Gerçeklik


 

‘‘What is truth? Truth cannot exist. ... Truth does not exist. ... Truth is a lie.’’

 

(Parmelin,
Picasso: The Artist, His Model, and Other Related Works,
1965, s. 110)

Böyle bakış açısının nihilizmi öylesine çıplaktır ki, her usdışını bilinçaltına gömmeye yatkın insan doğası algıladığı şey üzerine kafa yormaz. Burada yatan sapıklığın terörü usu tutsak alır, çirkini güzel, yalanı doğru görmeyi başaran bilinç kötüyü iyi olarak algılayan bilinçten fazla uzak değildir. Estetik bozulma moral bozulma ile birlikte gider. Ve sağduyunun, usun tam bir çöküşü olmaksızın bu her iki değer alanını da yitirmek olanaksızdır.


 

Gerçeklik ilkin Duyarlığın alanında başlar — bilgi olarak değil ama duyum olarak. Kavram Duyguyu olduğu gibi Duyarlığın kendisini de kapsayan evrensel düşüncedir. Hiçbir varoluş, hiçbir olgu, hiçbir varlık belirlenimsiz değildir. Ve Us tüm belirlenimlerin onları üretme yeteneği de olan bütünlükleridir. Usun bütünlüğü Sevgiyi olduğu gibi Beğeniyi de kapsar. Beğeni tıpkı bilgi ve sevgi gibi varlığın gerçeklik, iyilik ve güzellik tarafından belirlenen değerler yanında durur. Bu saltık tinselliklerin karşıtları insan doğasının karşıtlarıdır.

Güzellik İdeası İnsan olmamı anlatan değerlerden ilkidir. Varoluşum onsuz anlamsızdır. Güzellik tindir, duyarlığımın gerçekliğidir, ve eğer onu geliştirmemişsem, kendi öznelliğimin yaratısı olan yapıtı güzelleştiremem.

Duyusal varlığın erişebileceği sonsuzluk güzelliktir.


‘‘Eğer kişinin tini ve yüreği henüz sağlamsa, o zaman Gerçeğin araştırılması doğasındaki tüm coşkuyu uyandırmalıdır.’’

Hegel, Ansiklopedi, § 19, Ek 1.

Başka bir deyişle, kuşkuculuk usunda ve yüreğinde çürüklüktür, bir karaktersizliktir. Bu salt bir hakaret olarak alınmamalıdır. Tersine, bir kişilik belirlenimdir. Göreci kişilik karakter özelliği olan sağlam belirlenimden, kararlılıktan, inançlılıktan yoksundur. Düşüncelerinde bile sürekli olarak yalpalar, her zaman kendi ile çelişki içindedir, şimdi doğruladığını az sonra yadsır, sevmez, güvenmez, inanmaz. Eğer gerçekten göreci ise, hiçbir moral belirlenimi yoktur. Eğer gerçekten göreci ise, hiçbir değeri, hiçbir inancı, hiçbir ideail yoktur. Hiçbir evrensele katılmaz.

Böyle ruh durumu için Gerçeklik sorunu bir coşku, bir heyecan, bir idealizm sorunu değil ama doğallıkla bir nefret sorunudur.


Türkçe’de ‘Hakikat’ ve ‘Gerçeklik’ ayrı ayrı kavramları anlatıyormuş gibi konuşulduğunda, burada henüz kavrama ulaşılamadığını ele veren bir kafa karışıklığı vardır. İlgilendiğimiz şey kavramdır, bu ister şu ister bu sözcükle anlatılıyor olsun.

Gerçeklik özne ve nesne arasındaki bir ilişki olarak düşünülecek olursa, o zaman yalnızca ve yalnızca Kavramın Kavramla uyumudur, öznel bir tasarımın ondan ayrı bir töz olan herhangi bir nesnellik ile bağdaşması değil. Bu ikincisi kuşkuculuğun gerçeklik tasarımıdır.


Birçok modern dil gerçek / olgusal / edimsel (-lik) durumunda benzer dilsel davranışı gösterir: Anlamdaşlık.

Bu dilsel ilgi hiç kuşkusuz mantıksal temelden yoksun değildir, tersine, doğal usun bilinçsizi olduğu, açıkça görmediği ve göstermediği eytişimsel düşünme süreçlerini sergiler. Gerçek olan hiç kuşkusuz yanlış olanın karşıtıdır; ama gerçek olan o denli de var olandır, ve Aristoteles’in alışıldık yalın anlatımıyla:

‘‘Olanın olmadığını, ya da olmayanın olduğunu söylemek yanlışken, olanın olduğunu, ya da olmayanın olmadığını söylemek gerçektir; öyle ki herhangi birşeyin olduğunu ya da olmadığını söyleyen biri ya gerçek ya da yanlış olanı söylüyor olacaktır; ama ne olan ne de olmayan birşeyin olduğu ya da olmadığı söylenmez’’ (Metafizik, Kitap 4, 7 1011b).

Gerçekliğin varlık ile bu bağlantısından ötürü Türkçe ‘gerçeklik’ anlatımını ‘olgusallık / realite’ yerine de kullanır: ‘‘Dünya, yaşam, insan vb. gerçekliktir.’’ Ama bu kullanım bile kolay kolay duyusal şeylere ‘gerçeklik’ değeri bağışlamaz ve doğallıkla ‘‘Ağaç gerçekliktir’’ vb. gibi bir anlatım, bu görkemli özdekçi örnek, gündelik dilin bir kullanımı olmaktan çok görgücü yazarın duyu verilerinin ötesine geçme korkusunun bir anlatımıdır. Aslında doğal dilin kendisi bile bu özdeşliği tanımaz: ‘‘Gerçeklik bir bitki midir?’’

Batı Avrupa dil alışkanlığı bu noktada Türkçe’deki doğal kullanımın bakışığıdır, ve ‘gerçek’ olanı ‘olgusal’ ile anlatmayı yeğler. ‘‘This is a real man’’ ve benzeri biçimlerde söz konusu insanın görgül insan olduğunu değil, ama insan kavramına, insan olmanın gerçekliğine uygun olduğunu anlatır.

Edimsel olmak mantıksal olarak ‘gizil olma’nın, ‘henüz olmama’nın karşıtını anlatır, ve bu belirli bağlamda ‘olgusal’ ve dolayısıyla ‘gerçek’ olanın anlamdaşıdır: Ancak edimsel olan vardır, ve edimsel olmayan bir olgu olarak var olmayandır. Edimsel olan var olabilme gizilliğini gerçek anlamda taşıyan ve sergileyendir.

‘Gerçeklik’ ve ‘ussallık’ arasındaki ilginin belki de daha az bir düşünme gücü ile kavranabileceği kabul edilebilir. Ussallık, mantıklılık gerçekliğin gerçek biçimidir, ve örneğin tüm bilimsel görgül ‘bilgi’ ancak mantıksal da olduğu gösterildiği zaman aklanır (Doğa Felsefesi karşısında görgül bilimlerin durumu). Mantıksal / ussal olan gerçek olandır, ve ussal olanın edimsel / wirklich / actual olduğu vurgulandığı zaman, edimsel kavramının gizillik kavramını içermesi ölçüsünde yalnızca ‘kabaca var olan’dan çok daha başka imlemlerle yüklü olduğunu düşünmek gerekir, ve sorunun tam çözüm yeri Mantık Biliminin kendisidir.

Bunlar çok kısaca dilin kavramsal sağınlıktan ne denli uzaklaşabildiğini, ama gene de tüm bu uzaklaşmanın gerçekte hiç te uzaklaşma olmadığını, tersine kavramın sıkı bir denetimi altında olduğunu gösteren birkaç örnektir. Analitik ‘mantıkçıların’ dilin bulanıklığı dedikleri ve dile içerlemelerine götüren sorun bu tür birşeydir. Bu bakış açısından tüm felsefe haklı olarak dilin yaramazlık ürünleri olarak görülen şeylerin durulaştırılması görevini üstlenir.

Mantık Bilimi (yalnızca Hegel’in Mantık Bilimi ya da Aristoteles’in Organon’u değil, ama bütün bir felsefe tarihinin kuramsal gerçekliği) kavramları eytişimsel doğalarında işler. Bununla karşıtlık içinde, ‘dil felsefeciliği’nin felsefenin yakınına bile yaklaşamadığını, kendini ancak doğal anadil Sözlüğü düzlemine kısıtladığını görmek güç olmamalıdır.

Gerçekliğin Varlık ile ilgisini / iletişimini, tüm felsefenin özsel ikilemi gibi görünen bu dışsal bilinç bölünmesini en son gerçeklik düzeyinde anlamak hiç kuşkusuz analitiğin çok çok ötesinde, kuramsal felsefede ciddi bir çalışmayı gerektirir. Ve Kavramın insanın iç ve dış Evrenini, tüm varlık alanını nasıl anlattığı sorununa önceden felsefe tarihinin bu yöndeki çabalarını kavramaksızın yaklaşmak umutsuzluktan, bütün bir felsefe tarihinin emeğini küçümseyen kibirli ama bön bir kuşkuculuktan başka bir yere götürmemiştir — şu yalın nedenle ki bireysel bilinç çok güçsüzdür, ve sayısız insanın tarih boyunca sürdürülen çabasıyla üretilen birikimin değerini bilmeyen ve göremeyen bilinç kendini açıkça işe baştan başlama noktasına atar, bir tür ‘felsefi’ barbarlık dönemine geri döner.


Gerçekliğin Yadsınması

Gerçekliği yadsıma bir paradokstur çünkü tam olarak ve ilk olarak kendine karşı döner. Ve gene de bu kendiliğinden açık mantık çiğnenir, kendi düşüncelerini izleyemeyen bilinçte paradoks doğrulanır, Gerçekliği Yadsımanın kendisinin anlam ve değeri ortaya çıkar.

Olgularda Gerçekliği kavramak, kendinde-olguyu bilmek hiç kuşkusuz güçtür, ve örneğin Immanuel Kant gibi bir düşünür bile kendinde-şeyi bilmeyi başaramadığını kabul eder. Bu iş bu yüzden özel bir düşünme kipine, felsefeye düşer. Düşüncenin inceliklerine yabancı kalmada direten bilinç tarafından ele alındığında, gerçeklik sorunu öznel bir oyuna, inakçı, temelsiz, saçma sapan bir gerçeklikler çokluğuna bozulur. Giderek yöntemli, dizgeli, bilimsel olduğu ileri sürülen düşünsel çaba bile aynı zayıflığı gösterir. Thomas Kuhn Bilimsel Devrimlerin Yapısı’nda (1962) bilimin de toplumsal bir süreç, aslında toplumsal bir kurgu olduğunu ileri sürdü. Bilim en sonunda bir uylaşımlar sorunuydu. Nesnel değildi. Saf bilincin sanıları milyonlarca kafada yerle bir edildi. Fizikçi, matematikçi, toplumbilimci, ruhbilimci, tarihçi vb. geleneksel konumlarından sürüldü.

Kuhn (ve Popper’dan Wittgenstein’a sayısız yoldaşı) doğal ve insansal nesnesine salt doğal bir güvenle yaklaşan doğal usun, ne yaptığını hiçbir biçimde bilmeyen kavramsız ‘bilimsel’ usun tanıtlama ve gerçeklik istemine yanıt veremediğini ileri sürdüler. Bunda baştan sona haklıydılar ve bu yalın ve açık gerçekliğe yalnızca en inakçı kafalar karşı çıktılar. Kitle çoktandır dayanılmaz bir düzeye gelmiş akademik pozdan, pragmatik ve yararcı dar kafalılıktan bıkmış usanmıştı.

Ama akademik bilinçsizliğe başkaldırı daha da ötesini ileri sürdü. Gerçekliğin hiçbir zaman bir insan sorunu olamayacağını ileri sürdü. Pozitivizmin saf doğal usun bilimciliğine karşı başkaldırısını geçerli kılma yöntemi buydu.

Ama bu tutum en sonunda çok önceden sofizmin de ileri sürdüğü şeydi.


‘‘Herşey geçerlidir!’’ diyerek sözde despotizme karşı olduğu duyurusunda bulunan bir anarko-pozitivist şöyle yazar:

‘‘Gerçekliğin kendisi bir diluzluğu terimidir’’ :: ‘‘Truth itself is a rhetorical term.’’

Ya da:

‘‘ ‘Gerçeği arıyorum.’ Ah yavrum, ne büyük bir kişi’’ :: ‘‘ ‘I am searching for the truth.’ Oh boy, what a great person.’’

Ya da:

‘‘Nesnellik için coşkuları ile önde gelen entellektüeller birer suçludurlar, insanlığın kurtarıcıları değil’’ :: ‘‘Leading intellectuals with their zeal for objectivity are criminals, not the liberators of mankind.’’ (Fayerabend, ‘‘Who’s Who’’da kendi yazısı).

Bu sözler saf okur kitlesi tarafından, genç bilinçler tarafından felsefe olarak, bilgelik sevgisi adına ve bilim adına, ve daha da ilginci, ‘‘pozitivizmin kendisine karşı’’ panzehirler olarak okunan yazılar arasındadırlar! Böyle yazarlar kimi bilimciler tarafından tarafından da doğrulanırlar!

Bütün bir yirminci yüzyıl Avrupasında bu us / bilim düşmanı düşünme düzlemi de bir ‘felsefe’ olarak, bir tür ‘bilgelik sevgisi’ olarak görüldü. ‘Bilimsel Devrimler’ ya da ‘Anarşizm’ gibi sözcükler ezici, sindirici, aptallaştırıcı bir modernist eğitim sürecinde sürüklenen bilincin saf idealizminin önüne atılan ve kolayca yutulan yemlerdir. Kim propaganda etkisiz diyebilir? Modern bir boşinanç olarak pozitivizmin kendisi ancak özdekçiliğin hazırladığı toprakta böylesine kolayca serpilebilirdi.


Ama postmodernizm pozitivizmin yalancı gerçekliğini, pozitivist ‘bilimsel’ pozu ciddiye almaz. Şakaya alır. Nihilizm pozitivizmden daha kapsamlı, daha geniş, daha gevşektir. Jean Baudrillard, bir postmodernist yazar, ‘‘La Pensee Radicale’’ başlıklı yazısında şunları bildirir:

‘‘Gerçekliğe inanç dinsel yaşamın ilkel biçimlerinin parçasıdır. Anlağın, sağ duyunun bir zayıflığıdır. Aynı zamanda, ahlak destekçilerinin en son kaleleridir, olgusal ve ussal olanın yasallığının havarileri içindir, ve bunlara göre olgusallık ilkesi sorgulanamaz.’’ ‘‘Gerçeklik gülünmesi gereken şeydir. Kişi biri ‘bu gerçektir, bu olgusaldır’ dediği zaman herkesin gülmekten patladığı bir kültürü düşleyebilir.’’ Jean Baudrillard

Bu tip normal midir? Sakın ‘normallik’ de gülünmesi gereken birşey olmasın? Eğer bir gün ‘Bu realitedir’ gibi birşey söyleyecek olursanız, kendinizi gülünçleştirmiş olursunuz. Ama ‘Bu hiper-realitedir’ derseniz, hiç de gülünç olmamış olursunuz. Realite gülünçtür. Ama Hiper-Realite ciddidir. Postmodernist doğrusal ya da lineer düşünmez. Eğrisel düşünür. Bu da ciddidir.

Bu tip kitle kıyımları da içeren Körfez Savaşının yer almadığını yazdı. Savaşın gerçeklikte ya da olgusallıkta yer almamış olmadığı anlamında değil. Ama, daha doğru olarak söz konusu savaşın hiper-realitede yer aldığı ya da savaşın postmodern bir savaş olduğu anlamında. Her neyse. Çatışma sanal bir çatışmaydı — videolarda, televizyon ekranlarında, imgelerde yaşanan olgu-üstü, hiper-reel bir olay.

 

Jean Baudrillard herşeye karşın söylediklerini bir yanlışlık olarak değil ama bir gerçeklik olarak söyler. Gülmeyin. Ama kendisi gerçekliği yakalamaya çalışan bütün bir felsefe tarihi karşısında gülmekten patlar — pozitivistlerle birlikte, görecilerle birlikte, tüm kuşkucularla birlikte yerlere yatarak güler. Bu irrasyonalistlerin tümü için Türe ideali en gülünç yanılsamalardan biridir. Tümü için Özgürlük de, Bilgi de en gülünç, en saçma şeylerdir. Postmodernist kafa usun hakkından gelerek gülünç olmanın da üstüne ve ötesine ulaşır. Jean Baudrillard eski bir tarihsel özdekçidir. Bir materyalisttir. Bir zamanlar şiddete dayalı bir devrimin, insanlığı terörize edip sindirmenin, istenç ve duyuncu yoketmenin en sonunda onların kendilerini kurtaracağına ve herşeyi bir en son çözüme bağlayacağına inanmıştı. Onun için özdek, Marx, ve ortaklaşacılık hiç de gülünç olmayan gerçekliklerdi, olgusallıklardı. Şimdi yıllarını heba eden yanılgısının öcünü almak için özdeğin vb. kendilerine de gülüp geçmektedir. Özdekçilik denilen us kapanması tinsel her değeri, aslında tinsel herşeyi yadsır, tinselliğe hiçbir gerçeklik ya da varlık hakkı tanımaz. Hiç olmazsa deneyimli, tutarlı, usta özdekçi bunun böyle olduğunu bilir. Ve bilincini tinsel değerlerden arıtır ve yalıtır. Us, Törellik, Estetik — ve tüm altgüdümlü kategoriler tinsel kategorilerdir. Ve bunlar tam olarak nihilizmin de yadsıdığı değersiz şeylerdir. Postmodernizmin tarihsel özdekçilikten, özgürlük, istenç, duyunç, bilgi ve inanç kavramlarının en son kırıntılarını da kendi içinde silen bir bilinç posasından doğması ussaldır.


Gerçekten de kimi ‘gerçeklik’ler ciddi olarak gülünçtürler, eğer mantıksızlığın ustalarından, örneğin Nietzsche gibi birinden geliyorlarsa. Nietzsche ne denli gerçekliğin ötesinde olduğunda diretse de, yargılarda bulunmaktan, uslamlamalar üretmekten, tanıtlamalar türetmekten başka birşey yapmaz, ve tümü de, istencine karşın, gerçeklik isteminde diretirler. Nietzsche’nin nasıl ‘felsefe’ yaptığına bakmalıyız:

‘‘Mantığın ilk evresi yargıdır, ve bunun özü, en iyi mantıkçıların belirledikleri gibi, inançtan oluşur. Tüm inanç duyumsayan özne ile ilişki içinde haz ya da acı duygusu üzerine dayanır. Önceki iki duygunun sonucu olarak yeni bir üçüncü duygu en alt biçimindeki yargıdır ... Bir bitki için, tüm şeyler normal olarak dingin ve bengidir, her şey kendine özdeştir. Alt örgenlikler döneminden, insan özdeş şeylerin olduğu inancını kalıt almıştır (yalnızca en yüksek bilim tarafından eğitilmiş deneyim bu ilke ile çelişir). Başından, tüm örgensel varlıkların ilk inancının dünyanın bütün dinginliğinin Bir ve devimsiz olduğu söylenebilir.’’

(İnsanca, Pek İnsanca, 18, italikler eklendi.)

Bu satırlar ve o bakışlar arasındaki koşutluğu görebiliyor muyuz?
Duyarlığımıza güvenmeliyiz.

Nietzsche genellikle usta bir yazar olarak kabul edilir. Kendisi de bu konuda kesinlikle alçakgönüllü değildir. Kendini Heine ile birlikte Alman dilinde yazmış olan en yetenekli iki ‘sanatçı’dan biri olarak görür. Herşeyin kitleselleştiği bir dönemde en kötü yazarın, en berbat şairin, en rezil şarkıcının bile birer kitle oluşturacak düzeyde hayranları bulunurken, irrasyonalist Nietzsche’nin onlardan eksik neyi vardır? Sanki kitle dergileri tarafından yüzyılın sanatçısı seçilen Picasso ondan daha mı iyidir?


GELİŞTİRİLİYOR