Belit


belit(sel) axiom(atic)


Belitin tanıtlanamayan gerçeklik ya da doğruluk anlattığı kabul edilir. Bu düzeye dek, tanıtlanmamışlığın bir eksiklik anlattığı düzeye dek, belitler üzerine dayalı her kuramsal girişim felsefi bilgi ideali karşısında yetersizdir. Euklides’in Öğeler’i gibi Spinoza’nın Törebilim’i de belitsel yöntemleriyle felsefenin istediği varsayımsızlık ilkesini doyuramazlar.

Leibniz, biraz aşağıda görüleceği gibi, Monadoloji’de, § 35, belitlerin ve konutlamaların tanıtlama gerektirmediklerini yazar. Ama Leibniz’in tanıtlama ile ne anladığına dikkat edilirse, belitlerin de gerçeklenmeleri gerektiği anlaşılabilir.


Tanıtlama tasımlar zemininde uslamlamalar zinciri olarak anlaşıldığı sürece, hiç kuşkusuz belitler uslamlamaların vargıları değildirler. Hegel Küçük Mantık’ta Descartes’ın ‘Cogito ergo sum’unun bir tasım olmadığını, dolaysız bir bilgi olduğunu belirtir. Gene de bundan bu dolaysız bilginin, tasım olmayan ve bu anlamda tanıtlanmış olmayan bilginin gerçek olamayacağı sonucu çıkmaz. Leibniz’in ‘‘hiçbir tanımları verilemeyen yalın düşünceler’’ dediği şeyler hiç kuşkusuz kavramların kendileridir. Hegel’in bütün bir Mantık dizgesinin soyut Varlık kavramından Saltık İdeaya gelişimi, her biri yalın olarak salt kendisi olan kavramların gerçekte o denli de yalnızca ve yalnızca karşıtlarında ve böylece birliklerinde olmaları zemininde anlaşılan eytişimsel yapı sıradan tasımlar zemininde ilerleyen bir uslamlama süreci ile izlenecek bir söylem değildir. Bilgide, gerçeklikte belirleyici olan şey mantıksal bağdır. Ve belitler, dolaysız gerçeklikler eğer gerçekten gerçek iseler, çıkarsanışlarını, tanıtlanışlarını mantıksal dizgede bulmalıdırlar ve elbette bulurlar.


Spinoza Törebilim ve Öğeler’in belitler üzerine dayalı olmaları hiç kuşkusuz eytişimsel düşünmenin böyle büyük yapıtlarının zorunlu olarak baştan sona yanlış oldukları anlamına gelmez. Felsefe hiçbir zaman insan usu tarihin başından bu yana yalnızca yanıldı, var olana anlatım veren hiçbir gerçeklik, anlamlı hiçbirşey üretmedi demez. Bu, tersine, göreci bakış açısının, pozitivizmin ve ona eşlik eden nihilizmin yargısıdır. Felsefenin kendisi de insan düşüncesinin bu özel alanındaki tarihsel birikim üzerine olanaklıdır, ve herşeyden önce onun tarihi insanlığın eğitiminin geçmişin tözünü de saklayan ve içeren bir bütün olduğunu gösterir. Hiçbir ekin biçimi, hiçbir bireysel bilinç tarihsel öncüllerini kavramaksızın kendini kavrayamaz; ve barbar bir ‘felsefecilik’ ne zaman felsefenin tarihini yok sayacak, herşeye baştan başlayacak olsa, düşüncenin taş devrine dönmeksizin yapamaz. Eğitilmiş/uygar bilinç gerçekte insanlığın edimselleşmiş tüm tarihsel bilgisini ve değerlerini, tüm ussal tözü kavrayan bilinçtir; ve tarihsel bütünden yalıtılma, salt yerel/dönemsel bir tarihsellikte diretme felsefecilikte de kendini gelişimin dışına atmada sonuçlanır. Bu bakımdan da, yalnızca yalıtılmışı anlaşılır sayan görgücü-analitik düşünmenin tersine, felsefe herşeyin ancak onu belirleyen bütün içinde kendisi olabildiğini bilir.


Tüm bu verili birikim bir tür belit olarak görülebilir, çünkü tanıtlanıncaya dek gerçekliği ancak varsayılabilir. Verilidir, dolaysızdır, ilktir, ve felsefe ile tanışan her bilinç onun aracılığıyla tanışır. Herşey gelip bu dolaysız verilerin gerçekliğini saptamaya dayanır. Bu ise eytişimsel düşünce yoluyla, ya da ancak felsefenin kendi içersinde çözülebilir. Özsel olan nokta felsefe tarihi olarak bilinen şeyin doğasını kavramak, orada neyin gerçekten felsefe ve neyin sıradan görgücülük olduğunu ayırdetmektir. Felsefe Tarihinin birincil önemi bireysel dizgelerin zamandizinsel bir özetini vermesinde değil, ama insan usunun evrensel sorunlarına zaman boyutu içinde nasıl ortaklaşa bir çaba ile çözüm arandığını göstermesinde yatar. Ve ortaya çıkarabileceği en anlamlı soru bu tarihte birer belit değerinde olan uslamlamaların son kez nasıl tanıtlanacağı, özsel olarak eytişimsel olan bu sürecin kendi bilincini nasıl kazanacağıdır. Bu kaygı felsefi bilinci tanıtlamanın doğasını ya da kurgul yöntemi öğrenmeye götürmelidir.


Leibniz Leibniz Monadoloji’de, § 35, belitlerin ve konutlamaların tanıtlama gerektirmediklerini yazar:

‘‘Kısaca, hiçbir tanımları verilemeyen yalın düşünceler vardır; ayrıca Belitler ve Konutlamalar, tek bir sözcükle Birincil İlkeler de vardır ki tanıtlanamazlar, ve aslında hiçbir tanıta gereksinmezler; bunlar Özdeş Önermelerdir ki karşıtları açık bir çelişki içerir.
::

Et il y a enfin des idées simples dont on ne saurait donner la définition; il y a aussi des axiomes et demandes ou en un mot des principes primitifs, qui ne sçauraient être prouvés et n’en ont point besoin aussi; et ce sont les Énonciations identiques, dont l’opposé contient une contradiction expresse.’’


Descartes Descartes ise, bilindiği gibi, ister belit ister kavram olsun insan bilincinde sorgusuzca gerçeklik sayılan herşeyi kuşku altına düşürür. Eş deyişle, tümü de aklanma, çıkarsama, tanıtlama ya da gerçekleme gereksinimi içinde dururlar. Onun kuşku yöntemini uygulayışında, belitlerin doğruluğu bile aldatıcı bir etmene bağlı olabilir. Dolayısıyla, felsefe söz konusu olduğunda, gerçeklik söz konusu olduğunda, hiçbirşey felsefi tanıtlamadan bağışık görülmemeli, herşey en son aklanışını usun kurgul yöntemi önünde kazanmalıdır. Görüş ayrılıkları gibi görülen sorun tanıtlama sözcüğüne verilen tanıma bağlıdır ve bu bağlamda çözülür.


Hegel Tanıtlama tasımlar zemininde uslamlamalar zinciri olarak anlaşıldığı sürece, hiç kuşkusuz belitler uslamlamaların vargıları değildirler. Bu anlamda Hegel’in kendisi Descartes’ın ‘Cogito ergo sum’unun bir tasım olmadığını, dolaysız bir bilgi olduğunu belirtir. Gene de bu dolaysız bilginin, tasım olmayan ve bu anlamda tanıtlanmış olmayan bilginin gerçek olamayacağı demek değildir. Leibniz’in ‘‘hiçbir tanımları verilemeyen yalın düşünceler’’ dediği şeyler hiç kuşkusuz Kavramların kendileridir. Hegel’in örgütlediği bütün bir Mantık dizgesinin soyut Varlık kavramından Saltık İdeaya gelişimi, her biri yalın olarak salt kendisi olan kavramların gerçekte o denli de yalnızca ve yalnızca karşıtlarında ve böylece birliklerinde olmaları zemininde anlaşılan eytişimsel yapı sıradan tasımlar zemininde ilerleyen bir uslamlama süreci değildir. Ama bu mantıksal dizgenin bir tanıtlama yapısı olmadığını değil, tersine tanıtlamanın ideal uygulanışı olduğunu anlatır. Bilgide, gerçeklikte saltık olarak belirleyici olan şey mantıksal bağdır, eytişimdir.

Öte yandan, tasım yapısında önermelerin yerine kavramları geçirerek kurgul yöntemin baştan sona bir tasımlar zinciri olduğunu, varolan herşeyin bir tasım olduğunu söyleyebiliriz.


Euklides’in Öğeler’deki ilk tanımı — ‘Nokta parçası olmayandır’ — geometrinin işlemesi için yeterli ve uygun olanın örneğini verir. Varlığın doğrulanması olan tanıtlamadan ayrı olarak, tanımda istenen istenen şey yalnızca anlamdır. Tanım bu yüzden ‘nokta’ ve ‘parça’ arasında kurulan karşıtlıktan yararlanabilir, üstelik henüz ‘parça’ kavramının kendisinin tanımı verilmemiş olsa bile. Bu yöntem geometrinin amaçları için yeterlidir. Geometri felsefe değildir. Ama gene de belitlerin Geometride varsayımlar olarak kabul edilmeleri gerçekliklerinin kuşkulu olması demek değildir. Tersine, gerçekliklerinin genellikle tanıtlama denilen uslamlama süreçlerine başvurmayı kesinlikle gerektirmeyecek denli açık olmasıdır. Belitin işlevi yalnızca ve dolaysızca geometrik kavramın görgül belirlenimini bildirmektir, ve tanımın kendisi geometrik kavram ve duyusal tasarımı arasındaki ayrımı varsayar. Eğer iki nokta arasındaki ‘doğru çizgi’ = ‘en kısa çizgi’ ise, ve belit yalnızca bunu belirtiyorsa, belit yalnızca kavramın sezgisel ya da duyusal belirlenimini bildirir. Ve kısa ya da uzun terimleri özsel doğasında nicelik olan doğru çizginin belirlenimini ne eksiltirler ne de çoğaltırlar. Geometri bu görgül belirlenimi ister, çünkü çizimler yoluyla, algı düzleminde işler. Belirlenimi kavrama dışsal görmek kavramı kendine dışsal ya da kavramı kendi dışında görmektir. Bu içsellik nedeniyledir ki belit analitik ya da çözümsel olmak zorundadır. ‘En kısalık’ belirlenimi doğru çizgiden uzaklaştırıldığında, geriye doğru çizginin kendisi de kalmaz. Ve elbette Geometri de kalmaz.

Burada belitlerin mantıksal doğaları konusunda öğretici bir örnek olarak Hilbert’in konuya yaklaşımına bakabiliriz.

Euklides’in belitleri ile yetinmeyen Hilbert kendi ‘belit-kümeleri’ni getirir ve bunlardan bağlantı belitleri (Axiome der Verknüpfung) arasında şöyle bir önerme de bulunur: ‘‘I.3. Bir doğru çizgide her zaman en az iki nokta vardır’’ :: ‘‘Auf einer Geraden gibt es stets wenignstens zwei Punkte.’’

Bu hiç kuşkusuz sözcüğün tam anlamıyla keyfi bir belittir, ve kavram değil ama belirli bir duyusal-algı üzerine dayanır: Uzayda yanyana iki nokta bir doğru çizgi oluşturmak için yeterlidir! Bunu tasarlayabiliriz, resimsel olarak düşünebiliriz, imgeleyebiliriz, giderek sezebiliriz. Ama ne olursa olsun kavrayamayız. Her neyse. Ama Hilbert’in iki nokta ile eğri bir çizgi oluşturmak için ne yapacağını bilmeyi isterdik.

Hilbert’in ‘noktaları’ sonsuz küçüklükler, ya da Euklides’in ‘‘hiçbir parçası olmayan’’ları, ya da ‘‘uzayın olumsuzlamaları’’ değildirler. Bu sonuncular sonsuz çoklukta bile olsalar yanyana dizildiklerinde bir çizgi değil ama olsa olsa yine bir nokta oluşturacaklardır. Bu tür durumlarda kişi usunun bir sınamadan geçtiğini duyumsayabilir, ve Hilbert gibi bir geometrici karşısında tüm savunmaları, tüm ussallığı, tüm kavramsal yetisi yenik düşebilir. Ama geometri Hilbert’in elinde yalnızca ve yalnızca usdışı bir kurguya dönüşür, ve böyle adamların kafalarının nasıl bulanık, nasıl karışık olduğunu anlamayı başardığımız zaman, bir beceri değil ama hemen hemen delice bir aptallık karşısında olduğumuzu düşünürüz.

Hilbert aynı yerde (Grundlagen der Geometrie, Leibzig ve Berlin, 1930, s. 180) düzlemin tanımını şöyle verir: ‘‘Düzlem nokta denilen şeylerin bir dizgesidir’’ :: ‘‘Die Ebene ist ein System von Dingen, welche Punkte heißen.’’

Burada söz konusu olan şey yüzey değildir. ‘Düzlem’dir. Ve elbette göreli bir düzlemdir. Ya da, eğriliği de içeren bir düzlemdir. Bunun eytişim ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur çünkü Hilbert sürekliliği ister fiziksel isterse kavramsal olsun her biçiminde yadsır, yalnızca kesikliliği, atomizmi doğrular. Buna göre küresel, hiperbolik vb. ‘düzlemler’ olanaklıdır. Göreci ‘Geometri’nin istemleri bunu gerektirir.


GENİŞLETİLECEK