Munch, "Çığlık" (1893), Ayrıntı
Edvard Munch, Çığlık
(1989,
ayrıntı)

Angst: Endişe.
Korku.

Ya Da,
Büyük Korku,
Daha Büyük Korku, Vb.


Sören Kierkegaard ‘‘Başka tek bir kişi ile tek bir ilişkim yok: En yalnız, (dünyasal bir anlamda anlaşıldığında) en güçsüz kişiyim.’’

"I have no single connection with a single other person: I am the most solitary of persons, the (understood in a worldly sense) most powerless" (from the Journals).


Begrebet Angest. En simpel psychologisk-paapegende Overveielse i Retning af det dogmatiske Problem om Arvesynden
Vigilius Haufniensis
1844

Endişe Kavramı. İnaksal Kalıtsal-Günah Sorunu Üzerine Ruhbilimsel Yönelimli Yalın Bir İrdeleme
Vigilius Haufniensis (Kopenhag Bekçisi)
1844

Angst, ya da Korku, Angst sözcüğü endişe / anxiety, ya da dread anlatımları ile de karşılanır.

Sözcüğün nihilist imlemi Kierkegaard’ın çalışmasında vurgulandı. Begrebet Angest (Alm. der Begriff der Angst) Kierkegaard’ın 1844 kitabının başlığıdır. Angst, modern ruhsallığın kaçınılmaz bir yüklemi olarak, belirli bir nesneden duyulan korkuyu değil, ama belirsizlik karşısında yaşanan ‘büyük korku’yu anlatır. Doğal korku şeylerin düzeninde yeri olan bir duygudur. Salt varolmaktan gelen korku ise varoluşun kötü tasarlanmış olabileceği düşüncesine götürür.

Ama ruhçözümlemenin ‘bilinçsiz suçluk duygusu’ kavramı olguyu bekletmeden açıklar.

Suçluluk duygusu hiç kuşkusuz nedensiz değildir. Nedeni elbette suçtur. Ama böyle bir suç ya da günah ne olabilir? Yalnızca niyette midir? Yokse edimsel olarak işlenmiş bir suç mudur?

Korkunun insanlığı algılamama, onu saymama, onu tanımama ile ilgisini görmek için yapmamız gereken şey yalnızca ve yalnızca bir saniyelik bir meditasyon, ve bir de ek olarak bu bağlantıyı tüm düşünce ile, tüm duygu ile doğrulamaktır. Yalnızlık suçtur.

Ya da, başkasında kendini bulamamadır: Özgürlüğün yitişidir.
Yine, başkasında kendini bulamamadır: Sevginin yitişitir.

Kierkegaard korkunun Adem'i öncelediğini düşünür. İnsan doğasına özünlü olduğunu. Aslında kalıtsal olduğunu. Kierkegaard’ın demek istediği şey insanın suç ve günah işlemeye yetenekli, ve böylece suçluluk duygusuna ya da korkuya da yetenekli olması olgusu değildir. İnsan gizil değil ama edimsel bir endişe ile varolur.


Kierkegaard

Søren Aabye Kierkegaard
(1813 - 1855)

Babasının kalıtıyla gönenç içinde yaşayan ve burjuva yaşam tarzını acımasızca kınayan Kierkegaard elindeki tüm olanaklarla Felsefeye karşı, Gerçekliğe karşı, İnsanlığa karşı yaşamı boyunca usanmadan savaş verdi. Bilme istemini insan için burnu büyüklük olarak, onun kibirinin bir ele verilişi olarak gördü. Bilmek Tanrı ile bir olmaktı, öyleyse sefil insanın bilmesi yalnızca olanaksız değil ama istenmeyen birşeydi. Eğer dinsel bir kurtuluş söz konusuysa, bilgi bunu ancak engellemeye yarayacaktı. İnsan bilgisizleştirilmeliydi. Büyük Danimarkalı felsefecinin, modern varoluşçuluğun ilk babalarından biri olan bu Kopenhaglı düşünürün varoluşsal kaygıları çok büyüktü.

Kierkegaard gerçekte suçluluk duygusu, günah duygusu, ceza gereksinimi vb. üzerine dayalı bir kişiliğin kendi mantıksal olanakları ile bırakıldığında nasıl vargılara ulaşabileceğini gösteren ilk modern düşünürlerden biriydi.

Kierkegaard ‘kişisel bir gerçeklik’ ister, ‘bireysel bir gerçeklik’ ki onu hiç kimse ile paylaşmayı istemez. Kierkegaard’da ‘varoluş’ olarak görülen tam yalıtılmışlık içindeki ‘bireysellik’ düşünceye çıkış noktasını sağlar. Yalnız, güçsüz birey ve Tanrısal gerçeklik arasındaki uçurum yoluyla mantıksal düşüncenin güçsüzlüğünü ve reddedilmesini açıklar.

Bu tutum Protestan irrasyonalizmin, Luther’in us düşmanlığının yinelenmesi ve kimi dünyasal sonuçlarında daha öte geliştirilmesidir.

Yalnızlık kendinde, e.d., biraz kafa yorulduğunda, nefrettir. Başka bir deyişle, Sevgi topluluktur.

Yalnız bireyin nefret ettiği şey varoluşun biricik gerçek anlamı ve biricik gerçek değeridir. İnsanlıktır. Modern birey, tam olarak kavramında düşünüldüğü gibi, insanlığı kendinde ve başkalarında reddeden bireydir. ‘İnsanlık-dışı’ kavramının anlatması gereken şeydir çünkü insanlık-dışı olabilmek insana özgüdür.

Ama hiçbir edimsel birey tam olarak soyut olmayı, kendi doğasına tam olarak yabancılaşmayı başaramaz. İnsan Doğası bu saçmalığa izin vermez — kendini yoketmenin dışında.

Başka bir kavramsal bakış açısından, bir evrensel insan doğası kavramının bakış açısından, yalnızlık, ya da analitik bireysellik açıkça düşmanlıktır. Kendini insanlık evrenselinde yitirememek, tam tersine benin benliği üzerinde çok fazla diretmek, bireyselliği kutsallaştırmaktır.


Munch, "Çığlık" (1893)
Edvard Munch, "Çığlık" (1989).

Bireysellik varoluşçuluk tarafından başlıca değer olarak kabul edilir. Toplum dayanılmazdır.
— Topluluk değil ama bireysellik.
— Evrensel değil ama tekil olan.
Gerçekten de, modern insanda bile insan özü, insan olmanın onuru ve değeri böyle bir ‘topluluğu,’ sivil toplumu gerçek topluluk olarak kabul edemez. Salt bir yarışmacılık, çekişmecilik ilişkisine indirgenmiş bir dünyada insan doğası ancak yıkılır. Böyle bir evrensel reddedilmeyi hakeder.

İnsan doğası nihilistlere göre içgüdüseldir. Modern toplumda içgüdünün aldığı biçim saldırganlık biçimidir. Sartre "Başkası cehennemdir" gibi birşeyler söyler. Marcel "Başkası benim için salt bir olumsuzluk imidir, bir eksi imidir," der. Varoluşçuluğun insan özünü reddetmekten başka bir tözü yoktur çünkü öz reddedilen varoluşun kendisinin bir türevidir. Varoluşçu mantık yalnızca göreciliğin bir başka biçimini sunar.


İnsan Özü bakış açısından herşey başka türlü görünür. Ancak özü olan bir varlık kendinin nedeni, e.d. özgür, değerli, onurlu, anlamlı olabilir.

Kuşkucu usun belirlenimsizlik saplantısı bütünüyle tutarlı olarak korku, umutsuzluk, yokoluş, nefret vb. kavramları ile elele giderken, öte yandan bu belirsizlik ile karşıtlık içinde, belirlenim Spinoza’nın ona verdiği ‘tözsel’ biçiminde bile olsa kamutanrıcı bir iyimserliğe koşut giderken, Hegel’deki eytişimsel gerçekliği içinde insanın özgür olma yeteneğine duyulan saltık güvende anlatımını bulur. Ama varoluşçu mantık için insan özsel olarak güvenilmez, tehlikeli, yokedici bir varlıktır. İnsan özsel olarak nefret eder. İnsan gerçekten de böyledir, ama hiç kuşkusuz içgüdüsel olduğu sürece, doğa durumunda olduğu sürece. Avrupa’nın bütün bir yıkımlar tarihi karşısında, modern toplumun sergilediği çıplak barbarlıklar karşısında, bu kinizm anlaşılabilir birşeydir. Kendi yalnızlıkları içinde tükenmiş, yitmiş bireylerden ait oldukları bütün bir tarihe aykırı vargılar peşinde koşmaları beklenmemelidir.

Belirlenimin insan doğası açısından eytişimi kuşkuculuğun karşıt yönüne bakar. Bilinen, anlaşılan bir dünya karşısında insanın duygusal yapısı endişeya, korkuya, ya da büyük korkuya değil, ama tersine güvenliğe, dinginliğe ve erinç duygusuna eğilimlidir.

Ancak bilinmeyen, anlaşılmayan şey bir endişe ve ürkü kaynağı olabilir.

Özsüz, anlaşılmaz, belirsiz bir insan doğası, değişken, anlaşılmayan, biçimsiz bir insan benliği doğallıkla kuşku, kaygı, tasa, kötümserlik, değersizlik, anlamsızlık kavramlarının destek noktasıdır. Varoluşçu yazarların temaları bu usdışı önyargı çevresine örülür.


Munch, "Karl Johan Caddesinde Akşam, " Oslo (1892)
Edvard Munch, Karl Johan Caddesi’nde Akşam (1892)
Tuval üzerine yağlıboya 84.5x121cm
Rasmus Meyer Derlemi, Bergen

Varoluşçu belirlenimsizlik, özsüzlük tasarımı Sartre’da seçim yapmadaki belirsizlik karşısında duyulan ‘bulantı’ ile bağlanır. Özsüzlük, belirlenimsizlik ‘seçme özgürlüğü’ denilen tutumun kendisini boşa çıkarır ve edimsel varoluşu hiçbir yolda seçilmemiş bir biçime indirger, bir hiçliğin üzerine temellendirir. Heidegger’de endişe bireyin hiçlik / yokluk ile karşı karşıya kalması ve özgür seçimini aklamada hiçbir ölçüt (değer, saltık) bulamayışını anlatır. Kierkegaard’ın kendisi sonunda gereksindiği belirlenimi bir ‘‘inanç sıçrayışı’’ ile ulaştığı Hıristiyanlıkta bulur. Ve onunla özsel olarak aynı çizgide yazan Nietzsche ise, tersine, Hıristiyanlığı zayıflığın anlatımı olarak görür. Üst-insan olma isteği bu zayıflığa tepki, böylece zayıflığın kendisidir.


Sören Kierkegaard (1813 - 1855) )
Endişe ve ‘büyük korku / dread ile anlamdaş ya da bağlamdaş olarak kullanılan başka terimler: Sartre’dan ‘angoisse (anguish) = büyük acı, keder, elem, a generalised uneasiness = genelleştirilmiş bir rahatsızlık’ vb.

Angst kavramının ‘yabancılaşma’ ile, ‘güç istenci’ ile, ‘intihar’ ile, ‘saçma’ ile ilgisi açıktır.
Friedrich Nietzsche ve Martin Heidegger gibi nihilistler Kierkegaard'ın izinde yürüdüler.

 
Kierkegaard
Yaşamı mutsuzluk, düşmüşlük, dünyaya fırlatılmışlık vb. olarak görmede, varoluşçuluk Hıristiyanlık ile tam bir anlaşma içindedir, ve yalnızca Protestan Kierkegaard değil ama Katolik Heidegger de aralarında olmak üzere pekçok varoluşçu aynı zamanda Tanrının varoluşunu da anlamsız görmeyi başarırlar.
Varoluş hiçbir öz tarafından belirlenmiyorsa, varoluşçu bütünüyle mantıksal olarak tüm felsefeyi, tüm bilimi, tüm dünyasal kurtuluş tasarlarını, tüm erekselliği, tüm değerleri, tüm törelliği, tüm anlamı yadsır, çünkü tümü de belirlenimi, özselliği, erekselliğ, kısaca şu ya da bu biçimi içindeki Usu varsayarlar.

Nihilizm kuşkuculuğun son vargısıdır. Modern Batı insanının yaralanmış, küçültülmüş bilinci onu hiçbir zaman özü ile tanıştırmamış olan deneyiminin, yaşantısının ürünü ve anlatımıdır, ve bu düşük perspektiften bakan Batılı düşünür hiçbir zaman felsefe ve bilgiye, anlam ve değere ulaşamaz.

Bu kuşatılmışlık, bu köşeye sıkıştırılmışlık çalışan insanın, düşünme şansı olmayan, kendini kendi doğası içinde tanıma şansı olmayan insanın modern yazgısı ile tutarlıdır. Varoluşçuluk tüm kötümserliği ile modern kitle toplumunun ruhsal durumuna anlatım verir, ve kolayca duygudaşlığını kazanacağı genişçe bir bilinç alanı bulur. Usu eşit ölçüde reddeden pozitivizm duyunçsuzluğun eline oynar. Kurumsallaşmış / pozitif din ikiyüzlülüğün şaka olmadığını duyumsatır. Yalnızca özdekçilik böylesne özdeksel varoluşa eksiksiz bir dünyasallık, tensellik, bencillik tutkusu ile sarılır.

Varoluşçu ona Sevgiyi unutturan böylesine anlamsız bir toplumdan yüz çevirmede gene de insana ait bir soyluluk, bir değer gösterir.


Bütün bir modern Akademik felsefecilik varoluşun ne denli hafife alınabileceğini göstermekle ilgilenir. Modern düzenekler yoluyla bozulmuş olan ve bozulmayı kendisi yeniden üretmeyi sürdüren bilincin karşısında Felsefe durur: Ama Platon ve Hegel’de, Aristoteles ve Spinoza’da hemen hemen erişilemez, ulaşılamaz görünen biçimler altında.

Modern varoluş biçiminin bastırdığı, küçülttüğü bilinçlere türe, gerçeklik, özgürlük, sevgi inanılması olanaksız idealler olarak, bu dünyaya ait olmayan düşlemler olarak görünür. Bu varoluş anlamsız olmalıdır. Modern bilinç alanı kendini ancak ona verili olanı dolaysızca alarak biçimlendirir, ve bu biçiminin oluş sürecini, tarihsel belirlenimini sorgulamanın anlamını bilmez. Bu bilinçteki genel çökmüşlük kendi payına sürekli olarak kuşkuculuğun, irrasyonalizmin, nihilizmin saçma öz-güvenlerini besler.


Geliştiriliyor.