Aydınlanma


'Aydın' sözcüğü yüksek bir tasarım olarak görülür, saygındır, ve saygı her durumda bilinçli tanıma, özgür istencin özgür istenci tanıması değildir. Aydın tasarımına verilen anlam ne olursa olsun, Aydın Kavramı nesneldir ve bilgiyi ilgilendiren şey bu nesnel Kavramdır. Tasarımı bir yana bırakacağız. — Aydın Kavramı politik bir ton taşır, ama Yurttaş kavramı ile çakışmaz. Aydın Yurttaştan daha çoğudur, çünkü Aydın-olmayanın İstenci üzerinde hak ileri sürer, onu bir İstenç olarak, özgür bir kişi olarak tanımaz. Bu düzeye dek Aydın ancak özgürlüklerinin bilincinde olmayan uyrukların bir toplumunda olanaklıdır, işlevseldir, giderek zorunludur, çünkü karşıtı tarafından, özgürlüksüz, istençsiz Halk tarafından belirlenir. Aydın ve Aydınlanma boşinancın egemenliği altında olan Katolik Avrupa'da zorunlu bir tarihsel kavram ve olgusallık idi. Laik Türkiye'de ise Aydın kendini salt bilgisizlik ve eğitimsizliğe bağlı olan boşinanç karşısında belirler. Türk toplumunun bir Yurttaş Toplumu olduğu düzeye dek "Aydın" kavramı çağdışı, despotik, tutucu bir anlam taşır, reel olarak çoktandır tarih olmuştur.

Yurttaş Toplumunda, özgür istençleri olan Bireylerin, haklarının bilincinde olan Kişilerin toplumunda 'Aydın' anlatımı gülünçtür. Belki de bir saygısızlık anlamını taşır, varlığını çünkü Aydın-olmayanların, istençsiz olanların varlığında bulur. Ama Yurttaş bu sayılmamayı, bu istençsizleştirilmeyi, bu onursuzlaştırılmayı reddeder.

Aydın Bilgi ile doğrudan bağlantılı değildir. Descartes, Leibniz, Spinoza, Hegel'e aydın demeyiz; Voltaire, Locke, Hume, Kant'a aydın deriz. Birinciler Ussalcılar idiler. İkinciler ise Usu reddeden Kuşkucular. Birinciler için Bilgi Us ile, Kavram ile bağlıydı. İkinciler için Bilgi olanaksızdı.

Bir Avrupa fenomeni olan Aydınlanma tepkiseldi, Boşinançtan doğdu. Aydınlanmanın ‘us’u yalnızca boşinancın karşıtı olmaya belirlenmiş pozitivist bir ustu. Aydınlanmanın doğması için Avrupa’da insanlığın bizim kendi kültürel bakış açımızdan hiçbir biçimde anlayamayacağımız bir törel ve moral gerilik düzeyine bozulmuş olması gerekliydi. Avrupa’nın Orta Çağlarını (ve dolayısıyla ayrıca Avrupa’nın Modern Çağlarını) anlamak için deneyimimiz eksiktir. Bu görgül açığı ancak kavramsal düşünceyle kapatabiliriz.

Aydınlanma onu doğuran boşinancın düzleminin üzerine yükselemedi: Boşinancı yadsıması İnancı doğrulaması anlamına gelmedi. Aydınlanma inançsızdı: Tanrıya inancı Gerçekliğe inancından daha iyi değildi. Kuşkucuydu, bilinemezciydi, göreciydi, çünkü Aydınlanmanın "bilgi" dediği şey tıpkı boşinancın "kutsal" dediği şey gibi "duyusal" üzerine, "duyusal-deneyim" üzerine dayanıyordu. Kavramsız Duyulardan Bilgi ve Gerçeklik türetmek olanaksızdır.


Aydınlanma çağının, bu sözde ‘Us Çağı’nın düşüncesiz bir klişe olarak yinelenen büyük ‘bilgeliğini’ hepimiz biliriz: İnsan usu tüm gerçekliği bilebilir. Us herşeyi açıklamalı, aklamalı, ve bu iş onu yerine getirme yetkinliğinde olmayan kutsal yazıların elinden alınmalıdır. İnsanın kafasına güvenmesi gerekir. Bunu başarmak için özgür usunun önündeki başlıca engel boşinançlarıdır. Bunların tümü de iyi ve doğrudur. Ama bir sorun vardır. Aydının ‘us’ dediği şey gerçekte insan usunu uzaktan yakından andırıyor görünmez.

Condillac ve Voltaire gibi Aydınların ‘duyumcu’ usları kendisine öykündükleri Locke ve Hume gibi görgücülerin ‘duyumcu’ uslarından, ve en sonunda Kant’ın gerçeğin bilgisine yeteneksiz, yalnızca kuşku duymayı bilen sınırlı usundan daha iyi değildi. Aydının Usu bu düzeye dek tinselliği değil, ama duyusallığı, insanın tinsel özünü değil ama bedensel/özdeksel doğasını birincil sayar, ve gelişimi Duyunç ve İstenç özgürlüğünün tinsellik alanında değil, ama dışsal gereksinimlerin özdeksel düzleminde görür.

Aydınlanma yararcılığı insanın içsel/tinsel değil, dışsal/fizisel yanını belirleyici görmesinden gelir. Yine, İstenç ve Duyunç Özgürlüğünü özsel görmemesi Aydınlanmayı yetkeci, denetlemeci, despotik yapan yandır. Aydınlanmanın modern tarihe damgasını basması kötü bir usun, yararcı-denetimci bir usun, gerçekte usdışının kendisinin bir utkusu oldu. Aydınlanmanın 'yararcı etiği' salt yararcı olduğu için Evrensel İnsan Hakları gibi bir kavramı tanıyamazdı. Bunun sonuçları modern dönemin başlarında milyonlarca insanın köleleştirilmesi, sömürülmesi, insanlık haklarının hiçe sayılması oldu.


Aydınlanma konusunda daha geniş bir çalışma için bkz.: Olgular ve Kavramlar: Aydınlanma ve Romantizm


--

‘‘İnsan ve Yurttaşlık Hakları Bildirgesi’’
Jean Jacques Francois LeBarbier, 1789
Paris, Musee Carnavalet.

Avrupa’da Aydınlanma çağı düşünürlerinin Kıtanın karanlık bilinci için önerdikleri yalın çözüm Usun varoluşun her alanına koşulsuzca uygulanmasından başka birşey değildi. Ama bu 'Us' kendini deneyime, olgulara, algılara sınırlamış bir ustu. Bu us kendini 'bilimsel' olarak görüyordu, çünkü 'bilimsel' olmayı pozitif olana, olgu dediği ama gerçekte yalnızca 'duyusal' olan tarafından aklanan bir bir soyutlamaya dayandırıyordu.

Bu aynı ‘bilimsellik’ belgisi Aydınlanma çağından daha uzun ömürlü oldu ve bir yüzyıl kadar sonra anlamına hiçbir değişime uğramaksızın Pozitivizm ve Materyalizm tarafından üstlenildi. 'Bilimsellik' sözcüğü salt propagandaya hizmet eder bir duruma getirildi ve Bolşevik Partisinin özdekçileri tarafından kullanıldı. Kendini Usun bedenselleşmesi olarak gören Aydın Doğa gibi İnsanın kendisinin ve yazgısının da ‘bilimsel’ denetim altına alınması gerektiği vargısına ulaştı. Aydın mantıksal olarak Despot olmak zorundaydı, çünkü Özgür İstenci tanımıyor, Halkı Aydın olan kendisi tarafından yönetilmesi gereken ve gelişmeye yeteneksiz bir kitle olarak, yığın olarak, giderek 'sürü' olarak görüyordu.

Aynı mantığın bir başka alandaki vargısı olarak bir ‘Us Dini’ önerildi ve yararlığın moral alanda ilke yapılması gerektiği ileri sürüldü. İnsanın kurtuluşunun özdeksel ilerlemeye bağlı olduğu, bu yüzden işleyim ve tecimin önünün duyunç kaygılarından, ussal eğitim kaygılarından temizlenmesi gerektiği düşünüldü. Sonuçta, ilerleyen şey evrensel türe ve evrensel gönenç değil ama insan hırsı oldu — ve ona hizmet etmeye uyarlanmış pozitif bilim ve negatif törellik, pozitif yasa ve negatif değer, pozitif eğitim ve negatif felsefe. Başlıca tinsel değere bağışık İngiliz karakterinde olmak üzere, insanlık o güne dek yapmadığı birşeyi yaptı, Tarihte ilk kez Anamalcılık gibi bir ideoloji formüle edildi ve varoluş tüm boyutlarında bu ilkenin karşısında hizaya çekildi. Bütün bir kültür kendini en bayağı tutkular üzerine biçimlendirmeye başladı ve nihilizm bu altyapının moral üstyapısı olarak formüle edildi.

İnsan Hakları kavramı Aydınlanmanın hiçbir ilkesi ile tutarlı değildi. İlerleme ilkesi, eğer bir ilke ise, insan hakları kavramı ile geçimsizdir. Yararcılık ilkesi, eğer ilke ise, ilerlemeyi insan haklarını çiğneme pahasına ileri sürer. Sömürü ve Kölecilik modern dönemde Aydınlanma ilkelerinin hazırladığı değer göreciliği zeminde olanaklı oldular ve toplumsal gelişmenin temellerinde yer aldılar. Hiç kuşkusuz Kant gibi, Hume, Locke gibi açıkça ırkçılığı aklayan gözüpek Aydınlar dışında pekçok ‘Aydınlanmacı’ ırkçılığa, köleciliğe, giderek sömürüye karşı çıktı. Bunlar Aydınlanmanın yüzünü kara çıkaran kötü aydınlar oldular.

 
Tüm ussalcılığına karşın, usa verdiği sözde koşulsuz değere karşın, Aydınlanmanın us ile anladığı şey usdışının kendisidir. Aydınlanma Us kavramını tanımaz. Onun yerine gerçekte duyu yetisini geçirir, son sözü ussal düşünceye değil ama duyusal algıya söyletir. Condillac’tan Locke’a, Voltaire’den Newton’a Aydınlanma ile bağlanan tüm adlar gerçekte açıkça Usa güvenme gibi bir sorunları olmayan ve kuşkucular olarak bilinen düşünürlerdir. Kuşkucu Kant da önde gelen Aydınlanma düşünürleri arasında sayılır. Haklı olarak. Kant için us geçersizdir, en çoğundan insanı aldatabilecek ve onu bilgide gerçeklik diye, varoluşta anlam diye, istençte özgürlük diye birşeyin olduğuna inandırabilecek güvenilmez bir yetidir ve eleştirilmelidir. Us onu eleştirebilen ‘daha yüksek’ bir bakış açısının, us-olmayan birşeyin, Kant Felsefesinin disiplini altına alınmalıdır. Aydınlanmacı Kant bu konumu ile tutarlı olarak ‘insanın yamuk tahtasından düzgün hiçbirşey yapılamaz’ diyordu (‘Salt Us Sınırları İçersinde Din’). Aydınlanmanın bakış açısından İnsanın değeri, onun için yaşamın anlamı bu kadardır. İnsana bilgi değil, gerçeklik değil, özgürlük değil, ama saman ve küspe salık verilmelidir. Özgürlük, içinde kendi istencini, kendi duygusunu bulduğu bir dünyada yaşamak, anlamlı bir varoluşun doyum ve mutluluğunu tanımak insan için bir hak değildir.

Aydınlanma Avrupa Tarihinde belli bir yön düzeltmesi olarak görülür. Gerçekten de, bir yön değişimi gibi birşeyin yer aldığı, bakışların gökyüzünden bütünüyle uzaklaşıp yeryüzüne doğru çevrildiği doğrudur. Ama ilerlemenin insanın törel büyümesi olarak görüldüğü düzeye dek, saptanan yeni yol Avrupa’yı asıl Tarihsel İlerlemenin rotasından saptırdı. İlerleme insan uğruna değil, ama insan ilerleme uğruna varolur oldu.

Avrupalı ‘ortaçağ değerleri’nden kurtulmada bir tür zincirlerinden kurtulma duygusunu yaşadı. Ama kötü tinsel değerlerin yerine daha da kötülerini geçirmenin zeminini hazırlamaktan daha iyisini yapamadı.

Modernist tinin (sürekli yeni olanı isteyen doyumsuzluğun) güçlenip yerleşik kültürel biçim olması sağlam içsel değerlerin, doğru moral değerlerin, gerçek insan değerlerinin yokluğu ile tutarlıdır. Her değerin geçici ve geçersiz ve göreli olduğu bir kültürde her gün yeni değerlerin aranmasından daha mantıklı birşey olamaz. Eşit ölçüde mantıklı olan şey bu yeni değerlerin gerçekte birer değer olmadıkları, böyle yalancı değerlerin olsa olsa bir duyunç yoksunluğu durumunu anlattığıdır. Böyle bir koşulda Yararcılık ve Pragmatizm birer erdem değerine yükselirler.

Ama bu değer göreciliği ve geçiciliği olarak modernizmin daha karanlık imlemleri vardır. Avrupa tarihi törel yanıyla bu nihilizmin yalnızca sözde kalmadığını, ama eylemde de kendini gösterdiğini doğrulayan bir olgular süreklisinin tarihidir. Aydınlanmadan dolaysızca Nazizmi ve Bolşevizmi çıkarsamak hiç kuşkusuz Aydınlanmaya haksızlık olur. Bunu yapmamalıyız. Bu devimin ruhunu paylaşan insanların pek çoğu kişisel olarak içtenlikle baskıya ve despotizme karşı olduklarına inandılar. Ama pozitivist Aydınlanmanın koşulsuzca özdeksel ilerleme, halka güvensizlik, demokrasinin gelişme olanağına ve insan haklarına inançsızlık gibi özsel ilkeleri böyle tutarsız insancıl eğilimleri susturdu. Sonunda törel değer kavramının kendisini yadsıması Nazizm ve Bolşevizm gibi insanlık dışı bilinç biçimleri için saltık olarak zorunlu olan moral boşluğu sağladı: İnsana salt insan olduğu için değer veren kültürde ideolojik nefretin kök salması, giderek devleti ya da yasayı yoketmesi düşünülemezdir. Duyumcu, görgücü, göreci Aydınlanma evrensel insanlık kavramının kendisini baskıladı.


Atatürk ve Aydınlar

 
19 Ekim 1923. Mustafa Kemal ve eşi Latife hanım. Birkaç yıl Fransa’da ve bir yıl İngiltere’de (Tudor Hall School) kalan Latife hanım Fransızca ve İngilizce’yi akıcı konuşurdu. İzmir’e döndüğünde babasının Yunanlılar tarafından hapsedildiğini öğrendi ve kendisi tutuklanarak ev hapsine alındı. Türkler İzmir’e girince, Mustafa Kemal’e evde kalması önerildi ve romans orada başladı.
 

Nutuk — 1923

‘‘Gerilememizin ana nedenini şu nokta oluşturur: İslam dünyası iki ayrı topluluktan oluşur. Biri çoğunluk olan Halk; öteki azınlığı oluşturan Aydınlar. Bozuk anlayışlı uluslarda büyük çoğunluk başka amaca, aydın denen sınıf başka bir anlayışa sahiptir. Bu iki sınıf arasında tam bir zıtlık, tam bir karşıtlık vardır. Aydınlar asıl kitleyi kendi amaçlarına götürmek isterler; halk kitlesi ise bu aydın sınıfa bağlı olmayı istemez. O da başka bir yön bulmaya çalışır.

‘‘Aydın sınıf aşılamayla, yol göstermeyle çoğunluk kitlesini kendi amacına göre inandırmayı başaramayınca, başka araçlara başvurur. Halka baskı ve zorbalık başlar; halka baskıda bulunmaya kalkar. Artık burada asıl çözümleyici noktaya geldik. Halkı ne birinci yöntemde, ne de zorlama ve baskı ile kendi amacımıza sürüklemede başarılı olamadığımızı görüyoruz. Neden?

‘‘Arkadadaşlar,
Bunda başarılı olmak için aydın sınıfın halkın anlayış ve amacı arasında doğal bir uygunluk olması gerekir. Yani, aydın sınıfın halka aşılayacağı ülküler halkın ruh ve duyuncundan alınmış olmalıdır. Oysa bizde böyle mi olmuştur? O aydınların aşılamaları ulusumuzun derin ruhundan alınmış ülküler midir? Kuşkusuz, hayır. Aydınlarımız içinde çok iyi düşünenler vardır. Ama genel olarak hatamız şudur ki, inceleme ve araştırmalarımıza zemin olarak çoğu kez kendi ülkemizi, kendi gelenek ve göreneklerimizi, kendi özelliklerimizi ve gereksinimlerimizi almalıyız. Aydınlarımız belki bütün dünyayı, bütün başka ulusları tanır, ama kendimizi bilmeliyiz.

‘‘Aydınlarımız, ulusumu en mutlu ulus yapayım, derler. Başka uluslar nasıl olmuşsa biz de aynen öyle yapalım, derler. Ama düşünmeyiz ki böyle bir kuram hiçbir çağda başarılı olmuş değildir. Bir ulus için mutluluk olan şey, bir başka ulus için yıkım olur.

‘‘Aynı neden ve koşullar, birini mutlu etmesine karşın, başkasını mutsuz eder. Asıl temeli kendi içimizden çıkarmak zorundayız.’’


Tarihin Ereğine İlerlemesinde bireylerin rolünün önemli, giderek vazgeçilmez olduğu düzeye dek, Atatürk özgürlük istenci ile bu ülkeyi yeniden Dünya Tarihine kazandıran kişiliktir. Atatürk bu ülkede felsefe özgürlüğümüzün, duyunç özgürlüğümüzün ve güzel sanat özgürlüğümüzün özünde yatan düşüncedir. Usu, İstenci ve Duyarlığı ile, bu ülkenin tininin gerçekliğe, özgürlüğe ve güzelliğe ilerleyişini tanımladı, bütün bir ülkenin yazgısını evrensel insanlığın ereği ile birleştirdi.


Aydınlanmanın ilkesi simgesel olarak kendisidir: Aydınlık bilgi demektir. Burada bilgi bilgisizlik ile, Aydın Halk ile karşıtlık ilişkisi içindedir. Her bir terim kendini karşıtında tanımlar. Halk ulusun en bilgisiz kesimidir, Aydının usu ile karşıtlık içinde usdışı yanı temsil eder, ve buna göre yalnızca boşinanca açık olmakla kalmaz ama boşinancın asıl zeminidir. Bu yüzden bir dinadamları sınıfını kabul eden kültürlerde iyi niyetli aydınlarla karşıtlık içinde kötü niyetli dinadamları tarafından kandırılır. Boşinanç bilimsel bilgi ile de karşıtlık içinde durur. Halk ilerleme ile de karşıtlık içinde durur. Ama us, bilgi, ilerleme Aydınlanmanın, Aydının kategorileridir. Vargı: Aydın Halk tarafından yönetilmeyi aklının ucundan bile geçirmemelidir. Aydın kendi kavramı gereği ya da mantıksal olarak demokratik değil ama despotik olmak zorundadır. Devlet ya despot Aydının ya da aydın Despotun denetiminde olmadıkça insanlık ilerleyemez.

Voltaire ve İmparator Büyük Frederik  
Voltaire bir parkta Büyük Frederick’e okuma yapıyor.  

Voltaire halkı bir ayak takımı olarak gördü. İngiltere’ye gittiğinde orada Evrensel Usu reddeden, İnsan Hakları kavramını (doğal hak) bir kuruntu olarak gören görgücülükten (Locke, Newton) etkilendi ve bu kuşkucu dünya görüşünde insanlığın durumu üzerine kendi görüşleri için kendi yurttaşları arasında bulamadığı ‘felsefi’ aklamayı buldu. Voltaire ve tüm gerçek Fransız Aydınlanma Filozofları ‘felsefelerinde’ coşkuyla, taşkınlıkla İngiliz Görgücülüğünü izlediler. Bu İngiliz Görgücülerinin kendileri Yararlık ilkesini moral değer olarak doğruluyorlardı. Bu ilke üzerine bir halk erki düşüncesi yalnızca mantıksal olarak saçma ve olanaksız olmakla kalmıyor ama Aydının tasarları ile, bir Aydın olarak varoluşunun kendisi ile açıkça çelişiyordu. Aydının demokrat olması kavramda ve olguda bir çelişkidir. Böyle bir bileşim mantıksal ve olgusal olarak olanaksızdır.


Mustafa Kemal halk-aydın ilişkisi üzerine Aydınlanmanın çözümlemesi ile anlaşıyor görünmez. Aydının umudu Aydın-Despotta yatar, ve bununla bütünüyle tutarlı olarak Aydın halkı eğitilmesi olanaksız aşağı bir insanlık kesimi olarak, bir ‘sürü’ olarak, kendi iyiliği için güdülmesi ya da diktatörlük altında sindirilmesi gereken ‘taban’ ya da dosdoğru ‘ayak’ olarak görür.

Mustafa Kemal halkın kendisinin değerlerini kaynak olarak, tarihsel ilerlemenin başlangıç noktası olarak gördü. Halka zorbalık yapmak yerine onlarla Kongreler yaptı. Sorun hiç kuşkusuz bu kaynağın gerçekten bir başlangıç noktası sağlayıp sağlayamayacağıdır. Eğer kaynak değerli değilse, tarihsel süreçte tansıklar olanaksızdır.

Boşinancı olduğu gibi inançsızlığı da gerçek yüzünde bilen, iç-savaş ve pogromlar, engizisyon ve toplama kampları gibi şeylerin kendilerinden dehşete düşecek bir kültürün bakış açısı gerçekte hiç de kötü bir başlangıç noktası değildi. Halk erki ancak duyunç ve istenç özgürlüğünü tanıyan, insana ve varoluşa değer ve anlam veren insanlığın kurabileceği birşey olabilirdi. Duyunç ve istenç özgürlüğünün yolunu açan demokrasi erdemden ayrılmazdır. Biri yoksa, öteki de olamaz.

Aydın, Emekçi ve Asker. Anıtkabir, ANKARA   

Türk Aydınının toplum görüşü. Halk (Köylü), Asker ve Aydın üçlüsünün bu betimlemesi ne ussal ne de olgusaldır. Aydın imgesinin UYGAR ilerlemede yeri yoktur. Aydın Yurttaştan daha çoğudur, onun üzerindedir ve Özgürlük kavramına yabancıdır. Halka güvenmez çünkü Aydın olma karakterini Halkın Aydın-olmamasında bulur. Aydın Despotizmi zor ve şiddete duyulan gereksinim ve güven demektir.

 

Mustafa Kemal bir aydın despot değildi. Özgürlükçü Voltaire’in tersine, halkı her zaman aydın despotlar tarafından yönetilmeye belirlenmiş bir ayaktakımı olarak görmedi. Liberalist Locke’un tersine, emekçileri de gelişmeye yetenekli insanlar olarak, her biri sonsuz değeri olan özgür ussal varlıklar olarak gördü. Bu yalın ilkelerin değerini ve önemini ancak karşıtları ile ilişki içinde anlayabiliriz. Bu kavramlar çocuksu bir saflığın düşüncesizce kendiliğinden kabul ettiği şeyler değil ama karşıtları ile ilişki içinde bilinen ve doğrulanan değerlerdir. Ama Aydın dayançsızdır ve bildiği biricik ilerleme olan özdeksel ilerleme hedefine her zaman kestirmeden ve her ne pahasına olursa olsun ulaşmayı ister. İnsan Haklarını (Doğal Hak) bir metafizik olarak gördüğü için, böyle iveğen bir yolun kaçınılmaz olarak bir zor ve şiddet yolu olmasına hiç aldırmaz. Mustafa Kemal, kendi sözlerinin tanık olduğu gibi, halka şiddet uygulamanın pekala bir değişim yaratabileceğini, ama böyle şiddet yoluyla değişime izin verilmemesi gerektiğini düşünüyordu. Şiddet yoluyla değişim insanı eğitmediği ama yalnızca korkuttuğu için sürekli şiddeti kaçınılmaz kılar. Böyle şiddet sürekliliğin ve yeğinliğinde bir tinin ancak törel ilkelliği ile doğru orantılıdır.

Mustafa Kemal’in Halka özgü gerçeklik duygusunun, dinsel inancının önem ve anlamını tanımasının zemini kendisinin türe, duyunç özgürlüğü, hak ve barış değerleri ile yoğrulan bir uygarlığın tinini taşımasıdır. İstenci ve Duyuncu hiçe sayan Aydını ve onun acımasız tarihsel özdekçiliğini reddetmesi onun halkıyla bağını açıklar.

Mustafa Kemal bir ‘üst-insan’ değildi. Halkı sürü olarak görmedi. Başardığı herşeyi, Aydının tersine, saydığı ve tanıdığı halk tarafından sayılarak ve sevilerek başardı. Yine kendi sözlerinde görüldüğü gibi, Aydınları duyunçsuz modernizme öykünmenin bedeli konusunda açıkça uyardı, böyle ilerlemenin ancak ulusun tinine aykırı bir dışsal öykünmecilik demek olduğunu, ve buna göre sonucun gelişme değil ama bir yozlaşma ve yıkım olacağını anlatmaya çalıştı. Bunu anlamayan, aslında anlayamayan biricik toplumsal kesim yine dünyaya salt özdeksel olanın, salt yararlı olanın, salt altyapısal olanın bakış açısından bakan Aydının kendisi oldu.


Aydın, Emekçi ve Asker. Anıtkabir, ANKARA   
Tablo Avrupa’nın tanık olduğu Boşinanç ve Aydınlama kavgasının bir karikatürüdür: Yalnızca, orada Aydının (devletadamı) yerinde Voltaire, Askerin (güç) yerinde II. Frederick ya da Büyük Katerina durur. Boynu eğik Halk, Aydınlanma mantığına uygun olarak, geridedir.
 

Fransız Aydınlanmacılarının tersine, Mustafa Kemal bir ‘Us Dini’ gibi birşey kurmayı düşünmedi. Bir deist değildi. Bir ateist ise hiç değildi. Boşinanca karşı etkili olmanın uygar ve ussal yollarının olduğunu, ve bunun duyunç özgürlüğünün kendisi olduğunu biliyordu. Laiklik devletin duyunçsuz olması demek değildir, ve halkın istencine anlatım veren bir devlet halkın duyuncunun da temsilcisi olmaması olanaksızdır. Evrensel istencin egemenliği özsel olarak Duyuncun egemenliğidir.

Mustafa Kemal bir pozitivist değildi. Hiç kuşkusuz pozitif bilimlerin ülkenin özdeksel gönenci açısından önemini doğruladı. Ama Klasik Kültürün, Güzel Sanatların uygarlık açısından önem, anlam ve değerlerini de en az eşit ölçüde doğruladı. Ve gene de Aydına kendi ulusunun kültürel değerlerini yüksekte tutmanın uygarlık sürecinde herşeyden önemli olduğunu göstermeye çalıştı.

Boş yere.

Aydın bilinç kendi kavramsal doğası gereği değer, özgürlük, barış, türe gibi kavramları tanımaz. Gelişmenin özsel olarak İstenç ve Duyunç Özgürlüğü üzerine dayandığını, bireyin ancak Özgürlük içinde büyüyebileceğini, Batıya dışsal öykünmenin gelişme olmadığını anlamaz. Özdekçi, yararcı, ve duyumcu olarak, gerçekte hiçbir yeteneğini geliştiremez. Türk aydını on yıllarca cunta ve diktatörlük düşleri içinde yaşadı. Halkın eğitilebilirlik yeteneğine güvenmek yerine, onu ideolojinin denetemi altına düşürmeye çabaladı. Ve boşa harcanan bir yüzyıldan sonra, bu aydın, salt aydın olduğu için, ne sanat, ne felsefe, ne de bilimde insanlığın binlerce yıllık birikimine tek bir çivi çakmayı başaramadı. Tarihsel özdekçi Aydınlarımızdan utanç duymalıyız.


Kendisi bir aydın olarak görülen Immanuel Kant Aydınlanma Nedir? başlıklı yazısında Aydın Despot II. Frederick’in ‘‘Dilediğin kadar ve dilediğin herşey üzerine tartış, ama boyuneğ’’ sözlerini övgüyle aktarır. Despotun kendi kişisel özencine boyun eğilmesini istediği için despot olmasına karşın, ‘‘bu bakımdan çağımız Aydınlanma çağıdır, Friedrich yüzyılıdır’’ der.
( ‘‘Aydınlanma Nedir? sorusuna bir yanıt,’’ Kant, ‘‘Berlinische Monatschrift,’’ 1784.)

Kant ilkin insanın büyümesinin (1) despottan özgürlük olduğunu belirtir. Ve (2) despotun ona boyuneğilmesi gerektiği istemi ile de anlaşır. Bu iki konumu bir ve aynı Kant bir ve aynı yazısında savunur.

Sorun bilgisiz bir halkın öz-çıkarlarını onlardan daha iyi kollayabilecek Aydın Despotların olanaklı olup olmaması değildir. Tarihte hiç kuşkusuz böyleleri olmuştur, ve Frederick II devletin ve halkın gönencini kişisel hırsın üstünde sayan Aydın Despot tipinin ideal örneğidir. Sorun Kant gibi kuşkucuların despotizmi mantıksal olarak doğrulamak zorunda olmaları, çünkü insanın ussal ve dolayısıyla özgür bir varlık olmadığını varsaymalarıdır. Kuşkucu için insanın doğal özü yamuktur.

27 Kasım 1929. Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk Ankarada yeni Parlamento binasının kürsüsünde açılış oturumunda milletvekillerine sesleniyor.  
27 Kasım 1929. Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk Ankarada yeni Parlamento binasının kürsüsünde açılış oturumunda milletvekillerine sesleniyor.
Mustafa Kemal halk dalkavukluğu yapmadı. Türk halkı kendi devletini kendisi kurdu. Herkesin İstencine değil ama Evrensel İstence anlatım veren Parlamento Türk Devrimini gerçekleştiren barışçıl araç oldu.
 
Aydın Yurttaş değildir. Yurttaş yasanın belirleyicisidir. Yurttaş Yasayı yaptığı sürece, Yasayı tanıdığı sürece Yurttaştır. Yasa onun duyuncunun anlatımıdır.

Aydın yurttaşın yasasını tanımaz çünkü aydın ve aydınlık olmayan halkın yasasını kendi istencinin evrenseli olarak görmez. Eğer kendi istencini halkın istenci ile özdeşleştirirse, bir Aydın olarak süresi dolar.

Türk Aydını kavramsal doğası gereği tüm istencini ve gücünü evrensel istencin egemenliği uğruna değil, ama ilerlemenin biricik güvencesi olarak gördüğü kendi soyut usunu devlet yapma uğruna adadı. Bilim ancak onun kanatları altında gelişebilirdi. Ekonomi onun çelik istenci tarafından belirlenmeliydi. Türe Özgür Duyunç yoluyla değil ama ancak onun yararlık ölçüleriyle kurulabilirdi. İlerleme onun kendisiydi. Özveriliydi. Onyıllar boyunca aydınlanmış despotizmi yaşama geçirmek için komplolar peşinde koştu. İlkin çözümü doğrudan doğruya cunta kuramlarında aradı. 1960’larda ve 70’lerde bu yöndeki tasarların gerçekleşme şansları konusunda umutsuzluğa düşünce, Aydın bu kez ideolojiye döndü. On yıllar boyunca aynı aydın tarafından felsefesiz, bilimsiz, sanatsız ve inançsız bırakılan genç kuşaklara hızlı kurtuluş yolu olarak tarihsel özdekçilik izlenceleri önerildi, önlerine oradan buradan toplanan iç savaş, halk savaşı, sınıf savaşı, gerilla savaşı, köylü savaşı, bağımsızlık savaşı tasarları atıldı. Binlerce kardeş ne yaptıkları ve ne oldukları konusunda en küçük bir kavrayışları olmaksızın birbirlerini yoketmeye başladı. Aydının henüz aydın olmayan gençliğe hizmeti ona bir nefret, şiddet ve yokedicilik programı olan ideolojiyi sunmak oldu.


 

1930’lar. Alman yargıçlar Berlin Devlet Opera Binasında Nazi selamı vererek Hitler’e ve Almanya’ya bağlılık andı içiyorlar.

 

Aydın hiç de Yurttaş olmak zorunda değildir. Eğer pozitif eğitim yurttaşlık bilincini de vermeyi başarabilseydi, 1930’lar Almanyası yargıçları hiç kuşkusuz fotoğraftaki pozu vermezlerdi. Bu insanlar cinlere ve perilere, Papalığa ve teokrasiye inanmıyorlardı. Hiç kuşkusuz pozitif bilimlerin pozitif geçerliğine, dünyanın güneş çevresinde döndüğüne, ve iki kere ikinin dört ettiğine tüm yürekleriyle ve tüm beyinleriyle inanıyorlardı. Ama birer yargıç olmalarına karşın Hak kavramına inamıyorlardı. Böyle birşeyin bilinçsiziydiler. Bir kişiye bağlılık yemini etmenin, bir bireyi yasanın üzerinde saymanın insan onuru ile, insan değeri ile bağdaşmadığını bilmiyorlardı.

Bu toplumun ileri olmasından, orada insan haklarının tanınmasından, uygarlıktan söz edilebilir mi?

Böyle bir DOĞA DURUMUunda insan değerlerinin göreli kılınması ya da ayaklar altına alınması için nihilistik katkı gerekli midir? Ve hangi nihilist, varoluşçu, kuşkucu, göreci bu usdışını eleştirecek kategoriler ileri sürebilir? Ve hangisi bu tensel, giderek içgüdüsel toplumsal yapıyı reddedecek ussal değerler gösterebilir?

Aydın yasanın üzerindedir. Aydın inancın da üzerindedir. Aydının bilinci yurttaşın bilinci değildir.


Tüm Avrupa üzerinde Cennetin anahtarlarının satılması sonucunda toplanan gelirle yapılan bu Alan Katolik Kilisenin dünyasal tasarlarının sonunu damgaladı.
St. Peter Alanı,
St. Peter Bazilikasından, Vatikan

Batıda 15 ve 16’ncı yüzyıllardan sonra yeni bir insan karakteri gelişmeye başladı. Katolik Kilise bütün bir Kıtada Avrupa’nın karanlık çağları denilen Orta Çağlarda öyle bir ‘topluluk’ tini yaratmıştı ki, bundan ayrılmak insanlara bir kurtuluş olarak göründü: Korku, terör, ölüm bu çağlarda yaşamın evrensel içeriğiydi. Reformasyon bu işi Kuzey Avrupalı’nın yüreğinde yaptı. Onun Duyuncunu usdışı bir inanca, boşinanca kölelikten kurtardı. Ama bunu yaparken inançtan kopmanın kıyısına dek geldi. Protestanlık gene de Güneyde, İtalya, Fransa, İspanya gibi asıl Katolik ülkelerde başarılı olamadı. Kuzeyde Protestanlığın yaptığını yapma işi Fransa’da Aydınlanmaya düştü.


Aydınlanmanın ilerleme ve özgürlük anlayışı özdeksel olana, yararlı olana kısıtlıdır: Pozitif bilimlerde elde edilen ilerleme doğa üzerinde üstünlüğe götürmüştür. Aydınlanmanın mantığı gereği, aynı özdeksel belirlenimcilik insan açısından da geçerli olmalı, özdeksel ilerleme tinsel/törel kurtuluşu da getirmelidir. Bunun için yapılması gereken tek şey insanı inancından yoksun bırakmak, kafasını yalnızca sözde ussal bilgi ile tıka basa doldurmaktır. İnsan da eninde sonunda arı özdek değil midir?

Aydınlanmanın mantığına göre insanın özdekten özerk bir tinselliği, dürtüsel yanından özgür bir duyuncu, altyapı denilen bir fetiş alanından özgür bir istenci yoktur. Ona göre insan usu özdeksel altyapının özdeksel bir izdüşümüdür, fiziksel bir ‘yansıma’ gibidir, onu kendi dışından belirleyen özdeksel güçlere altgüdümlüdür.

Bu bilinç tüm içeriğinin, tüm kavramlarının, tüm değerlerinin çevre, dışsallık, altyapı vb. dediği özdeksel dünya tarafından belirlendiğine inanır, ve bu dışsallığı kendisi belirlemeye karar verdiği zaman bile onu buna belirleyen şey özgür usu değil ama yine bu her nasılsa özerk, tılsımlı çevrenin kendisidir. Çevreyi bilinci özgür bir bilince belirleyecek olan bir çevreye dönüştürmenin yolu da o bilince yine çevrenin kendisi tarafından telkin edilir. Us özerk değildir. Ve özdeğin yasası özgürlük değil ama zorunluktur. Ona göre insan düşünce ve istenç yetisi ile, özgürce karar verebilmenin değer ve onuru ile donatılı değildir. Tersine, daha sonra Feuerbach’a yüklenen bir anlatımla, ‘‘insan yediğidir,’’ özdektir, çünkü yalnızca özdek vardır. Tinsellik yoktur. Özdekçilik birciliktir, ikicilik değil.

Böyle belirlenimcilik zemininde, ancak üretimin bollaşması, ancak özdeksel gönenç paylaşma kavgasını yatıştırabilir. Çünkü insan özsüz, töresiz, duyunçsuz bir hayvandır. Ancak herkese gereksinimi kadar verilebildiği zaman kavga biter, ancak kör içgüdü doyurulabildiği zaman insanlar birbirlerini boğazlamaya son verirler. Nokta. Bu tarihsel özdekçiliğin özdekten, granit ve metalden, giderek barut ve plutonyumdan oluşan mantığıdır. Ama duyunçsuz, sevgisiz bir nesne olan, sözcüğün en gerçek anlamında özdeksel olan insanı hiçbir gönenç, hiçbir varsıllık, hiçbir sömürü düzeyi doyuramaz.

Tüm bunlar özdeksel ‘ilerleme’ mantığının ilkeleri ile tutarlı vargılarıdır. Orada herşey zorunludur. Çünkü özdek katı nedensellik yasalarına, ve pazar kendi demir yasalarına bağımlıdır. Orada herşey kendi içi değil ama kendi dışı tarafından, ya da daha tam olarak kendi altı tarafından, altyapı tarafından belirlenir, ve özgürlük diye birşey yoktur. Çünkü özgürlük Nedenselliği değil ama Erekselliği ister. İtki ya da dürtüden değil ama İstençten doğar, aslında onun kendisidir. Özdekçilikte, isteyen etmen insanın kendisi değildir. Onun yerine, altyapı ister.

Ve altyapı ilerler, büyür. Ama güdüsünü hırstan, kazanç hırsından, anamalcı itki ve dürtü ve içgüdüden türetir. Bu yüzden büyümesi hırsın ve duyunçsuzluğun bir büyümesi, usun ve duyuncun bir küçülmesidir.


Bir başka Aydın tipi.
Işık popüler tasarımda Bilgiyi simgeler. Ama Bilgi, eğer gerçekten Bilgi ise, simgelere filan pek gereksinmez.

Aydın sözcüğü genel olarak olumlu bir anlamda, giderek bir değer anlamında, bir onur sanı olarak kullanılır, ve hiç kuşkusuz karanlık a priori kötü, aydınlık a priori iyi olduğu için. Ama ışık bir simge olduğu ölçüde başka anlamlar için ve bütünüyle başka bağlamlarda da kullanılabilir. Doğu Asya’da Aydınlanmanın Batı ile karşıtlık içinde bütünüyle dinsel bir anlamı vardır.

Bir sadhu, ya da kendini tanrı Shiva’ya ve Aydınlanmaya adamış bir Hindu çilecisi (Pushkar, Hindistan).


GELİŞTİRİLİYOR