|
Schelling |
![]() |
|
|
SCHELLING
DOĞA FELSEFESİ |
|
|
![]() |
|
Kim kendini Doğa üzerine araştırmaya ve onun bolluğunun katıksız hazzına vermişse, Doğanın ve deneyimin olanaklı olup olmadığını sormaz. Kişi için onun orada olması yeterlidir; onu kendi edimi yoluyla olgusal kılmıştır, ve neyin olanaklı olduğu sorusu ancak olgusallığı elinde tutmadığına inanan biri tarafından getirilir. Doğa araştırmasında harcanmış çağlar vardır, ve gene de bundan usanmak söz konusu değildir. Kimileri bütün yaşamlarını bu uğraşa adamış ve tüllere bürülü tanrıçaya dua etmeye son vermemişlerdir. Buluşlarının ilkeleri konusunda hiçbir tasa duymaksızın, büyük tinler kendi dünyalarında yaşamışlardır; ve kafasında bir dünyayı ve imgeleminde Doğanın bütününü taşıyan bir insanın yaşamına karşı en becerikli kuşkucunun bütün değeri nedir?
Dışımızdaki bir dünya,
bir Doğa ve onunla birlikte deneyim nasıl olanaklıdır — bunlar kendilerini
felsefeye borçlu olduğumuz sorulardır; ya da, daha doğrusu, felsefe
bu sorularla birlikte ortaya çıkmıştır. Onlardan önce, insanlık
(felsefi) bir doğa durumunda yaşıyordu. O sıralar insan henüz kendisi
ile ve çevresindeki dünya ile birdi. Bulanık anılar biçiminde, bu durum
henüz en dikkafalı düşünürün bile gözlerinin önünde dirilir. Eğer kaçınılması
olanaksız örnek onları yoldan çıkarmasaydı, pekçokları onu hiç yitirmeyecekler
ve kendilerinde mutlu olacaklardı; çünkü Doğa hiç kimseyi isteyerek kendi
gözetimi dışına bırakmaz, ve özgürlüğün doğal çocukları yoktur.*
| *Birinci Yayıma
not: En büyük felsefeciler her zaman ona geri dönen ilk insanlar oldular, ve Sokrates (Platon’un anlattığı gibi), bütün bir geceyi ayakta dalınç içinde geçirdikten sonra, sabah erkenden doğan güneşe dua etti. |
Eğer insanın öğesi özgürlük olan tininin kendini özgür kılmak için, kendini Doğanın zincirlerinden ve koruyuculuğundan kurtarmak için çabaladığını, ve kendini bilmeksizin usunun çocukluğunu harcadığı duruma bir gün utku kazanmış olarak ve kendi değeri yoluyla geri dönebilmek için kendini kendi güçlerinin güvenilmez yazgısına bırakmak zorunda olduğunu bilmeseydik, insanın o durumdan nasıl vazgeçtiği de anlaşılmaz olurdu.
İnsan kendini dışsal
dünya ile karşıtlık içine koyar koymaz (bunu nasıl yaptığını daha sonra
irdeleyeceğiz), felsefeye doğru ilk adım atılmıştır. İlkin o ayrılma ile
derin-düşünce* başlar; bundan böyle Doğanın her zaman birleştirmiş olduğunu
ayırır, kavramı imgeden, sonunda (kendi nesnesi olmasıyla) kendini
kendisinden ayırır.
| *Burada ve aşağıda ilk yayımda ‘derin-düşünce’ (‘üzerine-düşünme’) anlatımı yerine ‘kurgu’ kullanıldı. |
Ama bu ayırma yalnızca araçtır, amaç değil. Çünkü insanın
özü eylemdir. Ama kendi üzerine ne denli az düşünürse, o denli etkindir.
En soylu etkinliği kendinin bilincinde olmayan etkinliktir. Kendini nesne
yapar yapmaz, bütün insan bundan eylemde bulunmaz; öteki üzerinde
düşünebilmek için etkinliğinin bir parçasını askıya almıştır. İnsan ansal
güçlerini imgesel bir dünyanın düşlemine karşı boşa harcamak için değil,
ama tüm güçlerini onu etkilemiş olan, onu kuvvetlerini duyumsamaya bırakan
ve üzerinde tepkide bulunabileceği bir dünya üzerinde hacamak için doğar.
Öyleyse onunla dünyası arasında hiçbir uçurum açılmamalıdır; ikisi arasında
değme ve karşılıklı eylem olanaklı olmalıdır, çünkü insan ancak böylelikle
insan olur. Başlangıçta insanda kuvvetlerin ve bilincin saltık bir dengesi
vardır. Ama bu dengeyi özgürlük yoluyla bozabilir, öyle ki onu özgürlük
yoluyla yeniden kurabilsin. Ama ancak kuvvetler dengesinde sağlık vardır.
Öyleyse salt
derin düşünce insanlıkta tinsel bir hastalıktır, ve denetimi bütün insan
üzerine dayattığı ve tohumda onun en yüksek varlığı, tinsel yaşamı olan
ve ancak Özdeşlikten doğan şeyi kökte öldürdüğü düzeye dek özellikle böyledir.
Bir kötülüktür ki insanı yaşamın kendisine dek izler, ve en tanıdık irdeleme
nesneleri için bile sezgisini öldürür. Ama çözündürme ile uğraşması yalnızca
fenomenal dünyaya genleşmekle kalmaz; tinsel ilkeyi bundan ayırdığı düzeye
dek, entellektüel yaşamı kuruntularla doldurur, ve tüm usun ötesinde yattıkları
için onlara karşı savaşmak bile olanaksızdır.* İnsan ve dünya arasındaki
ayrılığı sürekli kılar, çünkü dünyayı bir kendinde şey olarak ele
alır ki, ne sezgi ne de imgelem, ne anlak ne de us ona ulaşabilir.**
|
**[Bu son paragraf
birinci yayımda şu biçimde:] Scandit
aeratas vitiosa naves Kurguyu bir araç değil ama bir amaç yapan bir felsefeye karşı her silah aklanabilir. Çünkü kuruntularla insan usuna işkence eder — kuruntular ki, tüm usun ötesinde yattıkları için onlarla çarpışmak bile olanaksızdır. İnsan ve dünya arasındaki ayrılığı sürekli kılar, çünkü dünyayı bir kendinde-şey olarak ele alır ki, ne sezgi ne imgelem, ne anlak ne de us ona ulaşabilir. |
| *[Schelling’in anlatımları bütününde kuşkuculuk, görgücülük, pozitivizm için çok önceden yazılan ve (düşünsel gelişiminin daha sonraki döneminde kendisinin bağlı kalmadığı) uyarılardır. Analitik düşünce yalnızca çözündürür. Bireştirme, birleştirme, bir yapma yeteneğini öldürür, çünkü onu yadsır. Schelling bu bakış açısına karşı savaşmanın olanaksızlığını belirtir. İrrasyonalizm ile diyalog olanaksızdır. Böyle girişim sonuçsuzdur. Bu yaklaşıma önce yalnızca anladıkları şeyler üzerine konuşma, yalnızca anladıkları şeyleri anlatma, yalnızca usları ve yürekleri ile kavradıklarını ileri sürme konusunda, genel olarak düşünme konusunda düşünmeyi anımsatmamız gerekir. Çünkü diyalog ustur, ancak kavram mantığı düzleminde olanaklıdır; ama görgücü bilinçte kavramın yeri soyut düşüncenin kuruntuları tarafından, kendinde-şey, ‘söylenemeyen,’ bilinemez öte-yan vb. denilen yapıntılar tarafından doldurulmuştur, ve bu düzlemde yapılan tüm tartışmalar, tüm modern akademik felsefecilik kuruntu düzleminde yer alan görgül bir çekişmeciliktir. — A.Y. ] |
Genel olarak derin düşünceyi salt bir araç olarak gören gerçek felsefe bununla karşıtlık içinde durur. Felsefe o kökensel ayrılmayı varsaymalıdır, çünkü o olmaksızın felsefe yapma gereksinimimiz olmazdı.
Öyleyse derin düşünceye
yalnızca olumsuz bir değer yükler. İnsan anlığında kökensel olarak
ve zorunlu olarak birleşmiş olanı özgürlük yoluyla bir kez daha
birleştirebilmek için, e.d. o ayrılmayı sonsuza dek ortadan kaldırabilmek
için o kökensel ayrılmadan yola çıkar.* Ve felsefenin kendisinin ancak
o ayrılma yoluyla zorunlu kılınması — kendisinin ancak zorunlu bir kötülük,
sapmış usun bir disiplini olması — ölçüsünde, bu bakımdan kendi yokoluşu
için çalışır. Sonu gelmez ikilemeleri içindeki derin-düşünce felsefesini
en son dallanıp budaklanmalarında ortadan kaldırabilmek için yaşamını
ya da onun bir parçasını o felsefeyi izlemede kullanabilen felsefeci bu
hizmet yoluyla kendisi için en değerli yeri kazanacaktır — bir hizmet
ki, olumsuz kalmasına karşın en yüksek olanla eşit ölçüde saygı duyulabilir,
üstelik felsefenin özbilinçli olarak kendini derin-düşüncenin parçalayıcı
etkinliklerinden kurtarıp saltık biçiminde yeniden dirilttiğini görme
doyumunu kendisi yaşamayacak olsa bile. Karışık sorunların en yalın anlatımları
her zaman en iyileridir. Kendini dışsal şeylerden ve böylelikle düşüncelerini
nesnelerden ve evrik olarak ikincileri birincilerden ayırdedebilmesi olgusuna
ilk dikkat eden kişi ilk felsefeciydi. Düşünmesinin düzeneğini kesintiye
uğratan, içinde özne ve nesnenin en yakından birleştikleri bilincin dengesini
bozan ilkin oydu.
| *[Aynı eytişimi Hegel de kullanır: Tin kendisi olabilmek için kendini bölmeli, ve kendini bu bölünme yoluyla birleştirmelidir. Modern varoluş koşulu içinde sorunun bu formülasyonunu anlamak güçtür. Daha tarihsel olarak düşünürsek, doğal/hayvansal insan — ilk insan — gene de kendinde ustur, bütün bir uygarlığın, bütün bir tarihin, ve bütün bir özgürlüğün tohumunu, gizilgücünü kendi öz doğasında kapsar. Dünyasına egemen olacak, özgürlüğün değerine ve hazzına yükselecek bir a prioridir. Bu gizillik ve o edimsellik insanın onu doğadan ayıran çelişkisini oluştururlar. Özdeşliğin kurulması — Schelling’in anlatım yolunda — felsefedir. Ama özdeşlik salt felsefe için bir amaç değildir. Bütün insanlığın amacıdır, insan varoluşunun anlam ve ereğidir. Ve yine onun felsefeyi salt kurguya, salt bilinemez bir kendinde-şeyi aklamaya indirgeyen akademik Kantçılığa karşı sözlerinin değerini bu vargının ışığında daha iyi anlayabiliriz. Kuşkuculuk felsefeyi anlamsız bir akademizme mahkum eder. Oysa felsefe tüm insanlığın kendi doğasına özünlü o karşıtlığı yenmesinin zorunluğunu gösterir. Felsefe saltık eylemdir, çünkü gerçekleşmiş usun yeteneğidir. Ancak gerçek insan gerçek dünyayı belirleyebilir. — A.Y.] |
Nesneyi tasarlamamda nesne ve düşünce bir ve aynıdır. Ve ancak tasarlamanın kendisi sırasında nesneyi düşünceden ayırdetmeye bu yeteneksizlikte sıradan anlak için dışsal şeylerin olgusallığı kanısı yatar — şeyler ki, herşey bir yana, onun için ancak düşünceler yoluyla bilinir olurlar.
Nesne ve düşüncenin bu özdeşliğini şimdi felsefeci şu soruyla ortadan kaldırır: Dışsal şeylerin düşünceleri bizde nasıl doğar? Bu soruyla şeyleri kendi dışımıza koyarız, onların düşüncelerimizden bağımsız olduklarını kabul ederiz. Aynı zamanda onlar ve düşüncelerimiz arasında bağıntı olması gerekir. Ama değişik şeyler arasında neden ve etki bağıntısından başka hiçbir olgusal bağıntı ile tanışık değilizdir. Böylece felsefenin ilk çabası nesneyi ve düşünceyi neden ve etki ilişkisi içine getirmektir.
Ama şimdi şeyleri kesin olarak kendimizden bağımsız olarak konutladık. Öte yandan, kendimizin nesnelere bağımlı olduğumuzu duyumsarız. Çünkü düşüncemizin kendisi ancak onunla şeyler arasında anlaşma varsaymayak zorunda olduğumuz ölçüde olgusaldır. Öyleyse şeyleri düşüncelerimizin etkileri yapamayız. Buna göre geriye düşünceleri şeylere bağımlı kılmaktan ve ikincileri nedenler, birincileri etkiler olarak görmekten başka yapacak birşey kalmaz.
Ama şimdi bu devim yoluyla özsel olarak istediğimizi kazanamayacağımızı ilk bakışta görebiliriz. Bizde nesnenin ve düşüncenin ayrılmamacasına birleşmesinin nasıl ortaya çıktığını açıklamayı istedik. Çünkü dışsal şeylere ilişkin bilgimizin gerçekliği ancak bu birleşmede yatar. Ve felsefecinin saptaması gereken şey tam bu gerçekliktir. Ama eğer şeyler düşüncelerin nedenleri iseler, o zaman düşünceleri öncelerler. Sonuçta ikisi arasındaki ayrılma sürekli olur. Ama, nesne ve düşünceyi özgürlük yoluyla ayırdıktan sonra, onları yeniden özgürlük yoluyla birleştirmeyi istiyordu, aralarında kökensel olarak hiçbir ayrılık olmadığını, ve niçin olmadığını bilmeyi istiyorduk.
Dahası, şeyleri ancak düşüncelerimiz yoluyla ve düşüncelerimizde biliriz. Öyleyse, düşüncelerimizi önceledikleri sürece, ve dolayısıyla sunulmadıkları sürece, ne oldukları konusunda hiçbir şey bilmeyiz.
Yine: Nasıl olur da düşüncelerim vardır? sorusunda kendimi düşüncenin üzerine yükseltirim ve bu sorunun kendisi yoluyla kendini tüm düşünce açısından kökensel olarak özgür olarak duyumsayan, düşünmenin kendisini ve kendisi altındaki düşüncelerinin bütün dokusunu gözleyen bir varlık olurum. Bu sorunun kendisi yolulya, dışsal şeylerden bağımsız olarak, kendinde varlığı olan bir kendilik olurum.
Böylece, bu sorunun kendisi ile, düşüncelerimin dizisinin dışına adım atarım, kendimi şeylerle bağıntıdan kurtarırım, bundan böyle bana hiçbir dışsal kuvvetin ulaşamayacağı bir konumu benimserim; şimdi, ilk kez, iki düşman varlık, anlık ve özdek ayrılırlar. Her birini aralarında daha öte hiçbir bağıntının olanaklı olmadığı değişik dünyalara koyarım. Bunda düşüncelerimin dizisinin dışına adım atarım, giderek neden ve etki bile yukarıdan gözlediğim kavramlardır. Çünkü her ikisi de ancak kendimi onlardan serbest bıraktığım düşüncelerimin zorunlu ardışıklığında doğarlar. O zaman kendimi bu kavramlara nasıl yeniden altgüdümlü kılabilirim ve dışsal şeylerin beni etkilemelerine izin verebilirim?*
| *Kantçı okulun kimi becerikli üyeleri buna başından karşı çıkmışlardır. Bu felsefe neden ve etki kavramlarının ancak anlıklarımızda, düşüncelerimizde doğmasına, ve gene de düşüncelerin kendilerinin nedensellik yasasına göre bende dışsal şeyler yoluyla yeniden ortaya çıkarılmasına izin verir. Hiç kimse o sıralar bunu işitmeyi istemiyordu; ama şimdi hiç kuşkusuz işitilmelidir. |
Ya da girişimi öteki yoldan yapaarak dışsal şeylerin bizi etkilemelerine izin verelim, ve şimdi buna karşın düşüncelerin bizde olanaklı olduklarını sorgulamaya nasıl geldiğimizi açıklayalım.
Gerçekten de, şeylerin beni (özgür bir varlık) nasıl etkiledikleri hiçbir biçimde kavranabilir değildir. Yalnızca nasıl şeylerin şeyleri etkilediklerini kavrayabilirim. Ama, özgür olduğum sürece (ve kendimi şeylerin karşılıklı bağıntılarının üstüne yükselttiğim ve bu karşılıklı bağıntının kendisinin nasıl olanaklı olduğunu sorduğum için özgürümdür), ne olursa olsun bir şey, bir nesne değilimdir. Bütünüyle benim kendimin olan bir dünyada yaşarım; başka varlıklar için değil ama kendi için varolan bir varlığımdır. Bende ancak edim ve eylem olabilir; benden etkiler ancak doğabilir; bende hiçbir edilginlik olamaz, çünkü edilginlik ancak etkinin ve karşı-etkinin olduğu yerde vardır, ve bu ancak şeylerin karşılıklı bağıntısındadır ki, kendimi bunun üstüne yükseltmişimdir. Ama varsayalım ki kendisi nedenler ve etkiler dizisine yakalanmış ve kendi içinde, bütün düşünceler dizgesi ile birlikte, dışardan üzerime çarpan çoklu etkilerin salt bir sonucu olan bir şey olayım; kısaca, varsayalım ki benim kendim bir düzenek parçası olayım. Ama salt düzeneğe yakalanmış olan birşey düzeneğin dışına çıkamaz ve ‘Tüm bunlar nasıl olanaklı oldu’ diye soramaz. Burada, fenomenler dizisinin ortasında, saltık zorunluk ona kendi yerini saptamıştır; eğer bu yeri bırakırsa, bundan böyle bu şey değildir. Ne olursa olsun herhangi bir dışsal nedenin bu kendi içinde bütün ve tam olan kendine-bağımlı varlığı nasıl etkileyebileceği anlaşılabilir değildir.
Öyleyse felsefe yapabilmek için tüm felsefenin kendisi ile başladığı soruyu sorabilmek gerekir. Bu soru doğrudan doğruya başkalarına yöneltilebilecek türde bir soru değildir. Özgürce ortaya getirilen bir sorudur, kendini ileri süren bir sorundur. Bu soruyu getirebilmem olgusunun kendisi benim, böyle olarak, dışsal şeylerden bağımsız olduğumun yeterli tanıtıdır; çünkü başka türlü bu şeylerin kendilerinin benim için bilincimde nasıl olanaklı olduklarını nasıl sorabilirdim? Bu yüzden böyle soruyu getiren birinin tam bu olgu nedeniyle düşüncelerini dışsal şeylerin etkileri olarak açıklamayı reddettiğinin düşünülmesi gerekecektir. Ama bu soru kendilerini ona vermeye bütünüyle yeteneksiz olanların arasına düşmüştür. Ağızlarına geçerken, bir başka anlam da kazanmış, ya da daha doğrusu tüm anlamını yitirmiştir. Onlar kendilerini üzerlerinde neden ve etki yasalarının güç ve egemenliği olmaksızın başka hiçbir yolda bilmeyen varlıklardır. Ben, bu soruyu getirmemde, kendimi bu yasaların üzerine yükseltmişimdir. Onlar düşünmelerinin ve tasarımlamalarının düzeneğine yakalanırlar; ben bu düzeneği kırmışımdır. Beni nasıl anlamayı isteyeceklerdir?
Kendisi için şeylerin ve durumların onu yaptığından başka birşey olmayan, kendi düşünceleri üzerinde egemenlik olmaksızın neden ve etkilerin akışı tarafından yakalanmış ve sürüklenen biri — böyle biri nereden geldiğini, ya da nereye gittiğini, ya da ne ise nasıl öyle olduğunu bilmeyi nasıl isteyecektir? Dalga akıntıda sürüklendiğini bilir mi? Böyle birinin giderek dışsal şeylerin ortaklaşa etkilerinin bir sonucu olduğunu söylemeye bile hakkı yoktur; çünkü bunu söyleyebilmek için, kendisini bildiğini, dolayısıyla kendisi için de birşey olduğunu varsaymalıdır. Ama kendi için değildir. Ancak başka ussal varlıklar için vardır — kendi için değil —, yalnızca dünyadaki bir nesnedir; ve başka herhangi birşeyi işitmemesi ya da başka herhangi birşeyi imgelememesi onun için ve bilim için bir kazançtır.
Çok çok eski zamanlardan bu yana sıradan insanlar giderek çocuklar ve gençler için bile anlaşılır olan şeylerle en büyük felsefecileri çürütmüşlerdir. Böyle sıradan şeylerin böyle büyük insanlar tarafından bilinmedikleri ama öylesine önemsiz oldukları kabul edilen insanların onları anladıkları işitilir, okunur ve hayrete neden olur. Belki de felsefecilerin de tüm bunların bilincinde oldukları hiç kimsenin aklından geçmez; çünkü yoksa kanıtların akıntısına karşı nasıl yüzebilirlerdi? Pekçokları Platon’un, eğer bir kez Locke’u okuyabilseydi, utanıp kalacağına inanırlar; birçokları giderek Leibniz’in bile, eğer yeniden dirilip onunla bir saatliğine okula gitseydi, döndürüleceğine inanırlar; ve kaç acemi çaylak Spinoza’nın mezarı üzerinde utku şarkıları söylemiştir?
O zaman tüm bu insanları çağlarının sıradan düşünme yollarından vazgeçmeye ve insanların büyük kitlesinin her zaman inandığı ve imgelediği herşeye karşıt dizgeler geliştirmeye götüren şey neydi diye soruyorsunuz. Onları sizin bundan böyle onların görevlerini bile anlamayı başaramayacağınız, buna karşı size çok yalın ve anlaşılır görünen birçok şeyin onlar için tasarlanamaz olduğu bir alana yükselten şey özgür bir esindi.*
| *Kendilerini ona verdikleri ve onları sizin imgeleminizin kurşun kanatlarının sizi götüremeyeceği yerlere yükselten şey özgür bir esindi. Böylece kendilerini Doğanın sürecinin üzerine yükselttikten sonra, sizin için bütünüyle anlaşılır olan pekçok şey onlar için anlaşılmaz oldu. [İlk yayımda.] |
Sizde Doğa ve düzeneğin her zaman birleştirmiş olduğu şeyleri birleştirmek ve ilişkilendirmek onlar için olanaksızdı. Dışlarındaki dünyayı, ya da içlerinde bir anlık olduğunu da yadsıyamadılar, ve gene de ikisi arasında hiçbir olanaklı bağıntı yok gibi göründü. Sizin için, eğer bu sorunlar üzerine bir kez bile düşünecek olursanız, dünyayı bir kavramlar oyununa ya da içinizdeki anlığı şeylerin ölü bir aynasına döndürme gibi bir soru olamaz.
Çok önceleri, insan tini (henüz tanrılardan gençlik dolu, dinç ve yeni) kendini dünyanın kökenine ilişkin mitolojide ve şiirsel kurgularda yitirmişti. Bütün halkların dinleri tin ve özdek arasındaki o çatışma üzerine kuruldular, ta ki şanslı bir tin — ilk felsefeci — tüm sonraki çağların bilgimizin her iki ucunu kavrayıp sakı sıkıya tutmasına olanak veren kavramları keşedinceye dek. Eskiler arasındaki en büyük düşünürler bu çelişkinin ötesine gitmeyi göze alamadılar. Platon henüz özdeği, bir başka olarak, Tanrının karşısına koyar. Tam bir durulukla özdek ve anlığı, düşünce ve uzamı yalnızca aynı ilkenin kipleri olarak gören ilkin Spinoza oldu. Onun dizgesi yaratıcı bir imgelemin anahatlarda verilen ilk gözüpek ürünüydü: Sonluyu genel olarak sonsuzun ideasında dolaysızca kavradı ve birinciyi ancak ikincide kabul etti. Leibniz geldi, ve karşıt yola girdi. Felsefesinin yeniden kurulabileceği zaman gelmiştir. Onun düşünceleri okulların zincirlerini küçümsedi; aramızda ancak bir kaç yakın ruhta yaşamaktadır ve geri kalanlar arasında çoktandır bir yabancı olmuş olmasına hayret etmemek gerekir. Leibniz bilimi özgür bir etkinlik olarak gören azınlığa aittir. Kendisinde dünyanın evrensel tinini taşıyordu — bir tin ki kendini en belirtik biçimlerde sergiler, ve girdiği yerde yaşam genişler. Bu yüzden felsefesi için doğru sözlerin ancak şimdi bulunabiliyor olması, ve Kantçı okulun kendi icatlarını zorla ona yüklemesi, öğrettiği herşeyin tam karşıtı olan şeyleri söylediğinin ileri sürülmesi bir kat daha dayanılmazdır. Leibniz’in bir kendilerinde-şeyler dünyası gibi bir kurgul kuruntudan daha uzak olabileceği hiçbirşey yoktur — bir kuruntu ki, hiçbir anlık tarafından bilinmese ve sezilmese de, bizi etkiler ve tüm idealarımızı üretir. Leibniz’in yola çıkış düşüncesi şuydu: ‘‘Dışsal şeylerin ideaları tikel bir dünya olarak ruhta onun kendi yasaları dolayısıyla doğarlardı, üstelik Tanrıdan (sonsuz) ve ruhtan (sonsuzun sezgisi) başka hiçbirşey olmasaydı bile.’’ En son yazılarında da dışsal bir nedenin bir anlığın içselliği üzerinde bir etki üretmesinin saltık olanaksızlığını ileri sürdü; buna göre, bir anlıktaki algıların ve tasarımların tüm başkalaşımlarının, tüm değişiminin ancak bir iç ilkeden doğabileceğini ileri sürdü. Leibniz bunu ileri sürdüğü zaman, felsefecilere sesleniyordu. Bugün felsefeden başka herşeyi anlayan insanlar felsefecilik yapmaya kalkışırlar.* Bu yüzden eğer aramızda bizde dışsal nedenler yoluyla hiçbir düşünce doğamaz deniyorsa, şaşkınlığın bir sonu gelmez. Bugünlerde felsefede monadların şeylerin girip çıkmalarına izin veren pencereleri olduğuna inanmak geçerlidir.**
|
* ‘‘Bugün’’ der Schelling, ‘‘felsefeden başka herşeyi anlayan insanlar felsefecilik yapmaya kalkışırlar.’’ O günler henüz o denli de bu günlerdir. Antik Sofistler yaptıklarına ‘bilgelik sevgisi’ ya da ‘gerçeklik sevgisi’ demiyor, dürüstçe ve açıkça bilgelik ve gerçekliğin göreli olduğunu söylüyorlardı. Kesinlikle iki-yüzlü değillerdi. Ama modern ‘felsefeciler’ iki-yüzlü oldukları için, ne zaman ‘sofist’ oldukları ileri sürülse, istemeden de olsa gerçek sofistlere hakaret edilmiş olur. Bugün bu ülkedeki, Avrupa’daki, Birleşik Devletler’deki, ya da Çin’deki vb. yüzlerce, binlerce üniversideki sayısız erdemsizin ERDEM ve GERÇEKLİK üzerine, Sokrates ve Platon ve Aristoteles ve Hegel ve Schelling’in kendisi üzerine söylemlere ve söyleşilere ve söylevlere giriştiklerini düşünün! Felsefenin bu nihilistlerin, pozitivistlerin, tarihsel materyalistlerin ellerinde ne kılıklara girdiğini düşünün! Ama bu modern dönemde yalnızca felsefenin yazgısı değildir. Fiziğin durumu hiçbir biçimde daha iyi değildir. Ne de Matematiğin. Ve ne de Güzel Sanatların. Gene de bu ruhsuzları, bu düşüncesizleri felsefeye, bilime, güzel sanatlara çeken şey tam olarak yadsıdıkları ve kendilerinde de bulunan o evrensel insan doğasından başka birşey değildir. — A.Y.] |
| **Leibnitii Pricip. Philosohp. #7. |
Kendilerinde-şeylerin
onları idealarımızın nedenleri olarak gören en inançlı yandaşını bile
her tür soruyla köşeye sıkıştırmak bütünüyle olanaklıdır. Ona denebilir
ki, özdeğin özdeği nasıl etkilediğini anlarım, ama ne bir ‘kendinde’nin
bir başkasını nasıl etkilediğini anlarım, çünkü anlaşılırın alanında hiçbir
neden ve hiçbir etki olamaz, ne de bir dünyanın bu yasasının ondan bütünüyle
ayrı, aslında ona bütünüyle karşıt bir başkasına nasıl genişlediğini.
O zaman kabul etmeniz gerekecektir ki, eğer dışsal izlenimler üzerine
bağımlıysam, benim kendim özdekten daha çoğu değilim — bir bakıma içinde
dünyanın ışık-ışınının kırındığı optik bir cam. Ama optik camın kendisi
görmez; yalnızca ussal bir varlığın elindeki bir alettir. Ve bende benim
üzerime çarpanın bir izlenim olduğu yargısında bulunan şey nedir? Yine,
benim kendim, ki hiç kuşkusuz yargıda bulunduğu sürece edilgin değil ama
etkindir — ve böylece bende kendini izlenimden özgür olarak duyumsayan
ve gene de izlenim üzerine bilgisi olan, onu ayrımsayan, onu bilince yükselten
birşeydir.
|
Ya da bu çatışma yalnızca bizi kendimiz hakkında aydınlatmak için mi vardır? Algı bir bakıma yalnızca olgusallığı tüm ussal varlıkların önüne yansıtan bir düş müdür, ve anlak onlara yalnızca onları zaman zaman uyandırabilmek için mi verilir — onlara ne olduklarını anımsatabilmek için, öye ki varoluşları (çünkü yeterince açıktır ki ara varlıklarızdır) böylelikle uyuma ve uyanıklık arasında bölünebilsin? Ama böyle bir ilksel, kökensel düşü anlayamam. Tüm düşler olgusallığın gölgelerinden, ‘‘daha önce edimsel olan bir dünyadan anılar’’dan başka birşey değildir. Eğer biri edimselliğin bu gölge-imgelerine daha yüksek bir Varlığın neden olduğunu kabul etmek isteseydi, burada bile böyle bir ilişkinin kavramının gerçek olanağına ilişkin soru yeniden ortaya çıkardı (çünkü bu alanda neden ve etkiye göre doğacak hiçbir şey bilmem); ve o Varlık hiç kuşkusuz bana kendinden verdiğini ürettiğine göre, o zaman, zorunlu olduğu gibi, üzerimde hiçbir geçici etkisinin olamayacağını varsayarak, o gölge-görünüşü yalnızca onun saltık üretkenliğinin bir sınırlaması ya da değişkisi olarak, ve böylece yine, bu sınırlar içersinde, her zaman üretim yoluyla almış olmamdan başka hiçbir olanak olmazdı. Özdek tözsel olmayan birşey değildir, diyorsunuz, çünkü kökensel kuvvetleri vardır ki, bunlar herhangi bir bölünme yoluyla ortadan kaldırılamazlar. ‘‘Özdeğin kuvvetleri vardır.’’ Bu anlatımın çok yaygın olduğunu biliyorum. Ama nasıl? ‘‘Özdeğin vardır’’ — o zaman burada kendi için varolan ve kuvvetlerinden bağımsız olan birşey kabul edilir. Öyleyse bu kuvvetler ona yalnızca ilineksel mi olacaklardır? Özdek dışınızda hazır olduğu için, kuvvetlerini de bir dışsal nedene borçlu olmalıdır. Onlar, kimi Newtoncuların dedikleri gibi, bir bakıma ona daha yüksek bir el tarafından mı yerleştirilmişlerdir? Ama özdeklerin yerleştirilmesini sağlayan etkilere ilişkin hiçbir kavramınız yoktur. Yalnızca nasıl özdeğin, e.d. kuvvetin kendisinin kuvvete karşı işlediğini bilirsiniz; ve kökensel olarak kuvvet olmayan birşey üzerinde etkilerin nasıl üretilebileceği konusunda hiçbir kavramımız yoktur. Bu tür birşey söylenebilir; kulaktan kulağa geçebilir; ama hiçbir zaman herhangi bir insan kafasına edimsel olarak girmiş değildir, çünkü hiçbir insan kafası böyle birşeyi düşünemez. Öyleyse özdeği kuvvet olmaksızın hiçbir biçimde kavrayamazsınız Dahası: O kuvvetler çekme ve itme kuvvetleridir. ‘‘Çekme ve itme’’ — bunlar, o zaman, boy uzayda mı yer alırlar? Kendileri daha şimdiden dolu uzayı, eş deyişle, özdeği varsaymazlar mı? Öyleyse kabul etmelisiniz ki ne özdek olmaksızın kuvvetler ne de kuvvetler olmaksızın özdek kavranabilir. Ama şimdi özdek bilginizin en son dayanağıdır ki, ötesine gidemezsiniz; ve o kuvvetleri özdekten açıklayamadığınıza göre, o zaman onları hiçbir biçimde görgül olarak, eş deyişle dışınızdaki birşey yoluyla açıklayamazsınız — ki dizgenize göre hiç kuşkusuz bunu yapmanız gerekirdi. Buna bakılmaksızın felsefede bize dışsal özdeğin nasıl olanaklı olduğu, böylece ayrıca dışımızdaki bu kuvvetlerin de nasıl olanaklı oldukları sorulur. Kişi tüm felsefeden vazgeçebilir (onu anlamayanların bunu yapmaları Tanrı için memnunluk verici olacaktır), ama eğer felsefe yapmak istiyorsanız, o soruları gözardı edemezsiniz. Ama şimdi bir kuvvetin sizden bağımsız ne olabileceğini hiçbir yolda anlaşılır kılamazsınız. Çünkü genel olarak kuvvet kendini ancak dokunma duyunuza bilinir kılar. Gene de kendi başına duygu size hiçbir nesnel kavram vermez. Aynı zamanda o kuvvetlerden nesnel olarak yararlanırsınız. Çünkü gök cisimlerinin devimini — evrensel yerçekimi — çekme kuvvetleri yoluyla açıklarsınız ve bu açıklamada bu fenomenlerin saltık bir ilkelerini bulduğunuzu ileri sürersiniz. Gene de dizgenizde çekme kuvveti fiziksel bir nedenden daha çoğu ya da daha azı olarak yer almaz. Çünkü sizden bağımsız özdek dışınızda varolduğu için, benzer olarak ona hangi kuvvetlerin ait olduğunu da ancak deneyim yoluyla bilebilirsiniz. Ama açıklamanın fiziksel zemini olarak çekme kuvveti gizli bir nitelikten daha çoğu ya da daha azı değildir. Gene de, ilk olarak görgül ilkelerin bir dünya dizgesinin olanağını açıklamak için herhangi bir biçimde yeterli olup olamadıklarını görelim. Sorunun yanıtı olumsuzdur; çünkü deneyimden enson bilgi bir evrenin varolduğudur; bu önerme deneyimin kendisinin sınırıdır. Ya da, daha doğrusu, varolan bir evrenin kendisinin yalnızca bir idea olduğudur. Öyleyse dünya kuvvetlerinin evrensel dengesinin deneyimden üretebildiğiniz birşey olması daha da az olanaklıdır. Çünkü eğer bireysel dizge her yerde idea ise o ideayı deneyimden çıkaramazdınız; ama bütüne ancak andırımlı çıkarsamalar yoluyla aktarılır; böyle çıkarsamalar ise olasılıktan daha çoğunu vermezler. Evrensel bir denge ideası gibi kendilerinde gerçek idealar, bu yüzden birşeyin ürünleri olmalıdırlar, ya da kendisi saltık ve deneyimden bağımsız birşeyde temellendirilmiş olmalıdırlar. Buna göre, bu ideanın kendisinin salt doğal bilimin alanından daha yüksek bir alana ulaştığını kabul etmeniz gerekecektir. Kendini hiçbir zaman bütünüyle buna bırakmamış ve kendisi her zaman çekimin etker nedenini aramış olan Newton Doğanın sınırında durduğunu ve burada iki dünyanın birbirinden ayrıldığını çok iyi gördü. Seyrek olarak büyük anlıklar aynı hedefe doğru bütünüyle değişik açılardan ilerlemeksizin aynı zamanda yaşamışlardır. Leibniz tinsel dünya dizgesini önceden-saptanmış uyum üzerine dayandırıken, Newton özdeksel dünyanın bir dizgesini dünya kuvvetlerinin dengesinde buldu. Ama, herşey bir yana, eğer bilgimizin dizgesinde bir birlik varsa, ve eğer o dizgenin en son uçlarını birleştirmeyi ne olursa olsun başaracaksak, burada, Leibniz ve Newton’un ayrıldıkları yerde bile, herşeyi-kucaklayan bir anlığın belli bir zaman sonra çevresinde bilgi evrenimizin — aralarında bilgimizin şimdilik henüz bölünmüş olduğu iki dünya — döndüğü orta noktayı bulacağını umudetmeliyiz; ve Leibniz’in önceden-saptanmış uyumu ve Newton’un yerçekimi dizgesi henüz bir ve aynı olarak, ya da yalnızca bir ve aynı bütünlüğün değişik yanları olarak görünür. Daha ileri gideceğim. Kaba özdek, eş deyişle, salt uzay dolduruyor olarak düşünüldüğü sürece özdek yalnızca üzerine Doğa yapısının kurulduğu sağlam zemin ve temeldir. Özdek olgusal birşey olmalıdır. Ama olgusal olan ancak duyumsanmaya izin verir. O zaman bendeki duyum nasıl olanaklıdır? Dediğiniz gibi, dışardan etkilenmem yeterli değildir. Bende duyumsayan birşey olmalıdır, ve bu ve benim dışım olduğunu kabul ettiğiniz şey arasında hiçbir değme olanaklı değildir. Ya da, eğer bu dışsal şey benim üzerimde özdeğin özdek üzerinde işlemesi gibi işliyorsa, o zaman bu dışsallığa ancak tepki gösterebilirim (bir bakıma itici kuvvet yoluyla), ama kendime değil. Ve gene de bunun olması gerekir, çünkü duyumsamam gerekir, duyumu bilince yükseltmem gerekir. Özdekten duyumsadığınıza nitelik dersiniz, ve ancak belirli bir niteliği olduğu sürece onun sizin için olgusal olduğu söylenir. Genel olarak niteliğinin olması zorunludur, ama bu belirliği niteliği taşıması size olumsal olarak görünür. Eğer böyleyse, o zaman genel olarak özdek bir ve aynı niteliği taşıyamaz: öyleyse bir belirlenimler çokluğu olmalıdır ki tümüyle gene de salt duyum yoluyla tanışıksınızdır. O zaman duyuma neden olan nedir? ‘‘İçsel birşey, özdeğin bir iç yapısı.’’ Bunlar sözcüklerdir, olgular değil. Çünkü o zaman bu özdeğin içi nerededir? Sonu gelmeksizin bölebilirsiniz, ve gene de cisimlerin yüzeylerinden daha öteye ulaşamazsınız. Tüm bunlar sizin için çoktandır açıktır; öyleyse çoktandır salt duyumsanan şeyi temelini ancak duyumsama tarzınızda bulan birşey olarak açıklamışsınızdır. Ama bu en azıdır. Çünkü dışınızda varolan hiçbirşeyin kendinde tatlı ya da ekşi olmaması duyumu daha anlaşılır kılmaz; her ne olursa olsun, her zaman edimsel olarak dışınızda olan ve sizdeki duyumları üreten bir neden varsayarsınız. Ama sizin için dış nedenselliğin iç etkilerini kabul edelim, o zaman renkler, kokular ve benzerleri ya da bu duyumların size dışsal nedenleri anlığınız ile ortaklaşa ne taşıyacaklardır? Cisimlerden yansıyan ışığın optik sinirlerinizi nasıl etkilediğini, gerçekte ayrıca retina üzerindeki evrik imgenin ruhunuzda nasıl olup da evrik olmadığını ama doğru göründüğünü çok büyük bir dikkatle araştırırsınız. Ama o zaman yine sizde retina üzerindeki bu imgeyi gören ve aslında onun ruha nasıl gelmiş olabileceğini araştıran nedir? Açıktır ki bu düzeye dek dışsal izlenimden tam olarak bağımsız olan ve gene de onun için bu izlenimin bilinmeyen olmadığı birşeydir. O zaman izlenim ruhunuzun orada kendinizi bütünüyle özgür ve izlenimlerden bağımsız olarak duyumsadığınız bu bölgesine nasıl ulaşmıştır? Sinirleriniz, beyniniz vb. üzerindeki etkiler ve dışsal bir şeyin ideası arasına ne denli çok etmen yerleştirirseniz yerleştirin, yalnızca kendinizi aldatırsınız; çünkü bedenden ruha geçiş, kabul ettiklerinize göre, sürekli olarak değil ama ancak dahaçok kaçınmayı istediğiniz bir sıçrama yoluyla yer alabilir. Dahası, bir kütlenin bir başkası üzerinde salt devimi (içine-işlenemezliği) yoluyla etkide bulunması vuruş ya da mekanik devim dediğiniz şeydir. Ya da, bir özdeksel şey bir başkası üzerinde önceden kazanılmış bir devimin koşulu olmaksızın etkide bulunur, öyle ki devim geri kalanından çakme yoluyla doğar, ve bu sizin yerçekiminizdir. Özdeği süredurumlu olarak, eş deyişle öz-etkin olarak devinmeyen ama ancak dışsal nedenler yoluyla devindirilebilen birşey olarak tasarlarsınız. Yine, cisimlere yüklediğiniz yerçekimini özgül ağırlık olarak özdek niceliğine (oylumuna bakılmaksızın) eşit yaparsınız. Ama şimdi bir cismin kendisi devindirilmeksizin, eş deyişle vuruş yoluyla üzerinde etkide bulunulmaksızın bir başkasına devim iletebildiğini bulursunuz. Dahası, iki cismin kütlelerinin ilişkisinden bütünüyle bağımsız olarak, eş deyişle, yerçekimi yasalarından bağımsız olarak birbirlerini karşılıklı olarak çekebildiklerini gözlersiniz. Öyleyse bu çekimin zemininin böyle devinen cismin ne ağırlığında ne de yüzeyinde aranamayacağını kabul edersiniz; zemin içsel birşey ve cismin niteliğine bağımlı olmalıdır. Ancak henüz bir cismin iç doğası ile ne anladığınızı açıklamış değilsiniz. Dahası, niteliğin ancak duyumunuz ile ilişki içinde geçerli bir anlamının olduğu gösterilmiştir. Ama burada sizin duyumunuzdan değil ama nesnel bir olgudan söz ediyoruz ki, sizin dışınızda yer alır ve onu duyularınız yoluyla ayrımsarsınız ve anlağınız onu anlaşılır kavramlara çevirmeye çalışır. Şimdi, niteliği yalnızca sizin duyumunuzda değil ama dışınızdaki cisimde bir zemini olan birşey olarak kabul ettiğimizi varsayalım; o zaman şu sözler ne anlama gelir: Bir cisim bir başkasını nitelikleri dolayısıyla çeker? Çünkü bu çekimde olgusal olan, eş deyişle sizin onu algılamanızı sağlayan şey yalnızca cismin devimidir. Ama devim salt matematiksel bir büyüklüktür, ve salt bir nice olarak (‘‘phoronomisch’’) tanımlanabilir.*
O zaman bu dışsal devim bir iç nitelik ile nasıl bileşir? Dirimli doğalardan türetilen resimsel anlatımları ödünç alıyorsunuz, örneğin aile ilişkileri. Ama bu imgeyi anlaşılır bir kavrama çevirmeniz çok güç olacaktır. Dahası, ilkel gereç üzerine ilkel gereç yığıyorsunuz, ama bunlar bilgisizliğinizin geçiştirmelerinden başka birşey değildirler. Çünkü bu terimler altında neyi düşünürsünüz? Özdeğin kendisini, örneğin karbonu değil, ama bu özdekte kapsanan başka birşeyi — sanki gizliymiş ve ona bu nitelikleri ilkin o kazandırıyormuş gibi. Hiç kimse bölme ya da ayırma yoluyla onu bulmuş mudur? Şimdilik bu özdeklerden duyularımıza sunabileceğiniz tek biri bile yoktur. Ama varoluşlarını kabul etsek bile, ne kazanırız? Böylelikle herhangi bir yolda özdeğin niteliği açıklanır mı? Vargım şudur: Ya cisme yükledikleri nitelik bu ilkel özdeklerin kendilerine aittir, ya da değildir. İlk durumda, hiçbirşey açıklamış olmazsınız, çünkü soru tam olarak niteliklerin nasıl doğduklarıydı. İkinci durumda, yine hiçbirşey açıklanmış değildir, çünkü bir cismin nasıl (mekanik olarak) bir başkasına çarpabildiği ve böylece ona devim iletebildiği [şimdiden] bildiğim birşeydir; ama niteliklerden bütünüyle yoksun bir cismin nasıl bir başkasına nitelik yükleyebildiğini, bunu hiç kimse anlamaz, ve hiç kimse anlaşılır kılamaz. Çünkü genel olarak nitelik şimdiye dek kendisine ilişkin herhangi bir nesnel kavram verme durumunda olmadığınız, ve gene de nesnel olarak kullandığınız (hiç olmazsa kimyada) birşeydir. Bunlar görgül bilgimizin öğeleridir. Çünkü eğer hemen özdeği ve onunla birlikte çekme ve itme kuvvetlerini, ve bunun yanısıra her biri başkalarından nitelikler yoluyla ayırdedilen sonsuz bir özdek türleri çokluğunu varsayabilirsek, kategoriler tablosunun kılavuzluğuna göre şunu elde ederiz: 1. Nicel devim,
ki yalnızca özdek niceliği ile orantılıdır — yerçekimi; Doğa bilimi bu üç olanaklı devimden doğar ve bütün dizgesini geliştirir. |
|
GENİŞLETİLECEK
|