G. W. F. Hegel

ANAHATLARDA
FELSEFİ BİLİMLER ANSİKLOPEDİSİ II (1830)

Doğa Felsefesi
(§§ 245-376)
GİRİŞ

[Ekler için açıklama] [Almanca Metin]

[‘‘Doğa Felsefesi’’ne ekler Hegel’in öğrencisi Michelet tarafından düzenlenmiştir.]
[Çözümlemeler Aziz Yardımlı tarafından.]
[Bold karakterler Türkçe yayımdaki dizin girişlerini belirtiyor.]



Felsefe [Hiç Kuşkusuz Görgücü, Pozitivist, Nihilist Vb Saçmalıklar Değil Ama Felsefenin Kendisi] Tüm Bilimsel Eğitim İçin Vazgeçilmez Temeldir
Ama Özellikle Pozitif Bilimlerde Doğa Felsefesi Kavramı Gözardı Edilir
— Kavramsız İrdelemede Doğa Felsefesinin Yerini Formülasyoncu Bir ‘Bilim Felsefeciliği’ Alır

Ek. Belki de zamanımızda felsefenin ona gösterilen özel bir kaygının ve ona duyulan özel bir sevginin sevincini yaşamadığı söylenebilir; en azından, bir zamanlar olduğu gibi felsefi incelemenin tüm daha ileri bilimsel eğitim ve mesleki inceleme için vazgeçilmez giriş ve temeli oluşturması gerektiğinin kabul edildiği söylenemez. Ama hiç düşünmeden şu kadarı doğru olarak kabul edilebilir ki, özellikle Doğa Felsefesi önemli ölçüde gözden düşmüştür. Başlıca Doğa Felsefesine yönelik bu önyargının ne düzeye dek haklı olduğu konusu üzerinde uzun uzadıya durmak istemiyorum; ama gene de bütünüyle gözardı edemem. Hiç kuşkusuz, büyük bir diriliş durumunda eksik olmayan şey yakın zamanlarda kendini açındırdığı biçimiyle Doğa Felsefesi İdeası durumunda da olmuştur, ve denebilir ki bu ortaya çıkışın sağladığı ilk doyumda bu İdea düşünen Us tarafından işlenmek yerine, tersine beceriksiz ve hantal eller tarafından yakalanmış, ve düşmanları tarafından olduğu gibi dostları tarafından da düzleştirilip sığlaştırılmıştır. Birçok bakımdan, aslında büyük ölçüde dışsal bir biçimçiliğe dönüştürülmüş ve düşüncenin yüzeyselliği için ve düşlemci bir imgelem yetisi için kavramdan yoksun bir alete çarpıtılmıştır. İdeanın, ya da daha doğrusu onun öldürülmüş biçimlerinin indirgendiği bu sapınçları daha öte nitelemekle ilgilenmeyeceğim. Bu konu üzerine uzun bir süre önce Tinin Görüngübilimine Önsözde daha çoğunu söylemiştim. Bu yüzden Doğa üzerine daha kavrayışlı bir sezgi gibi kaba saba görgücülüğün de, İdea tarafından yönetilen bir bilgi gibi dışsal soyut anlağın da gösterişli ve eşit ölçüde grotesk olan bir yordama sırtlarını dönmüş olmalarına hayret etmemek gerekir; çünkü bunun kendisi kaba görgücülüğü ve anlamayan düşünce-biçimlerini, imgelemin katıksız özencini ve yüzeysel andırıma göre davranan en sıradan düşünme yolunu kaotik olarak biraraya yığmış, ve böyle bir karışımın İdea, Us, Bilim, tanrısal Bilgi olduğunu, ve tüm yöntem ve bilimsellik yoksunluğunun bilimselliğin en yüksek doruğu olduğunu ileri sürmüştür. Böyle bir düzenbazlık [Schwindelei] yoluyla Doğa Felsefesi, genel olarak Schelling’in felsefesi güvenilirliğini yitirmiştir.

Ama İdeanın böyle saptırılmasından ve yanlış anlaşılmasından ötürü Doğa Felsefesinin kendisini reddetmek bütünüyle başka birşeydir. Felsefenin kötüye kullanılmasının ve saptırılmasının felsefeye karşı nefret duygusuna yakalananlar tarafından hoş karşılanması seyrek görülen birşey değildir, çünkü bunlar sapmayı bilimin kendisini değersizleştirmek için kullanırlar, ve sapmayı kararlı olarak reddedişlerini bulanık bir yolda felsefenin kendisini vurmuş oldukları görüşü için geçerli kılmayı isterler.

— Doğa Felsefesinin Polemiği Ancak Konunun Kendisinin İçersinde Olumlu Ve Rahatsız Edici Olmayan Bir Yolda Sunulabilir

İlk olarak, Doğa Felsefesine karşı yürürlükte olan yanlış anlama ve önyargılar açısından bu bilimin gerçek Kavramını ortaya koymak amaca uygun görünebilir. Başlangıçta karşımıza çıkan bu karşıtlık gene de olumsal ve dışsal birşey olarak görülmelidir; ve böyle birşeyi bütünüyle bir yana bırakabiliriz. Konunun böyle biraz daha polemik doğasına bürünen irdelenişi kendinde tatsızdır; onda öğretici olacak şey bir yandan Bilimin kendisinin içersine düşerken, öte yandan bir Ansiklopedide onun varsıl gereci için bütününde daha şimdiden sınırlı olan yeri daha öte daraltmaya değecek denli öğretici de değildir. Bu yüzden geriye daha önce sözü edilen nokta kalıyor; bu o tarza karşı bir tür protesto olarak, bu açımlamada o tarz bir Doğa felsefeciliğinin beklenmeyeceği yolunda bir karşıçıkış olarak görünebilir — bir ‘felsefecilik’ ki sık sık gözalıcı, giderek eğlendirici, en azından hayret uyandırmak için yeterli görünür, ve Doğa Felsefesinde düşüncelerini dinginlik içinde bırakabilen parlak bir havai fişek gösterisi seyrettiklerini kabul edenleri doyurabilir. Burada üstlendiğimiz şey imgelem yetisinin bir sorunu değildir; bu Kavramın, Usun bir sorunudur.

Doğa Felsefesi Ve Görgül Fizik Arasındaki Ayrılık Ve Ayrılma

Öyleyse bu bakış açısına göre, burada Doğa Felsefesinin Kavramından, belirleniminden, tür ve tarzından söz edilmeyecektir. Ama bir Bilimi ele alırken onun belirleniminden, nesnesinin ve ereğinin ne olduğundan, onda neyin ve nasıl irdelenmesi gerektiğinden önceden söz etmek genel olarak uygundur. Doğa Felsefesi ve onun saptırılmış bir biçimi arasındaki karşıtlık onun Kavramını daha yakından belirlediğimiz zaman kendiliğinden yitip gider. Felsefe Bilimi bir daire olduğu ve orada her bir üyenin bir önceli ve bir ardılı bulunduğu için, ama Ansiklopedide Doğa Felsefesi yalnızca bütünün içindeki tek bir daire olarak göründüğü için, Doğanın bengi İdeadan ortaya çıkışı, yaratılışı, ve giderek zorunlu olarak bir Doğanın olduğunun tanıtı önceki açımlamada yatar (§ 244); burada onu biliniyor olarak varsayıyoruz. Genel olarak Doğa Felsefesinin ne olduğunu belirlemeyi istersek, bunu yapmanın en iyi yolu onu kendisine karşı belirlendiği şeyden ayırmaktır; çünkü her belirlenim iki öğe gerektirir. İlkin onu genel olarak Doğa Bilimi, Fizik, Doğa Tarihi, Fizyoloji ile kendine özgü bir ilişki içinde buluruz; kendisi Fizik, ama Ussal Fiziktir. Onu bu noktada kavramalı ve özellikle Fizik ile ilişkisini bu noktada saptamalıyız. Burada bu karşıtlığın yeni olduğu görüşü doğabilir. Doğa Felsefesi bir bakıma yeni bir Bilim olarak görülebilir; bu hiç kuşkusuz bir anlamda doğrudur, ama bir başka anlamda değil. Çünkü eskidir, genelinde Doğayı irdelemek denli eskidir (bundan ayrı değildir), ve giderek Fizikten bile eskidir, tıpkı örneğin Aristoteles’in Fiziğinin Fizikten çok Doğa Felsefesi olması gibi. İkisinin birbirinden ayrılması ilkin yeni zamanlara aittir. Bu ayrılmayı daha şimdiden Wolff felsefesinde Evrenbilim olarak Fizikten ayırdedilen bilimde görürüz ki, evrenin ya da Doğanın bir metafiziği olması gerekirken, gene de bütünüyle soyut anlak-belirlenimlerine sınırlıydı. Bu metafizik hiç kuşkusuz Fizikten şimdi Doğa Felsefesi olarak anladığımız şeyden daha uzaktı. Fiziğin Doğa Felsefesinden bu ayrılığı üzerine ve ayrıca bunların birbirlerine karşı belirlenimleri üzerine herşeyden önce belirtmek gerek ki, ikisi de ilk bakışta sanıldığı denli birbirlerinin dışında yatmazlar. Fiziğe ve Doğa Tarihine ilkin görgül bilimler denir, ve bütünüyle algı ve deneyim alanına aittirler ve bu yolda Doğa Felsefesi, eş deyişle düşüncelerden türetilen Doğa-Bilgisi ile karşıtlık içinde dururlar. Ama gerçekte Görgül Fiziğe karşı belirtilecek ilk nokta onda kabul ettiğinden ve bildiğinden çok daha fazla düşüncenin bulunduğu ve kendisinin sandığından daha iyi olduğudur; ya da, eğer Fizikte düşünce bir bakıma kötü birşey sayılacaksa, sandığından daha kötü olduğudur. Öyleyse Fizik ve Doğa Felsefesi birbirlerinden algılamanın ve düşünmenin birbirlerinden ayrıldığı gibi değil, ama yalnızca düşünmenin tür ve tarzı yoluyla ayrılırlar; ikisi de Doğanın düşünce yoluyla bilinmesini anlatırlar.

İlk olarak irdelemeyi istediğimiz nokta düşüncenin Fizikte nasıl bulunduğudur; buradan ikinci olarak Doğanın ne olduğunu irdelemeye geçecek ve daha sonra üçüncü olarak Doğa Felsefesinin bölümlerini vereceğiz.

 

Doğayı İrdelemenin Yolları

Ek. Doğa Felsefesi Kavramı bulabilmek için ilkin genel olarak Doğa-Bilgisi Kavramını belirtmeli ve ikinci olarak Fiziğin Doğa Felsefesinden ayrımını açımlamalıyız.

Doğa nedir? Bu soruyu genel olarak Doğa-Bilgisi ve Doğa Felsefesi yoluyla yanıtlamak istiyoruz. Doğayı önümüzde bir bilmece ve problem olarak buluruz ki çözümünün bizi çektiği denli ittiğini de duyumsarız: çekicidir, [çünkü] Tin Doğada kendinin bir önsezisini duyumsar [ahnen]; ve içinde kendini bulamadığı yabancı birşey tarafından itilir. Aristoteles’in felsefenin hayretten [Verwunderung] doğduğunu söylemesinin nedeni budur.* Algılamaya başlarız, Doğanın sayısız şekilleri ve yasaları üzerine bilgiler toparlarız; bu işlem kendi başına içeri ve dışarı, aşağı ve yukarı tüm yönlerde sonsuz ayrıntıya yönelir ve ulaşabileceği hiçbir son görülemediği için bize doyum vermez. Ve bilginin tüm bu varsıllığında soru yeniden gelebilir ya da ilk kez ortaya çıkabilir: Doğa nedir? Soru bir problem olarak kalır. Doğanın süreçlerini ve dönüşümlerini gözlerken, onun yalın özünü kavramayı isteriz, ve bu Proteus’u** dönüşümlerini durdurup kendini bize göstermeye ve bildirmeye zorlarız, öyle ki bize yalnızca her zaman yeni bir biçimler türlülüğü sunmasın, ama ne olduğunu yalın olarak dilde bilince getirsin. Varlığa ilişkin bu sorunun birçok anlamı vardır ve sık sık şu soruda olduğu gibi yalnızca adı ilgilendirebilir: Bu ne tür bir bitkidir? Ya da eğer ad verilmişse, algının anlamını ilgilendirebilir: Bir pusulanın ne olduğunu bilmiyorsam, o zaman birinin bana bu aleti göstermesini isterim ve sonra şimdi bir pusulanın ne olduğunu biliyorum derim. Benzer olarak ‘‘dir’’ [toplumsal] konum anlamını da ilgilendirir, örneğin ‘‘Bu adam nedir?’’ diye sorduğumuz zaman. Ama ‘‘Doğa nedir?’’ diye sorduğumuzda demek istediğimiz bu değildir. Araştırmayı istediğimiz nokta burada Doğa Felsefesinin bir bilgisini kazanmayı isterken bu soruyu hangi anlamda sorduğumuzdur.


**[Metafizik, 1.2.982b.]
**[Yun. Mit. Şeklini dilediği gibi değiştirebilen bir deniz tanrısı.]

 
— Kuramsal İdea İlkin Görgül Şekillenişleri İçinden Kavranmalı

Hemen felsefi İdeaya geçerek Doğa Felsefesinin bize Doğa İdeasını vermesi gerektiğini söyleyebilirdik. Ama böyle başlamak kafa karıştırıcı olabilirdi. Çünkü İdeanın kendisini somut olarak kavramalı, böylece değişik belirlenimlerini tanıyıp biraraya toparlamalıyız; buna göre, İdeayı kazanabilmek için, onun ilk kez bizim için olmasını sağlayan bir dizi belirlenim içinden geçmeliyiz. Böylece eğer bu belirlenimleri bizim için tanıdık olan biçimlerde alırsak ve Doğaya düşünce yoluyla yaklaşmayı istediğimizi söylersek, ilk olarak ona yaklaşmanın daha değişik yolları vardır ki, bunlardan herhangi bir tamamlanmışlık elde etme uğruna değil, ama onlarda zorunlu olarak İdeanın bilgisine ait olan yapı taşları ya da kıpılar bulunacağı için ve Doğayı irdelemenin başka yollarında bilince tekil olarak daha önce ulaştıkları için söz edeceğim. Bu yolla girişimimizin kendine özgü yanının belirgin olarak ortaya çıktığı noktayı saptayacağız. Doğaya yaklaşımımız bir yandan kılgısal, öte yandan kuramsaldır. Kuramsal irdelemede öyle bir çelişki kendini gösterecektir ki, üçüncü olarak, bize duruş noktamızı kazandıracaktır; çelişkinin çözülmesi için kılgısal yaklaşıma özgü olan şeyi katmamız gerektiğinden, kılgısal yaklaşım kendini bir bütünlüğe bağlayacak ve kuramsal yaklaşımla birleşecektir.

§ 245

— Doğaya Kılgısal Yaklaşım: Doğanın İnsan Karşısında Konumu; Dışsal Ereksellik
Sonlu-Ereksel Bakış Açısı (Doğa Karşısında İnsan)

Doğa Saltık Sonsal Ereği Kendinde Kapsamaz


Dolaysız ve dışsal birşey olarak Doğaya karşı kılgısal ilişkisinde insanın kendisi dolaysızca dışsal ve böylece duyusal bir birey olarak durur; ama gene de böylece haklı olarak doğa nesnelerine karşı kendisini bir erek olarak koyar. Doğanın bu ilişkiye göre irdelenmesi sonlu-erekbilimsel bakış açısını verir (§ 205). Bu bakış açısında Doğanın saltık sonsal ereği kendinde kapsamadığı yolundaki doğru varsayım yatar (§ 207-211); ama irdeleme tikel sonlu ereklerden yola çıkarsa, bunları bir yandan olumsal içerikleri kendi başlarına anlamsız ve önemsiz bile olabilen varsayımlara çevirirken, öte yandan ereksel ilişki kendi için dışsal ve sonlu ilişkiye uygun olandan daha derin bir anlayış yolunu, Kavramın irdeleme yolunu gerektirir — Kavram ki genel olarak doğası açısından içkin, ve böylelikle Doğa olarak Doğaya içkindir.

Ek. Doğaya kılgısal yaklaşım genel olarak bencil [selbstsüchtig] İstek tarafından belirlenir; gereksinim insanı Doğayı kendi yararına kullanmaya, onu tüketmeye, yıpratmaya, kısaca onu yoketmeye iter. Burada daha yakından bakıldığında hemen iki belirlenim ortaya çıkar. a) Kılgısal yaklaşım yalnızca Doğanın tekil ürünleri ile ya da bu ürünlerin tekil yanları ile ilgilenir. İnsanın zorunlukları ve kavrayış keskinliği Doğayı kullanma ve denetleme yollarının sonsuz bir türlülüğünü bulmuştur. Sofokles şöyle demişti

... ouden anqrwmou deinoteron pelei...
... aporosV ep ouden ercetai
*

*[Antigone, V.334, 360. ‘‘Hiçbirşey insandan daha harika değildir. ... Hiçliğe yiter o.’’]

Doğa insana karşı hangi güçleri geliştirse ve salıverse de — soğuk, yabanıl hayvanlar, su, ateş — insan onları durduracak araçları bilir, ve dahası bu araçları ondan alır ve onun kendisine karşı kullanır; ve usunun kurnazlığı onun kendisini başka doğal şeylerin doğal güçleri karşısında sürdürmesini sağlar, bunları onun yıpratıcılığına karşı kullanır, kendini arkalarında saklar ve korur. Ama Doğanın kendisini, onun evrensel yanını bu yolda denetleyemez, ne de bu yolda onu kendi amaçlarına yöneltebilir. b) Kılgısal yaklaşımın ikinci özelliği şudur: Doğal şeylerin kendileri değil ama bizim ereklerimiz en son değerde oldukları için, onları belirlenimleri kendilerinde değil ama bizde yatan araçlar yaparız — örneğin besinin kana dönüşmesi gibi. g) Ortaya çıkan şey herhangi bir türden bir eksiklik tarafından rahatsız edilmiş olan doyumumuz, öz-duygumuzdur. Açlık durumunda kendi içimde yaşadığım olumsuzlama aynı zamanda benim kendimden başka birşey olarak, yokedilecek birşey olarak bulunur; edimim bu karşıtlığı ortadan kaldırmaktır, çünkü bu başkasını kendime özdeş kılarım ya da şeylerin özverisi yoluyla kendimle birliğimi yeniden kurarım.

Dışsal Erek Kavramı Bir Düşünce Gevşekliğidir
İçkin Erek Doğal Şeyin Özsel Belirlenimidir

Bir zamanlar oldukça gözde olan erekbilimsel bakış açısı hiç kuşkusuz Tin ile ilişki temeline dayansa da, yalnızca dışsal erekselliğe indirgenmişti ve tini doğal ereklere yakalanmış sonlu tin anlamında alıyordu; doğal şeylerin onlar uğruna yararlı sayıldıkları doğal ereklerin bayağılığından ötürü erekbilim Tanrının bilgeliğini göstermesi konusunda kendisine duyulan güveni yitirmiştir. Ama Erek Kavramı Doğaya yalnızca dışsal değildir, örneğin ‘‘Koyunun yünü yalnızca onunla kendimi giydirebilmem için vardır’’ dediğim zaman olduğu gibi; çünkü bu sık sık saçma sapan şeylerde kendini gösterir, örneğin Xenien’de* Tanrının bilgeliğine mantar meşesini şişeleri tıkamak için, ya da şifalı otları mide ağrılarına karşı, ya da zincifreyi allık için büyüttüğü söylenerek hayran olunması gibi. Doğal şeylere içsel Erek Kavramı onların yalın belirlilikleridir, örneğin ağaçta kendini gösterecek olan herşeyin olgusal olanağını kapsayan ve böylece ereksel etkinlik olarak yalnızca öz-sakınıma yönelik bir bitki tohumu gibi. Bu Erek Kavramını daha önce Aristoteles Doğada saptamış, ve bu etkinliği bir şeyin doğası olarak adlandırmıştır; gerçek erekbilimsel irdeleme — ki bu en yükseğidir — öyleyse Doğanın kendine özgü dirimselliğinde özgür olarak görülmesinden oluşur.

*[Xenien von Goethe und Schiller, Nr. 15. ‘‘Der Teleolog.’’]

§ 246

Fizik: Doğanın Kuramsal/İdeal İrdelemesi
— Fizik: Bir Zamanların ‘Doğal Felsefesi’
— Felsefenin Görgül Bilim İle İlişkisi: Felsefe Deneyim İle Onu Ön Gerek Olarak Alma Düzeyinde Bağdaşır
Felsefe Ve Bilimin Eşiğinde Sezgi, Tasarım Ve Düşlem Yordamları Bütünüyle Bir Yana Atılmalıdır
— Eğer Fizik Salt Algılara Dayansaydı, Hayvanlar Da Birer Fizikçi Olurlardı [Kopenhag Okulu Yalnızca Fiziği Algılara Dayandırmakla Kalmaz, Ama Varoluşun Kendisini Gözleme Dayandırır]

Fizik olarak bildiğimiz şeye daha önceleri Doğal Felsefe denirdi ve benzer olarak Doğanın kuramsal ve hiç kuşkusuz düşünsel bir irdelemesidir ki, bir yandan o sözü edilen erekler gibi Doğaya dışsal olan belirlenimlerden yola çıkmazken, öte yandan Doğanın aynı zamanda kendi içinde belirli olan evrenselinin bilgisine yöneliktir — Kuvvetlerin, Yasaların, Cinslerin bir bilgisine; ve dahası, bunlar öyle bir içerik taşırlar ki, salt bir toplak olmamalı, ama düzenlerde, sınıflarda toparlanmalı, kendini bir örgütleniş olarak göstermelidir. Doğa Felsefesi kavramsal irdeleme olduğu için, aynı evrenseli ama kendi uğruna konu alır ve onu kendine özgü içkin Zorunluğunda Kavramın öz-belirlenimine göre irdeler.

Felsefenin görgül olanla ilişkisinden genel Girişte söz edildi. Yalnızca felsefe Doğa üzerine deneyim ile bağdaşmak zorunda olmakla kalmaz, ama felsefi bilimin ortaya çıkışı ve biçimlenişi de görgül fiziği öngerek ve koşul olarak alır. Ama bir bilimin ortaya çıkış yolu ve ön çalışmaları bir şeydir, bilimin kendisi başka bir şey; bu ikincide birinciler burada dahaçok Kavramın zorunluğu olması gereken temelden daha ötesi olarak görünemezler. — Daha önce anımsatıldığı gibi, felsefi gidiş yolunda nesnenin kavram-belirlenimine göre saptanmasının dışında, bir de ona karşılık düşen görgül görüngünün adı verilmeli ve görüngünün o belirlenime gerçekten karşılık düştüğü gösterilmelidir. Bu gene de içeriğin zorunluğu açısından deneyime başvurmak değildir.Ne de sezgi denilen ve genellikle bir tasarım ve düşlem yordamından başka birşey olmayan birşeye başvuruya izin verilebilir — bir düşlemcilik ki olumsal ya da imlemli olabilen ve nesnelere belirlenim ve şemaları yalnızca dışsal olarak yükleyen andırımlara göre işler (§ 231 Not).

Düşünce Şeyleri Evrensel Yüklemleri Altında Kavrar
Kuramsal Yaklaşım, Kılgısal Yaklaşımın Tersine, Çıkarsızdır
— Özne Ve Nesne Ayrımı

Doğaya Kuramsal Yaklaşım: Duyuların Bireyseli Ve Düşüncenin Evrenseli

Ek. Doğaya kuramsal yaklaşımda a) ilk nokta doğal şeylerden geri çekilmek, onları oldukları gibi bırakmak ve kendimizi onlara ayarlamaktır. Burada Doğanın duyusal bilgisinden başlarız. Gene de, eğer Fizik yalnızca algılara dayanıyor olsaydı ve algılar duyuların kanıtlarından başka birşey olmasalardı, o zaman fiziksel edim yalnızca görmekten, işitmekten, koklamaktan vb. oluşur ve bu yolda hayvanlar da birer fizikçi olurlardı. Ama gören, işiten vb. bir anlıktır, düşünen birşeydir. Şimdi eğer kuramsal açıdan şeyleri özgür bırakırız diyorsak, bu dışsal duyularla yalnızca bir ölçüde ilgilidir, çünkü bunların kendileri bir ölçüde kuramsal, bir ölçüde kılgısaldır (§ 358); yalnızca tasarımlama [Vorstellen], anlama [Intelligenz] şeylerle bu özgür ilişki içindedir. Hiç kuşkusuz şeyleri o kılgısal yaklaşıma göre salt araç-olma yanlarına göre görebiliriz; ama o zaman bilgi de salt bir araçtır, kendinde erek değil. b) Şeylerin bizimle ikinci ilişkileri bizim için evrensellik belirlenimini kazanmaları ya da bizim onları evrensellere çevirmemizdir. Düşünce tasarıma ne denli girerse, şeylerin doğallık, tekillik ve dolaysızlıkları o denli yiter: zorla içeri giren düşünce yoluyla Doğanın sonsuz çokluktaki şekillerininin varsıllığı yoksullaşır, çiçekleri ölüp yiter, renkli oyunları solup gider. Doğa yaşamının çağlayanı düşüncenin sessizliğinde suskunlaşır; binlerce harika ve gözalıcı şekle bürünen sıcak doluluğu karanlık bir kuzey sisini andıran çıplak biçimlere ve şekilsiz evrenselliklere kurur. g) Bu iki belirlenim yalnızca iki kılgısal belirlenime karşıt olmakla kalmaz, ama kuramsal yaklaşımın da kendi içersinde çelişkili olduğunu buluruz, çünkü dolaysızca amaçladığının tam karşıtını ortaya çıkarıyor görünür. Çünkü edimsel olarak varolan Doğayı bilmek isteriz, olmayan birşeyi değil; ama onu gerçeklikte olduğu gibi bırakmak için ve almak için, onu algılamak için, onu ondan bütünüyle ayrı birşey yaparız. Şeyleri düşünmekle, onları birer evrensel yaparız; ama şeyler tekildirler, ve ‘genelde Aslan’ varolmaz. Onları öznel birşey yaparız, bizim tarafımızdan üretilen, bize ait, ve dahası insanlar olarak bize özgü birşey yaparız; çünkü doğal şeyler düşünmezler, ve tasarımlar ya da düşünceler değildirler. Ama, yukarıda kendini ilkin sunan ikinci [kuramsal] belirlenime göre, yer alan şey tam olarak bu evrilmedir; giderek öyle görünebilir ki, başladığımız şey bizim için daha başından olanaksız kılınmıştır. Kuramsal yaklaşım isteğin durdurulması ile başlar, çıkarsızdır, şeyleri kalıcılıkları içinde sürmeye bırakır; bu konumla hemen iki şeyi, Özne ve Nesneyi, ve her ikisinin ayrılığını, bir bu-yan ve bir öte-yanı saptamış oluruz. Ama niyetimiz dahaçok Doğayı anlamak, kavramak, onu bizim kendimizin olan birşey yapmaktır, öyle ki yabancı birşey, öte-yandaki birşey olmasın. Böylece güçlük burada ortaya çıkar: özneler olarak bizler nesnelerle nasıl buluşacağız? Eğer kendimize bu uçurumun üzerinden sıçrayarak açıkça ayartılma iznini verirsek, ve böylece bu Doğayı düşünürsek, o zaman bizden başka birşey olan Doğayı olduğundan başka birşeye çevirmiş oluruz. Her iki kuramsal yaklaşım ayrıca dolaysızca birbirine karşıttır: şeyleri evrensellere çevirir ya da kendimizin yaparız, ve gene de doğal şeyler olarak kendileri için özgür olmaları gerekir. Bu öyleyse bilginin doğası açısından ilgilendiğimiz noktadır, ve felsefenin ilgisi buna yöneliktir.

Ama Doğa Felsefesi varoluşunu tanıtlamak zorunda olma gibi uygunsuz bir durumdadır; ve onu aklayabilmek için, onu geride tanıdık birşey ile ilişkilendirmemiz gerekir. Öznel ve nesnel arasındaki çelişkinin çözümü açısından bir yandan bilimden ve öte yandan dinden tanıdığımız kendine özgü bir çözüm şeklinden söz edebiliriz ki, dinde geçmişte kalan birşey olmasına karşın bütün güçlüğü çok kısa yoldan bir yana atar. Bu iki belirlenimin birleşmesi ilk suçsuzluk durumu denilen şeydir ki, Tinin Doğa ile özdeş olduğunu ve tinsel gözün dolaysızca Doğanın özeğinde durduğunu anlatır; buna karşı, bilincin bölünmesinin duruş noktası ise insanın bengi, tanrısal birlikten düşüşüdür. Bu birlik bir ilk Sezgi olarak, bir Us olarak düşünülür ki, aynı zamanda bir düşlemdir, e.d. duyusal şekiller oluşturur ve tam böylelikle duyusal şekilleri ussallaştırır. Bu sezgisel Us tanrısal Ustur; çünkü Tanrı, söylemeye hakkımızın olduğu gibi, öyle bir varlıktır ki, onda Tin ve Doğa birlik içindedir, ve onda anlak aynı zamanda varlık ve şekil de taşır. Doğa Felsefesinin ayrıksı yanları zeminlerini bir ölçüde öyle bir tasarımda bulurlar ki, buna göre bugünlerde bireyler kendilerini artık bu cennet durumunda bulmasalar da, kayrılanlar vardır ve Tanrı bunlara gerçek bilgi ve bilimi uykularında iletir; ya da öyle bir düşüncede bulurlar ki, ona göre insan, kayrılan biri olmaksızın da, en azından ona inanç yoluyla öyle bir duruma erişebilir ki, orada Doğanın içi kendini onun için kendiliğinden açığa serecektir, yeter ki yalnızca kendine imgelerle oynama iznini versin, e.d. gerçeği peygamberce bildirmek için düşlemlerini başı boş salsın. Kaynağı konusunda daha öte hiçbirşey söylenemeyecek bu düşlemsellik genel olarak bilimsel yetinin tamamlanması olarak görülmüştür; ve belki de buna eklenebilir ki, böyle bir eksiksiz bilgi durumu şimdiki dünya tarihini öncelemiş, ve insanın bu birlikten düşüşünden sonra bizim için mitlerde, geleneklerde ya da başka kalıntı biçimlerinde geriye o tinsel ışık durumunun artıkları ve uzak yankıları kalmış, ve buna göre insan soyunun dinde daha ileri eğitimi onlara bağlanmış ve tüm bilimsel bilgi onlardan doğmuştur. Eğer gerçekliği bilmek bilinç için böylesine güçleştirilmeseydi, ama yalnızca üç ayaklı iskemleye oturup kehanetler bildirmek gerekseydi, o zaman hiç kuşkusuz kişi düşüncenin emeğinden bağışlanmış olurdu.

Böyle tasarımın bozukluğunun nerede yattığını kısaca bildirebilmek için, ilk olarak hiç kuşkusuz orada ilk bakışta büyük bir etki yaratan yüksek birşey olduğu kabul edilmelidir. Oysa anlağın ve sezginin, tinin kendi-içinde-varlığının ve dışsallık ile ilişkisinin bu birliği başlangıç değil ama hedef, dolaysız değil ama üretilmiş bir birlik olmalıdır. Düşünce ve sezginin doğal bir birliği çocuğun, hayvanınkidir ki, buna en çoğundan duygu denebilir, ama tinsellik değil. Ama insan iyi ve kötü bilgi ağacından yemiş ve düşüncenin emek ve etkinliği içinden geçmiş olmalıdır, öyle ki kendi ve Doğa arasındaki bu ayrılığın üstesinden gelerek ne ise o olabilsin. O dolaysız birlik böylece yalnızca soyut, kendinde-varolan gerçekliktir, edimsel gerçeklik değil; çünkü yalnızca içerik değil, ama biçim de gerçeklik olmalıdır. Bu bölünmenin çözümü öyle bir şekil taşımalıdır ki, kazandığı biçim bilen İdea olmalı, ve çözümün kıpıları bilincin kendisinde araştırılmalıdır. Bunun kendini soyutlamaya ve boşluğa bırakmayla, bilmenin yokluğuna sığınmayla hiçbir ilgisi yoktur; tersine, çelişkiyi ortaya çıkaran sayıltıları sıradan bilincin kendisi yoluyla çürütmemiz gerektiği için, bilinç kendini saklamalıdır.

Felsefi İdealizm: Şeylerin Gerçekliği Duyusal Tekillikler Olarak, Salt Görüngüler Olarak Belirlenmeleridir [‘Gerçeklikleri’ Geçicidir=Sonludur=İdealdirler=Varlıkları Düşüncededir; Kalıcı=Sonsuz Olan Öğe Kavramsaldır (İdea)].
Kantçı Metafiziği Hayvanlar Nasıl Çürütürler?
Şeylerin Evrenselleri Yalnızca Bize Ait Öznellikler Değildir: Evrenseller/Platonik İdealar Nesneldir..

Kuramsal bilincin tek-yanlı sayıltısından, e.d. doğal şeylerin kalıcı ve içlerine girilemez şeyler olarak karşımıza çıktıkları görüşünden doğan güçlük kılgısal yaklaşım tarafından doğrudan doğruya çürütülür, çünkü bunda tekil şeylerin kendilerinde birer hiç oldukları yolundaki saltık idealistik inanç yatar. İsteğin şeylerle ilişkisi açısından kusuru onlara karşı realistik olması değil, tersine çok fazla idealistik olmasıdır. Felsefi ya da gerçek İdealizm şeylerin gerçekliğinin onların şeyler olarak dolaysızca tekil, e.d. duyusal olmaları, yalnızca görünüş, yalnızca görüngüler olmaları belirleniminden başka hiçbirşeyden oluşmaz. Zamanımızda yürürlükte olan ve şeylerin bize karşı saltık olarak kapalı oldukları için bilinemeyeceklerini ileri süren bir metafizik üzerine denebilir ki, hayvanlar bile bu metafizikçiler denli budala değildirler; çünkü şeylerin üzerine giderler, onları yakalar, kapar, ve tüketirler. Aynı belirlenim kuramsal yaklaşımın yukarıda sözü edilen ikinci yanında, doğal şeyleri düşünmemiz olgusunda da imlenir. Anlak kendini şeylerle özgürce tanıştırır, ama duyusal varoluşlarında değil, tersine, onları düşünerek, kendinde içeriklerini ortaya koyarak; ve kendi için salt olumsuzluk olan kılgısal idealliğe deyim yerindeyse biçim ya da evrensellik katarak tekilliğin olumsuz yanına olumlu bir belirlenim verir. Şeylerin bu evrenselliği bize ait öznel birşey değildir; tersine, geçici fenomene karşıt olarak numendir, şeylerin gerçek, nesnel, edimsel yanlarıdır — tıpkı uzaklarda herhangi bir yerde değil ama tersine tözsel cinsler olarak tekil şeylerin kendilerinde varolan Platonik İdealar gibi. İlkin Proteus’a karşı zorbalık yapmadıkça, e.d. kendini duyusal görüngüye karşı çevirmedikçe, insan gerçeklikten söz etmeye zorlanamaz. İsis’in* tülündeki ‘‘Ben olmuş olan, olan, ve olacak olanım, ve tülümü hiçbir ölümlü kaldırmamıştır’’ biçimindeki yazı düşüncenin önünde erir. ‘‘Doğa,’’ diyordu Hamann haklı olarak, ‘‘bir İbrani sözcüğüdür ki, yalnızca sessizlerle yazılır ve noktayı anlak koymalıdır.’’*

*[Eski bir Mısır bereket tanrıçası. Osiris’in karısı ve kızkardeşi.]
*[Brief an Kant (Beilage), Aralık sonu, 1759].


Görgül Doğa İrdelemesi Evrensellerin Öznel Mi Yoksa Nesnel Mi Oldukları Konusunda Yalpalar [Gene De ‘Görgücülük’ Bu Konuda Yalpalamaz: Evrenseller Özneldir, Ve Tüm Doğa Öznel Bir Yapıntıdır: esse est percipii (Berkeley, Hume, Heisenberg)]
Evrenseller (Yasa, Kuvvet, Özdek) Nesneldir: Yasa Edimseldir, Kuvvetler İçkindir, Özdek Şeyin Kendisinin Gerçek Doğasıdır.

Şimdi görgül Doğa irdelemesi bu evrensellik kategorisini Doğa Felsefesi ile ortaklaşa taşısa da, gene de zaman zaman bu evrenselin öznel mi yoksa nesnel mi olduğu konusunda yalpalar, ve sık sık bu sınıfların ve düzenlerin yalnızca bilgilenme uğruna yapıldığının söylendiği duyulabilir. Bu yalpalama ayırmaçların aranışında daha da belirginleşir ve onların şeylerin özsel, nesnel belirlenimleri oldukları değil, ama yalnızca bize şeyleri ayırdetmedeki uygunlukları açısından hizmet ettikleri sanılır. Eğer bundan daha ötesi söz konusu olmasaydı, o zaman örneğin insanın ayırmacı olarak kulak memelerini gösterebilirdik, çünkü bunlar başka hiçbir hayvanda bulunmazlar; ama hemen böyle bir belirlenimin insanda özsel olanı bilmek için yeterli olmadığı duyumsanır.

*[Hegel’e yönelik görgücü/özdekçi eleştiri ona ‘Bilinç özdeksel dünyayı yaratır’ gibi bir ‘‘görüş’’ yükler. Bu komik görüş aslında görgücülüğün Berkeley, Hume gibi yazarlar tarafından açıkça bildirilen ve görgücülüğün duyusal ilkesi ile bütünüyle tutarlı olan vargısıdır. Etnik bir Hume/Berkeley izleyicisi olan Russell salt doğal bilincin bilgisizliği üzerine oynayarak bunu Hegel’e yükler. Engels’in Hegel’e ve İdealizme yönelttiği tam olarak aynı yalancı suçlama, ‘Bilinç dünyayı yaratır’ anlatımı ise özdekçi bakış açısının felsefeden nasıl dünyalar denli, nasıl evrenler denli uzak olduğunu gösterir. ‘Özdekçiliğin’ sözde kuramsal kökenlerini Hegel’in dizgesinde bulduğunu söylemesi boş bir önesürümdür. Bir ideoloji ***anlamadığı*** bir felsefeyi temel aldığını bile ileri sürebilir! İdealizmi anlama konusunda özdekçilik denli başarısız bir başka bilinç biçimi daha yoktur: İlkesi özdek olan, herşeyi özdeksele indirgeyen bir mantık için İdea ancak yok olabilir. — A.Y.]

Ama evrenseli yasa, kuvvet, özdek olarak belirlersek, o zaman o yalnızca dışsal bir biçim ve öznel bir eklenti olarak görülemez; tersine, yasalara nesnel edimsellik yüklenir, kuvvetler içkindir, özdek şeyin kendisinin gerçek doğasıdır. Benzer şey cinsler durumunda da kabul edilebilir, ve örneğin bunların yalnızca benzer şeylerin bir toparlanması, bizim tarafımızdan yapılan bir soyutlama olmadığı, yalnızca ortak özellikler taşımakla kalmadıkları, ama bir de nesnelerin kendilerinin en iç özleri oldukları, düzenlerin yalnızca bize genel bir görüş sağlamakla kalmadıkları, ama doğanın kendisi için bir basamaklar dizisi oluşturdukları söylenebilir. Ayırmaçların da benzer olarak cinsin evrensel, tözsel yanı olmaları gerekir. Fiziğin kendisi bu evrenselliklere kendi utkusu olarak bakar; giderek ne yazık ki bu genellemelerde çok ileri gittiği bile söylenebilir. Zamanımızın felsefesine ‘özdeşlik felsefesi’ denir; bu ad belirlilikleri yalnızca gözardı eden bu fiziğe çok daha büyük bir hakla yüklenebilir, çünkü bugünkü elektro-kimyada mıknatıslığı, elektriği ve kimyasallığı baştan sona bir olarak görür. Fiziğin eksikliği özdeşliğe çok fazla gömülmüş olmasıdır; çünkü özdeşlik anlağın temel kategorisidir.

Fizik Felsefenin Eline Çalışmak Zorundadır
Fiziğin Görgül Yöntemi Kavramı Doyurmadığı İçin Daha İleri Gitmek Zorunludur
Tüm Bilimsel Devrimler Kategori Değişimlerini Anlatırlar
Fiziğin Evrensellerinin Sorunu

Doğa Felsefesi ona Fiziğin deneyimden ya da görgülenimden hazırladığı gereci fizikçilerin onu ulaştırdıkları noktada alır, ve onu yeniden dönüştürür, ama bunu yaparken deneyimi en son doğrulama zemini olarak almaksızın yapar; Fizik böylece felsefenin eline çalışmak zorundadır, öyle ki felsefe anlak evrenselinin kendi içinde zorunlu bir bütün olarak Kavramdan nasıl çıktığını göstererek ona iletilen bu evrenseli Kavrama çevirebilsin. Felsefi açımlama yolu başına buyruk bir iş, uzun bir süre ayaklar üzerinde yürüdükten sonra bir kez de değişiklik olsun diye kafa üzerinde yürümek için, ya da bir kez de her günkü yüzümüzü boyaya bulanmış olarak görmek için bir girişim değildir; tersine, Fiziğin yöntemi Kavramı doyurmadığı içindir ki daha ileri gitmemiz gerekir.

Doğa Felsefesinin kendisini Fizikten ayırdetmesini sağlayan şey, daha yakından bakıldığında, her ikisinin de yararlandıkları metafizik türüdür; çünkü metafizik evrensel düşünce belirlenimlerinin eriminden, bir bakıma içine tüm gerecin bırakıldığı ve ilk kez böylelikle anlaşılır kılındığı elmas bir ağdan başka birşey demek değildir. Her eğitimli bilincin kendi metafiziği, içgüdüsel bir düşünme yolu vardır ki, içimizdeki saltık güçtür ve üzerinde ancak onun kendisini bilgimizin nesnesi yaptığımız zaman egemen oluruz. Genelde Felsefenin, böyle olarak, sıradan bilincinkilerden başka kategorileri vardır; tüm eğitim/ekin [Bildung] kendini Kategorilerin ayrımına indirger. Tüm devrimler, dünya tarihinde olanlardan daha az olmamak üzere bilimlerde olanlar da, yalnızca Tinin kendi kendisini kazanabilme uğruna kendisini anlamak ve kavramak için Kategorilerini değiştirmesinden, kendisini daha gerçek, daha derin, ve daha içten ve kendi ile daha tam bir birlik içinde kavramasından doğarlar. Şimdi fiziksel düşünce-belirlenimlerinin yetersizlikleri birbirlerine sıkı sıkıya bağlı iki noktaya dayandırılabilir. a) Fiziğin evrenseli soyut ya da salt biçimseldir; belirlenimini kendisinde taşımaz ya da tikelliğe geçmez. b) Belirli içerik tam aynı nedenle evrenselin dışındadır, böylelikle dağılır, parçalanır, tekilleşir, yalıtılır, kendi içinde zorunlu bağlantıdan yoksundur, ve tam bu nedenle salt sonludur. Örneğin bir çiçeği aldığımızda, anlak dikkatini tekil niteliklerine yöneltir; kimya onu ayrıştırır ve çözümler. Böylece renk, yaprakların şekilleri, limon asidi, ethersel yağ, karbon ve hidrojeni birbirlerinden ayırdederiz; ve sonra çiçeğin tüm bu parçalardan oluştuğunu söyleriz. Goethe’nin dediği gibi,

Doğanın laboratuarı denir Kimyaya,
Kendi kendisini küçümser ve bilmez niye.
Parçaları tutar elinde,
Ama ne yazık, yalnızca eksiktir tinsel bağ.*

*[Faust, I. Bölüm, Çalışma Odası, V. 1940-41 ve 1938-39.]

Tin bu yolda anlağın derin düşünce düzleminde durup kalamaz; ve ötesine gitmenin iki yolu vardır. a) Saf Tin, eğer Doğayı diri bir bakış açısıyla gözlerse — ki bunun Goethe’de sık sık anlamlı bir yolda geçerli kılındığını buluruz —, yaşamı ve ondaki evrensel bağlantıyı duyumsar; evreni örgensel bir bütün ve ussal bir bütünlük olarak sezinler, tıpkı dirimli tekil şeylerde içten bir birliği duyumsaması gibi; ama çiçeğin tüm bileşenlerini biraraya getirsek bile, gene de ortaya bir çiçek çıkmaz. Böylece Doğa Felsefesinde insanlar geriye sezgiye yönelmişler ve onu derin düşüncenin üzerine koymuşlardır; ama bu bir sapınçtır, çünkü sezgiden çıkarak felsefe yapılmaz. b) Sezgi de düşünceye konu edilmeli, o parçalar düşünce yoluyla yalın evrenselliğe geri getirilmelidir; bu düşünsel birlik Kavramdır ki, belirli ayrımı, ama kendi içinde devinen bir birlik olarak kapsar. Felsefi evrensellik için belirlenimler ilgisiz değildir; o kendi kendisini dolduran evrenselliktir ki, elmas özdeşliği içinde aynı zamanda ayrımı kendi içinde kapsar.

Gerçek sonsuz kendi kendisinin ve sonlunun birliğidir; ve bu şimdi Felsefenin ve dolayısıyla Doğa Felsefesinin de kategorisidir. Cinsler ve kuvvetler Doğanın içi iseler, ve bu evrensele karşı dış ve tekil yan yiten yan ise, o zaman bir üçüncü basamak olarak için içi istenir ki, daha önce söylenenlere göre, evrenselin ve tikelin birliği olacaktır.

Yaratılmış hiçbir tin [derler]
Giremez Doğanın içersine,
Ne mutlu yalnızca
Dış kabuğunu gösterirse
!
İşitirim altmış yıldır biteviye,
Ve ilenirim buna, ama gizlice
;
Yinelerim binlerce kez kendime
:
Verir herşeyi bol bol ve seve seve
;
Doğanın ne çekirdeği var ne kabuğu,
Ama hem biridir hem de öteki
.*

*[Goethe, Zur Morphologie, I Bd. 3. Heft. Stuttgart ve Tübingen 1820, s. 304.]

 

— Doğa Kendinde Ustur

Bu iç yanın kavranmasıyla kuramsal ve kılgısal yaklaşımların tek-yanlılıkları ortadan kalkar ve aynı zamanda her iki belirlenime de hakkı verilir. Birincisi belirlilik olmaksızın bir evrensellik, ikincisi evrensel olmaksızın bir tekillik kapsar; kavrayan bilgi orta terimdir ki onda evrensellik nesnelerin tekilliğine karşı bir bu-yan olarak bende kalmaz, tersine şeylere karşı olumsuz davrandığı ve onları kendine benzeştirdiği için, o denli de onlarda tekilliği bulur, şeyleri kendi başlarına ve kendi kendilerini belirlemek için özgür bırakır. Kavrayan bilgi böylece kuramsal ve kılgısal yaklaşımların birliğidir: tekilliğin olumsuzlanması olumsuzlamanın olumsuzlanması olarak olumlu evrenselliktir ki, belirlenimlere kalıcılık verir; çünkü gerçek tekillik aynı zamanda kendi içinde evrenselliktir.

Bu duruş noktasına yöneltilebilecek karşıçıkışlara gelince, sorulabilecek en yakın soru şudur: Evrensel kendini nasıl belirler? Sonsuz nasıl sonluluğa geçer? Soru daha somut bir şekilde şöyledir: Tanrı dünyayı nasıl yaratır? Tanrı hiç kuşkusuz bir özne olarak, dünyadan uzak kendi için bir edimsellik olarak tasarımlanır; ama böyle soyut bir sonsuzluğun, tikelin dışında olan böyle bir evrenselliğin kendisi yalnızca tek bir yandır ki, böylelikle kendisi tikel birşey, sonlu birşey olur. Ortaya koyduğu belirlenimi ortadan kaldırmak, ve böylece istediğinin tam tersini yapmak doğrudan doğruya anlağın bilinçsizliğidir; tikelin evrenselden ayrı olması gerekir; ama böylelikle tikel doğrudan doğruya evrenselde koyulur ve böylelikle ortada yalnızca evrenselin ve tikelin birliği bulunur. Tanrı kendini Doğa olarak ve Tin olarak iki yolda bildirir; Tanrının olan her iki şekil de Tanrının tapınaklarıdır ki onları O doldurur ve onlarda O bulunur. Tanrı bir soyutlama olarak değil ama ancak kendi başkasını, dünyayı ortaya koyan dirimli süreç olarak gerçek Tanrıdır, ve bu dünya, tanrısal biçim içinde alındığında, Onun Oğludur; ve ilkin Kendi başkası ile birliğinde, Tinde, Tanrı Öznedir. Buna göre Doğa Felsefesinin belirlenimi ve ereği Tinin kendi asıl özünü, e.d. Kavramı Doğada bulması, onda kendi karşı-imgesini bulmasıdır. Böylece Doğa incelemesi Tinin Doğadaki kurtuluşudur; çünkü Tin bir Başkası ile değil ama Kendisi ile ilişkili olduğu sürece onda bulunur. Bu o denli de Doğanın kurtuluşudur; Doğa kendinde Ustur, ama Us, Us olarak, ilkin Tin yoluyla Doğadan varoluşa yükselir. Tin Adem’in Havva’ya bakarken taşıdığı pekinliği taşır: ‘‘Bu benim etimin etidir; bu benim kemiğimin kemiğidir.’’ Böylece Doğa Tinin evlendiği gelindir. Ama bu pekinlik o denli de gerçeklik midir? Doğanın İçi evrenselden başka birşey olmadığı için, düşünürken Doğanın bu İçinde kendi kendimizdeyizdir. Eğer öznel anlamda gerçeklik tasarımın nesne ile bağdaşması ise, nesnel anlamda gerçeklik nesnenin, şeyin kendi kendisi ile bağdaşmasıdır, olgusallığının Kavramına uygun düşmesidir. Ben benim kendi özümde Kavramdır, benim kendimle özdeş olandır, herşeyin içersine yayılandır ki, tikel ayrımlar üzerinde egemenliğini sürdürdüğü için, kendi içine geri dönen evrenseldir. Bu Kavram doğrudan doğruya gerçek İdeadır, evrenin tanrısal İdeasıdır, yalnızca o Edimseldir. Böylece yalnızca Tanrı gerçekliktir, ölüm olmaksızın dirimli olandır ki, Platon’a göre, bedeni ve ruhu tek bir birlik içinde Doğa olmuştur. Burada ilk soru şudur: Tanrı niçin kendini Doğayı yaratmaya belirlemiştir?

 

Doğa Kavramı

§ 247

Doğa: Başkalığı/Dışsallığı İçindeki İdea; İdea Ve Doğa İlgisiz Voroluşlar Değildirler

Doğa kendini başkalık biçimindeki İdea olarak göstermiştir. Böylece İdea kendi kendisinin olumsuzu ya da kendine dışsal olarak varolduğu için, Doğa bu İdeaya (ve onun öznel varoluşuna, Tine) karşı yalnızca göreli olarak dışsal değildir, ama dışsallık İdeanın Doğa olarak varolma belirlenimini oluşturur.

Ek. Eğer Tanrı baştan sona yeterli ise ve hiçbir gereksinim içinde değilse, nasıl olur da ona hiç benzemeyen birşeye açınır? Tanrısal İdea tam olarak kendini ortaya sermek, bu Başkasını kendi içinden ortaya koymak ve onu yine kendi içine geri almaktır, öyle ki Öznellik ve Tin olabilsin. Doğa Felsefesinin kendisi bu geri dönüş yoluna aittir; çünkü Doğa ve Tinin bölünmesini ortadan kaldıran ve Tine Doğada kendi özünün bilgisini sağlayan odur. Bu şimdi Doğanın bütündeki yeridir; belirliliği İdeanın kendi kendisini belirlemesi, e.d. ayrımı, bir başkasını kendi içinde ama öyle bir yolda ortaya koymasıdır ki, bölünmezliği içinde sonsuz iyiliktir, başkalığa bütün doluluğunu iletir ve paylaştırır. Tanrı öyleyse kendini belirlemesinde kendine özdeş kalır; bu kıpılardan her birinin kendisi bütün İdeadır ve tanrısal bütünlük olarak koyulmalıdır. Ayrı kıpılar üç biçim altında kavranabilir: Evrensel, Tikel ve Tekil. İlkin değişik kıpılar İdeanın bengi birliği içinde saklı kalırlar; bu logoz/ logostur ki, Filon tarafından Tanrının bengi Oğlu olarak tasarlanmıştır. Bu uç terim için ‘başkası’ Tekilliktir, sonlu Tinin biçimidir. Kendi içine geri dönüş olarak Tekillik hiç kuşkusuz Tindir, ama tüm başkalarının dışlanması ile başkalık olarak sonlu ya da insansal Tindir; çünkü insandan başka sonlu tinler bizi ilgilendirmez. Tekil ya da bireysel insan aynı zamanda tanrısal Varlık ile birlik içinde alınırsa, o zaman bu Hıristiyan dininin nesnesidir; ve bu ondan bulunulabilecek en muazzam istemdir. Bizi burada ilgilendiren üçüncü biçim, Tikellikteki İdea, iki ucun arasında yatan Doğadır. Bu biçim anlak için en katlanılabilir olanıdır: Tin kendi için varolan çelişki olarak koyulur, çünkü sonsuz, özgür İdea ve yine Tekillik biçimindeki İdea nesnel çelişki içindedirler; Doğada çelişki salt kendinde ya da bizim içindir, çünkü başkalık İdeada dingin bir biçim olarak görünür. İsa’da çelişki Yaşam, Tutku ve Yeniden Diriliş olarak koyulur ve ortadan kaldırılır; Doğa Tanrının Oğludur, ama Oğul olarak değil, tersine başkalıkta kalıcılık olarak — tek bir kıpı için sevginin dışında kavranmış olarak tanrısal İdea. Doğa kendine yabancılaşmış Tindir ki, onda Tin kendi kendisini dizginleyemeyen ve tutamayan bir Bakhüs Tanrısı olarak yalnızca salıverilmiştir; Doğada Kavramın birliği kendini gizler.

Doğanın düşünceye dayalı bir irdelemesi Doğanın nasıl bu kendi kendisinde Tin oluş, kendi başkalığını ortadan kaldırış süreci olduğunu, nasıl Doğanın her düzleminin kendisinde İdeanın bulunduğunu irdelemelidir; İdeadan yabancılaşmış olarak, Doğa yalnızca anlağın cesedidir. Ama Doğa salt kendinde İdeadır, ve buna göre Schelling tarafından taşlaşmış anlık olarak, giderek başkaları tarafından donmuş anlık olarak da adlandırılmıştır; oysa Tanrı taşlaşmış ve ölü kalmaz, tersine taşlar haykırır ve kendilerini Tine yükseltirler. Tanrı öznelliktir, etkinliktir, sonsuz arı etkinliktir [Aktuosität] ki, onda başkalık yalnızca kıpısaldır ve kendinde İdeanın birliğinde kalır, çünkü kendisi İdeanın bu bütünlüğüdür. Doğa başkalık biçiminde İdea olduğu için, Kavramına göre alınan İdea onda kendinde ve kendi için olduğu gibi bulunmaz, üstelik Doğanın İdeanın kendini belirtiş ve zorunlu olarak bulunuş kiplerinden biri olmasına karşın. Ama İdeanın bu kipinin Doğa olması olgusu tartışılacak ve tanıtlanacak ikinci noktadır; bu amaçla bir karşılaştırma yaparak tanımımızın sıradan tasarımla bağdaşıp bağdaşmadığını görmemiz gerekir ve bu konuyu aşağıda ele alacağız. Bunun dışında, felsefenin sıradan tasarımla kaygılanması gerekmez, ne de her bakımdan böyle tasarımların isteklerine yanıt vermesi gerekir, çünkü tasarımlama keyfidir; ama gene de, bütününde alındığında, ikisinin anlaşması gerekir.

Zaman, Özdek, Ve Sonsuzluk

Doğanın bu temel belirlenimi durumunda, onun Evrenin Bengiliğine ilişkin soru şeklinde ele alınan metafiziksel yanla ilişkisine dikkati çekmek gerekir. Öyle görünebilir ki, burada metafiziği bir yana bırakabiliriz; ama gene de burası onu ele almanın yeridir ve bunda hiçbir duraksama göstermemeliyiz, çünkü dallanıp budaklanacak bir konu değildir ve kolayca bir çözüme bağlanır. Doğanın ayrımlarının düşünceki özsel belirliliği olarak görüldüğünde, Doğanın metafiziği Doğanın başkalığı içindeki İdea olduğunu anlatır ve burada imlenen şey Doğanın özsel olarak düşünsel birşey [ein Ideelles] olduğu, ya da belirliliğini yalnızca göreli olarak, yalnızca bir ilk ile bağıntı içinde taşıdığıdır.* Evrenin Bengiliğine ilişkin soru (ki bunda Evren Doğa ile karıştırılır, çünkü tinsel ve doğal şeylerin bir toplamıdır) ilk olarak bir zaman-tasarımının, bir bengilik denilen şeyin, sonsuz uzunluktaki bir zamanın anlamını taşır, öyle ki Evrenin zamanda bir başlangıcı yoktur; ikinci olarak, soru Doğanın yaratılmamış, bengi birşey olduğunu, Tanrı karşısında kendi başına bağımsız olarak tasarımlandığını imler. İkinci anlamla ilgili olarak, bu Doğanın kendi başkalığı içindeki İdea olma belirliliği tarafından uzaklaştırılıp bütünüyle bir yana atılır. İlk anlama gelince, Evrenin saltıklığı anlamının giderilmesinden sonra, ortada yalnızca zaman-tasarımı ile ilişki içinde bengilik kalır.

*[Bütünden yalıtılan herşey bir kıpıdır (ein Ideelles), edimsel olarak varolmayan, ortadan kaldırılmış, düşünsel birşeydir; kendinde değil, gerçeklikte değil, ama başkası ile, bütün ile ilişkisi yoluyla vardır. Yalnızca şu ya da bu tekil şey, yalnızca şu ya da bu önemsiz şey değil, ama bütün bir Doğa bu yanıyla bütün İdeanın salt bir kıpısıdır: Sonludur, ve sonluluğu dolaylı olmasıdır. Bu soyutlamaları kavramayan teist ya da ateist bilinç yalın dolaylılığı doğaüstü Yaratılış olarak algılar. Bu ‘düşünsellik’ yalnızca bir görüngü olarak Doğa için böyle değildir: tersine, Doğa Kavramının ve Olgusunun kendisi Tin de varolmaksızın usdışıdır. ‘Ideel’ anlatımı metinde sık sık düşünsel/ideel olarak vurgulandı. Miller çevirilerinde sözcüğü ‘ideal’ olarak karşılar, ve anlatımın Platonik İdea ile karıştırılması gibi bir endişe duymaz. Gene de, Hegel’in kendisi Büyük Mantık’ta ‘ideal’ sözcüğünün iki anlamı arasındaki ayrımı açıklama gereğini duyar (‘‘Das Dasein’’ üzerine Bölümün en sonunda, Anmerkung 2 (Der Idealismus)). — A.Y.]


Bengilik Önce Ve Sonra Olmaksızın Şimdidir
— Evren Bengilik İçinde Yaratılıştır (Evrenin Sakınımı)

Bu konuda şunlar belirtilecektir: a) Bengilik Zamandan önce ya da sonra değildir; Evrenin yaratılışından önce değildir, ne de yokoluşundan sonradır; tersine, Bengilik saltık bulunuştur, önce ve sonra olmaksızın Şimdidir.Evren yaratılır, şimdi yaratılmaktadır, ve bengilikten bu yana yaratılmıştır; bu kendini Evrenin sakınımı biçiminde sunar. Yaratma saltık İdeanın etkinliğidir; Doğa İdeası, genel olarak İdea gibi, bengidir. b) Şimdi Evrenin, Doğanın sonluluğu içinde zamanda bir başlangıcının olup olmadığı sorusuna gelince, Evren ya da Doğa genel olarak, e.d. evrensel birşey olarak tasarımlanır; ve gerçek evrensel ise İdeadır ki, daha önce bengi olduğu belirtilmişti. Ama sonlu olan zamansal olandır, bir öncesi ve bir sonrası vardır; ve önümüze sonlu olanı alırsak, zamandayızdır. Bir başlangıcı vardır, ama bu saltık değildir; zamanı onunla birlikte başlar, ve zaman yalnızca sonlunun zamanıdır. Felsefe zaman olmaksızın Kavrayıştır — ayrıca zamanın kendisinin ve bengi belirlenimlerine göre genel olarak tüm şeylerin. Eğer zamanın saltık başlangıcı uzaklaştırılırsa, ortaya karşıt bir sonsuz zaman tasarımı çıkar; oysa sonsuz zaman, ortadan kaldırılmış zaman olarak değil ama henüz zaman olarak tasarımlandığında, bengilikten de ayrıdır. O bu zaman değil ama bir başka zamandır, ve daha bir başka zamandır, ve her zaman bir başkasıdır (§ 258), eğer düşünce sonluyu bengi olana çözündüremezse. Böylece özdek sonsuza dek bölünebilirdir; e.d. öyle bir doğası vardır ki, Bütün olarak koyulan şey Bir olarak baştan sona kendine dışsaldır, kendi içinde bir Çoktur. Ama özdek gerçekte bölünmüş birşey değildir, öyle ki Atomlardan oluşmuş olsun; tersine, bu bölünebilirlik bir olanaktır, ama yalnızca bir olanak; e.d. bu sonsuza bölünme olumlu, edimsel birşey değil ama yalnızca öznel bir tasarımdır. Benzer olarak, sonsuz zaman salt bir tasarımdır, olumsuzda kalan bir ötelemedir; sonlu olarak sonlunun irdelemesinde kaldığımız sürece, zorunlu bir tasarımdır. Ama evrensele, sonlu-olmayana geçersem, üzerinde tekilliğin ve onun almaşlarının yer aldığı duruş noktasını arkada bırakmış olurum. Sıradan tasarımlama yolunda Evren yalnızca bir sonluluklar toplamıdır; ama bir evrensel olarak, bir bütünlük olarak anlaşıldığında, başlangıca ilişkin soru hemen ortadan yiter. Başlangıcın nereden yapılacağı öyleyse belirsizdir; bir başlangıç yapılacaktır, ama bu salt göreli bir başlangıçtır. Onun ötesine geçeriz, ama sonsuza değil, tersine yalnızca daha öte bir başlangıca, ki hiç kuşkusuz kendisi de koşullu bir başlangıçtır; kısaca, yalnızca göreli olanın doğası anlatılmış, çünkü sonlunun alanında kalmışızdır.

Sonlunun Doğası

Soyut belirlenimler arasında ileri geri gidip gelen ve onları saltık olarak alan bu metafiziktir. Evrenin zamanda başlangıçsız mı olduğu yoksa bir başlangıcının mı olduğu sorusuna yuvarlak, olumlu bir yanıt verilemez. Yuvarlak bir yanıtın ya biri ya da ötekidir demesi gerekir. Ama yuvarlak yanıt dahaçok sorunun, bu ‘Ya — Ya da’nın hiçbir işe yaramadığıdır. Eğer sonludan söz ediyor olsaydık, o zaman önümüzde bir başlama durumu ve bir de başlamama durumu olurdu; bu karşıt belirlenimler çözümsüz ve uzlaşmasız çatışmalarında sonlunun alanına düşerler; ve böylece sonlunun kendisi yokolur, çünkü çelişkidir. Sonlunun onu önceleyen bir başkası vardır; sonlu bağlantının izlenmesinde bu ‘öncekiler’ araştırılmalıdır, örneğin yeryüzünün ya da insanın tarihinde olduğu gibi. Burada hiçbir sona ulaşılmaz, üstelik her sonlu ile bir sona ulaşsak bile; sonlunun çokluğu üzerinde zamanın gücü işler. Sonlunun bir başlangıcı vardır, ama bu başlangıç ilk değildir; sonlu bağımsızdır, ama bu dolaysızlık o denli de sınırlıdır. Sıradan tasarım bir öncesi ya da bir sonrası olan bu belirli sonluyu bırakıp genel olarak zamanın boş tasarımına ya da genel olarak evrene geçtiği zaman, boş imgelerde, e.d. salt soyut düşüncelerde dolanıp durur.

§ 248

Doğallık ve Tinsellik

Bu dışsallıkta Kavram belirlenimleri birbirlerine karşı ilgisiz bir kalıcılık ve tekilleşme görünüşü taşırlar; Kavram bu nedenle içsel birşey olarak bulunur. Buna göre Doğa dışvarlığında özgürlük değil, ama zorunluk ve olumsallık gösterir.

Varlıkta Değer: ‘Yükseklik’ Ölçütü Olarak Kavramsal Hiyerarşi
— Doğal Olanın Yüceltilmesi Anlamsızdır

Doğa bu yüzden onu Doğa yapan belirli varoluşuna göre tanrılaştırılmayacaktır; ne de güneş, ay, hayvanlar, bitkiler vb. Tanrının insansal edimlerden ve olaylardan daha yüksek işleri olarak görülecek ve ortaya sürülecektir. — Doğa kendinde, İdeada tanrısaldır, ama varolduğu biçimiyle varlığı Kavramı ile bağdaşmaz; Doğa, tersine, çözülmemiş çelişkidir. Özgünlüğü koyulmuşluktur, olumsuz olandır, tıpkı eskilerin genel olarak özdeği non-ens olarak anlamış olmaları gibi. Böylece Doğadan İdeanın kendi kendisinden düşüşü olarak da söz edilmiştir, çünkü İdea bu dışsallık şekli olarak kendi ile uyumsuzluk içindedir. — Doğa yalnızca kendisi başlangıçta dışsal ve bu yüzden dolaysız olan bilince, e.d. duyusal bilince dolaysızca varolan bir İlk olarak görünür. — Çünkü Doğa böyle bir dışsallık öğesinde bile olsa İdeanın sunuluşu olduğu için, onda hiç kuşkusuz Tanrının bilgeliğine hayranlık duyulabilir ve duyulması gerekir. Ama Vanini Tanrının varlığını bilmek için bir saman çöpü yeterlidir demiş olsa da, anlığın her tasarımı, imgeleminin en kötü ürünleri, en keyfi heveslerinin oyunu, her sözcük Tanrının varlığı için herhangi bir tekil doğa nesnesinden çok daha yüksek bir bilgi zeminidir. Doğada biçimlerin oyunu yalnızca kısıtlanmamış ve gevşek olumsallığını bulmakla kalmaz, ama her şekil kendi Kavramından yoksundur. Doğanın dışvarlığında ortaya çıkarabileceği en yüksek şey Yaşamdır; ama salt doğal İdea olarak yaşam dışsallığın usdışına [Unvernunft der Äußerlichkeit] terkedilmiş, ve bireysel dirimsellik varoluşunun her kıpısında onun başkası olan bir tekilliğe yakalanmıştır; buna karşı her tinsel anlatımda kendi ile özgür evrensel bağıntı kıpısı kapsanır. — Benzer bir yanlış anlama da genel olarak tinsel/ansal olanın doğanın şeylerinden daha önemsiz görülmesi, ve insansal sanat yapıtlarının gereçlerini dışardan almaları gerektiği için ve dirimli olmadıkları için doğal şeylerin altına koyulmalarıdır. Sanki tinsel biçim daha yüksek bir dirimsellik kapsamazmış gibi ve Tin için doğal biçimden daha değerli değilmiş gibi, ve sanki genel olarak biçim özdekten daha yüksek değilmiş ve törel alanda bile özdek denebilecek herşey bütünüyle ve yalnızca Tine ait değilmiş gibi, sanki Doğa alanında daha yüksek olan, dirimli olan da özdeğini dışardan almıyormuş gibi. — Doğanın varoluşunun tüm olumsallığında bengi yasalara bağlı kalması onun daha öte bir üstünlüğü olarak ileri sürülür; ama bu özbilinç ülkesi için de geçerli değil midir, ve bir Kayranın insansal olayları yönettiği inancında şimdiden kabul edilmez mi — yoksa bu Kayranın belirlenimlerinin insansal olaylar alanında yalnızca olumsal ve usdışı olmaları mı gerekir? Ama eğer tinsel olumsallık ya da özenç giderek kötülüğe dek varırsa, bu bile yıldızların yasalara uygun devimlerinden ya da bitkilerin suçsuzluğundan sonsuz ölçüde yüksek birşeydir; çünkü böylesine yanılgıya düşen şey bile henüz Tindir.

Ek. Özdeğin sonsuza bölünebilirliği onun kendine dışsal birşey olmasından başka bir anlama gelmez. Doğanın ilk bakışta bizi hayrete düşüren ölçülemezliği tam olarak bu aynı dışsallıktır. Çünkü her özdeksel nokta tüm başkalarından eksiksiz olarak bağımsız görünür, böylece Doğada düşüncelerini biraraya getiremeyen bir kavramsızlık egemenliğini sürdürür. Güneş, gezegenler, kuyruklu yıldızlar, temel öğeler, bitkiler, hayvanlar tekil olarak kendi başlarına varolurlar. Güneş dünya karşısında bir başka bireydir ki, gezegenlerle yalnızca yerçekimi yoluyla bağıntılıdır. Birbirine dışsallığın karşıtı olan öznellik ilkin yaşamda kendini gösterir; yürek, karaciğer, göz kendileri için bağımsız bireyler değildirler, ve el bedenden ayrıldığında çürür. Örgensel cisim henüz bir çokludur, bir birbiri-dışındalıktır; ama her bir tekil şey yalnızca öznede kalıcıdır, ve Kavram her bir üyenin gücü olarak varolur. Böylece kavramsızlıkta yalnızca içsel olan Kavram ilkin Yaşamda ruh olarak varoluşa yükselir. Örgenliğin uzaysallığının ruh için hiçbir gerçekliği yoktur, yoksa noktaların çokluğu denli ruhlarımızın olması gerekirdi; çünkü ruh her noktada duyumsar. Birbiri-dışındalık görünüşü tarafından aldatılmaya izin vermemek, ama birbiri-dışındalığın yalnızca bir birlik oluşturduğunu anlamak gerekir; gök cisimleri yalnızca bağımsız olarak görünürler, tek bir alanın bekçileridirler. Ama Doğadaki birlik görünürde bağımsız şeylerin bir bağıntısı olduğu için, Doğa özgür değil ama tersine zorunlu ve olumsaldır. Çünkü zorunluk birbirlerine ilgisiz görünen ayrımların ayrılamazlığıdır; ama birbiri-dışındalık soyutlamasına da hakkı verildiği için, [Doğada] olumsallık vardır, Kavramın iç zorunluğu değil ama dışsal zorunluk. Fizikte kutupsallık üzerine çok şey söylenmiştir; bu Kavram fiziğin metafiziğinde büyük bir ilerlemedir, çünkü kutupsallık düşüncesi, sözcüğün tam anlamıyla, birinin ortaya koyulması ötekinin de koyulmasını getirdiği için bir olan iki ayrı şey arasındaki zorunluk ilişkisinin belirleniminden başka birşey değildir. Bu kutupsallık kendini yalnızca karşıtlığa sınırlar; ama karşıtlık yoluyla ayrıca karşıtlıktan geri dönüş de birlik olarak koyulur, ve bu ise üçüncü terimdir. Kavramın zorunluğunda kutupsallıktan daha çoğu olan şey budur. Başkalık olarak Doğada kare ya da dörtlülük de zorunluğun bütün biçimine aittir, örneğin dört öğede, dört renkte vb., ve beşlik için de aynı şey geçerlidir, örneğin parmaklar, duyular; Tinde zorunluğun temel biçimi üçlülüktür. Kavramın ayrıklığının [Disjunktion] bütünlüğü Doğada bir dörtlü olarak varolur, çünkü birincisi genelde evrensellik iken, ikincinin ya da ayrımın kendisi Doğada bir ikilik olarak görünür, çünkü Doğada ‘başka’ kendi için ‘başka’ olarak varolmalıdır, öyle ki evrensellik ve tikelliğin öznel birliği dördüncüdür ve böylece öteki üçüne karşı tikel bir varoluş taşır; dahası, ‘Monas’ ve ‘Duas’ın, Bir ve İkinin kendileri bütün tikelliği oluştururlar ve buna göre Kavramın bütünlüğü beşliye dek ilerler.

Doğa olumsuzdur, çünkü İdeanın olumsuzudur. Jakob Böhme Tanrıdan doğan ilk şeyin Lusifer* olduğunu söyler; bu ışık-varlık imgelemini kendi üzerine çevirerek kötü olmuştur; bu ayrım ya da başkalık kıpısıdır ki, sıkı sıkıya Oğulun, sevgideki başkalığın karşısında tutulur. Doğunun beğenisinde her ölçüyü aşan böyle tasarımlar zeminlerini ve anlamlarını Doğanın olumsuz doğasında bulurlar. Başkalığın öteki biçimi dolaysızlıktır ki, ayırdedilenin soyut olarak kendi başına kalıcılığından oluşur. Ama bu kalıcılık yalnızca geçicidir, gerçek bir kalıcılık değildir; yalnızca İdea sonsuza dek kalıcıdır, çünkü kendinde-ve-kendi-için-varlıktır, e.d. kendi-içine-geri-dönmüşlüktür. Doğa zamanda prius/öncedir, ama saltık prius İdeadır; bu saltık prius sonuncudur, gerçek başlangıçtır, ya da, Alfa Omegadır. İnsanlar sık sık dolaysız olanı daha üstün sayar, ve dolaylı olanı bağımlı olarak tasarlarlar; oysa Kavram her iki yanı da kapsar: Dolaylılığın ortadan kaldırılması yoluyla dolaylılık ve böylece dolaysızlıktır. Böylece Tanrıya dolaysız bir inançtan söz edilir; ama bu daha düşük varlık kipidir, daha yüksek olanı değil; çünkü kökensel, ilk dinler doğa dinleriydiler. Doğadaki olumlu öğe Kavramın onun içersinden görünmesidir; Kavramın gücünü nasıl gösterdiği konusundaki en yakın örnek bu dışsallığın geçiciliğidir; varolan tüm şeyler tek bir beden oluştururlar ki ruh onda yaşar. Kavram kendini bu dev üyelerde sergiler, ama kendi kendisi olarak değil; bu ancak Tinde olur, yalnızca onda Kavram olduğu gibi varolur.

*[Sabah Yıldızı olarak doğan Venüs.]

§ 249

Doğal Evrim Özsel Olarak Kavramsaldır

Doğa bir evreler dizgesi olarak görülecektir ki, bunlardan biri ötekinden zorunlu olarak ortaya çıkar ve kendisinden sonuçlandığının en yakın gerçekliğidir; gene de böylece biri doğallıkla ötekinden değil, ama Doğanın zeminini oluşturan iç İdeada üretilir. Başkalaşım ya da metamorfoz yalnızca genel olarak Kavramı ilgilendirir, çünkü yalnızca onun başkalaşımı gelişimdir. Ama Kavram Doğada bir yandan yalnızca bölümsel olarak içsel birşeyken, öte yandan salt dirimli birey olarak varolur; bu yüzden varolan başkalaşım yalnızca bu sonuncuya sınırlıdır.

Eski ve ayrıca yeni Doğa Felsefesinde de ortaya çıkan uygunsuz bir tasarım vardır ki, buna göre bir Doğa-biçiminin ve alanın daha yüksek olana gelişimi ve geçişi dışsal-edimsel bir ürün olarak, ve gene de durulaşması için geriye geçmişin bulanıklığına sürülen bir ürün olarak görülür. Doğaya özgü olan şey sözcüğün tam anlamıyla dışsallıktır, öyle ki onda ayrımlar birbirlerinin dışına düşer ve ilgisiz varoluşlar olarak görünmeye bırakılırlar; ve bunlar için İç olan şey ise evreleri ilerleten eytişimsel Kavramdır. Söz gelimi özellikle bitkilerin ve hayvanların sözde sudan ortaya çıkışları ve sonra gelişmiş hayvansal örgenliğin daha alt örgenlikten ortaya çıkışı vb. gibi temelde duyusal olan puslu tasarımlar düşünceye dayalı irdeleme tarafından bir yana bırakılmalıdır.

Evrim Ve Yayılım Kuramları Nicel Ayrım Yoluyla Hiçbirşey Açıklamazlar

Ek. Doğal şeylerin yararlığının irdelemesi kendi içinde onların kendilerinde ve kendileri için saltık erek olmadıkları biçimindeki gerçekliği taşır; ama bu olumsuzluk onlara dışsal değildir, tersine İdealarının içkin kıpısıdır ki geçiciliklerini ve bir başka varoluşa, ama aynı zamanda daha yüksek bir Kavrama geçişlerini sağlar. Kavram tüm tikelliği evrensel kipte ve aynı zamanda varoluşa koyar. Cinsleri birbiri ardına Zamanda evrimleniyor olarak tasarımlamak bütünüyle boştur; zamansal ayrımın düşünce için hiçbir önemi yoktur. Eğer biricik sorun genel anlamda dirimliler dizisini birbiri ardına sıralamaksa, ve bu ya en yoksul belirlenimlerden başlayıp belirlenimlerde ve içerikte varsıllaşarak sürekli gelişme yoluyla — ya da bunun tersi yönde — genel sınıflara nasıl bölündükleri gösterilerek yapılıyorsa, bunun her zaman genel bir önemi vardır. Bu tıpkı Doğanın üç alana bölünmesi durumunda olduğu gibi genel bir düzenlemedir, ve kavramın sezgisine biraz itici gelecek bir yolda herşeyi birbiri altına sokuşturmaktan daha iyidir. Ama ‘ortaya çıkma’ tasarımı kullanıldığı zaman böyle kuru bir dizinin dinamik kılındığı ya da felsefi ya da daha kavramsal yapıldığı vb. sanılmamalıdır. Hayvansal doğa bitkisel doğanın, ve bitkisel doğa mineral doğanın gerçekliğidir; dünya güneş dizgesinin gerçekliğidir. Bir dizgede en soyut olan ilk olandır, ve her alanda gerçek olan son olandır; ama benzer olarak bu da yalnızca daha yüksek bir alanın ilkidir. Bir evrenin ya da basamağın bir başkasından bütünleşmesi İdeanın zorunluğudur, ve biçimlerin türlülüğü zorunlu ve belirli bir türlülük olarak anlaşılmalıdır. Su hayvanından doğallıkla bir kara hayvanı ortaya çıkmaz, bu havada uçmaz, ne de daha sonra kuş bir bakıma toprağa geri düşer. Eğer Doğanın evreleri birbirleri ile karşılaştırılacaksa, şu hayvanın yüreğinde bir karıncık, ötekinde iki karıncık olduğunu belirtmek hiç kuşkusuz doğrudur; ama bunun üzerine onlardan sanki biraraya eklenmiş parçalarmış gibi söz etmemek gerekir. Ve özellikle daha önceki evrelerin kategorileri öteki evreleri açıklamada kullanılmamalıdır; bu biçimsel bir uygunsuzluktur, tıpkı bitkinin bir karbon kutbu, hayvanın ise azot kutbu olduğu söylendiği zaman olduğu gibi.

Doğanın evreli süreci Evrim ve Yayılım [Evolution und Emanation] gibi iki biçim altında anlaşılır. Eksik ve biçimsiz olandan başlayan Evrim sürecine göre ilk olarak sıvı ve su oluşumları vardı, ve sudan bitkiler, polipler, yumuşakçalar, sonra balıklar ortaya çıktı; daha sonra kara hayvanları, ve sonunda hayvanlardan insan doğdu. Bu aşamalı başkalaşıma açıklama ve kavrama denir, ve Doğa Felsefesinden kaynaklanan bu tasarım henüz yürürlüktedir; ama bu nicel ayrım, anlaşılması en kolay ayrım olsa da, gene de hiçbirşey açıklamaz. Yayılım süreci doğu ülkelerine özgüdür ve eksiksiz olandan, saltık bütünlükten, Tanrıdan başlayan bir bozulmalar dizisidir: Tanrı yaratmış, ve harikalar [Fulgurationen], şimşekler, benzerlikler ondan ortaya çıkmışlardır, öyle ki ilk benzerlik ona en benzeyenidir. Bu ilk ürün yine etkin olarak ama daha az eksiksiz olanı yaratmış ve böylece olumsuza, özdeğe, kötülüğün doruğuna dek sürmek üzere yaratılan her varlık o denli de yaratan bir varlık olmuştur. Yayılım böylece tüm biçimin eksikliği ile sonlanır. Her iki süreç de tek yanlı ve yüzeyseldir ve belirsiz bir hedef saptar. Eksiksiz olandan eksikli olana ilerleyiş daha büyük bir üstünlük taşır, çünkü bu durumda tamamlanmış örgenlik tipi önümüzdedir; ve bozuk örgütlenmeleri anlayabilmek için tasarım yetisinin önünde dışsal olarak varolması gereken şey bu imgedir. Bu örgütlenmelerde altgüdümlü görünenler, örneğin hiçbir işlevleri olmayan örgenler, ilkin hangi konumda durduklarının görülmesini sağlayan daha yüksek örgütlenmeler yoluyla anlaşılır olurlar. Eksiksiz olan, eğer bir üstünlüğü olacaksa, yalnızca tasarımda bulunmakla kalmamalı, ama o denli de varolan birşey olmalıdır.

Metamorfoz tasarımında da tek bir İdea temelde yatar, ki tüm değişik cinslerde, giderek tekil örgenlerde de kalıcı olan odur, öyle ki tüm bunlar bir ve aynı tipin yalnızca dönüşümleridirler. Böylece bir böceğin metamorfozundan da söz edilir, çünkü tırtıl, pupa ve kelebek bir ve aynı bireydirler; bireyde gelişim hiç kuşkusuz zamansal iken, cinste ise bu başka türlüdür. Eğer cins tikel bir kipte varoluyorsa, aynı zamanda öteki varoluş kipleri de verilidir; suyun varolması ölçüsünde, hava, ateş vb. de verilidir. Özdeşliğe sarılmak önemlidir; ama ayrıma sarılmak da: salt nicel değişimden söz edilirse, ayrım geri itilmiş olur; ve bu salt metamorfoz tasarımını yetersiz kılar.

Doğal şeylerin, özellikle dirimli şeylerin oluşturdukları dizi tasarımı da buraya düşer. Böyle bir ilerlemenin zorunluğunu bilme dürtüsü dizinin bir yasasını, türlülüğü koyarken aynı zamanda bu türlülükte kendini yineleyen ve böylelikle aynı zamanda yeni bir türlülük üreten bir temel belirlenimini bulmaya götürür. Ama her zaman biçimdeş olarak belirlenmiş yeni bir ekleme yoluyla kendini çoğaltmak ve tüm üyeler arasında her zaman aynı ilişkiyi gözlemek Kavramın belirleniminin yaratılma yolu değildir. Doğal şekillenmelerin zorunluğu üzerine kavrayışın gelişmesine özellikle zarar veren şey bir evreler dizisi tasarımının tam bu durumu ve benzeri şeyler olmuştur. Gezegenleri, metalleri ya da genel olarak kimyasal cisimleri, bitkileri, hayvanları dizilerde düzenlemeyi ve böyle dizinin bir yasasını bulmayı istemek verimsiz bir uğraş olacaktır, çünkü Doğa şekillerini böyle dizilerde ve üyelerde sergilemez ve Kavram nitel belirliliğe göre ayrıştırır, ama salt bu düzeye dek sıçramalar yapar. Eski deyiş ya da sözde yasa, non datur saltus in natura, doğada hiçbir sıçrama olmaz, Kavramın bölünüşü için baştan sona uygunsuzdur; Kavramın kendi ile sürekliliği bütünüyle başka bir doğadır.

§ 250

Doğada Olumsallık Ve Doğanın Güçsüzlüğü

İdea Doğa olarak kendi kendisine dışsal olduğu için, çelişkisi daha tam olarak bir yanda oluşumlarının Kavram yoluyla üretilmiş zorunluğu ve bunların örgensel bütünlükteki ussal belirlenimleri ile, öte yanda bunların ilgisiz olumsallığı ve belirlenemez kuralsızlıkları arasındaki çelişkidir. Olumsallığa ve dışardan belirlenebilirliğe hakları Doğa alanında verilir. Bu olumsallık somut oluşumlar alanında en yüksek düzeyine ulaşır — oluşumlar ki, gene de Doğa-şeyleri olarak aynı zamanda yalnızca dolaysızca somutturlar. Daha açık bir deyişle, dolaysız somut şey bir özellikler çokluğudur ki bunlar birbirlerine dışsal ve az çok ilgisizdirler, ve bu nedenle kendi için varolan yalın öznellik de benzer olarak onlara ilgisizdir ve onları dışsal ve dolayısıyla olumsal belirlenime bırakır. Doğanın güçsüzlüğü Kavram belirlenimlerini salt soyut olarak kapsamak ve tikelin tamamlanışını dış belirlenebilirliğe bırakmaktır.

Biçimlerin sonsuz varsıllık ve karmaşası ve dahası bütünüyle usdışı bir yolda Doğa-oluşumlarının dışsal düzenlenişine karışmış olumsallık Doğanın en yüksek özgürlüğü olarak, giderek onun tanrısallığı ya da en azından ondaki tanrısallık olarak yüceltilmiştir. Olumsallığı, özenci, düzensizliği özgürlük ve ussallık diye görmek duyusal tasarım yoluna düşer. — Doğanın o güçsüzlüğü felsefeye sınırlar koyar, ve en uygunsuzu Kavramdan bu tür olumsallıkları kavramasını, ya da söylendiği gibi, yapılaştırmasını, çıkarsamasını beklemektir; ve giderek oluşumlar ne denli önemsiz ve tekilleşmiş ise görevin o denli kolaylaştığı bile sanılmıştır.* Kavram belirleniminin izleri hiç kuşkusuz en tikel olanda bile saptanacaktır, ama bu belirlenim kendini onun tarafından tamamlanmaya bırakmaz. Bu ileri götürme sürecinin ve iç bağlamın izleri sık sık gözlemciyi şaşırtacaktır; ama özellikle insan tarihinde olduğu gibi Doğa tarihinde de yalnızca olumsal olanı görmeye alışmış olanlara şaşırtıcı ya da daha doğrusu inanılmaz gelecektir. Oysa böyle bir izi oluşumun belirleniminin bütünlüğü olarak almama konusunda dikkatli olmak gerekir, çünkü bu sözü edilen andırımlara giden yol bundan geçer.Görgül araştırmada sınıflar ve düzenlemeler için sağlam ayrımlar bulmanın güçlüğü ve bunun birçok alanda olanaksızlığı Doğanın Kavrama tamamlanışı içinde sarılmadaki güçsüzlüğüne bağlıdır. Doğa her yerde özsel sınırları her zaman o sağlam ayrımlaşmaya karşı örnekler sunan ara ve kötü oluşumlar yoluyla karıştırır, ve bu durum bir yandan cinse ait sayılması gereken, ama öte yandan cinsin özsel özgünlüğü olarak görülecek belirlenimlerden yoksun olan hilkat garibeleri yoluyla daha belirli cinsler (örneğin insan) içersinde bile görülür. — Bu tür oluşumları eksik, kötü, biçimsiz olarak görebilmek için sağlam bir tip varsayılır ki, hiç kuşkusuz deneyimden yaratılamaz, çünkü o hilkat garibelerini, biçimsizlikleri, ara basamaklarda duran şeyleri vb. sunanın kendisi deneyimdir: bu tip dahaçok Kavram belirleniminin bağımsızlık ve değerini öngerektirir.

*Herr Krugg bu bakımdan ve aynı zamanda başka bakımlardan tam bir saflık içinde Doğa Felsefesini yalnızca dolma kalemini çıkarsama becerisini göstermeye çağırmıştır. — Eğer bir gün bilim geçmişte ve şimdide gökteki ve yerdeki tüm daha önemli olguları durulukları içinde göreceği ve bundan böyle kavranacak daha önemli hiçbirşeyin kalmayacağı denli ilerlerse, o zaman belki de ona onun dolma kaleminin çıkarsanmış olma şanını ve saygınlığını elde edeceği umudu verilebilir.

§ 251

Doğa kendinde dirimli bir bütündür; evreleri yoluyla devimi daha tam olarak İdeanın kendini kendinde olduğu gibi koymasıdır; ya da, yine aynı şey, Ölüm olan dolaysızlığından ve dışsallığından kendi içine geri dönmesi, ve bö+ylece ilkin Dirimli birşey olmak, ama dahası o denli de içinde salt Yaşam olduğu bu belirliliği ortadan kaldırıp kendini Tinin varoluşuna ulaştırmaktır — Tin ki Doğanın gerçekliği ve son ereği ve İdeanın gerçek edimselliğidir.

Ek. Kavramın belirlenimine, hedefe, ya da, eğer dilersek, ereğe doğru gelişimi onun kendinde ve kendi için olduğu gibi koyulması olarak anlaşılacaktır, öyle ki içeriğinin bu belirlenimleri varoluş kazanırlar, sergilenirler, ama aynı zamanda bağımsız ve kendilerinde-kalıcı olarak değil, tersine Kavramın birliği içinde kalan kıpılar olarak, düşünsel/ideel olarak, e.d. koyulmuş/gesetzt olarak. Kavramın öznelliği belirlenimlerinin birbirleri dışındalığında yittiği sürece, bu koyulmuşluk böylelikle bir beliriş, bir ortaya çıkış, bir ortaya seriliş, kendi dışına gidiş olarak anlaşılabilir. Ama Kavram kendini onlarda onların birliği ve idealliği olarak saklar; ve buna göre, özeğin kendi dışına çepere bu gidişi, evrik olarak alındığında, eşit ölçüde bu dışın yeniden içsellikte bir toparlanışı, dışarda varolanın Kavramın kendisi olduğunun bir anımsanışı/içselleşmesi olarak görülebilir. Böylece içinde Kavramın bir ilk olarak varolduğu dışsallıktan başlarsak, ilerlemesi özeğe, kendi içine bir gidişidir, e.d. dolaysızlığın, dışsallığın ona yetersiz varoluşunu öznel birliğe, kendi-içinde-varlığa getirmedir; ama Kavramın kendini bu dışsallıktan çekip çıkaracağı ve onu ölü bir kabuk olarak arkada bırakacağı bir yolda değil, tersine varoluşun varoluş olarak kendi içinde olacağı ya da Kavrama uygun düşeceği, Yaşam olan kendi-içinde-varlığın varolacağı bir yolda. Kavram dışsallığı parçalamayı ve kendi için olmayı ister. Yaşam kendi sergilenişine ulaşmış, durulaşmış, açınmış Kavramdır; ama aynı zamanda anlak için anlaşılması en güç olandır, çünkü onun için soyut olan, ölü olan, şeylerin en yalını olarak, anlaşılması en kolay olanıdır.

 

Bölümleme

§ 252

Doğa Felsefesinin Bölümleri: Mekanik, Fizik, Örgensellik

Doğa olarak İdea


I. birbiri dışında olma ya da sonsuz tekilleşme belirlenimindedir ki, bunun dışındaki biçim birliği bu yüzden düşünsel/ideel, salt kendinde varolan ve buna göre salt aranan bir birliktir: Özdek ve düşünsel dizgesi —, Mekanik;

II. tikellik belirlenimindedir, öyle ki olgusallık içkin biçim-belirliliği ile ve onda varolan ayrım ile koyulmuştur — bir derin-düşünce ilişkisi ki, kendi-içinde-varlığı doğal bireyselliktir —, Fizik;

III. öznellik belirlenimindedir, ki bunda olgusal biçim ayrımları o denli de kendi kendini bulan ve kendi için olan düşünsel birliğe geri getirilir —, Örgensellik.

Ek. Bölümleme bütünlüğü içinde olduğu gibi görülen Kavramın duruş noktasından yapılır ve onun belirlenimlerine ayrılmasını sunar; ve bu ayrılışta belirlenimlerini açındırdığı ve onlara gene de salt kıpısal birer bağımsızlık verdiği için, bunda kendini olgusallaştırır ve böylelikle kendini İdea olarak koyar. Ama Kavram kıpılarını açındırır ve kendini ayrımlarında eklemlerken, o denli de bu bağımsız görünen basamakları ideallikleri ve birlikleri içine, kendisine geri alır; ve gerçekte ilkin böylelikle kendini somut Kavram, İdea ve Gerçeklik yapar. Buna göre görünürde hem bölümlemeyi hem de bilimsel açınımı sunmanın iki yolu vardır: birincisi somut Kavramdan yola çıkacaktır, ve bu Doğada kendi başına irdelenecek olan Yaşamdır; bundan Kavram tarafından onun bağımsız Doğa alanları olarak ayrı ayrı varoluşa atılan ve Kavramın kendisini onlarla varoluşunun ‘başka’ ama bu nedenle daha soyut kipleri olarak ilişkilendirdiği dışsal anlatımlarının irdelemesine götürülecek, ve Yaşamın bütünüyle sönüşünde sonlandırılacaktır. Öteki yol bunun tersidir ve Kavramın varoluşunun ilkin salt dolaysız kipi ile, onun en son kendine-dışsallığı ile başlayıp onun gerçek dışvarlığı ile, bütün açınımının gerçekliği ile sonlanır. O ilk yol{yayılım kuramının ilerleyişi ile, ikincisi ise evrim kuramının ilerleyişi yolu ile karşılaştırılabilir (§ 249, Ek). Bu biçimlerden her biri kendi başına tek-yanlıdır, ama eşzamanlıdırlar; bengi tanrısal süreç iki karşıt yöne giden bir akıntıdır ki, bunlar saltık olarak birbirleri ile Birde buluşup karışırlar. Birincisi — ki ona bu en yüksek adı verelim, — salt bir dolaysızdır, üstelik onunla demek istediğimiz somut birşey olsa bile. Örneğin özdek gerçek-olmayan varoluş olarak kendini olumsuzlar ve daha yüksek bir varoluş doğar; bir yandan daha önceki basamak bir evrim dolayısıyla ortadan kaldırılır, ama öte yandan arkatasarda kalır ve yayılım yoluyla yeniden üretilir. Evrim/Açılım [Evolution] böylece o denli de bir Sarılımdır [Involution], çünkü özdek yaşamın içersine sarılır [sich zum Leben involviert]. İdeanın kendi için olma dürtüsünden ötürü, bağımsız olan şey bir kıpı olur, örneğin hayvanın duyularının, nesnel olarak dışsal yapıldıklarında, Güneş, ay, ve kuyruklu yıldız cisimleri olmaları gibi; Fizikte bile bu cisimler bağımsızlıklarını yitirirler, üstelik kimi değişikliklerle aynı şekli taşısalar bile — örneğin temel öğeler gibi; öznel görme yetisi, dışarı yansıtıldığında, güneştir, tat su ve koku ise hava. Ama ilgilendiğimiz şey Kavram belirlenimlerini ortaya koymak olduğu için, gerçek alanlarla değil ama en soyut şeylerle başlamak zorundayız.

Özdeğin Temel Kavramsal İlişkileri

Özdek biçimdir ki onda Doğanın kendi-dışında-varlığı ilk kendi-içinde-varlığına, soyut kendi-için-varlığa ulaşır; bu ise dışlayıcı ve dolayısıyla bir çoğulluktur ki, kendi-için-varolan çokluğu evrensel bir kendi-için-varlıkta biraraya toparlayan birliğini kendi içinde ve aynı zamanda kendi dışında taşır — Yerçekimi. Mekanikte kendi-için-varlık henüz çoğulluğu kendi altına getirme gücünü taşıyan bireysel, dingin birlik değildir. Ağır Özdek buna göre henüz içersinde belirlenimlerin saklanacakları bir bireysellik taşımaz; ve Kavramın belirlenimleri henüz birbirlerine dışsal oldukları için, ayrım ilgisiz ya da salt nicel bir ayrımdır, nitel değil, ve Özdek salt kütle olarak biçimsizdir. Fizikte bireysel cisimler biçimlerine erişirler, ve böylelikle hemen ilk kez ağırlığın kendi-için-varlığın çoğulluk üzerindeki egemenliği olarak ortaya çıktığını görürüz ki, bundan böyle salt bir çabalama olmaya son verip dinginliğe ulaşmıştır, üstelik ilkin yalnızca bir görüngü kipinde olsa bile;* örneğin altının her bir atomu bütün altının tüm belirlenimlerini ya da özelliklerini kapsar, ve özdek kendinde belirlileşmiş ve tikelleşmiştir. İkinci belirlenim burada henüz nitel belirlilik olarak tikelliğin ve bireysellik noktası olarak kendi-için-varlığın birliğe düşmeleri, ve dolayısıyla cismin sonlu olarak belirlenmesidir; bireysellik henüz tekil, dışlayıcı, belirli özelliklere bağlıdır, henüz bütünsel kipte bulunmaz. Eğer böyle bir cisim sürece sokulacak olursa, böyle özellikleri yitirdiği zaman ne ise o olmaya son verir; nitel belirlilik öyleyse olumlu olarak koyulur, ama aynı zamanda o denli de olumsuz olarak değil. Örgensel varlık Doğa-bütünlüğüdür, kendi-için-varolan bir bireyselliktir ki, kendini kendi içinde ayrımlarına geliştirir, ama öyle bir yolda ki ilk olarak bu belirlenimler aynı zamanda somut bütünlüklerdir, yalnızca belirli özellikler değil; ikinci olarak, birbirlerine karşı da nitel olarak belirli kalırlar ve bu sonlulukları içinde kendisini bu üyelerin süreçlerinde saklayan Yaşam tarafından düşünsel/ideel olarak koyulurlar. Böylece önümüzde bir kendi-için-varlıklar çokluğu buluruz ki, gene de kendi-için-varolan kendi-için-varlığa geri alınırlar; bu sonuncusu ise kendinde-erek [Selbstzweck] olarak üyeleri denetimi altına alır ve araçlara indirger: nitel belirlenmişliğin ve yerçekiminin kendini Yaşamda bulan birliği.

Her bir evre kendine özgü bir Doğa alanıdır, ve tümü de kendi için kalıcı görünür; ama sonuncusu tüm öncekilerin somut birliğidir, tıpkı genel olarak her sonrakinin alttakileri kendisinde taşıması, ama o denli de onları örgensel-olmayan doğası olarak kendisine karşı koyması gibi. Bir evre ötekinin gücüdür [Macht], ve bu karşılıklıdır; güçlerin [Potenzen] gerçek anlamı burada yatar. Örgensel olmayan şeyler bireysel olana, öznel olana karşı güçlerdir, — örgensel olmayan örgensel olanı yokeder; ama o denli de örgensel-olan yine kendi evrensel güçlerine [Mächte], havaya, suya karşı güçtür, ve bunlar nasıl her zaman kurtarılırlarsa yine öyle her zaman indirgenir ve özümsenirler. Doğanın bengi yaşamı ilk olarak İdeanın kendini her alanda böyle bir sonlulukta yapabileceği denli sergilemesidir, tıpkı her su damlasının güneşin bir imgesini vermesi gibi; ikinci olarak, aynı yaşam Kavramın bu alanın sınırlarını parçalayıp geçen eytişimidir, çünkü Kavram böyle yetersiz öğelerle yetinemez ve zorunlu olarak daha yüksek bir evreye geçer.


[§ 253: Birinci Bölüm. Mekanik. A. Uzay ve Zaman]

GENİŞLETİLİYOR