olsalar bile. Aslında JAMAİKA’da bir negrodan yetenekli ve bilgili bir insan olarak söz ederler; ama kendisine çok yetersiz başarılarından ötürü hayranlık duyuluyor olabilir, tıpkı birkaç sözcüğü açıkça konuşan bir papağan gibi.’’ (‘‘Ulusal Karakterler’’den)


Kuşkuculuk zorunlu olarak ırkçılığa götürür mü? Görgül olarak ‘Hayır!’ demeliyiz. Hem de hiç duraksamadan. Batılı pekçok ‘kuşkucu’ vardır ki ırkçılığa, eşitsizliğe karşı olduklarına inanırlar, üstelik göreli olarak değil ama saltık olarak, ve üstelik kuşkularının onları ırk-idealizmi vb. gibi inaklara ve ne olursa olsun her biçimindeki ideolojiye karşı bağışık kıldığına inanarak. Bu karakterler iyi niyetli aptallardır. Yalnızca kuşkuları onları böyle inakçılıklara herhangi bir karşıtçılık göstermeye de eşit ölçüde bağışık kıldığı içind değil, ama tam olarak böyle kuşkunun kendisi duyusal etmene öncelik verme anlamına geldiği için. İşin gerçeği insan doğasının her tür çelişkiye, en dipsiz tutarsızlığa yetenekli olduğudur. Ama kuşkucu karakter durumunda turatsızlık bir erdemdir. David Hume onu deliliğe götüren kuşkularında yarı yolda durduran ve onu normalleşmeye götüren aynı tutarsızlık etmenidir. (Bkz. Kuşkuculuk girişinde David’in ‘kendi’ ruhsal durumu üzerine üzerine sözleri.)

Kuşkucunun özsel insan eşitliğini ileri sürecek bir kavramı yoktur. Aslında mantıksal olarak insanın özsel eşitliğini reddeden bir konumda durur.

Kuşkuculuk ruhsal bir tutumdur, ussal değil çünkü usun kendisinden duyulan kuşkuyu anlatır.

Irkçılığın kendisinden kuşku duyulabilir. Ama bu kuşkudan da kuşku duyulabilir. Bu yüzden kuşkuculuk bir vargı istediği zaman nesnel mantığa değil ama öznel inanca başvurur. Bu anlayışa göre, insan yaşamının tüm entellektüel çatısı öznel kanılardan, inançlardan, yeğlemelerden vb. oluşur. Buna bir görecilik töresi diyen sivri akıllılar vardır, sanki böyle birşey olanaklıymış gibi. İşin gerçeği bu öznelcilik içinde ne törelliğe, ne de tüzelliğe, ne değerlere ne de yasalara yer bir yer olmadığıdır. Bu öznellik içinde yalnızca ırkçılık için değil, ama her kötülük için kapının sonuna dek açıldığıdır.

Hegel’in daha sonra Berlin üniversitesinde ardılı olacak olan liberal Fries’ı eleştirisi bu nokta üzerine dayanıyordu. En açık sözlü anti-Semitiklerden biri olan liberal Fries tüze alanında bir öznelcilik yandaşıydı. Hegel ise böyle birşeyin usdışı olduğunu, toplumsal yaşam, politik yaşam söz konusu olduğunda, bir arı iyi niyet olan dinsel duyguya bile dayanmanın yetersiz olduğunu, nesnel Yasanın usun parolası olduğunu anlatmaya çalıştı.

Ama halk her zaman yalan olanı, yanlış olanı daha kolay anlar ve dinler. Bu yüzden halktır. Nietzsche eğer bir ‘Sürü’ bulamasaydı Üst-İnsanlığını nereden türetecekti? Yüz yıl kadar sonra, Güç İstenci ilkesinin tılsımına kapılan Alman halkı tüzeyi, özgürlüğü ve onuru yoketti. Devletin yerine Volk egemenliğini getirerek, Avrupa’nın çağlar boyu süren vahşetini gölgede bırakan bir deliliğe kapıldılar. Ekinsel bilinçaltında yatan itkilerine tam anlatım verdiler. Ve yokettiler. USun değerini yoketmenin İÇGÜNÜnün değerini konutlamak olduğunu, Nihilizmin de en sonunda bir Pozitivizm olduğunu, değerlerin saltık değil ama göreli olduğunu gösterdiler.

Tüzenin bir uygarlığın duyunç olgunluğunu da yansıttığı, o halkın erdeminin de kristalleşmesi olduğu düzeye dek, tüm Aydınlanmasına, Reformasyonuna karşın Avrupa bugün de bir doğa durumunun fazla ötesinde görünmez.



‘‘It seems on the whole fair to regard negroes as on the average inferior to white men, although for work in the tropics they are indispensable, so that their extermination (apart from questions of humanity) would be highly undesirable.’’

Aktaran Ray Monk, ‘‘Bertrand Russell 1921-70: The Ghost of Madness’’ (574 sayfa, £25, ISBN 0224051725. Kitap Russell’ın son yaşamöykülerinden biridir).

Bu Russell’ın çok duru, kolayca anlaşılır, hiçbir ikircim ya da belirsizlik içermeyen tipik anlatımlarından biridir. Bu aynı Russell toplumcudur. Özgürlük savaşçısıdır. İnsan haklarının savunucusudur. Daha doğrusu, insanlara böyle sunulmuştur. Gene de Batıda felsefenin sağlığını düşündüğümüz zaman böyle örneklere bakarak bir sonuca gitmemiz doğru değildir. Tümevarım ya da tek tek olgulardan genelleme tam olarak Batıda geçerli olan felsefesizlik yolunun kendisidir. Bizim yapmamız gereken şey bu tür ırkçı, köleci, saldırgan eğilimleri Batı ekininin temel ilkesinden çıkarsamak, bu insanlık dışı vargıların bu ekininin düşünce yolu için kaçınılmaz olduğunu göstermektir. Kuşkuculuk insan doğasından duyulan kuşkudur, onun sağduyunun, usun birincilliğini tanıma ve gerçekleştirme yeteneğine, düşünsel erdemine duyulan güvensizliktir. Kant ‘insanın yamuk doğasından düzgün hiçbirşey yapılamaz’ der (‘‘Salt Us Sınırları İçersinde Din’’). Gerçekten de kuşkucu bakış açısı için insan doğası umutsuz bir kötülük, duyunçsuzluk, bilgisizlik yapısıdır. Evrensel bir insan usu yoktur. Bu görecilik tininin insanlığı değişik ölçünlere göre sınıflandırması kendi mantıksal yapısı gereğidir.

Russell’ın karakteri konusunda kitapta şunlar söylenir:

‘‘Lucid prose and gallant attitudes conceal a dark mass of fear, aggression, snobbery and vanity. Russell was seldom honest, either with himself or others.’’

ABD  
Amerika Birleşik Devletlerinin Avrupalı Kurucu Babalarının belirledikleri rejim Avrupa’nın Orta Çağların feodal düzeninden de daha insanlık-dışı bir zulüm yapısıdır — eğer Afrika’dan Amerikalara getirilen insanları ‘insan’ olarak kabul edeceksek.
 

Russell olarak biçimlenen ego da tüm kuşkucu egolar gibi bir bilinçaltı, bir baskı, bir nefret ve saldırganlık tortusudur. Bu insanlarda usun ve duygunun kazandığı şekil özgür gelişimin bir sonucu değil, ama tam tersine bu gelişimin engellenmesi ve bastırılması ile ortaya çıkan bir biçimsizliktir. Bu insanların kuramsal bilgiyi yadsımalarına moral ve estetik yaşamlarının körelmesi eşlik eder. Bilmeme tutkusu sevmeme tutkusu tarafından tamamlanır. Kuramda bilinçsizliğin savunusu duyguda bilinçaltının birincilliği tarafından tamamlar. Bilinçaltı sevginin yeri değildir. Nefretin yeridir. İnsan doğası sevgiyi bilincin en yüzeyine, nefreti ise en derinine gömer. İnsan salt doğası gereği sever. Ama sevgi de tüm tinsel yetenekler gibi geliştirilmelidir. İnsan doğasında salt kendilerinde, salt birer gizillik olarak bulunurlar, ve açınmaları, tüm gizil güçlerini edimselliğe dökmeleri gerekir. Belli ekinsel yapılar buna izin vermezler.

Yaşamının bir noktasında felsefeyi terketmesinin nedeni sorulduğunda, Russell ‘‘Because I discovered I preferred fucking’’ yanıtını verir. Bu yarı doğrudur. İkinci yarının Wittgenstein’ın eleştirisi tarafından sağlandığı söylenir.

Russell ayrıca pasivisttir. Bir barış savaşçısıdır. Hiç olmazsa yazılarını okuyan hemen hemen herkes tarafından böyle bilinir. Aynı Russell 1945’ten sonra Sovyetler Birliği’nin Atom Bombasını geliştirmesini önlemek için atom savaşı gözdağı verilmesini, ya da böyle bir savaşın edimsel olarak yapılmasını savundu: ‘‘Communism must be wiped out and world government must be established.’’ Daha sonra, Küba misil bunalımının arkasından görüşünü değiştirerek dünya barışı için başlıca tehlikenin Sovyetler Birliği değil ama ABD olduğunu ileri sürdü. Ve yine dört dörtlük bir pragmatist olduğunu gösterdi: ‘‘Better red than dead.’’

ABD  
Amerikan, Fransız ve daha başka modern Avrupa insan hakları bildirgelerindeki, anayasalarındaki ve yasalarındaki ÖZGÜRLÜK ve EŞİTLİK sözcüklerinin gerçekten de Özgürlük ve Eşitlik Kavramlarını anlattıklarını düşünebiliriz. Bunu yaparsak, usun değerini çiğnemiş, saçmalamış oluruz. Bunu yaparsak, örtük olarak renkli insanların insan olmadıkları görüşünü doğrulamış oluruz. ABD’nin bir dostu olmak herşeyden önce insan haklarının bir düşmanı olmayı gerektirir. Pragmatizm bunun için vardır. Göreci moral bunun için vardır. Kuşkuculuk bunun için vardır.
 

İnsanlığa değil ama Dünya Hükümeti dediği şeye daha büyük bir güveni vardı. İrrasyonalizmi ile tutarlı olarak, başka bir deyişle, insan doğasına güvensizliği ile tutarlı olarak, insanın özsel olarak içgüdüsel, özsel olarak saldırgan bir doğa-varlığı olduğu kanısı ile tutarlı olarak, dünyada barışın ancak zor yoluyla korunabileceği sonucunu çıkardı. Bu bilgece tasarı bir çözüm olarak önlerine sunduğu Dünya politik önderlerini soykırımcılar olarak görürken, kendisi böyle tikelleşmelerin zemini olan evrenselin sözcülüğünü yaptığını bile algılamıyor, ulu orta yazıp konuşuyordu:

‘‘Sometimes, in moments of horror, I have been tempted to doubt whether there is any reason to wish that such a creature as man should continue to exist.’’

Felsefeyi bir dil sorunu olarak, dilin duruluğunu felsefi sorunların çözümü olarak gören bir mantıksal pozitivistin, ya da bir bilimsel görgücünün kafa yapısı böyledir. Bu insanın büyüklüğü ait olduğu ekinin küçüklüğünün ölçüsünü verir. Russell’ın yazılarında hiç kuşkusuz durulaştırma isteminde olan pekçok dil sorunu vardır. Ama böyle sorunların temelinde ciddi bir us sorunu yattığını bir dil bulanıklığı perdesi bile gizleyemez. Eğer misantrop diye bir kavram varsa, Russell bu kavramın cisimselleşmesi, açık sözlü bir insan-düşmanı idi. Kuşkucunun duygusuz olması bir a prioridir. Kendi çocuğunu davranışçı ruhbilimin ilkelerine göre yetiştirdi. Çocuk büyüdüğünde şizofreniye yenik düştü. Baba Russell gene de tutarlıydı. Oğlundan tüm şefkatini esirgedi ve onu bir ‘‘legal and medical problem’’ olarak gördü. Böyle düşünmekle, Bertrand Russell kendisinin salt akademik bir sorun olmadığına tanıklık eder. Temsil ettiği düşünce, içinde yaşadığı ekin tarafından belirlenen bu pozitif bilinç biçimi Dünya Tarihini bir soytarılığa çeviren daha büyük bütünün doğasını aydınlatır.

Aynı delilik, ırkçılık, paranoya, saldırganlık öğeleri tüm irrasyonalistlere ortaktır: Hume, Wittgenstein, Schopenhauer, Nietzsche, Gödel, Locke, Heidegger vb. Usdışı Kuşkuculuğu salt akademik bir konu olarak görmek, Felsefenin bireysel olanla, görgül, duyusal, dürtüsel kişilikle ilgilenmediğini düşünmek tam olarak kuşkucunun istediği şeydir.





‘‘Aynı kandan olanlar ortak bir ülkeye aittir.’’
(Viyana’da bir kamu yapısı olan Loos Haus’un Hitler’den bir alıntı ve Nazi bayrakları ile süslenen görünüşü, 1930'lar).

Irkçılık ‘insan’ kavramında bir yetersizliğe, bir kavram bozukluğuna bağlıdır. Bu demektir ki iyileştirilebilirdir. Böyle bilinçte insan kavramı değil ama duyusal insan tasarımı vardır. Bu doğal görgücülük, tıpkı onun bir bir kuram biçimini kazanmış daha eklemli biçimlerinde olduğu gibi, insanlığı duyusal yetileriyle tasarımlar, ve buna göre us onu insan yapan yanı değildir. İnsanın özsel olarak us olduğu ve bu zeminde tüm insanlığın bir kardeşlik olduğu kavramını geliştirmenin onuru ilkin idealistlere, Stoacılara düşer. Felsefe insanı özde us olarak, Logos olarak alır: Us insanı Tanrısal yapan yanıdır. Bu yanıyla insan aşağılanamaz, tersine saltık olarak değerlidir, varoluşun anlamının kendisidir.


Kuşkuculuğun hiç kuşkusuz en güvenilir modern temsilcisi olan Immanuel Kant İnsan olmanın özsel olarak Us olmak olduğunu, tüm insanların kendini dolaysızca dil yetilerinde gösteren bir Usa eşit ölçüde iye olduklarını, bu yalın olguyu kabul edecek mantıksal bir olgunluktan yoksundu. İnsan eşitsizliği konusunda da David tarafından esinlendirildi. Aslında bir maymun gibi David’in yazdıklarını yineledi.

Kant (Cant) 1764’te kırk yaşına girdiği sıralarda İskoç hemşerisi David tarafından bir kez daha uyandırıldı (yoksa ilk kez mi?). Onun esini altında yazdıkları daha sonra ‘‘Beobachtungen / Gözlemler’’de yayımlandı. Buradaki pasaj sağduyulu her kafaya Kant’ın yönteminin, özellikle sözde ‘Aşkınsal Yöntem’ dediği şeyin ne olduğu konusunda bir ölçü vermelidir. Eğer tanıtlama felsefecinin uslamlamasını doğal bilincin aynı işleminden ayıran biricik öğe ise, Kant burada uslamlama yetisini doğal bilincin kendiliğindenliğini de utandıracak bir yolda kullanmakta, usu bir önyargıya uşak yapmaktadır. Bu inakçılık dediğimiz şeydir.

Gene de ırkçılık kuşkuculuğa dışsal ya da onun mantıksal yapısı ile tutarsız bir fenomen değildir. Evrensel Usu yadsımanın biricik anlamı insanın ÖZSEL EŞİTSİZLİĞİ tasarımını doğrulamadır. Tinsel özdeşlik gizilliğinin yadsınması doğal eşitsizliğin edimselliğine boyuneğer.


‘‘Arı Usun Eleştirisi’’ dediği şey de aynı tinde yazılmış, aynı mantıksızlıklara, tutarsızlıklara ve çelişkilere yenik düşen bir bunalımın anlatımı olmuştur. Kant 1764’te Beobachtungen über das Gefühl des Schönen und Erhabenen’de (Güzel ve Yüce Duyguları Üzerine Gözlemler) Afrikalının duygularını ele alırken şunları yazdı (AUE 1781’de yayımlandı) Alıntılar Beobachtungen, Dördüncü Kesiminden, ‘‘Ulusal Karakteristikler Üzerine.’’ İng. Goldthwait çevirisi: ‘‘Observations on the Feelings of The Beautiful and Sublime,’’ Kesim başlığı ‘‘Observations on the Feelings of The Beautiful and Sublime’’



Nazi Almanyasında bir ders


Immanuel Kant ‘‘Afrikalı Negroların doğal olarak ahmaklığın üzerine çıkan hiçbir duyguları yoktur [:: Die Negers von Afrika haben von der Natur kein Gefühl, welches über das Läppische stiege.] Bay Hume herkese bir Negronun yetenekli olduğunu gösterecek tek bir örnek vermeleri için meydan okur, ve ülkelerinden başka yerlere götürülen yüzbinlerce kara derili arasında birçoğunun, özgür bırakılmalarına karşın, gene de sanatta ya da bilimde ya da övgüye değer herhangi bir başka nitelikte büyük herhangi birşey sunduklarının görülmediğini ileri sürer. Bu iki insan ırkı arasındaki ayrım öylesine temeldir ki, ansal yetenekler açısından da renk açısından olduğu denli büyük görünür.’’
(Immanuel Kant, Beobachtungen, 296-97; Observations, 110-11)

Aynı kesimde ikinci bir gözlem şöyledir: Danimarkalı neo-Naziler

‘‘Rahip Labat karılarına karşı mağrur davranışından ötürü kınadığı bir Negro marangozdan şu yanıtı aldığını anlatır: ‘Siz beyazlar gerçekten aptalsınız, çünkü ilkin karılarınıza büyük ödünler verirsiniz, ve sonra sizi çıldırttıklarında yakınırsınız.’ Ve bunda belki de üzerinde düşünmeye değer birşey olabilir; ama, kısaca, bu varlık tepeden tırnağa kapkaraydı — söylediklerinin aptalca olduğunun açık bir tanıtı [:: Es ist auch, als wenn hierin so etwas wäre, was vielleicht verdiente, in Überlegung gezogen zu werden, allein kurzum, dieser Kerl war vom Kopf bis auf die Füße ganz schwarz, ein deutlicher Beweis, was er sagte, dumm war ].’’
( Beobachtungen, 298; Observations, 111)


Kant’ın çıkarsaması görgüldür: Negronun söylediklerinin aptalca olması ‘karalık’ fenomeni üzerine dayanır. Bu ‘tanıtlama’dır. Ama alıntının başında Kant Negroların ‘doğal olarak’ aptal olduklarını belirtir (‘çocukça, önemsiz, gülünç’ vb. anlamlarına da gelen ‘läppisch’ İngilizce’de ‘trifling, silly, small’ ile karşılanır). Bu öncül gene de çıkarsamasının bir tümevarımdan daha iyi olabileceğini gösterir. Ama bu öncülün kendisi nereden gelir? Hangi ‘transzendantal’ zeminlerden ? Sorun hiç kuşkusuz Kant’ın Afrikalılar için, karalar için, renkli insanlar için yazıp çizdiği aptalca sözlerin değeri ile ilgili değildir. Sorun derisi kara olmayan bu insanın ‘tanıtlama’dan, felsefeden ne anladığıdır. Sorun derisinin değil ama ruhunun rengidir. Kant felsefeyi insanlığın dışında gördüğü pek çok çağdaş Afrikalının anladığı gibi anlamayı başaramadı. Tersine, felsefe diye anladığı ve sunduğu şey her boyutunda yetersiz kendi usunun grotesk bir sergilenişi oldu. Bir bilgelik sevgisi değil, tersine bir bilgelik korkusuydu. Kant, Arı Usun ‘Eleştirisi’ni biraz dikkatle okumuş her düşünen insanın gördüğü gibi, tanıtlamanın kendisinin ne olduğu konusunda tam bir karanlık içindedir. Çalışması tek bir tanıtlama içermez. Bu olanaksızdır çünkü kurgul düşünmenin doğasının bilinçsizidir. Dilediği gibi ‘tanıtlama’ yapar, dilediği her şeyi tanıtlabilecek bir ‘yöntem’ kullanır. Ve kendi yöntemine eşit bir yöntem tarafından eşit hakla çürütülür. Görgül gözlemin, arkeolojinin kendisi Kant’ın ırkçılığının aşkınsal zemilerini yalanlar. Sudan’da bulunan kalıntılar Kara Afrikalının Mısır uygarlığı denli parlak bir uygarlık geliştirdiğine tanıklık ederler. Yukarı Nil bölgesinde Bugün Sudan olan topraklarda İÖ 1500'ün de öncelerine giden bir tarihte yalnızca dış etkilerle belirlenmeyen özerk bir ekin, Nubian uygarlığı vardı. Nubian uygarlığı Mısır, Akdeniz, Afrika ve belki de Arap kaynaklardan etkilenmesine karşın, modern Sudan Ulusal Antikalar ve Müzeler Yönetim Kurulu Başkanı Hassan Hussein Idris’e göre Nubia ‘‘provided part of Egypt’s formative roots.’’



Eski Mısır Hatshepsut tapınağında
bulunan bir kabartma


Hegel Kant’ın aşkınsal yöntemine göre, kuşkucu ‘felsefe’sine göre insanlara saman ve küspe salık verilmesi gerektiğini söyler.


Birinin Köleci bir anayasa yazması anlaşılabilecek birşeydir. Böyle birinin insan eşitliğini tanımadığını söylemek gerekir. Analitik mantığa göre bu herhangi bir çelişki içermez çünkü bu mantık bir keyfi belitler mantığıdır. Ama eytişimsel olarak insanların özsel eşitsizliği tasarımı bir çelişki içerir çünkü insan ustur, ve us özsel olarak değil ama biçimlenişinde türlülük gösterir, ve Kant, Hume vb. buna göre insan özünün us olmadığını, insanın özsel olarak ussal bir varlık olmadığını tanıtlamak için tonlarca görgül kanıt getirmeye çabalayıp dururlar. Kendi sergiledikleri usdışı bile yeterli olmaz.

Kölecilik de bütünüyle anlaşılır birşeydir. Ama eğer biri köleci anayasalar hazırlıyorsa ve gene de insan eşitliğinden söz ediyorsa, insanlığın bir bölümünü yalnızca tenlerinin renginden ötürü insanlığın dışına sürüyor ama aynı zamanda evrensel özgürlüğün de tanımlayıcısı ve savunucusu olarak görülüyorsa, eğer insan hakları kavramının savunucusu olarak görülüyorsa, o zaman bu işte bir bit yeniği vardır.

Özgürlüğe Kavuşan Afrikalı Amerikalılar, Newbern, Kuzey Carolina



The Fundamental Constitutions of Carolina
(March 1, 1669)
John Locke

Our sovereign lord the King having, out of his royal grace and bounty, granted unto us the province of Carolina, with all the royalties, properties, jurisdictions, and privileges of a county palatine, as large and ample as the county palatine of Durham, with other great privileges; for the better settlement of the government of the said place, and establishing the interest of the lords proprietors with equality and without confusion; and that the government of this province may be made most agreeable to the monarchy under which we live and of which this province is a part; and that we may avoid erecting a numerous democracy, we, the lords and proprietors of the province aforesaid, have agreed to this following form of government, to be perpetually established amongst us, unto which we do oblige ourselves, our heirs and successors, In the most binding ways that can be devised.


One hundred and nine. No person whatsover shall disturb, molest, or persecute another for his speculative opinions in religion, or his way of worship.

One hundred and ten. Every freeman of Carolina shall have absolute power and authority over his negro slaves, of what opinion or religion soever.

One hundred and eleven. No cause, whether civil or criminal, of any freeman, shall be tried in any court of judicature, without a jury of his peers.

Kaynak: Avalon Project: http://www.yale.edu/lawweb/avalon/alfalist.htm (başlık anahtar sözcük olarak kullanılabilir).


Batı toplumlarında
bugün de milyonlarca insan bir insan olarak tanınma, sayılma, onurlandırılma duygusundan yoksundur.


Hegel, Tüze Felsefesi
1821

§ 57

İnsan dolaysız varoluşuna göre kendinde doğal birşey, Kavramına dışsal birşeydir; ilkin kendi öz beden ve tininin eğitimi yoluyla, özsel olarak özbilincinin kendisini özgür olarak kavraması yoluyla kendini iyeliğine alır ...


Köleliğin
sözde aklanışı (fiziksel zor, savaş tutsaklığı, yaşamın kurtarılması ve korunması, besleme, yetiştirme, iyilikte bulunma, kendiliğinden boyuneğme vb. yoluyla tüm yakın zeminleri içinde) gibi, bir efendiliğin de yalnızca genelde egemenlik olarak aklanışı, ve kölelik ve egemenlik hakkı üzerine tüm tarihsel görüşler insanı genelde doğal bir varlık olarak, Kavramına uygun olmayan bir varoluş (ki özenç de buraya aittir) olarak alan bakış açısı üzerine dayanırlar. Buna karşı köleliğin saltık haksızlığı önesürümü tin olarak, kendinde özgür olarak insan Kavramına sarılır ve insanı doğal olarak özgür gördüğü, ya da yine aynı şey, İdeayı değil ama genel olarak dolaysızlığı içindeki Kavramı gerçek olarak aldığı ölçüde tek-yanlıdır. Bu çatışkı da, tüm başka çatışkılar gibi, bir İdeanın iki kıpısını ayıran, böylelikle İdeaya uygun olmayan bu kıpıların her birine gerçeklikleri dışında sarılan ve onları böyle ileri süren biçimsel düşünceye dayanır. Özgür tin (§ 21) sözcüğün tam anlamıyla salt Kavram ya da kendinde olarak varolmamak, tersine bu kendi biçimselliğini ve böylelikle dolaysız doğal varoluşu ortadan kaldırmak ve kendine varoluşu yalnızca kendininki olarak, özgür varoluş olarak vermektir. Çatışkının özgürlük Kavramını ileri süren yanı buna göre gerçeklik için saltık başlangıç noktasını, ama yalnızca başlangıç noktasını kapsama üstünlüğünü taşır; buna karşı Kavramsız varoluşta durup kalan ikinci yan ise ussallık ve hak bakış açısını bütünüyle dışlar. Hak için ve Tüze Bilimi için başlangıç noktasını oluşturan Özgür İstencin konumu daha şimdiden insanı doğal varlık olarak ve salt kendinde varolan Kavram olarak alan ve buna göre köleliğe yetenekli gören yanlış konumun daha şimdiden ötesindedir. Bu erken ve yanlış görüngü ile ilkin yalnızca bilincinin duruş noktasında olan tin karşı karşıya kalır; Kavramın ve ilkin salt dolaysız olan özgürlük bilincinin eytişimi o noktada tanınma kavgasını ve efendi ve köle ilişkisini ortaya çıkarır (Phänomenologie des Geistes, s. 115 vs. [Tinin Görüngübilimi, §§ 178 vs.] ve Felsefi Bilimler Ansiklopedisi, § 325 vs. [3. basım, § 430 vs.]). Ama nesnel tinin, hakkın içeriğinin kendisinin yine yalnızca öznel Kavramında anlaşılmaması, ve böylelikle insanın kendinde ve kendi için köleliğe belirlenmiş olmadığı olgusunun yine salt bir gerek olarak görülmemesi, — bunlar ancak özgürlük İdesının yalnızca Devlet olarak gerçekten varolduğu bilgisinde imlenirler.

Grundlinien der Philosophie des Rechts
1821

§ 57

Der Mensch ist nach der unmittelbaren Existenz an ihm selbst ein Natürliches, seinem Begriffe Äußeres; erst durch die Ausbildung seines eigenen Körpers und Geistes, wesentlich dadurch, daß sein Selbstbewußtsein sich als freies erfaßt, nimmt er sich in Besitz ...

Die behauptete Berechtigung der Sklaverei (in allen ihren näheren Begründungen durch die physische Gewalt, Kriegsgefangenschaft, Rettung und Erhaltung des Lebens, Ernährung, Erziehung, Wohltaten, eigene Einwilligung usf.) sowie die Berechtigung einer Herrschaft als bloßer Herrenschaft überhaupt und alle historische Ansicht über das Recht der Sklaverei und der Herrenschaft beruht auf dem Standpunkt, den Menschen als Naturwesen überhaupt nach einer Existenz (wozu auch die Willkür gehört) zu nehmen, die seinem Begriffe nicht angemessen ist. Die Behauptung des absoluten Unrechts der Sklaverei hingegen hält am Begriffe des Menschen als Geistes, als des an sich freien, fest und ist einseitig darin, daß sie den Menschen als von Natur frei oder, was dasselbe ist, den Begriff als solchen in seiner Unmittelbarkeit, nicht die Idee, als das Wahre nimmt. Diese Antinomie beruht, wie alle Antinomie, auf dem formellen Denken, das die beiden Momente einer Idee getrennt, jedes für sich, damit der Idee nicht angemessen und in seiner Unwahrheit, festhält und behauptet. Der freie Geist ist eben dieses (§ 21), nicht als der bloße Begriff oder an sich zu sein, sondern diesen Formalismus seiner selbst und damit die unmittelbare natürliche Existenz aufzuheben und sich die Existenz nur als die seinige, als freie Existenz zu geben. Die Seite der Antinomie, die den Begriff der Freiheit behauptet, hat daher den Vorzug, den absoluten Ausgangspunkt, aber auch nur den Augsgangspunkt für die Wahrheit zu enthalten, während die andere Seite, welche bei der begrifflosen Existenz stehenbleibt, den Gesichtspunkt von Vernünftigkeit und Recht gar nicht enthält. Der Standpunkt des freien Willens, womit das Recht und die Rechtswissenschaft anfängt, ist über den unwahren Standpunkt, auf welchem der Mensch als Naturwesen und nur als an sich seiender Begriff, der Sklaverei daher fähig ist, schon hinaus. Diese frühere unwahre Erscheinung betrifft den Geist, welcher nur erst auf dem Standpunkte seines Bewußtseins ist; die Dialektik des Begriffs und des nur erst unmittelbaren Bewußtseins der Freiheit bewirkt daselbst den Kampf des Anerkennens und das Verhältnis der Herrenschaft und der Knechtschaft (s. Phänomenologie des Geistes, S. 115 ff. und Enzyklop. der philos. Wissensch. § 325 ff.). Daß aber der objektive Geist, der Inhalt des Rechts, nicht selbst wieder nur in seinem subjektiven Begriffe und damit, daß dies, daß der Mensch an und für sich nicht zur Sklaverei bestimmt sei, nicht wieder als ein bloßes Sollen aufgefaßt werde, dies findet allein in der Erkenntnis statt, daß die Idee der Freiheit wahrhaft nur als der Staat ist.


GELİŞTİRİLİYOR