Görüngü


görüngü, görüngübilim phenomenon, phenomenology


Yunanca kökenli sözcüğün Kavramı ‘‘görünüş’’ sözcüğü ile de verilebilir, ve İng. ve Alm. kendi kaynaklarına başvurdukları zaman ‘‘fenomen’’i sırasıyla appearance ve Erscheinung ile anlatırlar ve kökler her iki durumda da ‘‘görünmek’’tir.


Burada fenomen sözcüğünün kendisinin fenomenal doğası üzerine birşeyler düşünebiliriz.
Yarı-felsefeciliğin kavramların öz ve yabancı biçimleri arasındaki görünüş ayrımına (harf/im ayrımına) takılması önyargısızlığını koruyan doğal bilince yadırgatıcı gelebilir, çünkü doğal bilinç diller-arası mantığı saf kendiliğindenliği ile, doğal akıcılığı içinde izler. Buna karşı yarı-felsefeci kendi doğal mantığını, anadil mantığını bozmuştur, ve henüz sağlam bir mantıksal / tutarlı dizge de oluşturamadığı için doğal bilince yarı tanıdık, yarı anlaşılmaz ama bütünüyle ayrıksı gelen, bütünüyle süreksiz bir söylem sunar. (Felsefeyi yabancı dilde öğrenmeye çalışırken kavramı ilkin yabancı biçim altında belleyen bilinç aynı kavramı anlatan anadil sözcüğünü bulamadığında hiç kuşkusuz kendisi payına bir skandal olan şeyi felsefi bir sorun olarak göstermeye gider. Bu bilinç söz gelimi ‘‘absolute’’ için bile Türkçe’de bir karşılık bulamaz — mutlak / saltık sözcüklerinin sözlüklerde durmasına karşın Türkçe’de olmadığını sandığı birşeyi arar durur).

Bütünüyle doğal ve görgül olarak her dil kendi sözcüklerine başka dillerle tam olarak çakışmayan bir anlamlar türlülüğü yükler, ve bu bireysel anadillerin kendilerine özgü oluşum/etkileşim süreçlerinden gelir. Ama bağımsız dil oluşumlarında bile evrensel mantık süreçleri kendilerini gösterir, ve söz gelimi ‘‘aufheben’’ ve ‘‘ortadan kaldırmak’’ yalnızca anlamdaş olmakla kalmaz, ama kavramın eytişimini de ortaklaşa gösterirler.


Görüngübilim yerine sanki ondan ayrı bir ansal işlevmiş gibi ‘‘fenomenoloji’’de diretmek, tıpkı ‘‘aşkınsal’’ın ‘‘tranzsendental’’den başka bir kavramı anlatması gerektiğini sanmak gibi, kendine yalnızca bulanıklık saplantısında destek bulur.

Söylemek kesinlikle gereksiz ki, burada karşı çıkmamız gereken şey ‘‘fenomenoloji’’ ya da ‘‘tranzsendental’’ sözcüklerinin kullanılması değildir. Bu gülünç bir despotluk olurdu. Dilediğimiz sözcüğü kullanabiliriz: Arapça, Almanca, Yunanca, Çince vb. Yeter ki sözcükle kendi anadilimizde, ya da doğal mantığımızda neyi anladığımızı belirtmeyi başarabilelim. Pekala X sözcüğünü ya da simgesini seçebilirim, ve bununla şunu ya da bunu demek istiyor olabilirim, çünkü sözcüğün estetik biçimini beğeniyorumdur, ya da bir başka sözcüğün yaratabileceği belli bir anlam bulanıklığından kaçınmak istiyorumdur vb. Bu bütünüyle geçerlidir, ve kişi belki sunulan gerekçeye katılmıyor olsa da hiç olmazsa denmek isteneni anlar. Ama örneğin ‘‘tranzsendentAL’’ Türkçe'de ‘aşkın-SAL’dan başka birşeydir denirse, peki bu nedir diye sormalıyız. Dilde bu kavramı anlatacak sözcük yok mudur? Eğer yoksa, yalnızca dilimize yabancı da olsa yeni bir sözcüğü kazanmış olmakla kalmayız, ama bir de yeni kavram kazanmışızdır ki asıl önemli ve değerli olan budur. Ama ‘‘tranzsendent-al’’ ne dilimizde olmayan bir kavramdır, ne de Türk dili gibi olağanüstü güçlü, kurallı ve uyumlu bir dilin çeviremeyeceği gizemli takılar taşıyan bir sözcüktür. Sözcük bir sıfatın bir kez daha sıfatlaştırılmasıdır, ve ‘aşkın olanla ilgili olan’ anlamına gelir. Bu tür anlam sorunlarını yaşayan bilince felsefede işinin ne olduğunu sormalıyız.
Bulanıklık düşkünlüğü görgül bilinci tam olarak anlamadığı birşeyde henüz derinliğin tükenmediği, böylece daha yüksek ya da daha derin bir anlam karşısında olduğu duygusuna, ama felsefenin bütünüyle uzağına götürür. Kendi anadilinin arı sözcüklerini kullanmanın yararı felsefeye yeni başlayan bir ekin için vazgeçilmezdir.

Geliştiriliyor.