Batı


Batı sözcüğü kimi zaman tüm Hıristiyan uygarlığı kapsamak için kullanılırken, kimi zaman Ortodoks Slavlar, giderek Katolik Latinler de modern toplumsal yapıyı örgütleyen Batılılık niteliğinden dışlanırlar. Modernlik özsel olarak Protestan Kuzey Avrupa ekini ile bağlanır.


 
Münih  

‘Batı’ sözcüğü modernist tinin doğuşunda ve belirleniminde Protestan Reformasyonun rolünü gizlemeye yarar.

‘Batı’ sözcüğü modernist tinin doğuşunda ve belirleniminde Deist Aydınlanmanın rolünü gizlemeye yarar.

Tikel etnik değerlerin evrensel dinsel değerler üzerinde bir güç olabildikleri düzeye dek, modern toplum biçiminin Hegel’in Germanik dediği ekin alanlarına özgü olduğu yargısı mantıksal anlaşılırlık kazanır.

Hegel’in bu etnik tine özgürlük değerinin sorumluluğunu yüklemesi bir dilek, bir özlem, bir iyi niyet anlatımından, giderek kendisinin öylesine yakındığı öznelciliğin bir uygulamasından öteye geçmez. Germanik tin salt kendinde değil ama kendi için de etniktir — tıpkı Türk tini, Rus tini, Amerikan tini, Çin tini vb. gibi. Etnik törelliğin dinsel inanca baskın çıkabilmesi, bu gericilik, bu ulus fanatizmi, ve, en doğal biçimine dönüşünü tamamladığında, bu ırk idealizmi açıkça dinsel inanç kavramının henüz bilinçlerde, ve dinsel duygunun henüz yüreklerde yerleşmediğini gösterir. İnsan kavramının, evrensel us ya da evrensel insanlık kavramının kendisinin doğmadığını gösterir. Bir ilkenin değerine yükseltildiğinde edimsel olarak paranoyada demir atan ulusalcılık değerinin dinsel kozmopolitanizmi yokedebilmesi insanlığın bu bölümünde henüz etnik duygunun törel duyuncu engelleyen bir düzeyde hüküm sürmekte olduğunu gösterir. Bu uygar evrenselliğin değil ama elbette bir kabile yerelliğinin belirtisidir. Doğa Durumu ile andırım, Güç Haktır öğretisi, Yararcılık, ya da Güç İstenci, Süper-Güç İstenci gibi tasarımlar zeminsiz değildirler.

Bu tin için İnsan Hakları kavramı doğal olarak en değersiz ve anlamsız kavramlardan biridir: John Locke’dan, David Hume’dan, Nietzsche’ye, Wittgenstein’a, asıl Batılı düşünürler bu olguya tanıklık ederler. Germanik duyunç geriliği bu tinin uygarlık değerleri ile sorununun ne olduğunu açıklar. Ve niçin yalnızca dinsel inancın değil ama felsefenin de, güzel sanatların ve bilimin de, aslında genel olarak değerlerin ve insan hakları kavramının kendisinin öylesine tutarlı olarak püskürtülebildiğini de açıklar.


ANGLO-SAXON GÖRGÜCÜLER
VE İNSAN HAKLARI

Tüm varlığın ussallığını tanımaktan başka birşey olmayan idealizm doğal yasayı, Göğün ilksiz-sonsuz yasalarını, evrensel insan haklarını a priori doğrular. Tüm pozitif yasanın, tüm yazılı yasanın insan doğasının gerçek değerlerine, duyuncun kendisine uygun ve böylece özgürlüğün kendisinin anlatımı olması gerektiğinde diretir.

Buna karşı irrasyonalist düşünür de kendi ‘mantığını’ izler ve görgül olmayan, yasa kitaplarına 'yazılı' olmayan 'doğal yasa' gibi, 'insan hakları' gibi saçma sapan İdeaları çürütür. Sözde 'duyunç özgürlüğü' gibi bir değer üzerine kurulu olan Protestan Batının duyunçsuzluğu ile demek istediğimiz şeyin mantıksal zemini yalnızca ve yalnızca budur. Bu duyunç yadsıması ilineksel değildir. Hıristiyanlığın pozitif doğasından, özsel suçluluk duygusundan gelir, ve halksal moral bilincin olduğu gibi halk felsefecilerinin moral çözümlemelerinin de ilkesini oluşturur.

John Stuart Mill 'Özgürlüğün' en coşkulu savunucularından olan ve değeri modern 'özgürlüğü' tanımlamasına bağlı olan büyük İngiliz düşünürü J. S. Mill "haklar en sonunda yararlık üzerine kuruludurlar" der (ve bizi büyük olmayan İngiliz düşünürlerinin nasıl düşünebilecekleri konusunda meraka düşmekten kurtarır). İngiliz yararcısı Bentham

Jeremy Bentham "Rights (hak) is the child of the law," diye yazar; "from real law come real rights; but from imaginary laws, from 'law of nature,' come imaginary rights." "Natural rights is simple nonsense." Bu kişilikte idealizmin, insanlığın en küçük bir kırıntısı bile bulunmaz. Kuşkucu Hume elbette Bentham ile anlaşma içindedir: "Natural law and natural rights are unreal metaphysical phenomena." Modern entellerden örneğin Wittgenstein ve Austin için yasanın gerçek anlamı yine aynı Anglo-Saxon 'felsefe'nin bir başka sözcüsünün, Thomas Hobbes'un bir deyiminde özetlenir: "The command of the sovereign." (İng. alıntılar: Enc. Britannica, 1986, 20, 715). Bakış açılarında görülen böylesine tam bir uyum ve birlik neredeyse bu türdeşliğin kalıtımsal bir entellektüel özellik olabileceğini düşündürür. Kuzey Carolina'nın köleci anayasasının yazarı da olan John Locke'a göre mülk iyesi olmayan insanların politikada ya da hükümette rolleri olmamalıdır. Kant için "insanın yamuk tahtasından doğru hiçbirşey yapılamaz." Vb. Bir kuşkucunun, bir irrasyonalistin insana değer vermesi a priori mantıksızdır. Ve bu düşünürlerin işi 'mantıklı' olmaktır.

— Batı felsefeciliği bu modern toplum tarafından horlanıp bir yana atılan kuraldışı birkaç idealist dışında, bütününde bu tinin kendisinin bir çözümlenişi ve aklanışıdır (Görgücülük).

— Batı bilimciliği yine Avrupa’da bilimsel gelişme adına yaraşır biricik etkinliği temsil eden o birkaç idealistin çalışmaları dışında, aynı kuşkucu bakış açısından yürütülen bir gerçeklik fobisidir (Pozitivizm).

Bu pozitif ‘bilimler’ gerçeklik ile, insanlık ile ilgisiz ve değerden soyutlanmış olguculuk / pozitivizm olarak başlıca militarizmin ve kapitalizmin uşakları olma düzeyinde yararlık gösteren biçimsel-dışsal formülasyonlardır.

Bu tinde üniversiteler başlıca nükleer bombalar, deterjanlar ve kübist tablolar yapmayı öğrenmiş bir beyin gücü üretmeye ayarlanmıştır. Orada insan sağlığı, tüze, ve inanç sorunları sözcüğün en doğrudan anlamında birer mal olarak ele alınır.

— Modern üniversite ruhu ve usu çürütmenin, bilinci duyarsızlığa, duygusuzluğa ve düşüncesizliğe eğitmenin en etkili aracıdır.


 
Dünya Tecim Özeği  

Germanik Avrupa (ve Amerika ve Avustralya’daki genişlemeleri) Tarihte modern tinin tam edimsellik kazandığı biricik alandır. Orada yurttaş ilişkileri bağlamında duyunç bir enaza indirgenmiş, din törel yaşamın en uzağına sürülmüş, iyi ya da kötü değerler üzerine kurulu topluluk salt alış-veriş ilişkisi üzerine kurulu değerler-ötesi topluma çevrilmiştir. Batı ‘uygarlığının’ değerleri estetik, erotik ve felsefi değerler değildir. Batı ‘uygarlığının’ değerleri kübizm, nihilizm ve pozitivizmdir. Para mı? Para kendinde değer kategorisi altına düşmez. Hiç kuşkusuz para anamalcı için, aç insan için bir değerdir, ama öyle bir ‘değer’ ki, insan ruhu ona uyarlandığında insan ruhu olmaya son verir.

Gene de modern toplumsal yapı yalnızca Aydınlanmanın ve Reformasyonun ürünü değildir, ya da modernizmin nedeni Aydınlanma ve Reformasyon değildir. Tinsel Olgular doğal nedensellik düzleminde varolmaz ve anlaşılmazlar. Aydınlanma ve Reformasyon bütünsel modernist dizgenin başka bileşenleri arasında yalnızca ikisidir. Ama kendilerinin dizge bileşenleri olmaları dizgenin geri kalan bileşenlerinin onlarla uyum içinde olmaları anlamına gelir. Türe, Tüze ve Töellik yapılarının özsel olarak Aydınlanma ve Reformasyon ile çelişmemeleri anlamına gelir.


 
Katolik İtalya’da Gelenek  

Katolik inanç, eğer ciddi ise, eğer içtense, eğer bir inanç demeye yaraşacak denli doğrulanıyorsa, yurttaş toplumunun pozitif hak tasarımlarına uyarlanmış modern devlet işleyişi ile, yurttaş istencinin anlatımı olan modern tüze kavramı ile bağdaşmaz. Aslında Katolik dinsel devlet kavramının kendisi genel olarak istencin ve duyuncun bastırılmasıdır.

Bu ekinin kavramında birey yoktur. Özgür düşünmeye, uslamlamaya, çıkarsamaya izin verilmez çünkü kişinin yargısı üzerinde tepeden tırnağa dünyasal, giderek materyalist bir Katolik Kilise durur, ve onun adına düşünmeyi, uslamlamayı, çıkarsamayı bu kurumsallık yapar.

Katolik tin insanların ruhlarını ve uslarını kendi asıl özlerine yabancı biçimler almaya zorlar. Onları en özsel yanlarında Kilisenin dışsal yetkesi altına getirir, yüreklerini, duyunçlarını sıradan yabancıların keyfi buyruklarına ve yargılarına teslim olmaya iter.

Dinsel Hoşgörü kavramı Katolik inanca yabancıdır: Kutsal Engizisyon terimlerde bir çelişki olarak görünse de, gerçekte yalnızca bu inancın özünün bir anlatımıdır. İnanç özgürlüğü, duyunç özgürlüğü kavramı Katolik Kilisenin sonudur. O zaman sorun, Protestanlığın sorunu, bu boş inancın yerine neyin içerik olarak alınacağıdır. İçselleştirilmiş duyunç hiç kuşkusuz özgür duyunçtur, tüm dış yetkeye karşı su geçirmez bir koruma altına alınmış, toplumsal ile ilişkisi sıfıra indirilmiştir. Ama bu gene de bir ilişkidir, negatif ilişki diyebileceğimiz birşeydir. Duyunç modern yurttaş toplumunu yokluğu ile belirler.

 

Modern Protestan ekin dinsel, politik, ekonomik, estetik, akademik vb. bileşenleri ile tutarlı olarak işleyen bir toplumsal dizgedir. Onda değerler güç, gönenç ve duyusal hazdır. Onda insan değerleri kendilerinde geçerli değildirler. Bağımlı ve görelidirler. İkincildirler.


Tokyo, Asakuse Pazar Caddesi  

Protestan Batının dışında kalan Avrupa (ve daha geniş ekin alanları) doğallıkla modernist süreçten, tasarımsal ve örtmeceli söylemin küreselleşme olarak belirlediği modernleşme sürecinden yalıtılmış değildir. Değişik düzeylerde modernist öykünmeler ve etkiler buralarada da yer alır.

Örneğin dev bir kast dizgesi olan Hindistan ‘demokratik seçim’ yöntemini benimser. Özgür İstenç kavramını bir nükleer bomba denli yokedici olarak algılayan bu uygarlık biçiminin ‘dünyanın en büyük demokrasisi’ olduğu tasarımı gerçekte dünyanın en büyük sığlıklarından birini anlatır.

Japonya özgür düşüncenin emeği yoluya gelişen bilimi kendi ekinsel dokusuna özümseyemez. Ama başlıca anlamadan öğrenme ya da belleme süreçleri yoluyla gelişen uygulayım-‘bilim’ burada çileci-budist yapıya kolayca uyarlanır. Geleneksel, yetkeci, baskıcı bilinç pekala modern bir biçime bürünebilir.

Gelenekler dizgesinin varoluşunun güvencesi, aslında biricik tözü olan değerler bu dizgeye dışsal, yabancı yeniliklerin ülkelerin ekinsel bütünlerine modernist temel kurumlar olarak yerleşmelerine izin vermez. Bir parça özelleşirsek, böyle ikircimli alanlarda demokrasi ve despotizm, yasa ve rüşvet aynı yerde ve aynı zamanda birlikte işler. Yaratıcı gelişime yönelemeyen bireysel ve toplumsal erke kendini verimsiz kavgalarda boşaltır. Devlet gelenekçi aile ekininin uzantısı olan bir yetke tinini, bir zorbalık tinini temsil etmeyi sürdürür. Yalnızca adları ‘üniversite’ olan şeyler insanları giderek görgül bilim olgusuna bile yabancılaştırır. Akademizm geleneksel / yetkeci terbiyenin, boş bir disiplinin, amaçsız bir baskının sürdürülmesini üstlenir. Felsefenin kendisine, bilimin kendisine yabancılığı yalnızca pekiştirir. Bu tin içersinde tek bir felsefeci, tek bir bilimci, tek bir sanatçı özgürce soluk alamaz. Varolamaz. Böyle bir ‘yapı’ kendi içinde dinamik karşıtlıklar değil ama herşeyi bastıran despotik bir iç tutarlık taşır, ve çelişkinin kendisi neredeyse özlemi duyulan bir değer, bir anlam durumuna gelir. Çelişkinin, verimli karşıtlığın düzleştirilmesi dirençsizce hüküm sürer. Bilinçler kavramın karşıtlığına duyarsızlık içinde kalmayı sürdürürler.

Sultan Ahmet Camii  

Ve Türkiye gibi bir geçiş ekininde, aydın modernizmi ve geleneksel halk ekini arasındaki bir çatışma yapısı olan bir değişim sürecinde modern tüzel düzenlemeler, sanatsal yenilikler, akademizm, bilim ilkin geleneksel toplumsal yapıya yabancılaşan yalıtılmış küçük entellektüel ve aydın kesimleri tarafından içeriksiz, temelsiz, etkisiz modeller olarak benimsenirler. Kendisi eskinin bir uzantısı olan bu yenilik özlemi modern Batının bir izlenimi, sönük bir eşlemi gibidir. Özdekçi Aydınlanma neredeyse arı tinselliğe dek inceltilmiş bir toprakta kök salmayı başaramaz. İlerlemeyi özdekselin ve yararlının terimlerinde gördüğü düzeye dek, moral gericiliği onu zorunlu olarak özgürlük düşmanı yapar. Aydın politik olarak dosdoğru despotizme doğru ilerler. Ne denli aydınlanırsa, ne denli özdekselleşirse, duyuncunu o denli kolay yitirir, ve onunla birlikte istenci de buhar olup yiter. Bir tiranlık bilincini temsil eden Aydınlanma ancak olumsuz olarak tarihseldir. Ussal tarihte yeri yoktur. Başka bir deyişle, doğar doğmaz tarihtir.

İnsanlık değerlerinin bilincinin tersinmez olması ölçüsünde, duyunç ve istencinde sağlıklı olan ekin mantıksal olarak yenileşmeyi ve ilerlemeyi modernist saplantıya sapmadan gerçekleştirme eğilimindedir. Ve olguları ve değerleri birleştirmenin gerçek uygarlık kavramını anlatması ölçüsünde, bu bireşim için en uygun ekinsel zemin böyle bir tinde bulunur.


Hıristiyanlığın toplumsal dinamiği baskılayan ve hem Aydınlanmayı hem de Reformasyonu zorunlu kılan us-dışı ve duyunç-dışı boşinanç yapısı ile karşıtlık içinde, İslam bu tür dönüşümleri bütünüyle gereksizleştirir: Her ikisini de gerçek kavramları içinde daha şimdiden tinsel yapısında kapsar. Onda Us doğrudan doğruya bir Değer olarak yükseltilir, ve dinsel kurumlaşmanın, dünyasal aracılığın reddedilişinde Duyunç Özgürlüğü sınırsızca tanınır, Güzellik baskılanmaz, gerçeklik insana çok görülmez ve Bilginin kendisi kutsaldır. Bu değerleri ile, İslamik bilincin bakış açısı geleneksel-modern ikileminin üstünde ve ötesindedir. Bu ilkelerin toplumsal değer ve güçlerinin kanıtı İslamik uygarlığın Avrupa’nın zifiri karanlıkta geçirdiği orta çağları pırıl pırıl aydınlık bir dönem olarak yaşamasıdır.

 
(1) Şamdaki büyük Cami Emeviler’den kalmadır.
(2) İslamik Ekin Klasik Yunan bilim ve felsefe kalıtını üstlendi ve geliştirdi. Tıpta Bergamalı Galen’in (129-199) çalışmalarını ilerleten
ve göz hastalıkları üzerine çok sağın gözlemler içeren bu kitabın yazarı olan Hunayn ibn İshak (808-873) Halife al-Mutavakkil tarafından saray hekimliğine atandı ve ölümüne dek görevde kaldı. Galen’in yanısıra Platon, Aristoteles, ve Hipokrates’in önemli çalışmalarını da Arapça’ya çevirdi. ibn İshak bir Hıristiyandı. Hiç kimse inancını değiştirmesi için duyuncu üzerinde baskı yapmadı. Ve hiç kimse çalışmalarını yakmadı.
 

Çağdaş teokrasiler dinin kurumsallaşmasını, duyunç özgürlüğünün bastırılmasını temsil ederler, eğitimsiz inancın en sıradan amaçlar için kötüye kullanılmasına anlatım verirler. Bu dinin pozitivizmidir. Dünyasal aracılığı yadsıyan biricik tek-tanrılı din olan İslam ve çok-tanrılı olmasına karşın rahiplik kastını eşit ölçüde reddeden Protestanlık arasındaki başlıca ayrım Sevgiye, Duygu ve Duyunca verilen önemde yatar. Protestanlık usun değer ve onurundan çok büyük özverilerde bulunmasını ister. Aslında usun kendi kendisinden vazgeçmesini ister. Ayrımın ne ile ilgili olduğunu görebilmek için, insanın önünde nasıl bir düşünce ve duygu sonsuzluğunun yattığını anlayabilmek için, yalnızca Mevlana’yı, yalnızca soylu Sufileri anımsamak yeterlidir. İnsanlığın henüz kazanamadığının ne olduğunu tasarlayabilmek, o benzersiz yüreklerin eriştikleri özgür ve bilge insanlık duygusuna yeniden erişebilmek için geçmesi gereken yalnızlık yüzyıllarını düşünmek yeterlidir.


Hıristiyan Batının Felsefeye ve Bilime yaklaşımı kararlı bir reddedişti. Bugün de öyledir. Özgür ussal düşüncenin gerektirdiği kafa yapısının hem geleneksel hem de modern Batının bilinç biçimi ile çelişkisi bütünüyle görünürdedir: Geleneksel Skolastik ve Modern Kuşkucu ’felsefeler’ usu yadsımalarında, felsefe yapmak için yalnızca yıkıcı olan bu eğilimde ortaktırlar. Ne de ayrı olduklarının tarihsel bir önemi yoktur. Felsefede ve Bilimde kuşkuculuk ve irrasyonalizm bu uygarlığın düşünme iklimine bütünüyle uygun düşen dünya görüşünü sağlarken, Felsefenin ve Bilimin gereksindiği özgür ussal düşünce tini o ekinsel kafa yapısı için anlaşılmaz, bulanık, ve yanlış olarak görünür. Platon ve Aristoteles ve Hegel, aslında tüm Felsefe bu Açık Toplum için Düşman olarak bildirilir. Aritmetik ve Geometride, insan bilimlerinde ve doğa bilimlerinde irrasyonel eğilimler benzer tepkilere anlatım verirler.


 

Batı uygarlığı temel olarak dinsel bir toplumdur — olumsuz anlamda, duyuncun toplumsal olarak nihilize edilmesi anlamında.

Törel yapısı Protestan ‘değerler’ tarafından belirlenir. Bu törel tin eğitimli, bilgili, yöntemli, disiplinli ve bir de (ve hepsinden önemlisi) duyunçsuz bir tindir.

Bulanık tasarımlarla düşünen bilinç kavramın duruluğu, keskinliği tarafından belirlenen olgusallığı ayrımsayamaz. Böyle dikkatsiz bilinç için Batı = Avrupa’dır. Ama gerçekte, ya da Kavramın sağınlığı ile bakıldığında, Rusya, İrlanda, İtalya, İspanya, Yunanistan vb. sözcüğün coğrafi anlamı dışında Batı değildirler. Ekinsel olarak, modern dünya tarihine ait değildirler. Modern dönemde, tarihsel rollerinin belirleyici hiçbir önemi ve hiçbir değeri yoktur. Tarihin eskimiş biçimlerini yinelerler. Yoklukları tarihin akışını, yönünü, içeriğini değiştirmez. Tarihe bir katkıları, tarihsel bir eylemleri yoktur. Avrupa Ortaçağlarının inanç, değer, törellik yapılarına bağlılıkları henüz sona ermemiştir. Bir Protestan çok ciddi olarak Katoliğin Hıristiyanlığını sorgular, onunla aynı ekinsel tözü paylaşmadığını bilir, onun laçkalığını, gevşekliğini, yasasızlığını, kuralsızlığını, vakarsızlığını küçümser. Batı ekini Almanya’dır, İngiltere’dir, Hollanda’dır, ve nüfusunun büyük çoğunluğu bu iki ülkenin göçmenlerinden oluşan ABD gibi, Kanada ve Avustralya gibi genç devletlerdir.


 
Yurtlarında Avrupalılar tarafından yakalanan Afrikalılar gemiye yüklenmek üzere götürülüyor. Bu yolda 30 milyon kadar Afrikalı Amerika’ya götürüldü. Atlantik Köle Teciminde hedefe ulaşanların sayısı gemilere yüklenenlerin sayısının yarısıydı.  

‘‘Biri ‘Batı Uygarlığının yozlaşması’ndan söz eder etmez hemen dikkat kesilirim. Biliriz ki bu tür konuşma kimi zaman (her zaman değil) otoriter, giderek totaliter bir düzenin geri getirilişine ya da kuruluşuna götürebilir.’’ (Jacques Derrida, ‘‘Like the Sound of the Sea Deep within a Shell: Paul de Man’s War,’’ Critical Inquiry, s. 601.)

Tıpkı anarşizmin despotizme dönüşmesi gibi nihilizmin kendisinin de totaliterliğin ön adımı olduğunu herşeyden önce bu geriyatrik düşünürlerin öncelleri ve ataları olan güç ideoloğu Nietzsche’nin izleyicisi Nazi Partisi üyesi Heidegger kanıtlamış ve tanıtlamıştır. Bu olgudur. Ama mantığa, kavrama daha çok güvenmeliyiz. Nihilizm ve faşizm, nihilizm ve Marxizm mantıksal olarak bağıntılıdırlar. Nihilizm tüm değerlerin yadsınmasıdır, özdekçilik daha geniştir, tüm tinselliğin yadsınmasıdır. Her iki ilkeye de ortak olan bu belirlenimsizlik doğallıkla bir özgürlük olarak, bir kurtuluş olarak görünür. Ve bu ilkeler herşeyden çok totaliterliği, despotluğu, baskıyı yadsırlar. Ama bu yalnızca bireyin öznel niyetine karşılık düşer. Soyut özgürlük toplumsal bağı çözer, ve tam yıkım ve yitişi ancak yetkecilik önleyebilir. Ama postmodernist yazar ne olursa olsun bunu da sanal bir olguya çevirmelidir. Despotizme bağışık olduğuna inanır. Ve öznel bir ‘iyi niyet’ ile dünyayı totaliterlikten bağışık tutmaya çabalar. Ama nice mantıksız ‘iyi niyet’ vardır ki yalnızca yıkımda sonuçlanmıştır! Nice koşulsuz olarak ‘İyi İstenç’ vardır ki insanlığı önceden görülmeyen ama bütünüyle kaçınılmaz olan, bütünüyle zorunlu olan dehşet verici sonuçlara götürmüştür! Hıristiyanlığın kendisi, Marxizmin kendisi birincil örneklerdir. Uygarlığın evrimi, ulusların tarihsel devimleri kendi mantıksal yönelimlerini izler.
 

Avrupalı için yararlık, anamal, özdeksel kazanç asıl değerlerdi. Afrikalılar kıtalarında yakalanıp köleleştirilirken, tam olarak aynı şey Londra’nın çocukları üzerinde uygulandı. Bu küçükler dinlenmeksizin çalışıyor ve ancak 25 yıl yaşıyorlardı (kaynak: Victorian Web). Tam olarak böyle süreçlerin küresel ölçekte yaşanmaya başladığı yüzyıllarda, İngiliz ‘Felsefecileri’ moral ilkeleri haz ve acı terimlerinde tanımlıyor, ahlakın ereğinin en büyük çoğunluğun en büyük mutluluğu olduğunu öğretiyorlardı.

 

İnsanın biricik şansı bu süreci örgütsüz, kurumsuz, özgür eğitim yoluyla yenmektir, ve eğer usun eğitimini başaramazsak hiç kuşkusuz olgular kendi mantıklarını izleyecektir. Altyapı tam olarak özdekçi mantığın düşündüğü gibi üstyapıyı belirlemeyi sürdürecektir. Ve bugün modern kitle toplumunun altyapısı özdeksel yarışmacılık dürtüsü tarafından belirlenirken, bunun üstyapısı törel görecilikten, evrensel bir kuşkuculuktan, tinsel olanın değersizliğinden başka birşey değildir. Meta, özdeksel meta değerlidir. Tüm değer para üzerinde yoğunlaşmıştır. Ve kuşkucu ideoloji tam olarak böyle altyapının üstüdür. İnsanlıktan yalıtılmış, yurttaş toplumu tarafından, kimilerinin sivil dedikleri toplum tarafından yutulmuş bireysellik için ruhsal belirlenim hiç kuşkusuz sevgi ve sevecenlik gibi saltık ussal duygular olamaz. Tersine, çekişme, saldırganlık, sadizm böyle varoluş koşulunun zorunlu ruhsal tümleyicisidir, ve bunun niçin böyle olduğunu postmodernizmi yalnızca zamansal olarak önceleyen ama mantıksal olarak bugün de yeni ve diri olan bir başka nihilist bilinç yapısı olarak varoluşçuluk daha önceden göstermiştir.


 
GELİŞTİRİLİYOR
 

EK

The Coal Mines
Industrial Revolution
(http://home.earthlink.net/~womenwhist/coalMine.html)

Women and children at first worked alongside men in the coal mines, although there were differences in jobs they did. Before 1842, there were no protection laws, nor limits for the age of child labor.

VOCABULARY
Hurriers were people that moved the coal from the face (where the coal was cut) to the horse-ways.
Horse-ways were the main passages where horses could be used for hauling. Sometimes they used a pulley system to wind up the trams.
A level is a tunnel into sloping ground, like a cave. The coal was mined without having to dig a shaft.

Testimonies from South Wales Mines

Six year old girl: "I have been down six weeks and make 10 to 14 rakes a day; I carry a full 56 lbs. of coal in a wooden bucket. I work with sister Jesse and mother. It is dark the time we go."

Jane Peacock Watson. "I have wrought in the bowels of the earth 33 years. I have been married 23 years and had nine children, six are alive and three died of typhus a few years since. Have had two dead born. Horse-work ruins the women; it crushes their haunches, bends their ankles and makes them old women at 40."

Maria Gooder: "I hurry for a man with my sister Anne who is going 18. He is good to us. I don't like being in the pit. I am tired and afraid. I go at 4:30 after having porridge for breakfast. I start hurrying at 5. We have dinner at noon. We have dry bread and nothing else. There is water in the pit but we don't sup it."


GELİŞTİRİLİYOR