Sezgi


Maxfield Parrish (1870-1966), "Yıldızlar" (1926), ayrıntı

İnsan bilmek için felsefe yapar, sezmek için değil.


sezgi Anschauung, intuition
Lat: intuitus: sezgi; intueor: bakmak, görmek
Alm: mit Blick betrachten
İng: to look, gaze upon or towards, to contemplate, to consider


 

Tüm ayrıntı için ve tümdengelim ile karşılaştırması için bkz. özellikle Descartes Kurallar 3.5:

Sezgi ya da intuitus ‘‘yalnızca usun ışığından doğar :: a sola rationis luce nascitur.’’

Ayrıca, K 6.6, ilk tümce. Sezgi, Descartes’ın anlatıma verdiği sağın anlamda, kavramın bilince çıkışı, özerk kavram üretimidir. K 11.1’de tümdengelimin, e.d. bir şeyi bir başkasından çıkarsamanın, sezgi yoluyla olduğunu söyler. Ve (K 12.22) ansal sezgi hem yalın doğalara hem de aralarındaki zorunlu bağıntıların bilgisine genişler. Buradan gerçek eytişimin kavrayışına götüren yol çok kısadır, ve bunun için yalnızca bu zorunlu bağıntının karşıtların birliği olduğunun eklenmesi gerekir.

Çıkarsamanın analitik bir lego mantığı ile, keyfi bir ayrıştırma ile olamayacağını görmek güç değildir: Bir kavram şu ya da bu kavramı değil ama belirli bir kavramı, dolaysız birlik içinde olduğu kendi karşıtını gösterir. Yine, ‘analiz’ olarak anlaşıldığında, çıkarsamanın bir ön bireşimden yola çıktığını ve böylece onu içerdiğini görmek düşünceden istenebilecek en kolay ve en yalın işlemlerden biridir. Kavram ancak kendi karşıtı ile birlik içinde olduğu ölçüde bir çıkarsama olanaklıdır. Sözde ‘bireşimli önerme’ denilen şey, bu karşıtlık olgusunu anlatmadığı ölçüde, her tür keyfiliğe izin verir, bütünüyle bağlantısız, bütünüyle ilgisiz terimleri birbirine bağlar. Çıkarsamanın karşıtların bireşiminin bir çözümlemesi olduğunun anlaşıldığı düzeye dek, analitik düşünce olarak bilinen okulun analizi bile kesinlikle doğru olarak yapmadığını söylemek gereksizdir.

Camille Corot (1796-1875), Beauvais yakınında Marissel Kilisesi (ayrıntı), 1866. Tuval Üzerine Yağlıboya, Y 0,55; G 0,42 m  

Burada mantığın kendisi bir yapboz oyununa çevrilir, uylaşımsal ‘mantık’ türleri üretilir, sonunda bir mantık-ötesi, bir metalogic’ üretilerek dosdoğru mantığın dışına, usdışına geçilir. Burada şunu ya da bunu şuna ya da buna eklerler, ve bağlantılar, ilgiler, ilişkiler olarak gördükleri şeylerde sezgilerine dayanarak, eş deyişle, duyumsayarak, hissederek, altıncı yetilerine başvurarak karar verirler.

‘Doğal ışık’ ya da anlıkta ‘doğallık / doğuştanlık’ anlatımları sözcüğün tam anlamıyla usun arı etkinliğini belirtirler, ve Descartes için bu aygıtın yalın mantıksal gerekçesi ideaların doğrudan doğruya dışsal varoluşun anlığa gönderdiği ‘sinyaller’ olmadıklarıdır (varlıkbilimsel uslamlama olarak bilinen çıkarsama benin içselliğinin pekinliği karşısında dışsallığın pekinliğini arar). Kavramın ya da usun doğasını anlamak tüm felsefi bilginin deyim yerindeyse biricik gerçek teknik sorunudur. Descartes usu salt genel ya da soyut bir ilke olarak göstermemiş, ama kesinlikle tanıtlamanın doğasında yatan sorunu açık ve seçik olarak ortaya koymuş ve çözümünü göstermiştir. Bütün sorun düşüncesindeki yalınlığı izlemeyi istemek, usun bağımsız devimini büyük bir ciddiyetle ve özgürce araştıran bu felsefeciye güven duyarak dikkatle okumaktır. Düşüncenin nasıl en son temellerinde araştırıldığını izlerken kesinlikle sözcüklerin birer araç olduğunu, ve özsel olanın mantıksalın doğasını kavramak olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. ‘Tümdengelim,’ ‘sezgi,’ ‘çıkarsama,’ ‘türetme,’ ‘geçiş’ vb. tümü de kavramın sayıltısız içkin eytişimini anlatmak için kullanılan sözcüklerdir ve eytişim sözcüğünün kendisi de modern felsefede yalnızca bu kavramsal doğayı anlatmak için kullanılır.

Descartes’ın sözünü ettiği ansal sezgi / mentis intuitu ve Kant’ta görülen ve hayvana özgü duyusal sezgi / sinnliche Anschauung arasındaki uçurum felsefe ve felsefe-olmayan arasındaki, us ve usdışı arasındaki ayrım denli derindir. Kant’ın aşkınsalcı ‘felsefe’sinde duyusal sezgi us ya da kavramdan özellikle ve kesinlikle ayrılmıştır. Onda ‘ansal sezgi’ tıpkı kendinde-şey gibidir, ve insanda olmasa da, insanın buna yeteneği olmasa da, ne olduğu bilinir, ve dahası kimlerde bulunduğu da bildirilir. Kant kuşkucu çıkış noktası gereği ‘ansal sezgiyi,’ şeyleri gerçeklikleri içinde bilme yetisini insanüstü bir yeti olarak görmek zorundadır; ve onu AUE’de zaman zaman sözünü ettiği ve ‘insandan başka ussal-varlıklar’ dediği şeylere, meleklere yükler (hiç kuşkusuz bu aşkınsal yaratıkların bilinmeden bilinmeleri de bu ‘felsefe’nin dikkat etmediği noktalardan biridir).

Descartes için en açık ve seçik olan şey, en kolay ve yalın olan ve doğal usun bütünüyle önünde olan şey, Kant için ve tüm görgücülük türevleri için ‘bilinemez,’ ‘aşkınsal,’ ‘gizemli’ bir öte-yandır — bir litterati yapıntısı. Modern evrede herkesten önce Descartes Ussal Yetinin tüm insanlarda eşit olduğunu, ve doğal bilincin sanısının tersine, gerçekliğin bir öte dünyada, bilinemez bir uydurmalar alanında vb. değil, ama burada, önümüzde olduğunu, öncelikle düşüncedeki yalınlık ve duruluğu görme yürekliliğini gösteren bilince açık olduğunu bildirdi.


Sezginin—üstelik kuramsal / mantıksal bilme alanında—bir bilgilenme aygıtı olarak kullanılması Kantçı kuşkuculuğun ve ona öykünenlerin bulanıklığını yaratmaya ve aklamaya hizmet eder.

‘Sezgi’nin doğal dildeki anlamı ile ona yüklenen yapay ‘‘felsefi’’ anlam arasında hiçbir mantıksal köprü yoktur.

Bir nesnenin ‘‘sezgi’’sinden söz edildiği zaman, bilinç, genel bir dilbilimsel terim kullanırsak, bir ‘‘derin-yapı’’ işleviyle ‘‘sezgi’’ sözcüğünü ‘‘algı / duyum’’ olarak yorumlar ve ancak böylelikle bir anlam çıkaramayı başarabilir. Kuramsal bir söylemde kullanılan ‘‘sezgi’’ anlatımı mantıksal bir geçiş ya da bağlantıyı belirtir ve dikkatli bir bağlamda kullanıldığında bile ‘‘sezgi’’ sözcüğünün yarattığı mantıksal izlenim genellikle bilinci derin bir bulanıklık boyutunda askıda tutar.

 

Tüm modern görgücülükte ‘‘sezgi’’ sözcüğü duyu-kavram ikileminde yarattığı bulanıklıktan ötürü çekicidir.

Sözcük Kant’ın felsefe öğrencilerine en kötü kalıtlarından biridir, çünkü yazılarında ‘‘algı’’ (ya da ‘‘duyarlık,’’ ‘‘arı duyarlık’’) bağlamında kullanılmasına karşın başta ‘‘uzay’’ ve ‘‘zaman’’ kavramları olmak üzere başka pekçok kavramı anlatma işlevi ile görevlendirilir. Kant ‘‘algı’’ ya da ‘‘duyum’’ demesi gereken yerde sezgi der: Bir nesnenin sezgisi! Doğal dil mantığı bile sezgiye böyle bir görev yüklemez, ve burada sezilen bilgeliğin gizi arı usun bilimi içersine kolayca duyusal/görgül öğelerle birlikte giren bulanıklıkta yatar. Sezginin gündelik yaşamda hiç kuşkusuz vazgeçilmez bir işlevi vardır. Ama felsefede, düşünsel tanıtlamanın koşulsuz egemenlik alanında, sezgi, algı, duyum gibi yetiler ancak birer veri ya da konudurlar.


 

Descartes da terimi kullandı, ama ona skolastik kullanımından ayrı bir tanım vererek, tanımladığını dikkatle belirterek, ve Kant’ınkine hiç benzemeyen bir anlamda, usun kendi etkinliğini, doğal mantıksal devimi anlatmak için: ‘‘Sezgi [Fr. intuition] ile duyuların yalpalayan tanıklıklarını değil, imgelemin budalaca yapılarından doğan aldatıcı yargıyı da değil, ama bulanık olmayan ve dikkatli bir anlığın bize bizi anladığımıza ilişkin kuşkudan bütünüyle kurtaracak denli duraksamasız ve seçik olarak verdiği kavramı anlıyorum. ... sezgi bulanık olmayan ve dikkatli bir anlığın kuşkucu olmayan kavramıdır, ve yalnızca usun ışığından kaynaklanır.’’ Anlığın Yönetimi İçin Kural III.

Bir kavramın ‘‘koklama’’ ya da ‘‘tat alma’’ duyusu ile bağıntılı olduğunu, o kaynaklarda türetildiğini, ya da içeriğini onlardan kazandığını, onlarsız kör olduğunu vb. düşünmek usa doğallıkla tiksindirici gelir. Ama sezgi ve kavram arasında sözde bağıntı üzerinde diretmek doğal mantığı aldatır ve sezginin çok derinlerde yatan kavranması olanaksız süreçlerde kuramsal bilgi üretmeye katıldığını imgelemeye götürür. Sezgi gündelik yaşamda bile ancak yaklaşık bir ‘‘bilgiyi,’’ kuşkulu bir kanıyı, beklentiyi vb. anlatmak için kullanılır, ve ‘‘sezgi’’ yetisini bu doğal ve gerçek işlevinin dışına zorlamak doğal usu da bozan yapaylıktır.


GELİŞTİRİLİYOR