|
Fransız Devrimi |
| Bu konuda basmakalıp görüşleri yinelemek, bıktırıcı
yüceltmeleri bir kez daha sıralamak zorunda değiliz. Düşünmeliyiz. Olguyu Kavramları yoluyla düşünmeliyiz. Ve insanlığın yazgısını ilgilendirdiği düşünülen böyle bir olayı insanlığın yazgısının ne olduğu açısından, Tarihin Erekselliği açısından anlamalıyız. |
Dünya Savaşları, Nazizm, Bolşevizm, Nükleer Gözdağı, Irkçılık, Sömürgecilik, Terör, Ayrımcılık, Ulusalcılık — ve daha başka sayısız karanlık olay, My Lai, Opium Savaşları, Atlantik Köle Tecimi, ve Filistin, Çin-Hindi, Balkan ve Kafkasya Trajedileri, tümü de modern Batı tininin Dünya Tarihini ereksiz bir görüngüye bozunduran, nihilizmi normal varoluş duygusuna yükselten, insanı insana düşmanlaştıran tarih-dışı eylemleridir. Çağ Özgürlük ve Kardeşlik ve Eşitlik ilkeleri tarafından değil ama böyle insanlık-dışı olgular tarafından tanımlanan bir dönemdir. Ve çağ ayrıca Fransız Devrimi tarafından da tanımlanır. Modern dönemin bu iki yanı arasında bir bağıntı yok mudur? Fransız Devrimi ussal bir İstenç anlatımı değil ama modernleşme sürecinde Fransa’nın özgünlüklerini anlatan bir özençtir. İnsanlık Değerlerini yalancı değerlere indirgemesi ölçüsünde, ortaya çıkmasına katkıda bulunduğu toplumsal yapı insanlığın en az onur duyacağı şeylerden biridir. Avrupa’nın modernleşme olarak yaşadığı süreçte değişmesi gereken şey insan ilişkilerinde Şiddetin, Zorbalığın, İnsanın İnsana egemenliğinin ortadan kalkışı olmalıydı. Ama modern dönem tam tersine, Şiddetin, Zorbalığın, İnsanın İnsana egemenliğinin yukarıda sıralanan o en korkunç örnekleri ile tanımlanır. Gerçekte Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik ilkelerinden bu örneklerden daha uzak başka hiçbir olay ne tasarlanabilir, ne de yer alabilir. Avrupa’nın modern dönemi tam bu şiddetin birincilliği yanında Avrupa’nın orta çağlar döneminin bir uzantısıdır — şiddet insan ilişkilerinde ortadan kaldırılmamış, tersine varoluşun özsel bileşeni olmayı sürdürmüştür. Böyle ‘uygarlığa’ saçma tanısını koyan görüş bütünüyle haklıdır. Böyle ‘uygarlığı’ bir sağlık değil ama bir sinirce belirtisi olarak gören görüş bütünüyle haklıdır. Bu ekin ortamında Özgürlük, Kardeşlik, ve Eşitliğin bir yalana indirgenmesi gibi, Uygarlık kavramının kendisi de barbarlığın bir örtmecesinden daha değerli değildir. Bu tin insanlık adına, insan hakları adına, insanlık tarihi adına yargıda bulunamaz. |
|
Tinin tarihsel açınımı, usun ulusların ve bireylerin eyleminde edimselliğe dökülen bu gizilliği, bu tarihsel töz aynı zamanda Şimdinin tözüdür, çağdaş bireyi — dünyanın neresinde yaşıyor olursa olsun — bilincinde, duyuncunda, istencinde belirleyen tarihsel birikimdir. Hepimiz ilk olarak bu töz tarafından belirleniriz — yüzyılların, binyılların eğitiminin kendisi tarafından, İslam ya da Hıristiyanlık tarafından, Aydınlanma tarafından, devrimler ve ideolojiler tarafından, bütününde ekin, uygarlık tarafından. Bu olumsal belirlenimlerde neyin değerli ve neyin değersiz olduğunu saptama sorunu doğrudan doğruya özgürlüğün bilincini ilgilendirir. Bilinçsiz özgürlük ise bir zamanlar tarihsel özdekçiliğin insanlığa önerdiği köleliktir. Eğitimimiz, ekinimiz Dünya Tarihinin kendisidir. Bu ussal Tarih her halkası zorunlu olan, saltık olarak vazgeçilmez olan bir sürekliliktir. Süreçtir çünkü erekseldir. Bu kavramsal bağıntı onda neyin değerli ve kalıcı olduğunu, neyin bir tarih posası olduğunu saptamanın da gerçek ölçütünü verir. İnsanın evrensel özünü paylaştığımız düzeye dek, bu oluş süreci en sonunda yalnızca bizim kendi yaratımızdır. Hiç bir bireyin analitik bir atom olmadığı düzeye dek, geçmişin sorumluluğu tek tek hepimizin sorumluluğudur. Ancak bu düzeye dek onu düzeltme hakkımız doğar. Onu düzeltmek onu anlamaktır. Anlamanın doğrulama olduğu düzeye dek, bireyin değişimi tarihin değişimidir. Buna karşı, onu anlamamak özgürlüğü yadsımaktır. Eğer Tarihin dışındaysak, o zaman başımız derttedir. Değişmiyoruzdur. Gelişmiyoruzdur. Reddetmiyor, eleştirmiyor, yeniyi yaratmıyor, yalnızca eskiyi yineliyoruzdur. Daha şimdiden tarih olmuşuzdur. Varlığımızın bir bitkinin varlığından daha anlamlı, daha değerli olduğunu duyumsayamayız. Yokuzdur, erekselliğe aldırmayız, amaçsız, anlamsız bir hiçizdir. Nihilistizdir. |
|
|
Olgular en son Kavramlarında şöyle bir mantık sergilerler: Fransız Devrimi bir dönemin kapanışını ve bir yenisinin doğuşunu belirleyen, damgalayan ya da simgeleyen bir olay değil ama kendisi ortaçağ Avrupasının kendine özgü ekinsel başkalaşım süreci tarafından belirlenen bir kıpıdır. Özgür bir eylem değil ama bir tepkidir, ve tepkisi olduğu şey tarafından koşulludur, kendini Avrupa tininin en karanlık kıpıları karşısında ölçer. Bu başkalaşımın özsel olarak geleneği gömen modernleşme olduğu düzeye dek, Fransız Devrimi yalnızca dünya-tarihsel değeri olmayan bir şiddet süreci olmakla kalmaz, ama tinsel yeğinliği, etkisi, önemi ile doğru orantılı olarak bir tarih savurganlığıdır. Çünkü —
Modernizm tarihsel sürekliye ait değildir çünkü bu süreklinin hiç de modern olmayan, tersine ilksiz-sonsuz olan değerleri modernist tin tarafından saltık olarak yadsınırlar: Modernizm kendini tam olarak Klasik olanın yadsınmasında doğrular. Modernleşme Geleneğin saklanması değil ama değerine bakılmaksızın silinmesi olduğu düzeye dek bir kez daha ilerlemenin eytişiminden kopar. Geriye atomik bir türlülük kalır. Türlülük İlerleme değildir. Felsefe tam olarak bengi gerçekliklerin birincil birikimi olduğu için bir yana atılmalıdır. Bilim tam olarak gerçeklik ereğinden soyutlanmalıdır. Güzel Sanatlar ölümsüz güzelliğe anlatım verdikleri için yerlerini kübizme bırakmalıdırlar. Evrensel İnsan Değerleri ve Hakları tam olarak ilksiz-sonsuz oldukları için, değişmez oldukları için, saltık oldukları için geçici olan, değişken olan, göreli olan, pozitif olan karşısında çiğnenmelidirler. ‘Batı’ sözcüğü asıl içeriğinde hiçbir zaman evrensel değerlerle çakışmaz. Batı atomiktir. |
|
Yurttaşlık Yurttaş İnsan kavramının olgusallaşması değildir. Tarihin tüm çabası Yurttaşı ortaya çıkarmayı amaçlamaz. İnsanın yetenekli olduğu en son belirlenim Yurttaş olmak değildir. Kölelik serfliğin ve onun olanağı olan dolaysız şiddetin bağlamında saptandığı zaman, Özgürlük yalnızca bu ilişki biçiminin kaldırılması olarak anlaşılır, Eşitsizlik serf-efendi ilişkisi bağlamında saptandığı zaman, eşitlik yalnızca bu eşitsizlik biçiminin kaldırılması olarak anlaşılır. Düşmanlık yine aynı ilişki bağlamında saptandığı zaman, Kardeşlik benzer olarak boş söze döner. Modern dönemin Avrupa için tarihsel önemi modern Yurttaş kavramının doğuşunda yatar. Özgürlük ileri sürülür — serfliğe ve modern kölelicilik kurumuna karşı. Eşitlik ileri sürülür — dolaysız istencin soyut hakkı, evrensel mükliyet hakkı olarak. Ve Kardeşlik ileri sürülür — duyunç özgürlüğü olarak. Devlet Ussal İstencin, Özgür İstencin, ya da Rousseau’nun biçemi ile Evrensel İstencin anlatımı olmalıdır. Bu düzeye dek, Devletin evrensel istencin anlatımı olduğu düzeye dek, Fransız Devriminin bir sınıf kavgası olarak görülmesi bu görüngüyü saltık olarak anlamsız ve anlaşılmaz kılar. Yurttaş kavramı tüm sınıfları kapsar ve onları politik olarak eşitler. Bu düzeye dek, sınıf kavgası denilen şey bir pazarlık olmanın ötesine geçtiği ve şiddet içerdiği zaman bir iç savaştır. Yurttaşlık kavramının karşısında duran güç ne Kilise ne de Soyluluk katmanları, ne Birinci ne de İkinci Katmanlardır. Bu sınıflar kendilerini Yurttaşlar toplumunun bütünlüğü içinde de sürdürebilirler. Soylu Yurttaşlar kavramı olanaklıdır, gerçi komik olsa da. Rahiplerin Yurttaşlar olmaları da tıpkı Soyluların modern yasama kurumlarında görev almaları gibi olanaklıdır. Fransa‘da angien régime yandaşları yalnızca ve yalnızca modern rejimin doğasını anlamayan dinadamları, soylular, ve kentsoylulardı. Bu karşıtçılıkta bir sınıf durulaşması yoktur. Tersine, burada kristal duruluğunda olan şey şiddetin, zorbalığın, kabalığın çatışmanın her iki yanı için de birincil araç olmasıdır. Avrupalıyı uygarlaştıracak olan şey eğitimdi. Avrupalı uygarlaşmaksızın modernleşti. Modernizm başından bu yana Şiddeti olumsuzlamadı. Dünyanın dingin, barışçıl eski uygarlıkları Batının sınırsız şiddeti karşısında kolayca yenik düştüler. Yurttaşlık kavramı yetkeci Katolik tinde saltık olarak olanaklı değildir. Ya Yurttaşlık için bu boşinanç tininden vazgeçilmesi gerekir (Aydınlanma), ya da Katolik tin Yurttaşlığın kendisinin yadsınmasını gerektirir (örneğin İspanyolların Napoleon Anayasasını reddetmeleri ile başlayan ve Katolik pekçok ülkede günümüze dek süren zorbalık ve şiddet olayları zinciri). Bir bilinç biçimi olarak Yurttaşlık kavramının zor yoluyla kazanılmasının anlamsızlığı ölçüsünde, Fransız Devrimi içerdiği şiddet kıpısından ötürü Yurttaşlığa götüren yol değildir. |
Boşinanç etmeni. Burjuva Devrimler denilen olaylar konusunda ne denli çelişkili çözümlemeler yapılırsa yapılsın, açık olan nokta Avrupa’da Reformasyon ile birlikte geleneksel topluluk biçiminden geleneksiz ya da modern toplum biçimine geçiş gibi bir sürecin başlamış olduğudur. Katolik Fransa’da bu dönüşüm bu ekinin yetkeci ve baskıcı ve dolayısıyla isyancı ve histerik doğası gereği sonu gelmek bilmez bir iç ve dış savaşlar dizisi olarak yaşandı. Toplum bugün de iki yüz yıl önceki gerilimlerle yüklüdür. Protestanlığın ve İslamın tersine, Katolik (ve Ortodoks) Kilise bir dinadamları sınıfını evrensel istenç üzerinde yetke yapar. Devletin duyunç özgürlüğünü tanımadığı, tersine dünyasal bir rahipler sınıfı tarafından belirlendiği ve denetlendiği düzeye dek, ussal bir kurum olarak Devlet Göğün ilksiz-sonsuz yasaları tarafından kutsanmaya son verir, yalnızca Yerin pozitif yasalarının anlatımına indirgenir. Devlet Dünyada Tanrının yürüyüşü olmaya son verir. Ve bu dünyasal istencin yozlaşmış olması ölçüsünde, Devlet bir kat daha çirkinleşir, en son ussallık görünüşünü de yitirir, ve edimsel olmaya son verir. Yıkılmaya başlar.
Hegel, Tarih Felsefesi, Kesim III, Bölüm I, Reformasyon. |
Şiddet yoluyla Eğitim? Zorbalığın en sonunda politik bir dönüşümü sağlayıp sağlamayacağını, şiddetin insan ruhlarında yarattığı terörün ve bilinçlerde yarattığı değişimin gerçek ve kalıcı bir tarihsel kazanım olup olmadığını, insanlığın şiddet yoluyla eğitiminin anlamını ve olanağını sorgulamalıyız. Eğer şiddet bir öğretmen değilse, şiddet üzerine kurulu sözde toplumsal yapıların sürekli-şiddet yoluyla olmanın dışında ayakta durup duramayacakları, insanın sürekli denetim altında tutulması gereken bir yaratık olup olmadığı konusunda düşünmeliyiz. Ve bu denetimi kimin ya da hangi gücün ve hangi amaç uğruna yapacağı konusunda düşünmeliyiz. Modern
Avrupa tarihi bir iç ve dış savaş deliliği, bir şiddet, bir vahşet,
bir utanç süreci oldu. Modern dönemde Tarih şiddetin, zorbalığın, despotizmin
kurallarıyla oynanan amaçsız, anlamsız bir oyuna indirgendi. Tarihin hiçbir
dönemi böylesine ölçüsüz bir nefreti, böylesine ölçüsüz bir yokediciliği
tanımadı. Batı ‘değerlerinin’ güç-istencinde, sonu gelmek bilmez şiddet
anlatımlarında, nükleer bombalarda ve evrensel nihilizmde sonlanmaları
raslantısal değildir. Modern dünyada Zorun, Şiddetin, Terörün başlıca
iletişim yolu olarak kullanılması tinin bu görüngülerinde törel ve tüzel
düzenlere, Topluma ve Devlete temel olan İnsan Hakları kavramının,
Duyunç kavramının henüz eksik olduğunu gösterir. Bu kavramın Niçin
eksik olduğu konusunda bkz.
|
Sınıf
Kavgası? Fransız Devriminin yolunun şiddetten geçmesinin zemini Katolik tinde duyunç özgürlüğünün yokluğudur. Başka bir deyişle, tam olarak Devrimin sözde amaçlarından biri olan Kardeşlik duygusunun yokluğudur. Ama bir toplumun iç sorunlarını çözmede zora başvurması sorunun çözülemez olduğunun kanıtıdır: Şiddet eğitim değildir. Bu düzeye dek, Fransız ‘Devrimi’ çılgınların çılgınlarla kör döğüşüdür. ‘Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik’ için temeller 1793 Eylülünü izleyen dokuz ay boyunca 40.000 insanı giyotine gönderen ‘aydınlık’ bir Terör yoluyla sağlamlaştırıldı. Çok iyi bir Aydın olan, olağanüstü Aydınlık bir kafa taşıyan, bir Aydına yaraşır herşeyi herkesten iyi temsil eden Robespierre erdemin terör olmaksızın etkisiz olduğuna inanıyordu. Fransız Jacobinler o sıralar insanların yaptıklarını, olan biteni ne denli anladıklarını tüm yorumlardan daha iyi gösterdiler: 11 Kasım 1793’te bu deistler bir ‘Us Dini’ kurdular, ve Notre Dame katedralinin adını ‘Us Tapınağı’ yaptılar. |
Hölderlin, Friedrich (1770-1843). |
|
![]() |
||
|
150
YIL SONRA ..
|
Özgürlük,
Eşitlik, Kardeşlik — mi? Fransa ikinci dünya savaşında Nazi Almanyası tarafından işgal edildi. İşgal edilmeyen topraklarda (asıl Fransa’nın üçte biri kadar) Nazi işbirlikçisi Vichy rejimi iş başındaydı. Vichy hükümetinin başında 84 yaşındaki I DS kahramanı Henri-Philippe Petain bulunuyordu. |
Evrenin
Özeği —, ve Vichy Rejimi Mitterand Tanrının dünyayı onu dünyanın özeğine yerleştirmeden nasıl yaratabildiğini anlamadığını ileri sürerdi. Bunun tek sorunu dışında, başka herşeyi anlıyan bir megalomandı. Aydınlanma geleneğinin tipik bir yaratısı ve bir toplumcu, ortaklaşacı vb. de olan Mitterand II DS sırasında Vichy rejiminde yer aldı. Yıllar sonra Fransa’nın II DS’ndaki rolü üzerine klasik savunma formülü bir süre için Fransa Cumhurbaşkanı olma tutkusunu doyuran François Mitterrand’dan geldi. 1940-1944 yıllarında Fransa’yı yöneten Nazi işbirlikçisi Vichy Rejimi yasadışıydı, bir sapınçtı ve bugünün Fransası ile hiçbir ilgisi yoktu. Vichy rejimi yer almadı. Mitterand 1992’de şunları söyledi: ‘’Ne Fransız ulusu, ne de Cumhuriyet o rejime katılmış değildir.’’ Yalnızca bu iki kendilik değil, ama toplumcu Mitterand’ın kendisi de II DS sırasında Vichy rejimini destekledi, Nazilerin emek, para, kaynak, Yahudi gereksinimlerini karşılamakla ilgilenen rejimde görevini onurla ve kibirle yerine getirdi. Savaş sonrası incelemeler Mitterand’ı yalanlar ve Fransız işbirliğinin düzeyini ve coşkusunu görgül olarak da doğrularlar.
|
Naziler Bu rejimin yadsınmaması, yargılanmaması çağdaş Fransızın bugün de ondan birşeyleri yaşattığını gösterir: Fransız yurttaşları olan Yahudilerin Nazilere teslim edilmesi konusunda modern Fransa henüz yalnızca BİR kişiyi, 87 yaşındaki Maurice Papon’u yargıladı. Baskılanmışın bilince gelişi her durumda dirençle karşılaşır. Fransız egosu durumunda da olan budur. Ama Sigmund Freud baskılananın sürüldüğü bilinçaltının aynı zamanda dinamik de olduğunu öğretiyordu. Fransa bunun belirtilerini Cezayir, Nükleer Bomba, güçlü bir Ortaklaşacı Parti, öğrenci ayaklanmaları vb. gibi bir dizi olayda gösterdi. Bugün Türkiye’yi üzmekten öte ilgilendirmeyen bir olayı, zamanında sorumluluları amansızca cezalandırılmış bir olayı, aslında yeni Türk kuşakları ile uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmayan bir olayı başımıza sarmak isteyenler ve bu ülkenin henüz doğmamış kuşaklarını bile lekelemeyi isteyenler arasında Fransızlar başka herkesten daha coşkuludurlar. Fransa’nın bu yoldaki aşırı çabalarında da engin bilinçaltında yatan acıların belirtileri görünür. Aslında bu tam olarak kendini suçlamanın bir provası gibidir, tam olarak dışa yöneltilmiş bir iç saldırganlık, kibir kipine geçmiş bir üst-bendir. Türkiye’ye yönelttiği imgesel suçlama yalnızca Fransa’nın kendi insanlık suçlarını yadsımasının bir semptomudur. Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik ilkelerini çiğnemede Fransa modern Avrupa devletlerinin hiç birinin gerisinde kalmadı. Fransızların birkaç direnişçi dışında Almanlara karşı tutumları toplumsal ve romantik ilişkiler, iş ilişkileri, fahişelik, ekinsel-sanatsal ilişkiler, bilimsel işbirliği, polis işbirliği, pro-Nazi ve anti-Semitik gösterilerin örgütlenmesiydi. Fransa ülkelerin ve devletlerin onurunun ölçüldüğü bir düzlemde bir devlet olarak ışığının bütünüyle söndüğünü görür. Bugün bir yandan Almanya’yı Avrupa Birliği içine alarak denetim altında tutmayı isteyen, ama öte yandan yine aynı kardeşlerine karşı bir önlem olarak ürettiği birkaç nükleer bombayı herşeye karşın el altında hazır bulunduran Fransa önemsizdir. |
|||||
Böyle yüzlerce gence işkence eden Direniş Deviminin önderlerinden biri 1997’de Maurice Papon’un yargılanması sırasında şunları söyler: ‘‘Fransa ‘gayri-meşru’ pro-Nazi Vichy rejimi tarafından işlenen suçlardan sorumlu tutulmamalıdır.’’ Vichy Fransasında bir görevli olan Papon 223’ü çocuk olan ve çoğu Nazi ölüm kamplarında ölen 1.690 (başka bir yerde: 1.560) Yahudiyi Auschwitz’e gönderen kişidir. Papon savaştan sonra de Gaulle’ün yönetiminde aralarında 1958-1967 sırasında Paris polis şefliği ve 1978-1981 sırasında maliye bakanlığı da olmak üzere önemli devlet görevlerinde bulundu. Papon’u mahkemeye çıkarma girişimleri sürekli olarak üst düzey bürokratlar tarafından önleniyordu. Mahkemenin Fransa’nın Nazilerle işbirliği konusunu yeniden gündeme getireceğini ve sonunda Fransa’nın Yahudi Soykırımındaki rolünü ortaya çıkaracağını düşünen François Mitterrand mahkemeyi durdurmada özellikle kararlıydı. Yüksek Mahkeme kararında Papon’un ‘‘Yahudilerin tutuklanarak Doğuya gönderilmelerinin kaçınılmaz olarak onları ölüme göndermek olduğunu’’ bildiği belirtilerek, bakanın her zaman ‘‘karşı-Yahudi önemleri yerine getirmede en büyük etkililiği sağlamaya çalıştığı’’ eklendi. |
|||||||||
| Fransız Devrimine Götüren Kısa Bir Zamandizin (Avrupalıların Çalışmaları İzlendi) | |||||
|
|
GELİŞTİRİLİYOR |