Görecilik Mantığı


_Görecilik Mantığının Tam Çözümlemesi


Burada olanaklı en kısa yolda görecilik kuramının arkasında yatan uslamlama yapısını vereceğiz.

Felsefe ile en küçük bir olumlu ilişkisi olmayan, daha da iyisi, Felsefe ile tüm ilişkisi olumsuz olan her görgücü gibi Albert Einstein da konumunu usun çürütmesinden bağışık kılabilmek için ‘a priori’yi, usun özerk kavram geliştirme sürecini başından atması gerektiğini kabul eder. Bu usdışı görüşe göre:

1) Hiçbir doğuştan düşünce, hiçbir a priori ussal kavram, hiçbir nesnel İdea yoktur. İnsan mantığı özsel bir eytişimsel süreç değil ama dışsal olarak belirlenen kurallara göre, duyusal algıdan türetilen güvenilmez ‘ilkelere’ göre uygulanabilen bir alışkanlık yapısıdır.

‘Doğuştan düşünce’ anlatımı kalıtsal, biyokimyasal, ya da tasarlanabilecek başka herhangi bir yolda fiziksel olanı belirtmez. Doğuştanlık belirlenimi düşüncenin dışsal olarak kazanılmış olmamasını, bir duyu / algı türevi olmamasını belirtir. Tabula rasa kuramı ile karşıtlık içinde, terim insanın hem doğal bilincini geliştirme sürecinde hem de tüm yaşam boyu süren daha dizgesel ve yöntemli eğitimi boyunca özerk kavram üretimini anlatır. Anlatım modern Kıta ussalcılığının doğuş sürecinde İngiliz görgücüsü Locke ile tartışmada Descartes ve özellikle Leibniz tarafından kullanıldı.

2) Tüm kavramlar dışsal / duyusal kökenlidir, algıdan türetilirler, ve bir tabula rasa üzerine basılırlar. (Einstein’ın ‘‘Göreliliğin Anlamı’’nda Kavramları Olimpos’tan yeryüzünün toprağına indirmesi.)

3) Böylece uzay ve zaman ve özdek kavramları da yalnızca insan anlığına gelen duyuların türevleridirler (duyumlar), ve salt öznede, salt anlıkta oluştukları ve bulundukları için, nesnel-dışsal dünya ile (‘kendinde-dünya’ ile) hiçbir bilişsel ilgileri yoktur. Örneğin Özdek kavramı salt benim bilincimde olan öznel birşeyi anlatır, nesnel hiçbirşeyi anlatmaz, aslında neyi anlatması, birşeyi anlatıp anlatmaması gerektiği bile bilinemez. Bu yüzden Einstein ‘‘özdek ancak onu düşündüğüm sürece varolur’’ diyebilir.

4) Uzay ve Zamanın saltık olmamaları, göreli olmaları kökenleri olan duyumların ancak öznel / göreli olabilmeleri olgusuna bağlıdır. (Öznel ile karşıtlık içinde Nesnel olmak bu bağlamda yalnızca var olmayı değil, ama özneden, öznenin sözde ‘özgür’ yorumundan bağımsız olarak var olmayı anlatır.) ‘Belirli’ bir uzay noktasını ancak duyumlar aracılığıyla, ancak onu ‘görmemi’ sağlayan bir özdeksellik ve bir algı edimi aracılığıyla bilirim. Dolayısıyla duyuma bağımlı olarak bilirim. Görgül dünyada, zaman olarak zamanı değil ama ancak belirli zamanı, şu ya da bu saatin kolları tarafından gösterilen bir devim durumunu, ve böyle devim durumları arasındaki aralıkları bilebilirim. Bu düzlemde Uzay ve Zaman salt ölçülebilen, salt nicelleştirilmiş şeylerdir, kavram ya da idea değil ama pozitivizmin dirimsiz sayısal kendilikleridir. Bu bakış açısından kendinde bir Zaman kavramı, kendinde bir Zaman olgusu, nesnel bir Zaman yoktur. Olsaydı, bunun Saltık Zaman olması, Evrensel Şimdi olması, yalın olarak Şimdi dediğimiz kavram / olgu olması gerekirdi. Görgücülük ne pahasına olursa olsun bu nesnel kavramı silmelidir.

’Saltık göreliliği,’ ‘herşeyin’ göreliliğini ileri sürebilmek için hiç kuşkusuz nesnel düşünceden, nesel kavramdan vazgeçmek gerekir çünkü açıkça saltık olmayı imler. Ama Görecilik göreliliği ilke alan bakış açısıdır. Bunun imlemini tam olarak düşünmek zorundayız.

Bu bakış açısı şu ya da bu bu tikel şeyin değil ama genel olarak şeylerin, saltık olarak herşeyin göreliliğini ileri sürer. Ama bu nesnel / evrensel kavramdan vazgeçme pahasına olanaklıdır. Düşünceyi bir yana atan görgücülük her türevinde, her türünde yalnızca algı edimine geri dönebilir. Duyular saltık değil ama göreli, nesnel değil ama öznel, kendinde değil ama birinin bakış açısı için geçerli belirlenimler sunarlar. Bu tekillikleri ile, evrenseli, biz kavramını, gerçeklik, bilim kavramlarını olanaksızlaştırırlar (güçleri ancak elbette yanlışlanabilir olan tümevarımlara yeter). Uzayda ve Zamanda görelilik her şeyi ‘duyu’ yetisine bağımlı kılmaksızın olanaksızdır. (David Bohm’un özel görelilik kuramını yorumunda göreceğimiz gibi, tüm görecilik ancak nesnel düşünceyi bir yana atan kuşkucu bakış açısı zemininde, tüm bilgiyi algılara indirgeyen bir ‘kuramcılık’ zemininde olanaklıdır.) Eşzamanlılığın, evrensel bir Şimdinin olanaksızlığını ancak zamanı çıplak duyusal ölçümlere indirgeyen bakış açısı ileri sürebilir. (Her bir uzay noktasının görgül zamanı başka her uzay noktasının görgül zamanından ayrı olacaktır.) Uzunluk ya da uzaklık ancak duyusal olarak saptanabilen belirli bir niceliği, bir niceyi anlatır. Aynı nedenle, salt duyusal bir uzaklık salt göreli olmak zorundadır. Ve duyusal olmayan bir a priori uzaklık / uzunluk, saltık / soyut bir Uzay, varsayım gereği, yoktur.

Kavrama göre:
Sonsuzluk içinde hiçbir belirli köken, hiçbir saltık 0 noktası olmaz.
Birim, yine Nicelik kavramı gereği, göreli olanın kendisidir, uylaşımsaldır.
Uzayın göreliliği us kavramının kendisinden gelir. Ama Einstein mantığına göre (ve örneğin ayrıca Hilbert mantığına göre) sonsuzluk ya da süreklilik diye birşey olmadığı için (çünkü bunlar Olimpos’a aittirler ve duyusal olarak saptanamazlar), sonlu uzay, paradoksal olarak, saltık uzay ile anlatılmak istenen şeye özellikle izin veren bir tasarımdır.

Einsteincı yorum, görüldüğü gibi, en kaba görgücü bakış açısıdır. Üzerine kurulan sözde kuramsal yapıyı eleştirmenin hiçbir gereği, hiçbir anlamı, hiçbir olanağı yoktur, çünkü temel ilke dediği şeyin kendisi usdışıdır. Anlaşılmazdır.

Bir ilke ne olursa olsun ussal / mantıksal olmak zorunda olduğu için, Görelilik ‘ilkesi’ bir ilke değildir.

Bir kuram ne olursa olsun ussal olmak zorunda olduğu için, Görelilik ‘kuramı’ kuramı bir kuram değildir.