|
Sonsuz |
|
Karaya Çıktım (Bu yirmi yedi
yıllık dizinin son denemesinde, yazar süreklilik üzerine düşünür — aile
tarihinden yeryüzü yaşamının soyağacına. Stephen Jay Gould ‘‘Küçük bir çocukken, olabildiğince büyük düşünmeme karşın çabalarım beni hiçbir yere götürmeyince sık sık geceleri uyanır, sonsuzluğun ve bengiliğin gizemleri üzerine düşünüp durur ve kavrama yeteneğimin tam yoksunluğu ile katıksız bir huşu duyardım (ham ama yeğin olarak çocuksu bir yolda). Zaman nasıl başlayabildi? Çünkü eğer bir Tanrı belli bir kıpıda özdeği yaratmış olsa bile, Tanrıyı kim yapmıştı? Tinin bir bengiliği hiçbir başlangıcı olmayan özdeğin zamansal bir ardışıklığı denli kavranamaz görünüyordu. Ama uzay nasıl sonlanabilirdi? Çünkü eğer bir küme gözüpek astronot evrenin sonunda tuğladan bir duvarla karşılaşmış olsa bile, duvarın ötesinde ne yatıyordu? Duvarın sonsuzluğu tıpkı yıldızların ve bulutsuların hiç sonlanmayan genişlikleri denli kavranamaz görünüyordu. ‘‘Bugün bu saf formülasyonları savunmayacağım, ama çok eskilerde kalan o çocukluk düşüncelerinden öte kişisel bir çözüme bir adım bile yaklaşmış olduğumdan kuşkuluyum. Felsefi kıpılarımdı — ve yalnızca kişisel başarısızlık için bir bahane olarak değil, çünkü başkalarının başarılı oldukları konusunda hiçbir belirti görmüyorum —, dahaçok insan anlığının evrimlenmiş güçlerinin böyle soruları yanıtlanabilir yollarda koymak için gerekenleri kapsamayabileceğinden kuşkulanıyorum (bu en son temeller üzerine araştırmalarımızı durduracağımıza, durdurmamız gerektiğine ya da durdurabileceğimize değil). ’’ |
I Have Landed (In the final essay
of this twenty-seven-year series, the author reflects on continuity —
from family history to the branching lineage of terrestrial life. By Stephen Jay Gould ‘‘As a young child, thinking as big as big can be and getting absolutely nowhere for the effort, I would often lie awake at night, pondering the mysteries of infinity and eternity and feeling pure awe (in an inchoate, but intense, boyish way) at my utter inability to comprehend. How could time begin? For even if a God created matter at a definite moment, then who made God? An eternity of spirit seemed just as incomprehensible as a temporal sequence of matter with no beginning. And how could space end? For even if a group of intrepid astronauts encountered a brick wall at the end of the universe, what lay beyond the wall? An infinity of wall seemed just as inconceivable as a never-ending expanse of stars and galaxies. ‘‘I will not defend these naive formulations today, but I doubt that I have come one iota closer to a personal solution since these boyhood ruminations so long ago. In my philosophical moments — and not only as an excuse for personal failure, for I see no sign that others have succeeded — I rather suspect that the evolved powers of the human mind may not include the wherewithal for posing such questions in answerable ways (not that we ever would, should, or could halt our inquiries into these ultimates). ’’ |
|
Stephen Jay Gould FELSEFE TARİHİ ile ilgilenmez. Doğal bilinci ile felsefe yapar. Konusu ile ilgili bir dizi kavramı kullanmasına karşın, bu kavramları kendilerinde ve kendileri için irdeleme gereğini duymaz, ve başkalarının tam olarak bu işi yapmış olabileceği düşüncesini pek ciddiye almaz. Onları tasarımsal bilincinde kullanır, mantıksal olarak değil ama çağrışımsal olarak. Bu insanların tutumları inanılmazdır. Utanç vericidir. Felsefe ilgileri salt bir göz boyamadır. Çocuk bilinçlerimizde Sonsuzluk her zaman sonludur: Kavramı biliriz, ama onu kavrayamayız. Aslında Uzay, Zaman, Özdek, tümü de bilincimizde aynı soruya bağlanırlar: Bu kategorileri ne denli aşarsak aşalım, ya da onları ne denli bölersek bölelim, hiçbir zaman saltık olarak büyüğe ve saltık olarak küçüğe ulaşamayız. Bir adım bile ilerlemez, ve her zaman sonluda kalırız. Ve kuşku duyarız. Tam olarak kendi düşünme yeteneğimizden. Ama buna hakkımız yoktur. Çocuk bilincimiz aynı dolaylılığı giderek Tanrı kavramına da uygular, ve Tanrının Tanrısını, onu yaratan gücü bulmaya çalışır. Ad infinitum. Ya da, aptalcasına. Ve yetişkin insan çocukluk düşüncelerinden bir adım ileri gitmeyi başaramaz. FELSEFE TARİHİnin habersizi olarak yitip gider. Yıllar geçtikten ve büyüdükten sonra bile kişi bilgisizliğe yazgılanmış görgül bilinci ile aynı çocuksu sorulardan daha iyisini soramaz — eğer çocuk kalmışsa. Ama ne büyüyüp sorulardan vazgeçme, ne de çocuk kalıp aynı düzeneksel-analitik sorulara takılma geçerlidir. Daha iyisi vardır. |
|
‘‘Kuramımın hedefi en temel anlamda matematiksel yöntemlerin pekinliğini sağlamaktır. ... Dikkatli bir okur matematik yazınının kaynaklarını sonsuzda bulan ahmaklık ve saçmalıklarla dolup taştığını bulacaktır. ... [B]aşarı gerçekte özseldir, çünkü matematikte de başka yerlerde olduğu gibi başarı en yüksek mahkemedir ki kararlarına herkes boyun eğer.’’ Hilbert’in kuramsal amacı matematiği her nasılsa sonsuzluk kavramına bağlı ‘ahmaklıklardan’ kurtarmak ve bunu her nasılsa yöntemsel bir pekinliğe ulaşarak başarmaktır. Bu anlaşılır birşeydir. Ama matematikte de ‘başarı’nın son yargı konumu olarak kabul edilmesini, pragmatizmin ağır basması gerektiğini ileri sürmek yürek ister. Ve Hilbert yürekliydi. Yalnızca yüreğinin ne için attığını bilmiyordu. Tüm kuşkuculuğa meydan okuyarak, ‘‘Bilmeliyiz, bileceğiz’’ :: ‘‘Wir müssen wissen, wir werden wissen’’ diyen de oydu. Ama tüm başarılarına karşın, görgül ‘başarı’nın son yargıç olmadığını, tersine, başarıyı onaylayanın us olduğunu, bakış açısının belirleyici olduğunu göremedi. Ve kendi bakış açısı analitik, fizikselci, sezgiciydi — ele aldığı sorunlar karşısında saltık olarak umutsuz bir bakış açısı.
Hiç kuşkusuz, sonsuzun kavramı salt matematiksel bir sorun yaratmakla kalmaz, ama doğal bilincin de bu konuda işin gerçeğini anlamaya hakkı vardır. Ve Hilbert’e göre işin gerçeği matematiğin, aslında tüm bilimin, tüm insanlığın sonsuzluk kavramından kurtulması gerektiği, çünkü böyle bir şeyin varolmadığı ve varolmaması gerektiğidir. Yazı bu hedefe doğru ilerler.
Matematik fizikten de birşeyler öğrenmelidir, çünkü görgül yönteme inanıyoruz ve güveniyoruz! Geometride bile! Burada kötü terimin ‘süreklilik’ olduğuna dikkat etmeliyiz. Ve ‘süreklilik’ten kurtulmanın uzay, zaman konusunda, özdek vb. konusunda bunların fiziksel noktalardan oluşmuş olduklarını söylemek anlamına geldiği görülecektir. Hilbert bunu daha da açık olarak ve vurgulu olarak belirtecektir, çünkü amacı sonsuz küçüklüğün sıfıra gitmesinin, yitmesinin önüne geçmektir. Bunun için Nicelik kavramına özgü süreklilik kıpısını terketmek, ve tek-yanlı olarak kesiklilik kıpısını ileri sürmek gerekir: Doğa yalnızca sıçramalar yapmalıdır. Burada bundan böyle düşünen bir çocuktur bile diyemeyiz, çünkü küçük çocuk anlağı bile sonsuzun bir sınır taşı ile sonlandırılamayacağını bilir.
Bu uslamlamayı sürdürerek, uzayın büyük ölçek sonsuzluğunun da deney ve gözlemler tarafından çürütülmesini beklemeye başlarız, çünkü süreklilik kavramı sonsuzluğu, en azından cansıkıcı bir yinelemeyi imler. Ve Hilbert ‘düşünce deneylerine’ değil ama ‘görgül’ deney ve gözlemlere bir geometriciden bekleneceğinden çok daha fazla güvenir.
Bu görüşler yirminci yüzyılın en iyi geometricilerinden biri olarak, kimilerine göre giderek en iyi geometricisi olarak bilinen bir insana aittir. Ve evrenin sonlu olduğunu doğrulayan, sonsuzluğu ve sürekliliği gereksiz, giderek zararlı kavramlar olarak bir yana atan bu bakış açısı, bu ussal sakatlanmasına karşın, ussal buluşlarını yapmayı sürdürür. Bu usun bir tansığıdır. Ya da kurnazlığı dediğimiz şeydir. Newton da uzayı Tanrının sensoriumu olarak görmesine, yaşamının daha büyük bölümünü imbik ve kazanlarla simya deneyleri yaparak geçirmesine, İncil’deki peygamberlikleri doğrulamaya çalışmasına karşın, geometrisiyle bütünüyle ussal tanıtlamalar vermeyi başardı. Gene de Principia ve Opticks birer us enkazıdır, ve bunun nedeni düşünceye, kavrama karşı kendini kollama kaygısıdır. Aynı yazıda Hilbert Cantor’un sonlu-ötesi sayılarını tüm bu kendi yaklaşımını alaya alan bir tonla savunur, ve tema bütün yazının ağırlık noktasını oluşturur. Birçoklarının bir sınır koyup ötesine geçme işleminin, salt cansıkıcı bir yinelemeden oluşan bu kötü nicel sonsuzluğun tek-yanlı doğasını anlamaya başladığı bir dönemde, Hilbert sürekliliği yalnızca geometriden değil ama insan usunun kendisinden atmayı önerir. Kant bu kötü sonsuzluğun, ne uzay ne de zaman için geçerli sayılmayacak bu tek-yanlı süreksizliğin tek başına alındığında ve sürekliliğe karşısav olarak koyulduğunda, birincinin tıpkı ikincisi denli geçersiz (ya da geçerli) olduğunu ve usun bu çatışkıdan kaçınamayacağını ileri sürmüştü. Hegel çözümün iki belirlenimin birliğinde yattığını gördü. Ama Hilbert ne çatışkının bilincindedir, ve doğallıkla ne de karşıt belirlenimlerin birliğinin. Belirlenimlerden yalnızca birini doğrular. Böylece sonsuza doğru küçülmeyi nice sıçramalarında ve bölünemez atomlarda durdurduktan sonra, sonsuza doğru büyümeyi Cantor’un ‘sonlu-ötesi sayıları’nda durdurur. Sonsuzluk küçüklük boyutunda olduğu gibi büyüklük boyutunda da sınırlanmalıdır: ‘‘Hiç kimse bizi Cantor’un bizim için yaratmış olduğu cennetten kovamaz.’’ Ve yazı daha sonra bu tutarsızlığın aslında hiç de bir tutarsızlık olmadığı, çünkü düşüncenin ve şeylerin ‘iki’ ayrı alan oldukları vb. gibi açıklamalarla sürer: Matematik olgusallığı ilgilendirmez. Ama matematiği çürütmenin kendisi görgül deney ve gözlem yöntemiyle başarılır! Bu tutarsızlıklar yazarın doğal bilincinden hiç kuşkusuz gizlenemezler. Yazı bir ‘‘cennet’’ uğruna yazılmış görünse de, heyecanını yitirmiş, tamamlanmadan bırakılmış ve daha sonra bir daha ele alınmamıştır. Einstein, Hilbert’in tutumu ile uyum içinde, hiçbir zaman sonsuz küçüklüğü dikkate almadı, ve soruna ‘‘fiziksel olarak iyice tanımlanabilen ds uzaklığı’’ (ÖGGK, § 25) gibi duyusal anlatımlarla yaklaştı. Gerçekten de görgül/duyusal ‘yöntem’ hiçbir zaman ‘ds’ gibi sınır değerleri, sonsuz küçüklükleri ele alamaz, ve dy/dx sonsuzluğunu ancak fizikselleştirerek anladığını sanır. Ama, eğer ciddi olacaksak, ve hiçbir eğretileme olmaksızın konuşacaksak, bu yaklaşımdaki ‘matematik’ tasarımı matematik kavramı ile hiçbir ilgisi olmayan bir tahta çubuklar yapısıdır. Hilbert’in sonsuzluk kavramını önce matematikten, sonra bilimden, sonra insan usundan silip atmak istemesi bir çatışkı karşısında kalan analitik usun bütünüyle doğal tutumudur. Hilbert ‘‘Matematik yalnızca mantık üzerine kurulamaz’’ der ve bu konuda Dedekind ve Frege ile anlaşmazlık içindedir. Gerçekten de eğer mantık ya da us bu ‘mantıkçıların’ kafalarındaki öznellik olsaydı, tüm saçmalıklarına karşın yalnızca bu konuda bile olsa Hilbert ile anlaşmamız gerekirdi. Ama her iki kampın da mantık konusundaki anlayışları birbirlerinden daha iyi değildir. Her ikisi için de mantık olgusallık ile, fiziksel evren ile ilgisizdir. Her ikisi için de mantık doğal usa keyfi kurallar kabul ettirmek demektir. Ve her ikisi için de Evren mantıksızdır. Açıktır ki, fizik bilimi alanında, politika alanında, sanat alanında, törellik alanında, ve sözde ‘felsefe’ alanında Batı çoktandır direnilmez bir irrasyonalizmi beslemekte, ve sonuçlarını kendisiyle birlikte tüm dünyaya ödetmektedir. Bu ‘duyusal’ bilimciler için, bu ‘irrasyonel’ fizikçiler için yokediciliğin güdümünü izlemekten daha kolay birşey olabilir mi? Ve üçüncü dünya ülkelerinde henüz bu aptallarda bir öykünme kaynağı görmek için didinip duran papağan türü tükenmiş midir?
Bir an bu analitik ıvır zıvırı bir yana bırakarak bambaşka bir perspektife geçelim ve Pascal’ı okuyalım, sonsuz küçüklük ve sonsuz büyüklük konusunda eytişimsel usun, en arı bakış açısı içindeki usun nasıl düşündüğünü görelim (Geometrik Anlık Üzerine/De l’esprit de géométrique, 1658):
Pascal, biraz erken de olsa, Hilbert’in ve benzeri kafa yapılarının yaratabileceği tartışma için şunları söyledi:
|
Schrödinger de Hilbert ile anlaşma içinde değildiz. Tüm yirminci yüzyıl matematikçi ve fizikçilerinin Hilbert’in ve Einstein’ın diyalektiği anlamayan analitik yorumlarını izlediklerini düşünmemeliyiz. Yine özdeksel sürekliliği anlamayan irrasyonalist Heisenberg’in parçacık mekaniğini bir oyun alanına çeviren ‘belirlenimsizcilik’ kuramına başından karşı çıkan Schrödinger ‘‘Özdek Nedir?’’de sorunun çözümünün karşıtların birliğinin kavrayışında yattığını belirtir.
|
|
Elbette. Olgular kavrama uyarlar, kavram olgulara değil. Dünya irrasyonaliste nasıl görünüyor olmalıdır? Sınırsız ama sonlu bir uzay, sınırsız ama sonlu parçacıklardan yapılı bir özdeksel evren, ve sınırsız ama sonlu bir zaman? Empati yapabiliriz. Atomun bir noktadan sonra kesilemediğini, uzayın bir noktadan sonra daha ötesine geçilemediğini vb. tasarlamaya, imgelemeye çalışabiliriz. Bir parçacığın bölünebilirliğine bir son vermeye çalışabiliriz. Ama bunu başaramayız. Tıpkı antik Yunanlının taş yontulara nasıl tapındığını anlayabilmemize, tasarlayabilmemize karşın, o yontuların önünde diz çökmeyi başaramayacak olmamız gibi. Schrödinger de Hilbert’in ‘ahmaklık’ dediği suçu işleyen insanlar kategorisine girer. Ama ahmaklık üzerinde daha öte durmadan konumuza dönelim ve Pascal’ın önerisini izleyerek, Hilbert’in eytişimi anlamayan ve sonsuz küçüklerin oranından kaçan analitik/sezgici ürkekliğine karşı bir de — kökenlerini araştırmayı bir yana bırakarak — Newton’un Principia’daki harika pasajlarına bakalım (italikler sonradan):
|
|
Newton ‘kesiklilik’ kıpısının yanına, kesikli parçacıkların yanına, Hilbert’in ortadan kaldırmayı istediği ‘sürekliliği’ de alır ve bu karşıtları birlikte kullanır. Kalkülüs ancak karşıtların birliği üzerine, yitmekte olan nicelerin oranı üzerine, kısaca gerçek sonsuzluk üzerine kurulabilir.
|
|
Newton’un ne yöntemi eytişimsel ne de genel düşünce yapısı sağduyuludur. Principia’nın ve ışığın mini mini cisimciklerden yapılı ve ışık ışınlarının dört yüzlü olduklarını ileri sürerek Huygens’in dalga ışık kuramını yadsıysan Optik’in bütün tinine saltık olarak aykırı bu Platonik eytişimi de hiç kuşkusuz yakın öncellerinden ödünç alır. Ama kaynaklarına karşı bir kural olarak minnet bilmez tutumunu bir yana bırakırsak, Newton daha sonra Kant’ı da dehşete düşüren ve onu usun kendisini reddetmeye götüren çatışkının hayranlık verici gerçekliğini kavrar ve çözümün yalnızca ve yalnızca karşıtların birliğini ileri sürmede yattığını doğrular. Bilimin özsel ilkeleri, üzerine tüm ayrıntılı yapının dayandığı temeller doğal usun içgüdüsel işlemlerinden, analitik sezgicilikten daha çoğunu, aslında tam bu mızmızlığı yadsıyan bir düşünce erdemini gerektirirler. Ama pozitivist pragmatist akademizm bilimin bu temellerini, bu eytişimi ders kitaplarından siler atar. Kavranmasalar da, formüller yeterlidir. Ve bunlarla eşit ölçüde kavramayan, anlamayan robotlar, hesap makineleri yetiştirmekle yetinir. Bu öyle bir eğitimdir ki, işleyim düzeninin çarklarının döndürülmesine uyarlanmıştır ve bedeli insan beyinlerini, insan yaşamlarını, insan yazgılarını çürütmekten başka birşey değildir. Modern akademizmin insan beynine verdiği değer bir metanın değerinden daha ayrı ve daha fazla değildir. Sezgicilik sonsuz küçüklük hesaplamalarında doğal olarak ancak ‘yaklaşık’ sonuçlara izin verir. Ama sonuç ne denli yaklaşık olursa olun, nicelik ne denli küçültülürse küçültülsün, sonsuz küçüklüklerin oranı elde edilmedikça usun kuramsal eksiksizlik istemi karşılanmaz. Ve us bu eksiksizlik, bu ideallik isteminde diretir. Küçülen nicelikler dizisinin daha öte bölünemeyecek belirli, sonlu bir küçüklük ile sonlanmasını, Zenon’un paradoksunun bir hile ile ya da bir yaklaşıklık ile geçiştirilmesini kabul etmez. Sonsuzun matematiği orantıdaki nicel belirlenimlerin yiten büyüklükler olmasını, bundan böyle herhangi bir sayı olmayan, ama sıfır da olmayan ve gene de birbirlerine göre belirli olan kıpısal büyüklükler olmasını ister. Doğal anlak varlık ve yokluk arasında böyle bir ara durumun varolamayacağını, çatışkının çözümsüz olduğunu kabul edilip geri çekilir. Ama sorunun çözümü bu ara durumun sonsuz küçüklükler ilişkisinin gerçekliği olduğunu anlamaya dayanır. Newton orantının terimleri (fluxions) ile ‘‘bölünemezleri değil ama yiten bölünebilirleri’’ anladığını söyler; ve ‘‘belirli parçaların toplam ve oranlarını değil, ama her zaman toplam ve oranların sınırlarını.’’ Orantı ile belirli, görgül sayıların değil, ama yitmekte olan, bir oluş, daha doğrusu bir yokoluş sürecindeki kıpıların orantısını anlar. Newton için orantının kıpılarının yitişlerinde sakınımı süreklilik kıpısı tarafından sağlanır. Ve bu yaklaşım sorunun gerçek doğasını anlatır. Ama analitik anlağa göre, ‘paradoks’ ya da ‘çatışkı’ denilen bir durumu anlatır. Einstein (ve hiç kuşkusuz onunla birlikte sürekliliği nicelikten uzaklaştıran Hilbert) ise böyle bir eytişime saltık olarak yabancıdır ve gördüğümüz gibi getirdiği çözüm çok yalındır: ‘ds’ ‘‘katı ölçme-çubuğu’’ ile ölçülebilen fiziksel bir değerdir! |
|
GELİŞTİRİLİYOR |