|
Aşkın, Aşkınsal |
|
aşkın
transcendent Felsefede aşkın ve içkin gibi kavramları yerli yersiz kullanmayız. Gerçekte bu sözcükler bir başka kuşkuculuk türü, usa güvensizlik türü olan skolastik görgücülüğe ait tasarımlardır. Aşkın o usa güvensizlik geleneğinde yalnızca ‘duyulurüstü’ olanı, hepimizim bütünüyle ussal olarak, bütünüyle mantıksal olarak doğruladığımız yalın ‘düşünceleri’ anlatmaz. Orada insanın bilme yeteneğine, usuna, kavramlarına duyulan güvensizliği, kuşkuyu anlatır ve aşılan şey kavramların bütün bir dizgesi olarak usun kendisidir. İster skolastik görgücülük olsun isterse modern görgücülük, o gelenekte bilgi yoktur. Yalnızca inanç vardır, ama bu inanç usun bilgisine duyulan gerçek inanç değil, tersine usa karşın, aslında usu yoketme pahasına ileri sürülen inançtır. Buna karşı felsefede usun kavramlarının gücünden kaçan birşey anlamında ‘aşkın’ hiçbirşey tanımayız: İnsan bilme gücündedir, ve hiçbirşey bu yeteneğini aşamaz. Varoluşun her kıpısı kavramın kendisi tarafından belirlenir ve bilinebilir. Tam olarak bu zeminde ‘içkin’ sözcüğü de gereksizleşir. |
|
‘Aşkın’ ve ‘aşkınsal’ sözcükleri arasındaki ilgi doğal dil mantığının kurduğu ilgidir, ikinci terim birinci ile ilgili olanı anlatır. Yalnızca yabancı kökenli oldukları için, yalnızca henüz doğal usun kavramları ile sağlıklı ve doğru bir yolda ilişkilendirilemedikleri ya da ‘‘çevrilemedikleri’’ için bu sözcüklere — ve aslında bunlara benzer pekçok sözcüğe — gizemli katkılarda bulunmak gerekmez. ‘Transcendent’ sözcüğünü ‘aşkın’ ile karşılarken ‘transcenden-tal’ sözcüğünü, yalnızca ve yalnızca ‘aşkın’ olanla ilgili olan bu yalın anlatımı, sanki anadil bu kavramı anlatma yeteneğinden yoksunmuş gibi transcendental (ya da transzendental) ile karşılamak anlamsızdır. Aslında aptalcadır. Korkaklıktır. Bu tür bütüneyle önemsiz, bütünüyle sıradan sözcükleri fetişleştirmek, onlarda yalın anlamlarının ötesinde daha başka anlamlar aramak, onlara yalın anlamlarının dışında daha öte anlamlar yüklemek geçersizdir. Böyle anlaşılmaz yüklemleri sözcüğün ‘‘mantığı,’’ sözcüğün temsil etmekle görevli olduğu kavram kabul etmez. Böyle tutum kuşkuculuğun, düşünceye güvensizliğin, düşünme korkusunun belirtisidir Ve, en iyi örneğini Kant durumunda gördüğümüz gibi, böyle kuşkuyla felsefe yapılmaz. |
|
Sözcüğün bir çözümlemesi dolaysızca bir sınırı ve bu sınırın ötesine geçilmesinden başka birşeyi göstermez. Kuşkucu eğilim için
bu sınır insanın bilme yetisinin sınırıdır, ve ötesi duyulurun alanın
bittiği, bilinemezin başladığı bir yerdir. Arı düşüncenin, arı usun alanıdır.
Ve arı us, görgül olanı aşmaktan başka birşeyi imlemediği için, yalnızca
eleştirilmelidir — ne
tarafından eleştirildiğine, aslında kim
tarafından eleştirildiğine bakılmaksızın! Arı Usu Eleştirisi bir öznellik tarafından, bir kafa karışıklığı tarafından, salt bir kuşku eğilimi tarafından eleştiridir. |
|
Felsefe açık ve seçik düşüncelerle, duru kavramlarla ilgilenir, ve ‘‘aşkınsal’’ ya da ‘‘transzendental,’’ ‘‘görüngübilim’’ ya da ‘‘fenomenoloji’’ vb. gibi sözcük çiftlerini ilişkilendiremeyen bir bulanıklık içinde nasıl okkült, nasıl gizli bir felsefecilik yapılabileceğini tasarlamak güç değildir. Felsefe herşeyden önce sağlıklı bir anadili, duru olarak anlaşılan sözcükleri gerektirir — yalın bir dil yeteneğini. Kendi ana dili ile felsefe yapmayı başaramayan, bunu istemeyen, bunun önemini görmeyen bir bilinç için henüz felsefenin düşünce ile, anlam ile ilişkisi belirsizdir. Böyle bilinç için düşüncede kavram olabilir, ama dilde onu anlatacak sözcük olamaz! |
|
Dilde Büyücülük |
| Bilinç
yabancı bir terimde gizlendiğini sandığı kavramı kavramadıkça onu kendi
dili ile de anlatamaz: Söz gelimi yalın bir ‘‘dolaylılığı,’’ doğal usun
bu en tanıdık ‘‘aracılık’’ kavramını anlatan Almanca ‘‘Vermittlung’’
sözcüğü, ya da İngilizce ‘‘mediation’’ sözcüğü felsefede henüz yeterince
dikkatli olmayan doğal bilinç tarafından ‘‘dolayım’’ olarak çevrilir.
Bu kuşkucu bilinç yapısı yalnızca yabancı dile yabancılığın sıkıntısını çekmez. Kendi doğal mantığındaki, kendi doğal dilindeki en sıradan, en sık kullanılan anlatımların felsefenin konusu olabileceğini algılayamaz. Bu tür saçmalıkları, daha doğrusu, bu tür barbarlıkları düzeltmek ilkin doğru olanı öğrenme ile karşılaştırma içinde inanılmayacak denli daha güçtür.* |
|
*Burada biraz felsefenin dışına çıkmamız gerekiyor. Çünkü bu ‘‘dolayım’’ gibi tüm dil kurallarını, tüm türetme kurallarını çiğneyen ıvır zıvıra sözcük diyen ve yolunu aptallık labirentlerinde yitiren bilinç yalnızca yanılmakla kalmaz, ama yanılgısı adına doğru olanın kendisine saldırmaksızın durmayı da başaramaz. Kendini onyıllarca, giderek yüzyıllarca felsefesiz bırakan bir toplumun felsefe ile ilk kez karşılaşması durumunda böyle eğilimlerin kendilerini göstermeleri kaçınılmazdır. Felsefeyi felsefeden başka herşey için kullanan bu yabanıl ruhlar daha uzun bir süre gençlerin kafalarını çelmeyi sürdüreceklerdir. Varlık nedenleri bu konudaki başarılarına bağlıdır. Böyle bir uydurmaya (‘‘dolayım’’) başvuran bilinç doğal bilincin anlama düzeyinin de altına düşmüş, düşünce yetisinin kendisini çözündürmüş, sakatlamıştır. Bu bilinç biçimi kendi anadilindeki ‘dolayısıyla,’ ‘aracılığıyla,’ ‘nedeniyle’ ve daha birçok benzerleri gibi sözcüklerin yalın bir dolaylılık ilişkisini anlatıyor olmalarına inanamaz. Vermittlung ya da mediation gibi sözcükleri sanki kendi mantığında ve dolayısıyla kendi anadilinde olmayan gizemli kendilikleri anlatıyormuş gibi görür. Ve bunu yalnızca bu sözcükler durumunda değil ama pekçok sözcük durumunda yapar. Yabancı dillerden felsefe ‘öğrenme,’ bilim ‘öğrenme’ girişiminin, Tarzancanın acıklı yazgısı her zaman budur. |
|
Dilin,
doğal akışı içindeki düşüncenin kendiliğinden gösterebileceği anlam
bu yabancı biçimlerin altına zorlandığında sayısız çağrışıma kapı
açılır, kavramsız kalan mantık bir quantum ‘‘belirsizliği,’’ boş bir bulanıklık
içinde yönünü yitirir. |
|
Türk Dili ve Mantık |
|
Böyle ıvır zıvırın üstünde ve ötesinde, felsefe dilin bilinci kavramsal duruluğa yaklaştıran her yeteneğini, her olanağını kullanmalıdır, ve Türkçe kendi öz kaynaklarından gelişerek kavramı tam duruluğu ya da açıklığı içinde kavrayabilecek olan az sayıda güçlü dilden biridir. Görgül bir olgu olarak, Türkçe bu noktada İngilizce ve Fransızca’dan ve giderek bu dillere temel olan Latince’den de onlarla karşılaştırılamayacak denli arı, duru ve kurallıdır. Eytişimsel düşünmenin doğuşuna ve orta ve modern çağlarda yeniden kavranışına en uygun ortamı sağlamış olan dillerin görgücülüğe ve özdekçiliğe zemin olan diller karşısında arı diller olduğu görülecektir—sırasıyla ilk üçü için Yunanca, Arapça, Almanca, ve, son ikisi için İngilizce ve Fransızca. Bir dil ait olduğu ekinde yer alan kavram gelişimini kendi kaynaklarıyla karşılayabiliyorsa, dilin bu plastik yeteneği düşüncenin gelişimini kolaylaştırır, giderek ona ivme kazandırır. Tersine, şu ya da bu yabancı ses, anlaşılmayan, daha da kötüsü yanlış anlaşılan ‘‘harf dizileri’’ birer fetişe, birer saçmalığa, yükseltiliyorsa, o bilinçte düşünce kendini yitirir, etkinliği söner. O bilinç düşünemez olur. Eğer
dilin mantıksal yapısı ve asıl mantıksal yapı arasındaki,
anlak ve us arasındaki yakınlığın kavramanın yazgısı ile ilgisini
dikkate alırsak, Türkçe’de sürdürülen özleştirme çalışmaları dili kendi
kaynaklarından bir bakıma yeniden dirilterek ve yeniden türeterek, Dil
ve Düşünme arasına giren bulanıklık perdesini, yabancı sözcüklerin tılsımını
ve yanıltıcı olanın etkilerini ortadan kaldırarak bu dili çoktandır felsefe
için, olguyu kavramak için en uygun dil durumuna getirmiştir. |
|
Bu skolastik ‘‘aşkın’’ ve ‘‘aşkınsal’’ anlatımlarında ‘‘aşkın’’ sözcüğünün herşeyden önce bir sıfat olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Türkçe’de onu tanımlama girişimi bile ukalalık olarak görünür ve herhangi birşeyi, deneyimi, gözlemi, bir sınırı, ya da genel olarak ‘‘aşılabilecek’’ herhangi birşeyi aşanı nitelemek için kullanıldığını çocuklar bile anlayabilir. Deneyim/görgülenim ile ilgili olarak kullanıldığında, fiziksel olanı aşan, görgül olanı aşan, ya da duyulur-olmayan herşey için, her düşünce için geçerlidir ve bu düzeye dek bir pleonazma yol açmaksızın kullanılamaz: ‘‘aşkın düşünce,’’ tıpkı ‘‘metafiziksel düşünce,’’ ‘‘görgül olmayan kavram’’ ya da ‘‘aşkın felsefe’’ gibi. Bu pleonazmdır ki Kant’ın tam olarak kaçınmaya çalıştığı şeydir ve onu bir sıfat olarak ‘‘aşkın’’ olanı çürüten ‘‘aşkınsal’’ı kullanmaya götürür. Kavram/bilgi aşkın olmaktan çok ‘‘aşkın olanla ilgili,’’ ‘‘deneyimi aşan’’ ile ilgili, kısaca ‘‘aşkınsal’’ olabilir. ‘‘Aşkınsal felsefeyi’’ yanlışlıkla nesne ile, görüngünün arkasında yatan öcü olarak tasarlanan kendinde-şey ile ilgili olarak düşünürsek, o zaman onu aşkın olarak anlamamız gerekir ki, kuşkucu Kant’ın amacının tam tersidir. Nesne bilinmesi yasaklanan kendinde-şey olamayacağına göre, görüngüdür, tasarımdır, bütünüyle idealdir (idea ile elbette ilgisiz sıradan tasarım anlamında, David’in kuşkuculuğunda ideaya, düşünceye verilen değerde). Kant için Arı Usun Eleştirisi’nin iki anabölümü Aşkınsal Öğeler Öğretisi ve Aşkınsal Yöntem Öğretisidir, ve birinci bölüm Aşkınsal Estetik ve Aşkınsal Mantık olarak olarak ikiye ayrılır, sonra birinci bölüm Aşkınsal Çözümlem, Aşkınsal Eytişim olarak iki altbölüme ayrılır. Herşey bıkkınlık verecek denli ‘‘Aşkınsal’’dır çünkü herşey nesnelerle değil ama yalnızca bilginin türü ile ilgilidir, ya da aşkınsal bilgi öyle bir öznelliktir ki, ‘‘sich nicht sowohl mit Gegenständen, sondern mit unserer Erkenntisart von Gegenständen, sofern diese a priori möglich sein soll, beschäftigt’’: ‘‘nesneler ile olmaktan çok a priori olanaklı olması gerektiği ölçüde nesnelere ilişkin bilgi türümüz ile ilgilenir’’ [AUE, A 12]. |
|
Kant’ın kuramsal yaratısının felsefi gücüne onu tüm yapaylığının, tüm tutarsızlığının, tüm tanıtlamasızlığının, tüm önyargılı umutsuzluğunun ötesinde izleyen Alman İdealistleri tanıktır. Felsefenin özellikle antik ekinde görülen o olağanüstü duru ve olağanüstü güzel ussal yapılarının tersine, Kant’ın dizgesi kurguya verilebilecek en çirkin ve en kaba saba biçimi yansıtır. İçerik o biçimden hiçbir biçimde ayrı değildir.
Kant’ın felsefeye yaklaşımı öylesine özneldir ki kavramlara kendi kullanımına göre tanımlar vererek ve yalnızca kimilerini dizgeselleştirerek onların asıl mantıksal yapılarını bozar, onları havadan kapılan dörtlüler gibi ‘‘yargı’’ türlerinden kapar, usun kendisinden köklendiklerini, evrensel mantıksal yapının kendisi olduklarını düşünmez. Kavrama nesnel olarak yaklaşmaz, çünkü ‘‘nesne’’ kavramının kendisi bile onun için duyusal / sezgisel bir kendiliği anlatır. Ussalcılar — Anaxagoras’tan Sokrates’e, Platon’dan Hegel’e — Kavramları ya da İdeaları nesnel olarak gördüler ve kendilerinde ve kendileri için değerlerinin (=mantıksal bütündeki yerlerinin) ne olduğunu kavramaya çalıştılar, onları kendilerince ya da kendileri için tanımlamaya çalışmaksızın. ‘‘Tanımlamak’’ gündelik söylemde ve aynı söylem düzleminde işleyen görgül bilimlerde hiç kuşkusuz geçerlidir; giderek görgül bilimlerin örgütlü yapıları için tanımlama/terminoloji vazgeçilmezdir. Ama görgül tanımlama her zaman tanımlamanın kendisinde kullanılan terimler için de gerekir ve bu düzeye dek sayıltılıdır ve bu gerileme bu anlak düzleminde belirsizce sürüp gider. |
|
Geliştiriliyor. |