|
Duyu Verileri |
|
duyu verileri. ya da izlenimler. ya da duyumlar — örneğin soğuk, sertlik, susuzluk, kaşıntı ya da acı vb. evrensel olanla karşıtlık içinde, özel, kişisel, bireysel, tekil olana göndermede bulunur. kimi ‘felsefeciler’ yalnızca duyuların varlığı kavrayabileceğini, yalnızca duyu verilerinin gerçek ya da var olduğunu düşünürler. duyu verisi olmayan yoktur. |
|
İngiliz görgücüleri İngilizler için ulusal birer simgedir — ve işlerini yerine getirmede bütünüyle başka bir alanda oynayan futbol holiganlarından daha başarısız değildirler. İngiliz Görgücüleri için düşünce hiçbir biçimde ayaktan daha güvenilir değildir. Ayak daha inandırıcıdır çünkü eninde sonunda duyusal veriler sağlar. H. H. Price 1949’da Horizon’da İngiliz görgücülerinin duyu-verileri ile bu denli kaygılanmaları konusunda şunları yazar: ‘I have been told that Continental philosophers find this national pastime of ours very puzzling; and I have heard one of them suggest that it is connected in some way with the Wordsworthian attitude to Nature, and with our national taste for landscape painting. Perhaps there is some connection (if there is, it is nothing to be ashamed of). But for my part I find it puzzling that so many Continental philosophers are not interested in perception at all, and prefer to spend their lives talking about dreary subjects like Kulturphilosophie :: Bana Kıta felsefecilerinin bizim bu ulusal oyunumuzu çok anlaşılmaz buldukları söylendi; ve içlerinden birinin bunun belli bir yolda Doğaya karşı Wordsworth [bir doğa şairi] tutumu ve manzara resmi konusunda ulusal beğenimiz ile bağıntılı olduğunu ileri sürdüğünü duydum. Belki de bir bağıntı vardır (eğer varsa, bu utanılacak birşey değildir). Ama kendi payıma pek çok Kıta felsefecisinin algı ile hiç ilgilenmemeleri ve yaşamlarını Kulturphilosophie gibi sıkıcı konular üzerine konuşarak geçirmeyi yeğlemeleri bana bilmecemsi geliyor.’’ Anlatıldığına göre, bir Alman felsefeci son büyük yararcılardan biri olan Henry Sidgwick’e İngilizce’de ‘‘Gelehrte’’ [alim / bilgin] sözcüğüne bir karşılık olmadan durumu nasıl idare ettiklerini sorduğunda, kekeme olan Sidgwick’den şu yanıtı alır: ‘‘We call them p-p-prigs [ukalalâr].’’ Görüşlerinin bir mantıksal olgucu tarafından özellikle dikkatli bir eleştirisi üzerine yorumu istenen bir Fransız varoluşçunun yanıtı şudur: ‘‘He is a cow.’’ Bu inekler ve ukalalâr arasındaki bir diyalogdur. (Aktarmalar kendisinin analitik ve pragmatik eğilimli olduğunu belirten Morton White’dan.) Ama White şunları söylemez: Varoluşçu bilinç, anlam ve ussallık arayan ve bulamayan, anlamsız ve usdışı varoluştan yakınan bu mızmız bilinç, hiç olmazsa Albert Camus gibi sözcülerinin benliğinde, yaşama karşı bütünüyle ciddidir; ve Tanrıyı, Usu, ya da Anlamı yitirmenin acısını yaşar. Son umutla Duyunca sarılmaya çabalarken, buna karşı pozitivist us sadistik bir hazzın doyumu içindedir, anlamsız olanın, usdışı olanın bedenselleşmesidir. |
| Pozitivizm ve Sadizm | ||
|
Bir mühendis olan Wittgenstein çürüğe ayrılmasına karşın I. Dünya Savaşına gönüllü olarak katıldı. Bir mistik olarak da görülen bu asker savaşta önemli kahramanlıklar göstererek madalyalar kazandı. Kişinin üç beş yıldan daha uzun bir süre felsefe yapamayacağını, zaman zaman heyecanlı işler yapması gerektiğini düşünürdü. Öğretmenlik yaptığı sıralarda sık sık öğrencilerini döven Wittgenstein içlerinden birinin kulak zarını patlattığı için öğrenci velileri tarafından suçlandı ve hakkında soruşturma açıldı (aktaran Ayer, ‘‘Yirminci Yüzyılda Felsefe’’). Bir gün bir başka olgucunun (Popper) dersine giren Wittgenstein elinde bir ocak demirini sallayarak ‘‘Tüm felsefi önermeler genelemedir!’’ diye haykırdı (Popper’ın yaşamöyküsünden). Bu ilginç düşünür “Söylenemez” üzerine bol bol konuşur, ve duvarın üzerine tırmandıktan sonra metafiziksel merdivenine bir tekme attığını söylerdi. Kızkardeşi Hermine’nin Familienerinnerungen’de (Aile Anıları) yazdıklarına göre ‘‘Yalnızca anavatanı savunmakla ilgilenmiyor, ama üzerine güç bir görev almak ve kafa işinden başka birşeyler yapmak için yoğun bir istek duyuyordu.’’ Kendisine ‘‘barış ödülü’’ verilen Russell bu ‘felsefeci’ye derin bir duygudaşlık gösterirken, bir parça daha normal bir insan olan Whitehead ise adının anılmasına bile dayanamazdı. Wittgenstein’ın kişiliği dünyanın en son dert edineceği ilgisiz bir noktadır. Belki de bir düşünür olarak ilgi çekici yanı tüm içten irrasyonalistler durumunda olduğu gibi yaşamı ve düşünceleri arasında görülen uyumdur. Tutarsız pozitivistleri korumalıyız.
|
|
‘Kuşkusuzca, dolaysızca pekin olan yalnızca duyuların, algının ve duyumun nesnesi olandır.’ (Aynı yer, § 37). Feuerbach bu tür ıvır zıvırdan oluşan ‘felsefesini’ Hegel’in felsefesinin ‘tamamlanışı’ olarak gördü. Ve başta Frederich Engels olmak üzere tarihsel özdekçiler tarafından coşkuyla, aslında taşkınlıkla selamlandı. Doğrusunu söylemek gerekirse, felsefe söz konusu olduğu sürece Feuerbach’ın beyinsiz olduğu izleniminden kaçınmak çok güçtür. Hegel'in ‘oğlu’ olduğunu ileri süren bir insan durumunda bu sıfat bir kabalık olarak görülmemelidir. Feuerbach babasının Duyu-Pekinliği üzerine yazdıklarını, Tinin Görüngübilimi’nin ilk bölümünü bile anlamış görünmez. Adı sık sık ¹büyük’ düşünürler arasında anılan bir insan durumunda böyle yargılar aşırı olarak, abartma olarak görülür. Ama eytişimsel düşünce bir yana, sağlam sağduyumuz bile bize anlam dediğimiz şeyin yalnızca tatlı ya da acıdan, sert ya da yumuşaktan, soğuk ya da sıcaktan vb. oluşmadığını düşündürüyorsa, yargımıza güvenmeliyiz. Açıkça görebiliriz ki Feuerbach’ın konumu hiçbir biçimde felsefi değildir. Gündeliktir. Feuerbach evrenselin doğasını, kavramın doğasını anlamış bile görünmez. Duyuların anlam verme yeteneklerinden söz etmesinin dört dörtlük bir saçmalık olduğunu kabul edecek yürekliliği göstermeliyiz. Bu güç değildir. Sık sık insanların ünlerini, büyüklüklerini, giderek saygınlıklarını yanılgılarının büyüklüğüne borçlu olduklarını görürüz. Hume ve Berkeley, Locke ve Hobbes, Fransız Aydınlanmacıları duruma en uygun birkaç örnektir. Özdekçilik kendinde zararsızdır. Varolan herşeyin özdeksel olduğunu doğrulayan, tinsel herşeyin varlığını yadsıyan bir bakış açısıdır. Çünkü özdek ilkedir, biricik varlık kipidir. Tutarlı bir dizge olarak görüldüğü düzeye dek, özdekçilik hiç kuşkusuz bir monizmdir, bir birciliktir. Ve gene de hiçbir ilke salt kendinde olmakla kalmaz. Tersine, gizilliğini edimselleştirir ve mantıksal bir çıkarsamalar zincirine açınır. Ve çıkarsamalar tehlikeli olabilir: Kuram ve kılgı en sonunda bir ve aynıdır. Feuerbach-damgalı özdekçiliği izleyen tarihsel özdekçiğin tarihte yol açtığı anlatılmaz yıkımlar, insanlığa dayattığı kölelik, yaşattığı onursuzluk ve zulüm bir kez daha düşüncenin, özdeksel olmayanın, tinsel olanın gücüne tanıklık ederler. Gerçeklik ve Yanlışlık arasındaki ayrımın yazgısal önemde olduğunu gösterirler. |
|
Geliştiriliyor. |