Deneyim


deneyim experience, Erfahrung (experiential = görgül)

Sözcük gerçekte Algıyı belirtmek için kullanılır. Deney önceden tasarlanan bir kuramın uygulamasıdır, ve kavramsal-mantıksal bir yapı olduğunu doğrudan doğruya kendisi gösterir. Olgunun, olgusallığın ya da dışsal dünyanın düşüncenin biçimlerine uymasını bekler. Deneyim ya da tecrübe ise herşeyden önce alınan, edinilen, dışsal dünyadan kazanılan birşey olma imlemini taşır. Ve kuramsalı olmaktan önce kılgısalı, istenç alanını, ahlak alanını, törellik alanını ilgilendirir. Bu düzeye dek felsefede kullanımı uygunsuz, aslında sık sık kabadır. Örneğin iki bilardo topunun çarpışması biçimindeki beylik nedensellik ‘deneyimi’ bir deneyim olmaktan çok bir algı ya da gözlem sorunu olarak görünür. Sorun nedenselliğin algı yoluyla mı kazanıldığı, yoksa tam tersine anlığın kendisi tarafından görsel gerece mi uygulandığıdır. Sözde Kant’ın ‘Kopernik devrimi’ olarak bilinen şey, kavramın dışsal algıdan türetilmediği, gerçekte kendisinin algıya tüm biçimsel yanını vermesi yeni değil ama eski bir sorundur. Modern dönemde duru olarak Descartes tarafından bildirildi. Descartes biçimsel kategorilere ek olarak duyusal kategorilerin bile dışsal dünya değil ama içsel dünya kökenli olduklarını açıkladı. Daha önce Farabi’de kavramların öğrenilmediklerinin, tersine usun kendi kaynaklarından özerk-mantıksal-a priori türetildiklerinin bildirildiğini görürüz. Platonik anımsama kuramı aynı idealist konumun bildirimidir.


Yanılgının Kaynağı Çıkarsama Yetisi Değil Ama Yanlış Deneyime Dayalı Yargıdır.

deney, deneyim experimentum. Deneyim tümdengelim ile, doğal usun ışığı ile birlikte, bilginin iki kaynağından biridir (Kurallar 2.4):

‘‘Ama az önce şimdiye dek bilinen tüm bilimler arasında yalnızca Aritmetik ve Geometrinin kendilerini herhangi bir yanlışlık ya da pekinsizlik lekesinden arınmış gösterdiklerini söyledik; ve şimdi bunun nedenlerini daha dikkatli olarak [365] irdelersek belirtmeliyiz ki şeylerin bilgisine ulaşmamızı sağlayan iki yol vardır — deneyim ve tümdengelim. Bunun ötesinde dikkat etmeliyiz ki, şeylere ilişkin deneyimlerimiz çoğu kez aldatıcıyken, buna karşı tümdengelim ya da birşeyin bir başkasından arı çıkarsaması, gerçi iyice dikkat edilmediğinde atlanabilecek olsa da, eğer en küçük bir ussallık gösteren bir anlak tarafından yerine getirilirse, hiçbir zaman yanlış olamaz. Ve bana öyle görünüyor ki burada in onlara insan unu dizginlemede yararlı olduğuna inandıkları o kısıtlayıcı bağların çok az yararı vardır, gerçi başka amaçlar için çok uygun olduklarını yadsımıyor olsam da. Bunu söylememin nedeni insanların (insanların diyorum, hayvanların değil) içine düşebilecekleri tüm aldanmacaların hiç birinin bozuk çıkarsamaya bağlı olmaması, ama bunlara yalnızca kimi yeterince anlaşılmamış deneyimlere dayanmanın, ya da rasgele ve temelsiz yargılarda bulunmanın neden olduğudur.’’


Deneyim Türkçe’de ve hiç kuşkusuz tüm doğal dillerde taşıdığı kılgısal anlamdan bütünüyle ayrı olarak, alışkanlık yoluyla kazanılan bellemeyi anlatmak için kullanılır: A olayının B olayını izlediğini ayrımsamak deneyim ya da a posteriori yan, ama bu bağlantıyı kurma olanağını veren yeti a priori yandır.

Kavramlar duyusal algıdan türetilemezler. Deneyimin kuramsal / kavramsal bilgi kaynağı olarak görülmesini bu düzeye dek Hume ile birlikte doğal bilinç de yadsır, ve felsefecilerin bu terimi kullanmaları çoğu kez yalnızca algı / duyum işlevlerini anlatan bir eğretileme bağlamında geçerlidir.

Kant ve onun bulanıklığını ayrımsayamayan mantık tarafından kullanıldığı biçimiyle deneyim geniş ya da laçka bir terime çevrilir, ve bilgide gerçekliğin ya da pekinliğin ölçütünü verdiği sanısı analitik olarak (çağrışımsal olarak) içerdiği duyusal öğeye dayandırılır. Bu öğeye dayanarak bilinç deneyimde duyuların güvenilir zemininden, özdekselin, gerçek saydığı duyusal-varlığın alanından uzaklaşmadığına inanır. Bu bir sanıdır.

Görgücü David Hume, doğal usun sınırları içinde düşünerek, ve bütünüyle doğru olarak, deneyimin (yinelenen gözlemin) alışkanlıktan başka birşey üretmediğini gördü. Alışkanlık ise bir bilgi olmaktan en uzak insan yetilerinden biridir. Bilinçsizdir. Bir tür içgüdü gibi, bir tür tepke gibi, düşüncesiz bir edimdir. Hume alışkanlığın bilgi ile bir olmadığını reddetmek bir yana, tersine bu olguyu bütün bir kuşkuculuğu için temel aldı.

Hume duyusal izlenimler zemininde bilimsel bilgi birikiminin de bir alışkanlık yapısından daha ötesi olamayacağını görerek Newtoncu bilimin pozitif / tümevarımcı mantığının hiç de iyi bir mantık olmadığını gösterdi.

Ama modern olguculuk, ironik olarak, ve Hume’un saf görgücülüğünü bütünüyle kötüye kullanarak, tam anlamıyla onun olanaksız gördüğü şeyi yapar, bilginin, bilimin ya da kuramın ancak hiçbir kuramı (tümevarımı) aklamayan deneyim / gözlem üzerine dayanabileceğini ileri sürer.

Deneyim, yalnızca bu dar yapay anlamında değil ama yaşantı alanının bütününü kapsayacak bir yolda, ve doğal usun ona yüklediği nesnel anlamı içinde kullanıldığında, felsefe ile öylesine yakından, daha doğrusu öylesine vazgeçilmez olarak ilgilidir ki, felsefenin biricik içeriğidir, ve dahası, felsefenin gelişmesi bu içeriğin gelişmesidir. Tarihsel olarak, her bilinç ancak doğal yapısını tamamladıktan sonra, ancak kuramsal ve değersel kavramların tasarım biçimleri altında üretilmesinden sonra felsefe için hazırdır. Bu yüzdendir ki felsefeci kendi deneyiminin, kendi çağının çocuğudur.

Yalnızca, felsefe bu verili ya da dolaysız görünen öğeyi dönüştürür, doğal bilinçte salt görüngü olan, salt tasarımsal olan bu içeriği kavramlar yoluyla ve böylece gerçekliği içinde yeniden-üretir. Böylece dar duyu verisi görgücülüğün elinde kaçınılmaz olarak solipsizme götürürken, buna karşı felsefe ona soyutluğu içinde gerçek hakkını verir.


‘‘Kavramın tecrübeden doğması!’’

Bu anlatım doğal dil mantığına bile saçma gelir, ve özellikle ‘‘görgücü’’ Kant ve başka görgücülerin bağlamında ‘‘deneyim’’ sözcüğünü felsefi çeviride tam olarak onların kullandığı bağlamda kullanmak Türkçe’de hiç kuşkusuz bir dil barbarlığı olarak görünür (aynı şey ‘‘Anschauung / intuition / sezgi’’ sözcüğü için de böyledir).

Deneyimi bilginin kaynağı olarak görmek, Hegel’in benzetmesiyle, yeme edimini besinin kendisine borçlu olmak gibidir.

Gerçekte Kant da deneyimi tüm bilginin kaynağı olarak görmez. David Hume bile deneyimin pekin ya da saltık bilgi kaynağı olamayacağını, kavram türetme anlamında bilgi üretmediğini yazdı, ve hiç kuşkusuz doğru olarak. Ama idealizm ve görgücülük arasındaki ortaklık bundan daha öteye gitmez. Bu yüzden ‘‘deneyim’’ sözcüğünün felsefeye özsel bir işlevde sokulması David Hume’un değil ama arı usu arı / kuramsal olarak ele almaktan ürken Kant’ın kalıtıdır.

Deneyim, modern felsefe tartışmasında alındığı biçimiyle, ‘‘alışkanlık’’ ya da Hume’un deyimiyle ‘‘çağrışım’’ düzeyinde bir bağlantı verir ve bu ruhbilimsel aygıt mantıksal zorunluk içermez: Ardışık A ve B olaylarının yinelenen gözlemi bize onları ardarda düşünme alışkanlığını verir. Bu ‘‘görgül öğrenme’’ ya da ‘‘belleme’’ görgücülüğün bilgiye verdiği en yüksek değerdir, ve görgücülük için bunun ötesinde ve üstünde geçerli bir ‘‘kuramsal’’ boyut olmadığı için tüm bilginin olası olduğunu söyler. Hume giderek sayının ve deneyim olgusunun kendisini bile ancak doğalarını kavramadığı için ateşe atmaktan vazgeçer.

Görgül gözlem ve deneyimden türetilen genelleme ya da tümevarım dediğimiz şeyin kendisi bir düşünce işlevidir, öğrenilmez.ama — Leibniz-Descartes'ın anlatımıyla — doğuştandır. Doğal, önsel, a priori olandır. Usun içsel yetisidir.

Kant kavramın bir gereç olarak duyu verileri üzerinde kullanıldığı, dünyayı kavramlarımız aracılığıyla bildiğimiz yolundaki olağan felsefi bilgiyi yinelemekten, ama hiç kuşkusuz onu görüngüye sınırlandırarak yinelemekten başka birşey yapmadı. Bu sınırlama, hiçbir zaman aklamadığı ama yalnızca ileri sürdüğü bu ‘‘kendinde-şey’’ alanı, insanın tüm bilgisini boşlukta asılı bırakan bu sayıltı tüm dizgesini en anlaşılmaz dizge, gerçekte dizgesiz / kavranamaz derme çatma bir toplama yapar.

Kant öyle bir ‘‘us dizgesi’’ kurar ki, orada giderek uzay ve zaman kavramları bile (ki bunların ‘‘yalnızca duyusal sezginin biçimleri’’ olduğunu söylemesine karşın kendisi onları birer kavram olarak kullanır), görgül ‘‘sezgi’’ dediği şeye bağladığı kavramlar bile arı usun bir değerlendirmesine temel olurlar.

Kant kavranamaz ama yalnızca ezberlenir, çünkü us için kafasında kurduğu bütün yapı usdışıdır, arı usun gerçek yapısı ile, evrensel mantık ile örtüşemeyen bir yapaylıktır. Gerçekten de, arı usu eleştirisi arı usun dışından gelir — kendi öznelliğinden.

Immanuel Kant Bu yüzden ‘‘Kant uzmanlığı’’ denilen şey edimsel olmayanı, orada olmayanı bulduğunu sanan bir arkeoloji denli ilgisiz bir oyundur. Bu moda, bu felsefi tapınmacılık Kant’ın eleştirel felsefesinin Alman idealistleri tarafından yapıldığı gibi gerçek bir değerlendirmesi değil, onda ‘‘felsefe’’ olan yanın, eytişimin kurtarılması değil, ama bir yapaylıklar yapaylığı, bir kraldan çok kralcılık, bir öznellikler öznelliği, kısaca suyunun suyudur. Yalnızca şunu düşünmek yeterlidir: Deneyim (= tüm görüngü dünyası) yalnızca anlak kategorilerinin bir yaratısı ise, eş deyişle, nesnel değil ama bütünüyle öznel ise, kendinde olanaksız olanla, deneyimin ötesine geçerek kendinde-şeyin alanına girmekle niçin kaygılanılsın? Ve gene de bu kaygı AUE’nin ve bu paradoksa yakalanan mantığın başlıca motorudur. Kant’taki bu tür düşünce buruşmalarını sıralamanın sonu gelmez. Kant’ın tarihsel olarak felsefe için önemi geç uygarlaşan Almanya’da felsefenin, hiç kuşkusuz kurgul felsefenin güdüsünü sağlamış olmasında, ama o denli de olumsuz/yıkıcı yanında, modern kuşkucu eğilimlere bugün de en son zemini sağlamasında yatar.


Tüm gözlem ve deneyim kavramlar tarafından belirlenir.

Bu önerme burada bu biçimiyle dizgesel bir bütünün dışında duran tüm başka önermeler gibi varsayımsal ya da inaksaldır. Karşıtı ya da olumsuzu da eşit hakla ileri sürülebilir. Tanıtlaması, gerçekliğinin tam bir pekinliğe ulaşması yadsınamayacak mantıksallık olarak kabul edilmesine bağlı görünür. Gerçekten de tarih boyunca felsefecilerin kendileri tanıtlamalarını dört dörtlük bir matematiksel dizgesellik içinde değil ama mantıksal gerçekliklere dayanarak ve onlardan çıkarsamalar yaparak yerine getirdiler. Hegel bu bir ölçüde dağınık ama gene de aynı özsel yöntemi kullanan ussal yapılara tam dizgesel biçim kazandırmaya çalıştı. Yaptığı şey kavramı en yakın belirlenimlerine açındırarak ya da onlarla ilişkilendirerek her bir felsefi sorun durumunda yapılabilir. Ve gene de açıktır ki dizgesellik ideali hiçbir felsefeci için vazgeçilmezdir, ve Hegel’in dizgesi bu düzeye dek paha biçilmezdir.

Tanıtlama olanaksız değildir, tıpkı bilginin, gerçekliğin olanaksız olmaması gibi. Bu değerlere yönelik kuşkunun kendisi sık sık bunları küçümsemekten değil ama tam tersine çok fazla büyümsemekten gelir. Gerçeklik hiç kuşkusuz yüksektir, büyüktür, ama insanın kendisi değerli ve yüksek ve büyük olduğu için.


Deneyim bütün bir dünyadır. Gözlem bütün bir dünyadır. Tüm gözlem ve deneyim ona uygulanan kavramların kendileri yoluyla anlam ve anlaşırlık kazanır. Tüm gözlem ve deneyim böylece daha baştan kurguldur, kuramsaldır. Tüm gözlem ve deneyim böylece daha baştan ussaldır. Böylece gerçeklik bilincin nesnesine karşılık düşmesi değil, ama kavramın kendi kendisine karşılık düşmesidir. Birincisi yalnızca doğruluktur, bilinçsiz gerçekliktir, ve kavramın tam gerçekliği ile ilgilenmez, onun tam açınımı isteminde bulunmayı bilmez. Bu doğal bilinç için kötü bir içeriğin kötü bir biçimle çakışması yeterlidir. Ama Gerçeklik usun karşısında usu bulması, kavramın karşısında kavramı bulmasıdır.

Doğal Us da bilimsel çabasında yalnızca ve yalnızca doğaya, evrene kendi kavramsal yapısını yansıtır, ve orada yalnızca ve yalnızca kendini bulmak için yola çıkar. Bu düzeye dek, tüm gözlem ve deneyimler aptal duyu-verileri ya da sezgiler olmak bir yana, kavramsız ve anlamsız düzeneksel işlemler olmak bir yana, tersine kendileri daha şimdiden kuramsal olarak belirlidirler, ve belirlenimsiz bir gözlem kuşkucunun öznel sanısından daha iyi birşey değildir. Tüm sorun usun a priori çıkarsamasının ne düzeye dek tamamlanmış olduğu, belirlediği kavramsal evren tablosunun ne düzeye dek gerçek kavram ilişkilerine karşılık düştüğüdür. Görünürdeki bilimsel sürecin görünürde olmayan yanı bu a priori ussal yandır, kavramın kendi iç örgütlenişini tamamlama çabasıdır.

Kavramları duyu türevleri olarak, algı türevleri olarak, insan anlığını ise tabula rasa olarak gören görgücü / ruhbilimsel bakış açısı hiç kuşkusuz insan usunun gerçeklik diye bir sorunun olamayacağı, yalnızca kendi öznel kuruntuları ile, yalnızca beynindeki imgeler ile ilgileneceği vargısını çıkardığı zaman akıllık eder. Bundan sonra artık öznel kavramın ve nesnel olgusallığın karşıtlığı çok gerilerde, çok derinlerde kalmıştır. Herşey öznelliktir. Özdek, Einstein’ın buyurduğu gibi, ancak düşünüldüğü sürece özdektir. Çünkü öznel bir algı türevidir. Yine uzay kavramını ‘kutu’ gözlemlerinden çıkaran bakış açısının, nedenselliği yinelenen gözlem sonucunda kurulan bir alışkanlık yapısı olarak, bir çağrışım sorunu olarak gören bakış açısının mantığa, kavrama, usa ne denli ilgisiz olduğunu anlamak güç olmamalıdır. Bu öznelci bakış açısından uzayın üç boyutlu olması herhangi bir mantık sorunu değil ama katıksız bir algı sorunudur. Algı yetimize göre uzay tek boyutlu ya da pekala on, bin, yüzbin vb. boyutlu olabilir (Poincaré büyük bir vakarla bunun olanağını tanıtlar!). Ama bu ruhbilimcilik, bu çağrışımcılık kendi kendini nasıl çürüttüğünü pekala görebilir. Einstein’ın sözde görgücü/ruhbilimsel yönteminde ‘kutu’ algısından çıkarsanan ‘uzay’ kavramı kutuyu, dolayısıyla özdeği, dolayısıyla uzayı varsayar: Kutu (özdek) algılanmadıkça uzay kavramı çıkarsanamayacaktır. Ama zavallı kutunun uzaya gereksinimi olduğu, uzaysız yapamayacağı olgusu dikkate alınmaz. Böylece bu çıkarsama yolunun başarısı ve anlaşılırlığı yalnızca ve yalnızca uzayın uzaydan çıkarsanmasına dayanır! Analitik yöntem gerçekten bir mantık-ötesi, bir ‘metalogic’ olduğunu, mantığın kendisini dilediği gibi belirlediğini, istediği herhangi bir şeyi bulduğu herhangi bir şeyden çözüp çıkarmada özgür olduğunu gösterir. Böyle çağrışımlar, alışkanlıklar, kutular, tahtadan çerçeveler, mermer masalar, yumuşakçalar, iki boyutlu yassı yaratıklar, katı ölçme-çubukları vb. gibi ‘andırımlar’ gerektiren bir anlatı üzerine, kavramın ciddiyetini algılamayan bir gevşeklik üzerine bilim değil ama hiç kuşkusuz saçmalığın, belirlenimsizliğin, aptallığın kendisi kurulur. Bilim gerçekten varolanı, olgusal varoluşu anlamakla ilgilenir. Bilgideki duyusal/sezgisel öğe ise, tüm kuşkuculuğun ön sanısının tersine, hiçbir zaman varlığı, nesnel varoluşu, olgusallığı gerçeklemez. Kuşkuculuğun kendisi bu ilke ile yola çıktıktan sonra ‘özdeğin,’ ‘tözün,’ giderek ‘Ben’in kendisinin bile varoluşunu yadsımak zorunda kalır. Görgücü David Hume böyle bir başlangıcın hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak bir yolda bilgiyi inanca, pekinliği olasılığa indirgediğini gördüğü zaman, bilim adına onun görgücülüğünü savunan, giderek görgücülüğü bilime ‘‘ölümsüz hizmet’’ olarak gören saf bakış açısı karşısında bütünüyle ayık bir tutumu anlatır: Görgücü öncüller üzerine bilim diye, gerçeklik diye birşey olamaz.

Bilim ve gerçeklik hiç kuşkusuz usu gerektirirler. A priori bireşimli yargıları gerektirirler. Ve daha doğru olarak ve tam olarak, Eytişimsel Düşünceyi gerektirirler. Çünkü düşüncenin, kavramın alanında bireşim kimyasal ya da mekanik bir ilişki değil, dışsal bir birlik değil ama karşıtların birliğidir. Tüm kavramsal çatışkılar durumunda olduğu gibi, kavram ve varoluş arasındaki, nesnel evren ve öznel kuram arasındaki karşıtlık da ancak eytişimsel düşünce tarafından yenilebilir. Neyin gerçek varoluş olduğuna duyular değil ama kavramları nesnel doğalarında alan eytişim karar verir. Eytişimsel düşünce bir sanattır, ve doğal usun daha şimdiden bilinen doğal işlemleri yoluyla, analiz ve sentez yöntemleriyle uslamlama yapmaktan bütünüyle başka birşeydir. Ciddi bir çalışmayı, felsefe tarihinin ussal tözünü kavramayı gerektirir.


René Descartes
İlk Felsefe Üzerine Meditasyonlar — (2)
(1641)

— Duyuların Ve Düşünmenin ‘Gerçeklik’ Güçleri Karşılaştırılıyor

10. Bundan böyle ne olduğumu daha iyi*[[*Lat: daha iyi :: Fr: önceden olduğundan daha aydınlık ve daha seçik]] kavramaya başlıyorum; ama gene de bana öyle görünüyor ki — ve öyle düşünmekten kaçınamıyorum ki —, imgeleri düşüncede oluşturulan ve duyular tarafından araştırılan cisimsel şeyler imgelem altına gelmeyen o bilinmeyen parçamdan çok daha seçik olarak bilinirler; buna karşın, varoluşları açıkça kuşkulu görünen, bilinmeyen ve bana yabancı olan şeyleri gerçek olan ve bilinen şeylerden, dolayısıyla benim kendimden*[[*Lat: benim kendimden :: Fr: asıl doğama ait olan şeylerden]] daha seçik olarak kavrarım demek oldukça tuhaftır. Ama durumun ne olduğunu açıkça görüyorum: anlığım dolanıp durmayı sever, ve gerçekliğin sınırları içersinde kapalı tutulamaz. Öyle olsun, ve*[[*Öyle olsun, ve: Eksik]] bir kez daha onu sınırsızca kendi başına | salalım, öyle ki daha sonra onu yavaşça ve*[[*yavaşça ve: Ek]] uygun bir yolda geri çektiğimizde, çok daha kolayca denetlenebilsin.

Duyusal Cismin Ve Duyusal Bilginin Doğası İrdeleniyor

11. Genellikle en seçik olarak kavrandıkları sanılan en sıradan şeyleri*[[*Fr: en sıradan şeyleri :: Lat: şeyleri]] şeyleri, eş deyişle dokunup gördüğümüz cisimleri irdeleyeceğiz; hiç kuşkusuz genel olarak cisimleri değil — çünkü bu genel algılar çoğunlukla biraz daha karışıktır —, ama tikel olarak bir cismi. Örneğin bu balmumu parçasını alalım; bal peteğinden*[[*Lat: bal peteğinden :: Fr: arı kovanından]] yeni gelmiş, ve henüz kapsadığı balın tatlılığını yitirmemiştir; toplandığı çiçeklerin kokusunun birazını korumaktadır; rengi, betisi görünürdedir; serttir, soğuktur, kolayca*[[*kolayca: Eksik]] ele alınabilir, ve parmakla*[[*parmakla : Eksik]] vurulduğunda bir ses çıkarır; kısaca, onda bir cismi seçik olarak tanımak için gerekli herşey bulunur.

Bir Cisimden Alınan Tüm Duyu Verileri Değişebilir, Ve Gene De Geriye Töz Kalır, Ve Bu Düşünce Yoluyla Bilinir.

Ama şimdi konuşurken onu ateşe yaklaştırıyorum, tattan geri kalanı uçup gider, kokusu yiter, rengi değişir, betisi yokolur, büyüklüğü artar, sıvılaşır, ısınır, güçlükle dokunulabilir olur, ve vurulduğu zaman ses çıkarmaz. Bu değişimden sonra aynı balmumu kalır mı? Kaldığı kabul edilmelidir; hiç kimse bunu yadsımaz*[[*Lat: bunu yadsımaz :: Fr: bundan kuşku duyamaz]]; hiç kimse başka türlü yargıda bulunmaz. O zaman bu balmumu parçasında öyle seçik olarak bildiğim neydi? Hiç kuşkusuz bana duyular yoluyla ulaşan birşey değil, çünkü tat, koku, görme, dokunma ve işitme altına düşen tüm bu şeyler değişmişken, gene de aynı balmumu kalmıştır.

Algının Gerçekliği Duyum Değil Ama Anlaktır.

12. Belki de düşündüğüm gibiydi ve balmumunun kendisi o bal tatlılığı değildi, ne de o çiçeklerin kokusu, o tikel beyazlık ya da beti ya da ses değil, ama yalnızca biraz önce duyularıma bu kipler altında ve şimdi başkaları altında görünen bir cisimdi. Ama, sağın olarak konuşursak, bu yolda imgelediğim nedir? Bunu | dikkatle irdeleyelim, ve balmumuna ait olmayan herşeyi uzaklaştırarak geriye neyin kaldığını görelim; bu hiç kuşkusuz esnek ve değişebilir olan uzamlı bir şeyden başkası değildir. Ama esnek ve değişebilir ne demektir? Bu imgelemimde balmumu parçasının yuvarlak bir betiden bir kareye ve bir kareden bir üçgene geçebilmesi demek değil midir? Kesinlikle hayır, çünkü benim kavrayışıma göre sonsuz bir sayıda benzer değişime yeteneklidir; ama gene de imgelemim bu sayılamaz çokluğu kucaklayamaz, ve bu kavrayış öyleyse imgelem yetim yoluyla tam olarak saptanamaz. Uzam nedir? Sakın uzam da bilinmeyen birşey olmasın? Çünkü balmumu eriyince uzam büyür, ve kaynatıldığında daha da büyür, ve ısı arttıkça büyümesi artar; dolayısıyla irdelediğimiz bu parçanın uzam açısından imgelemiş olduğumdan da çok değişikliği kabul ettiğini düşünmemişsem, balmumunun ne olduğu konusunda doğru*[[*Lat: doğru :: Fr: duru ve gerçekliğe göre]] bir yargıda bulunmamış olurum. O zaman kabul etmemiz gerek ki bu balmumu parçasının ne olduğunu imgelemem bile söz konusu değildir, ve onu algılayan yalnızca anlığımdır; bu tikel balmumu parçası diyorum, çünkü genelde balmumu durumunda bu çok daha açıktır. Ama anlık yoluyla olmanın dışında algılanamayan bu balmumu parçası nedir? Hiç kuşkusuz gördüğüm, dokunduğum, imgelediğim ile aynıdır; genel olarak, her zaman başlangıçtan bu yana olduğuna inandığım şeydir. Ama özellikle belirtilmesi gereken şey algısının ya da daha doğrusu algılanmasını sağlayan eylemin*[[*ya da daha doğrusu algılanmasını sağlayan eylemin: Ek]] ne bir görme, ne de bir dokunma ya da imgeleme edimi olmadığıdır; ve hiçbir zaman böyle olmamış olabilir, üstelik daha önce böyle görünebilmiş olsa bile; ama yalnızca anlığın bir gözleyişidir ki, dikkatimin onu oluşturan öğelere az ya da çok yönelik olmasına göre, daha önce olduğu gibi eksik ya da karışık, ya da şimdi olduğu gibi açık ve seçik olabilir.

13. Gene de bu arada anlığımın zayıflığını ve*[[*zayıflığını ve: Ek]] yanılgılara düşme yatkınlığını gördüğüm zaman gerçekten hayrete düşerim; çünkü tüm bunları hiç konuşmaksızın | sessizce düşünüyor olmama karşın, sözcüklerin kendileri beni engeller ve dilin kendisi tarafından neredeyse aldatılırım. Çünkü eğer ìönümüzdeü bulunuyorsa [adsido] aynı balmumunu gördüğümüzü söyleriz; ama yalnızca bir*[[*Lat: bir:: Fr: aynı]] renginin ya da betisinin olması olgusundan bulunuyor*[[*Lat: bulunuyor :: Fr: aynı]] olduğu yargısını çıkarmayız. Bundan balmumu yalnızca anlığın gözlemi yoluyla değil, ama gözün görmesi yoluyla bilinir yargısını çıkarabilirdim; yine böyle, raslantısal olarak bir pencereden bakıyor ve gözüme sokaktan geçen insanlar çarpıyor olabilir; ve alışkanlıkla, tam olarak balmumu durumunda olduğu gibi, onları gördüğümü söylerim. Gene de pencereden*[[*pencereden: Ek]] otomatları*[[*Lat: otomatları :: Fr: hortlakları ya da yaylar yoluyla devinen yapay insanları]] örtebilecek şapkalardan ve paltolardan başka ne görürüm? Ama doğru olarak*[[*doğru olarak: Ek]] onların insanlar oldukları yargısında bulunurum. Ve benzer olarak gözlerimle gördüğüme inandığımı yalnızca anlığımda bulunan yargı yetisi yoluyla kavrarım.

14. Amacı bilgisini halksalın üstüne yükseltmek olan bir insan sıradan insanların konuşma biçimlerinden kuşku zeminleri yaratmaya utanmalıdır. Dolayısıyla bunu atlıyor ve balmumunu onu ilk kez algıladığım ve bir dışsal duyunun kendisi*[[*Lat: bir dışsal duyunun kendisi :: Fr: dışsal duyular]] aracılığıyla ya da en azından sağ duyu [sensus communis] denilen şey, eş deyişle imgelem gücü yoluyla bildiğim sanısında olduğum zaman mı daha tam bir açıklıkla anladığımı, yoksa şimdi ne olduğunu ve hangi yolda bilinebileceğini dikkatle araştırdıktan sonra mı bunun böyle olduğunu irdelemeye geçiyoruz. Hiç kuşkusuz bu konuda kuşku duymak yersiz olacaktır; çünkü ilk algıda seçik olan neydi? Onda herhangi bir hayvan tarafından bile algılanmayacak birşey var mıydı? Ama balmumunu dışsal biçimlerinden ayırdettiğim ve bir bakıma giysileri soyulmuş gibi bütünüyle çıplak olarak gördüğüm zaman, açıktır ki henüz yargımda belli bir yanılgı bulunabilse de, bir insan anlığı olmaksızın onu böyle algılayamazdım.|


Geliştiriliyor