|
Kuşkuculuk |
|
kuşkuculuk scepticism |
|
Düşüncenin kuşkucu tutumu felsefe tarihinde modern kuşkuculuğa bütünüyle karşıt bir imlemde ön-Sokratikler, özellikle Eleatik okul, Parmenides, ve çok daha sonra Descartes tarafından uygulanır. Ama bu kuşku özsel olarak duyusal bilginin pekinlik savına, sürekli akış ya da değişim durumunda olan görüngü dünyasının gerçeklik istemine karşı, ve Descartes’ta ise ayrıca yöntemsiz uslamlamacılığa karşı yönelmiştir. Sokrates’in eytişimi soyutlamacı anlağa karşı, tasarım bilincinin çürütülmesine yönelik bir kuşkuculuktur. Görgücülük ise, tersine, bilgide pekinlik öğesi olarak duyusal öğeyi vurgular ve bunu usun mantıksal çıkarsamalarına duyulan güvensizlik ya da kuşku nedeniyle yapar. Bu yüzden sağlıklı ussal sorgulama ya da eytişim ile, usun pekinlik arayışının anlatımı olan geçici kuşku ile ilgisizdir. |
|
Kuşkuculuk şu ya da bu tikel kişiye ya da akıma özgü bir olgu değil, ama özsel olarak usun kendi yeteneğidir. Kuşkuyla yola çıkarak inağı sorgular ve yadsıma olanağını kazanırız. Ama kuşkuculuk felsefe tarihinde ‘bilinemezcilik’ denilen kanıyı saltık ilke alan düşünme eğilimini ve insanın tüm bilme savlarına karşı bir saldırıyı anlatır: Bilen gerçekte bilmez, yalnızca bildiğini sanır. Bugün ya da yarın değil, yalnızca geçmişte de değil, ama insan her zaman saltık bir aldanma içindedir. Bilgide pekinliğin saltık olarak yadsınması kendinde bir us dengesizliğidir, tutarlı olarak izlendiğinde varılacak nokta bir us-yarılması ya da şizofreni dediğimiz şeydir. Kuşkucunun tam deliliğe ulaşmasını engelleyen etmen herşeye karşın içgüdüsel doğasının ona dayattığını ileri sürdüğü inançlarıdır — ussal temelden yoksun hayvan inancı (animal faith) denilen şey. Kuşkuculuktan saltık olarak olumlu bir sonuç çıkar: Eksiksiz tanıtlama olmaksızın gerçeklik ve pekinlik olamaz, ve eksiksiz tanıtlamaya, tüm varsayımın ortadan kaldırılmasına erişemeyen her bilgi yalnızca inakçıdır, böylece bilgi değildir, gerçeklik savında bulunamaz. Ama kuşkucu mantık uslamlamanın nesnel tanıtlama verebileceğini kabul etmediği için kuşkuculuktur:
Kuşkuculuğun en ciddi sorunu kendi ilkesi üzerine kendisinin mantıksal olarak olanaksız olmasıdır. Ama doğa olmasa da, insan usu yanılgıya yeteneklidir. Doğada yanılgı usdışı ile, varolmama ile özdeş olurdu. Varolan herşey ne denli usdışı görünürse görünsün, gene de hiç olmazsa varolmasını sağlayacak bir ölçüde ussaldır. Tinsellik alanında usdışı sınırsızca varolur. Ama böyle varoluş özdeksel doğanın varoluşundan ayrı olarak insan bilincinde varolur. Bu bilinç yalnızca kendi kuramsal dünyasnda varolmakla kalmaz. Kendini kılgıya, eyleme, edimselliğe de çevirir. Doğal dünyanın tersine, tinsel dünya kötülüğe izin verir. |
|
Kuşkuculuk — sözcüğün doğal dildeki anlamından bütünüyle ayrı olarak — gerçeğin şu ya da bu nedenle bilinmediğini değil, insan bilgisinin henüz eksik ya da yetersiz olduğunu değil, ama gerçekliğin saltık olarak bilinemez olduğunu ve insanın bilgiye değil ama yalnızca ıvır zıvıra yetenekli olduğunu ileri sürer. Ve gene de tek bir gerçeği, kendi gerçeğini, yalnızca hiçbirşeyin bilinemez olduğunu ‘bilir.’ Ya da kendine kendi savını gerçekleme / tanıtlama yeteneğini de yadsıması gerektiği için kendisi ile çelişen, kendini çürüten, paradoksal bir metafiziksel konumdur. Bilmenin bütününde yadsınması olarak kuşkuculuk mantıksal bir zeminden yoksun olduğu için salt ruhbilimsel bir olaydır, bilmeyi dışsal bir alışkanlık kazanımı olarak görür. Ve ‘‘görgücülük’’ etiketini üstlenip felsefeye karşı salt nihilist bir işlevi üstlenir. |
|
|
|
|
| Kuşkcunun Ruhsal Durumu | ||
|
David
Hume İlkin
felsefemde [aslında, ‘kuşkucu,’ ‘görgücü,’ ‘göreci’
bakış açımda] içine düştüğüm o terkedilmişlik ve yalnızlıkla korkar ve
şaşırırım, ve kendimi topluma karışıp onunla birleşmeyi başaramayarak
tüm insan ilişkilerinin dışına sürülmüş ve bütünüyle terkedilerek avunçsuz
bırakılmış tuhaf ve kaba bir canavar olarak görürüm. Bir sığınak ve sıcaklık
bulmak için kalabalığa koşmak isterim; ama böyle bir çirkinlikle karışmayı
başaramam. Onun dışında bir dostluk kurabilmek için bana katılmaları için
başkalarına seslenirim; ama kimse sesime kulak vermez. Herkes uzak durur,
ve her yandan üzerime vuran fırtınadan korkar. Tüm metafizikçilerin, mantıkçıların,
matematikçilerin ve giderek tanrıbilimcilerin bile düşmanlığını üzerime
çektim; ve katlanmam gereken hakaretlere hayret edebilir miyim? Dizgelerini
onaylamadığımı bildirdim; ve dizgemden ve kişiliğimden duydukları nefreti
anlatırlarsa şaşırabilir miyim? Dışarıya baktığımda, daha baştan her yanda
tartışma, çelişki, öfke, iftira, ve kötüleme görürüm. Gözümü içeri çevirdiğimde,
kuşku ve bilgisizlikten başka birşey bulamam. Tüm dünya bana karşı çıkmak
ve beni çürütmek için elbirliği yapar; ama öyle zayıfım ki, tüm görüşlerimin
başkalarının onaylarıyla desteklenmedikleri zaman gevşeyip kendiliklerinden
düştüklerini duyarım. Her adımı duraksayarak atarım, ve her yeni düşünce
beni uslamlamamda bir yanılgı ve saçmalık korkusuna düşürür. |
David Hume
|
|
|
‘My Mental Development,’ The Philosophy of Bertrand Russell’da, yay. haz. P. A. Schlipp (New York, 1959), s. 11 12: ‘‘Çeşitli şeyler hem Kant’ı hem de Hegel’i terketmeme neden oldu. ... [Hegel’in] matematik konusunda söylediği herşeyin bulanık saçmalıklar olduğunu düşündüm. Bradley’in ilişkilere karşı uslamlamalarına inanmamaya, ve birciliğin mantıksal temeline güvenmemeye başladım. ‘Aşkınsal Estetiğin’ öznelliğinden hoşlanmadım. ... Moore başkaldırıda öncülüğü aldı, ve ben, bir esenlik duygusu ile, izledim. ... Bir hapisten kaçma duygusu ile, kendimize otun yeşil olduğunu, güneşin ve yıldızların hiç kimse onların bilincinde olmasa bile varolacaklarını düşünme, ve ayrıca Platonik ideaların çoğulcu bir zamansız dünyalarının da varolduğuna inanma iznini verdik. ... Matematik yalnızca eytişimde bir evre değil, ama bütünüyle doğru olabilirdi.’’ |
|
Geliştiriliyor. |