Anlam


anlak / anlam

Anlama ansallaştırma, tinin iç dünyasına almadır. Kavramın nesnesinde yine kendini bulmasıdır. Özne anlamın onun dışında olduğu, en azından duyusal ile özdeşleştirdiği nesnel tarafından belirlendiği sanısı içindedir. Ona göre anlam ona dışardan, nesnellikten gelir. Ama onun nesnel herşeyi belirleyen kavramlarının kendileri, nesne kavramının kendisi içseldir.

Anlama ya da anlam kendiliğindendir, öğrenilmez ama a prioridir. Kavramın etkinliğidir. Kavram çiğnendiğinde anlam ya da anlama da ortadan kalkar, ve anlamsızlık ortaya çıkar. Bu salt bir dil sorunu değildir. Saçma denilen şeye, Dünyanın usdışı olarak algısına götürür. Yabancılaşma denilen törel-duygusal sorun da benzer olarak kavramın bozulmasına, kavramsal eytişimin işlemeye son vermesine bağlıdır.


understanding sense (meaning) mental intelligible
anlak anlam ansal anlaşılır

Ayrıca: anlık = mind, anlatmak = express, anımsamak = remember. Ve başkaları.

İngilizce sözcüklerin kökenlerine dikkat edersek, ortak kavramsal kökü göstermezler. Tanrı, tanrılık, tanrısal, ya da bilgi, bilinç, bilişsel vb. sözcükleri de İngilizce’de sırasıyla God, deity, divine, ve knowledge, consciousness, cognitive olarak yine kavramsal köken ortaklığını göstermezler ve Türkçe gibi kendi doğal kökenlerinden açınan ve sözcükleri tanımlanma gerektirmeyen dillerin tersine, bu tür sözcükler sık sık yalnızca sözlükleri şişirmeye hizmet ederler (Lunar ve Moon, Jovial ve Jupiter vb. gibi sözcükler durumunda Türkçe sözlükler birincilere karşılık düşen sözcükleri kapsamlarına bile kabul etmezler). Anadili İngilizce olan eğitimli biri consciousness-bilinç ve knowledge-bilgi sözcüklerinin kavramsal ve kökenbilimsel ilişkilerini dolaysızca göremez, aslında sık sık bağıntıyı yadsımaya ve çürütmeye bile yönelebilir. Bu düzeye dek, burada yatan yalın bir semantik problemin çözümü felsefi bir çözümün değerine yükseltilir. Bu olgu Anglo-Saxon yazarların niçin felsefeyi temelde bir dil çözümlemesi olarak gördüklerini anlamamızı kolaylaştırır. İngiliz dilinin bu kaotik-karışık durumunu dilin bir üstünlüğü ve varsıllığı sayan bakış açısı bu yanılgısını kendini Kavramdan uzak tutmasına, felsefenin kendisinin kavramına yabancı olmasına borçludur. Felsefesiz kafa yapısı dil sorununun üzerine de tam olarak başka bilimler durumunda olduğu gibi aynı boş kafayla gider, olguyu onu belirleyen kavramlar olmaksızın belirlemeye çalışır. Sonuç bölümsel başarısızlık değil ama bütünsel yanılgıdır. Osmanlıca kozmopolitan köken konusunda İngilizce’den karşılaştırılamayacak denli daha güçlüdür. Aslında Türkçe, Farsça ve Arapça’nın en güzel yanlarının bir karışımı olarak, biçimsel varsıllığı açısından bütün bir insanlık tarihinde Osmanlıca ile yarışacak bir ikinci dil daha yoktur. Yüzeyde sonsuz bir türlülük gösterisine açıktır. Ama günümüze bu dille yazılı ya da çevrili tek bir felsefe metni ulaşmamıştır.

Bu kuralsızlık dolaysızca ussallık yoksunluğudur, ve böyle kaotik sözcük yapıları kavramın işini zorlaştırır ve dilin kendisini usdışına yatkın kılar. İngiliz dili ve İngiliz görgücülüğü birbirleri ile salt dışsal olarak değil, ama ‘dil felsefecliği’ denilen felsefeye yabancı bir akımda görüldüğü gibi içerikte de bağıntılıdır.

Us bütündür. Başka bir deyişle, evrensel usun anlatımı olan tikel bir dil, hangi dil olursa olsun, tüm kavramları kapsar — hangi sözcüklerle anlatıldıklarına bakılmaksızın. Tek bir kavramın eksikliği (örneğin görgücü bakış açısının tanımadığı ‘neden’ ya da ‘özdek’ ya da ‘kendi’ vb. gibi kavramlardan birinin ‘yokluğu’) bütünün kendisini, eş deyişle dilin bütününü olanaksızlaştırır. Bu düzeye dek, bir dilin ‘kavramsal yetersizliği’ bildirimi gerçekte yalnızca kendi kavramsal yetersizliğini bildirir.


Anlam düşüncenin nesneye yüklediği kavramlar tarafından belirlenir. Anlam sorunu da gerçekte anlamın ne olduğunu anlama değil (çünkü anlam daha şimdiden bilinir) ama anlamın kendisini kavramsal / ussal bütünün ilişkileri içinde kavrama sorunudur.

Kavramanın a priori olduğu düzeye dek, Kavramları tanımlama girişimi olanaksız ve gereksizdir.

‘‘Kavram (uzay, zaman, us, Tanrı, bilim, kendinde-şey, kendinin-nedeni vb.) nedir?’’ sorusu anlamsızdır.

Böyle sorularda bilinç Kavramın daha şimdiden bildiğini düşündüğü terimlere indirgenmesini ister. Bu terimler için de aynı soru geçerlidir. Her kavram durumunda doğal / tasarımsal bilincin istediği, çok istediği şey kavramın duyusal, sonlu, tanıdık tasarımlara çevrilmesidir. Bunu her zaman boş yere ister. Doyumsuzluğu onu kuşkuculuğa, misolojiye yöneltir.


Anlamın anlamı nedir?
Anlam
sözcüğünün kendisi de anadildeki her sözcük gibi anlak tarafından anlaşılır, ve anlam nedir sorusu anlamdan başka bir belirlenime göndermede bulunduğu ölçüde yanıtlanmayı hiçbir zaman kabul etmez. Soru
kendinde daha şimdiden bilineni ilgilendirdiği için, tanıdık olanın bilinmediği anlaşıldığı zamandır ki Anlam nedir? sorusu doğar.

Anlak bu soruyu bir kavramı soyutlama içinde ya da kendi başına (‘analitik’ olarak) aldığı zaman sorar. Ssoyutlama bilinçli olarak onu tüm örtük kavramsal bağıntılarından, çözümlenebilir olmaktan uzaklaştırmış, ve usun kendiliğinden / bilinçsiz işleyişiyle anlaşılır olan bu kez bilinçli olarak anlaşılmaz olmuştur.

Bu soyutlama içinde hiçbir belirlenim kabul edilmediği için hiçbir bilgi de söz konusu değildir. Burada tek bir belirlenim yalıtılmış, başka her göndermeden soyutlanmış, ve gene de geriye anlam kalmıştır. Ve bu tam ayrımsızlık içinde, bu bilinçli olarak oluşturulan yalın kendine özdeşlik içinde gene de bir anlama olgusu varsa, soru bu durumun yarattığı hayretin anlatımıdır: Hiçbir belirlenim olmaksızın (çünkü belirlenimin kendisi bir karşı belirlenimi gerektirir, ve tekillik bu anlamda saltık soyutlamadır) nasıl olur da bilme ya da anlama olabilir?

Bu tekil sorularda gerçekte anlak anlamadığını değil ama anladığını sorar; ve bildiğini bilmemek analitik anlağa özgü olduğu için anlak bu tür soruları hiçbir zaman yanıtlayamaz. Her tanımlayıcı belirlenimin kendisi kendi payına soruyu bir kez daha yaratacaktır.



Platonik Çizgi Benzetmesi (Devlet 6d)
1. Arı İdealar İdealar Alanı Us
2. Matematiksel Nesneler Anlak
3. Duyusal Şeyler Duyusal Şeyler Alanı İnanç
4. İmgeler, Gölgeler, Görünüşler Tahmin

Semantik birimler ve özdeksel nesneler arasındaki ilişki:
Anlam bir sözcüğün ya da bir tümcenin ya da tümce parçasının olabilir. Salt bir sözcüğe — ya da dışsal bir ime, bir simgeye — anlam vermek insan anlığının özsel bir yeteneğidir.

Görgül semantikte ilkin ‘‘sözcük = ad’’ denklemi onaylanır. Adlar yalnızca Şeyler için olduğuna göre, sözcükleri şeyler için eşdeğer olarak gören geleneksel özdekçi semantik şeyleri anlatmayan, ya da ad olmayan sözcükleri de birer ad gibi kapsar. Böylece tikellik yeğinleştikçe (özel adlar durumunda) anlama kolaylaşırken (çünkü nesneyi edimsel olarak göstermek, imlemek, ona göndermede bulunmak olanaklıdır), daha soyut sözcükleri ve kavramları kurama uydurmak için yapılabilecek tek şey onları tözselleştirmektir. Nesne edimsel / özdeksel olarak yoksa, görgül olarak bulunmuyorsa (Sokrates, eytişim), kuram işlemez. Bu tür kuramlar anlak soyutlamacılığının en yabanıl biçimini temsil ederler, çünkü ancak bütünden yalıtılmış olanı, saltık olarak bireysel olduğu düşünüleni anlamlı sayarlar. Tam yalıtılmışlık tam gerçekte tam saçmalığın kendisidir çünkü saçma anlamsız olandır. Gerçekte bireysel bile hiç kuşkusuz kendinde bu saçmalıkla yüklü değildir, çünkü bireysel olan ancak başka bireylerle ilişkili olduğu için, bir evrenseli anlattığı için, bir bütün içersinde durduğu için, tek bir sözcükle, gerçeğini bireysel olmamakta bulduğu için bireyseldir.

Anlamın sözdizime bağımlılığı analitik semantik ve sintaks ayrımının salt biçimsel ya da yapay olduğunu imler, ve özsel olarak her biri kendini ancak ötekinde bulur. Anlam a priori kavramlar üzerine dayanır, ve tümce kavramsal bağlantının doğal us düzleminde tasarımsal belirişidir. Sıradan sözlük bu dizgesel bağlantıyı bir sözcük için anlamdaşlar ya da karşıt anlamlılar vererek kullanır, ve anlamı tam olarak pekiştirmek için başvurulan aygıt anlamı istenen sözcüğü sözdizimi içinde sunmaktır. Özel adların anlamları yalnızca tanıma bağlıdır, ve genel olarak şey adlarının tanımları için doğrudan doğruya tasarımlar (resimler) kullanılır, çünkü şey bireyselleştikçe, düşüncenin evrensellerinden uzaklaştıkça ‘gösterme,’ ‘belirtme’ gibi sıradan dilbilimin ilkel aygıtlarının işlerliği artar.

Saussure’ün ilgili sözleri şöyledir: ‘‘Dil bağımsız terimlerin bir dizgesidir ki onda her bir terimin değeri yalnızca başkalarının eşzamanlı bulunuşundan gelir.’’ Ama bu yaklaşım henüz dilin insan mantık dizgesine bağlanması gerektiğini söylemekten uzaktır (eşzamanlı bulunuş şeylerin bulunuşu gibi olabilir ve Einstein bunu hiç kuşkusuz kabul etmeyecektir).. Chomsky aynı sorun bağlamında yalnızca bir yön gösterir, ve onda bile ‘‘derin yapılar’’ ya da ‘‘doğuştan düşünceler’’ gibi deyimler kavram mantığının sağın bir bilgisini imlemezler, tersine genetik-moleküler bir açıklama üzerine dayandırılır. Ve gene de bu yönelimlerle ‘Batı’ dilbilimi herşeyi adlara indirgeyen o ilk tutumunun ötesine geçmiştir.

Kurgul anlamında Anlam bütünüyle başka bir açıdan ele alınır. Anlam nesnel olmaktan önce arı bir tinselliktir ve ancak tin ya da anlık anlam üretebilme yeteneğini taşır. Ve ancak özgür bir tin, ansal gizilliğini engelsizce açınmaya bırakabilme gücünde olan bir insan yaşamın somutluğunda sıradan kafanın göremediklerini görmeyi başarır, soyutluğu aşarak anlamı yetenekli olduğu tüm o soylu yüksekliklere çıkarır. Bu bakımdan anlam nesneyi salt bir gereç olarak, bir görüngü olarak kullanır ve onun sözde duyusal bağımsızlığını, bu kötü nesnelliği yadsıyarak onu baştan sona öznelleştirir. Duyarlı bir ruhun nesnesinde gördükleri her türlü sıradanlığı aşar, zayıf bir ruhun göremediklerini yakalar ve görülür kılar.

Anlam bu yüzden insan anlığının doğanın özdeksel dalga oyunlarına renk ve ses veren duyum yetisi ile daha uygun olarak karşılaştırılabilir. Sonsuz bir öznellik gösterisine yeteneklidir, öyle ki olgularda, olaylarda, eylemlerde, bütün bir görüngüler türlülüğü içinde bulunacak anlam ancak kişinin ansal ve ruhsal özgürlüğü ile koşulludur.

Anlam yitimi yabancılaşma dediğimiz ansal duruma yol açar. Yabancılaşmayı burada izlediğimiz bağlamda irdelersek, kavramsal bir bozukluk olduğunu, belirtik nedeninin belli kavram işlevlerinin eksikliği olduğunu görürüz. Tanrı (ya da Us) kavramını yitiren bilinç (‘Tanrı öldü’ diyen Nietzsche gibi ) varoluşun anlamı yitirişini yaşar. Değerlerini — sevgi, iyilik, acıma, türe vb. yetilerini ya da kavramlarını — yitiren bilinç nihilizme, teröre, sadizme vb. yönelir. Kendi türüne yabancılaşır, doğa-altı bir duruma bozulur. Bu ruhsallığın dışında, insanın dışsal / mekanik düşünme dizgesi de benzer olarak özsel hiçbir kavramın eksikliğine dayanamaz. ‘Neden’ kavramından yoksun bir bilinç nesnel olarak şizofrenik olacaktır (Hume’un deliliğin sınırına gelişi). Böyle bilincin Varoluşu yabancılaması bir yana, kendi varoluşu dolaysızca sona erecektir. Ruhçözümlemede ruhsal bozuklukların nedenleri olarak özgür çağrışımda açığa çıkarılan anılar bu bireylerde toplumsal yaşamı ya da aile yaşamını ilgilendiren temel törel kavramların bozulmuş olduklarını gösterir.

Salt anlamın öznel doğası yüzündendir ki kimileri — çözümlemeci yaklaşım — anlamı rasgele seçilen niyet ve amaç gibi iki öznel kategori ile, gönderme ya da belirtme gibi nesnellik imleçleri ile bağlarlar. Oysa anlamın eriminden kaçabilecek hiçbir olgu alanı olmadığı gibi, onu koşullandırdığı düşünülen kategorilere de gereksinimi yoktur.


Türkçe anlamak sözcüğü gündelik konuşmada ‘zek⒠olarak sözünü ettiğimiz ansal işlevi belirtmek için kullanılır. Sözcüğün etimolojisi onun kurgul tanımına götürecektir. ‘An’ gündelik dildeki ‘Zihin’ sözcüğü ile özdeş olarak kullanılacak olursa tıpkı onun gibi daralır, çünkü Zihin doğal Türkçe’de herhangi bir ‘duyusal’ bağlamda kullanılmaz ve bu yüzden Türkçe Sözlük’te onun için verilen ilk tanım doğal olmayan, bütünüyle yapay bir tanımdır. {aln03} Buna karşı ‘anlamak’ ‘zihnin’ bu dar işlevini aşar ve sık sık giderek bütünüyle duygusal olan bağlamları iletme işlevini de üstlenir — bir sevinç ya da üzüntü ‘anlaşılır.’{aln04} Kökensel An sözcüğü Zihin sözüğünden daha geniştir ve Türkçe’de ‘an’dan çok ‘ansal’ olandan söz ediliyor olsa da, bu türev sözcük te tıpkı ‘anlamak’ türevi gibi insan beynin tüm işlevleri için bir evrenseldir. İmgelem, düşlem, düş, düşünce, sezgi, duyum, kavrayış — tümü de ansal yeteneklerdir.

ANLAM; MEANING; BEDEUTUNG

Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlük Genişletilmiş 7. Baskı
l anlam a. 1. Bir sözcükten, bir sözden, bir davranış ya da olgudan anlaşılan şey; bunların anımsattığı düşünce ya da nesne, mana, fevha. 2. man. Bir önermenin, bir tasarının, bir düşüncenin ya da yapıtın anlatmak istediği şey.
l anlam a 1. Bir sözcükten, bir sözden, hattâ bir davranış ya da olgudan anlaşılan şey; bunların bize hatırlattığı düşünce ya da nesne, mana. 2. mant. Bir terimin telkin edebildiği düşünce ya da imgeleme. (6. baskı)
l anlamak 1. Bir şeyin ne demek olduğunu, neye işaret olduğunu kavramak; yeni bilgileri eskileriyle bir araya getirerek sonuç niteliğinde başka bilgi edinmek. 2. Sorup öğrenmek. 4. Birinin duygularını, isteklerini, düşüncelerini sezebilmek. (6. baskı)

Wahrig Deutsches Wörterbuch
l Bedeutung 1 Sinn, Wortsinn; Wichtigkeit; Ernst; Tragweite
l Sinn m 1 Fahigkeit der Organismen, verscheidene Arten von Reizen zu unterscheiden [örgenliğin değişik uyarı türlerini ayırdetme yetisi (duyu)]; Denken, Gedanken, Bewußtsein; Gesinnung, Denkungsart, Gemüt; Verständnis, Emfänglichkeit (für); Bedeutung, geistiger Inhalt (einer Dichtung, Aufgabe, Frage, eines Wortes).

TheCollins English Dictionary
l meaning n 1. the sense or significance of a word, sentence, symbol, etc.; import; semantic or lexical content. 2. The purpose underlying or intended by speech, action, etc. 3. ...
l sense 1. any of the five faculties of sight, hearing, smell, taste, and touch through which humans and animals perceive the external world. 2. such faculties collectively; the ability to perceive. 4. a mental perception or awareness. 8. substance, gist; meaning.

Oxford Advanced Learners Dictionary
l meaning 1 what is conveyed or signified; sense. 2 purpose; significance
l sense ... 6. (a) meaning of a word or phrase, etc. (b) way in which a word, sentence, etc is to be understood. ...

Collins German English Dictionary
l Sinn m 1 sense, organ of perception, faculty, mind; 3. (basic) idea, meaning, significance, purport, import, gist, sense, direction
l Bedeutung f 1. meaning, significance, import; 2. importance, eminence, prominence ... 3. sense, acceptation of (a word)
l meaning 1. die Bedeutung, der Sinn

Kröner Philosophisches Wörterbuch
l Bedeutung, ein ‘‘Vermittler zw. dem anwesenden Ding, das die B. trägt, und dem abwesenden Objekt, das durch die B. bezeichnet wird’’ [bulunan ve anlamı taşıyan şey ile bulunmayan ve anlam yoluyla belirtilen nesne arasındaki bir aracı] (Sartre, Baudelaire, 1947). Aus jedem gehörten Wort schließen wir auf das, was der Sprecher damit meint, das es (unter Berücksichtigung aller Umstände) bedeutet. [İşitilen her sözcükten konuşmacının onunla demek istediğini, onun (tüm koşulları göz önüne alarak) anlattığını çıkarırız.] B.n sind vornehmlich an die Sprache gebunden, worin sich ihre soziale Funktion offenbart. [Anlamlar başlıca toplumsal işlevlerinin kendini göstermesini sağlayan dile bağlıdırlar].


An (=Anlık) böylece öznenin dünya ya da olgusallık ile evrensel iletişim ortamıdır; ve onun etkinliği yoluyla tüm dışsallık, olgusallık, somut özdeksel dünya, tümü de özsel olarak tinseldirler, Berkeley, Hume, Einstein gibi görgücülerin ve doğal bilincin sandığı gibi hayalet olma anlamında değil, ama tümünün de oldukları şey olmayı, kavramsallaştırılmayı anlığın etkinliğine borçlu olmaları anlamında. Tüm olgusallık kavramlar, imgeler, tasarımlar, duygular, algılar, duyumlar, izlenimler vb. yoluyla anlam kazanır. Bu etkinlik yoluyla dışsal olarak, kendinde anlamsız olan kendilik (bir olay, bir sözcük, bir davranış vb.) anlam kazanır, çünkü anlığın doğasına dönüşmüş, bir bakıma ‘an’laşmış, çünkü onun tarafından belirlenmiştir.

‘Anlam’ bu kökenbilimsel zemin üzerinde genel olarak nesnelin öznelleştirilmesidir, üstelik sıradan bilinç nesnesine kendisinin yüklediği herşeyi nesnenin kendi yüklemleri sansa bile. Ansal yetilerin oyunu başladığı zaman sonsuz bir tinsel varsıllık alanı açılır ki, bunun karşısında dirimsiz özdeksel doğa bile, anlamsız nesne olarak, ona ilkin gizemsel / imgesel de olsa anlamını yükleyecek olanı, ilkin bu saf gizemselleştirme yetisiyle doğaüstünü üretecek olan insanı bekler. İnsan usu doğası gereği anlamayı istediği evreni ilkin duyusal yetilerinin bakış açısından görür, ve sonsuzluk sezgisini bile uzaysal / zamansalın, giderek özdekselin sonluluğuna başvurarak kavrar. Tin kendi düşünsel arılığına ve dolayısıyla özgürlüğüne giden yolun başlangıcına ilk kez bu sonluluğu aşıp arı anlıksal olanı üretmeyi başardığı zaman ulaşır. Tin özdeksel doğanın ıssızlığının ötesinde, salt örgensel Doğanın suskunluğunun ötesinde yeni, sonsuz bir özbilinç alanı yaratır ki, güzel gibi çirkin de, iyi gibi kötü de, doğru gibi eğri de yalnızca ve yalnızca bu ideallikte varlık kazanır. Ve daha sonra bu tinsel edimselliğin ona dışsal ve yabancı olduğu sanısına kapılır (özdekçilik). İlkel insanın gözlerini ekine açması güzeli, yüceyi, doğruyu yaratmasıdır ve varoluşun anlamını yine onda salt kendi özüyle karşılaştığı bu sonsuz tinsel varsıllıkta bulur. Modern bireyin bu değerleri yitirmesinin yaşamın anlamsızlığına yol açması yalnızca tinsel türedir, çünkü herşeyi dışsallıktan beklemiş, kendi içselliğini bastırmıştır. Hiçbir özdeksellik, hiçbir edimsellik insanda ona anlam yükleyecek bir yürek ve us olmaksızın kendinde bir anlam taşımaz.

Sözlüklerin sözcükler için verdikleri tanımlar çoğu kez o sözcüklerin kendilerini de içerirler — ya anlamdaşlar aracılığıyla örtük olarak, ya da zaman zaman doğrudan doğruya.{aln15} Aşağı yukarı bütününde kozmopolitan olan İngilizce’nin sözlükleri yaygın olarak çözümsel tanımlar verirken, Almanca, Türkçe gibi kendi öz kaynaklarından gelişmiş dillerin sözlükleri sözcüğü çeşitli uzak ya da yakın anlamdaşlar vererek tanıtır.

Sözlükler özellikle ‘anlam’ için ancak onu da içeren bir gönderme ile tanım verebilir. (İng. ve Alm. sözlüklerde ‘anlam’ ve ‘duyu’ arasında bir kısır döngü ya da karşılıklı gönderme kurulduğu gözlenebilir.) {s16}

Karşılıklı göndermeye örnek olarak, Öz ve Töz kavramlarının sözlük karşılıkları. {aln16}

 



İm ve Kavram / Özleştirme
‘Kavramın herhangi bir sözlük tanımından {s06} çıkıldığında bile yalın tanımı gereği herşeyi kendi altında kapsadığı göülür — herşey, nesneler gibi olaylar da, birer kavram aracılığıyla anlatılır. Bu yüzden kavram bir bakıma usun bilgi süreci için aradığı evrensel birim ya da öğe olarak görülebilir. Salt bu sıradan tanımlara dayanarak bile, Kavramın tüm dili — tüm sözcükleri — destekleyip taşıyan, en küçük bir dışlama olmaksızın dilin dokusuna baştan sona yayılan güç olduğu düşünülebilir; kurgul mantık diliyiyle konuşursak, içkin devimi yoluyla kendini tüm düşünce biçimlerine dönüştüren odur. Bu etkinliğin kendisi ya da ürünü olan dizge anlamın da biricik gerçek ortamıdır. Eğer bilinçte o bilince örtük ussal/kavramsal yapıya yerleştirilememiş herhangi birşey varsa, bu anlamsız olandır. Anlamsız im ‘öğrenilmemiş’ olandır, ve bir imin öğrenilmesi ya daha şimdiden bilinen kavramsal terimlere çevirme, ya da yeni kavram üretimidir. Buna göre, bir dilde o dilin kendi kaynaklarından yararlanmak yerine yabancı kökenli sözcüklere başvurma henüz o sözcük ile tanışık olmayan bilinçte ilkin doğallıkla tam bir durmaya, ve sık sık da yanlış anlamalara götürür. Salt bu nedenle çok kolay, çok yalın ve hiçbir düşünsel karışıklık içermeyen mantıksal/felsefi sorunların bile anlaşılmadığı, giderek ciddi tartışmalara konu yapıldığı olur. Özleştirme de başlangıçta içerdiği ‘yabancılık’ öğesi nedeniyle benzer bir ‘im’ sorunu yaratır. Yeni sözcük çoğu kez yerini aldığı eski terimin işlevini tam kapsamında yerine getirmez, ve bu yüzden anlatması gerekeni anlatmıyormuş gibi görünür. Söz gelimi Akıl ve Us sözcükleri bir anlamda eşdeğerdir; ama Türkçe Akıl sözcüğüne başka birçok görevin yanısıra ‘bellek’ anlamını taşıma işlevini de verir. Ama Us bu işlevi üstlenmez. Söz gelimi, antik kökenli ‘diyalektik’ sözcüğü tüm anadiller için yabancıdır, ve yeni ortamında hiçbir zaman o eski kökensel bağlamına oturmamıştır. Bir bakıma ‘gevşemiş,’ ilgisiz bir anlamlar türlülüğüne yayılmıştır: ilişki, bağlantı, devim, çelişki, giderek görelilik bile terimin yananlamları olmuştur. Buna karşı ‘eytişim’ kökensel sözcüğün anlatım zemini ile aynı zeminden türemiştir ve anlamının duruluğu ve açıklığı onu gevşek bir kullanımlar çokluğuna dağıtmanın önüne geçer. Bu bakımdan eski sözcüğün anlamlar çokluğu yeni sözcüğün yoksulluğu karşısında bir üstünlük olarak görülürse, özleştirmeye karşıçıkış bilinçsiz olarak kavrama deyim yerindeyse zorla yüklenmiş ve kökensel anlama ilgisiz anlamların direncidir.

(— Aynı bağlamda Realite/Olgusallık, Erfahrung / Görgülenim / Deneyim, Wirklichkeit / Edimsellik kavramları da incelenmeli.)

İm / Simge ve Anlam
Ses ve görüntü İmleri (aslında her bir duyu örgeninin doğasına seslenebilecek tüm im biçimleri) mantıksal bütün içersinde anlam kazanarak sözcükler olurlar. Simgenin doğal dilin böyle kavram-bağıntısı belirtik olan sözcüklerinden ayrımı yalnızca onlara bağlanan Kavramların gizli olmasıdır. Din, simya, vb. simgeleri ile aynı yolda, tüm matematiksel simgeler belirli kavram ve kavramsal-mantıksal ilişkileri anlatırlar. İçeriği olumsal olduğu düzeye dek salt biçimsel bir imlemi olan simgesel mantık kavramın sağın doğasını bütünüyle dışladığı için olanaklı en kötü, en geçersiz ‘mantık’ biçimidir. Simge herhangi bir içerik olabilirken, bu ‘mantık’ta yalnızca simgelerin ilişki ortamı mantıksaldır (tasımlar). Oysa imin kendisi bile ancak mantıksal bir bütün içinde im anlamına gelir — imlediği ile, im olmayan ile, imlemini yönelttiği ile ilişkidedir.

İm imlediğine ilgisiz olma koşuluyla imdir, ve böylece örneğin bir sözcüğün anlamı ikinci tasara atıldığı, o sırada ikincil ya da önemsiz olduğu zaman onun im ırasından söz edilir. Bu durumda im anlama ilgisiz olduğu ölçüde ‘anlamsız olan’ı anlatır. Anlam imin kendisi değil ama imlediğidir. Bu yüzden imin anlamının belirlenmesi bir uylaşım ya da anlaşma ile yerine getirilir— imsel / simgesel dil. Bir sözcükten im olarak söz etmek onun taşıdığı anlamın olumsal olduğunu da imler. Bu düzeye dek sözcükler birer imdir — ister yazılı isterse sözel, ister tavırsal olsunlar. Ve im olarak, bu belirsizlikleri içinde, soyutlanmışlardır. İm ansal yetenek ve nesne arasında bir aracıdır.

Mantıksal olarak anlamın anlam olmasını kavramsal sürece borçlu olması özellikle göreli kavramlar durumunda dolaysızca açıktır. Herhangi bir göreli sözcük — söz gelimi öz, töz, zorunluk, olanak, olumlu, dolaylı, iç, bütün — ancak onlarla ilgili karşı terimin de anlaşılmasıyla anlamlıdır. Ya da, söz gelimi ‘neden’ kavramını — David Hume’un yaptığı gibi — nesnel mantıksal gücünden ve imleminden yoksun bırakırsak anlamsıza gidiş daha kolay görülebilir. Bir kavram bir bütünün, insanın us bütünün bir bileşenidir ve hiçbir sınırlama olmaksızın, saltık olarak bütünün kendisi ile ilişkili olduğu, yalnızca kimi bölümler ya da bileşen öğelerle bağlantılı olmadığı için, soyutlanması parçayı değil ama bütünün kendisini bozar. İlineksiz bir töz, biçimsiz bir öz, nesnesiz bir özne olamayacağı gibi, nedensiz bir sonuç ya da olay da olamaz, giderek mitoloji bile salt tinsele dönüştürerek sunduğu belli bir görgül nedenselliği varsaymak zorundadır. Görgücü yaklaşıma göre, bir olayın yalnızca olduğunu, hiçbir neden olmaksızın olduğunu tasarlamak kolayca görülebileceği gibi salt bir anlam sorunu yaratmakla kalmaz ama doğrudan bir us bozulması da yaratır. Kavram mantığından uzaklaşıldığı ölçüde anlam sorununun iveğen bir sorun olarak ortaya çıktığı görülür, ve çağdaş dil ‘felsefeciliğinin’ anlam ile aşırı-uğraşı görgücülüğün yeğinleşmesi ile koşut gider.


Anlam ilkin özne ve nesne ilişkisi içinde incelenir ve kaynağının yeri aranır. Anlam kaynağının nesneler olması gerektiği görüşü geleneksel semantikte görülür ve henüz dili evrensel düşünce süreçleri ile, us ya da mantık ile ilişkilendirmeyen dilbilim kuramlarında olduğu gibi, görgücü felsefe yaklaşımlarında da anlam birincil olarak us dışında, düşünceden ayrı özerk, sanısal bir ‘nesnellikte’ aranır. Söz gelimi Kant anlam için kavrama karşılık düşen bir görgül nesnenin olması gerektiğinde diretir, çünkü nesnesiz bir kavram hiçbirşeyin kavramıdır. Bu hiç kuşkusuz bilgi ancak görgül ya da sınırlı olabilir mantığının bir vargısıdır ve buna göre deneyim alanını aşan tüm arı us kavramları anlamsızdır.


Kant: Kavram Ve Anlam Üzerine ( Arı Usun Eleştirisi’nden)


Nesne Anlamını Duyusal/Görgül Sezgiden Mi Alır?.
‘‘
[B 149] ... Ama kavramların bizim duyusal sezgimizin ötesine bu genişlemesinin hiçbir yararı yoktur. Çünkü o zaman nesnelerin boş kavramlarıdırlar ve bu nesnelerin olanaklı olup olmadıklarını bile onlarla yargılayamayız. Yalnızca düşünce biçimleridirler ki hiçbir nesnel olgusallıkları yoktur, çünkü elimizde üzerinde bu biçimlerin biricik kapsamlarını oluşturan tamalgının bireşimli birliğinin uygulanabileceği ve böylece bir nesneyi belirleyebilecek hiçbir sezgi yoktur. [B 149] Ancak bizim duyusal ve görgül sezgimiz onlara anlam ve imlem verebilir.’’


Kavram Anlamını Nesneden Mi Kazanır (1)?
‘‘[B 178] ... Çünkü görmüştük ki kavramlar, eğer kendileri için ya da en azından onları oluşturan öğeler için hiçbir nesne verilemiyorsa, bütünüyle olanaksızdırlar, ne de herhangi bir anlam taşıyabilirler; ve böylece kendilerinde şeylerle (bunların bize verilip verilemediklerine ya da nasıl verilebildiklerine bakılmaksızın) ilgili değildirler. Dahası, bize nesnelerin biricik veriliş yolunun duyarlığımızdaki değişkiden geçtiğini de görmüştük; son olarak, arı a priori kavramların, [B 179] anlağın kategorideki işlevinin dışında, ...’’


Kavram Anlamını Nesneden Mi Kazanır (2)?
‘‘[B 298] ...Her kavram için ilkin genel olarak bir kavramın (düşüncenin) mantıksal biçimini, ikinci olaraksa ona kendisiyle ilişkili olacağı bir nesnenin verilmesi olanağını isteriz. Böyle bir nesne olmaksızın kavramın hiçbir anlamı yoktur ve içerikte bütünüyle boştur, üstelik herhangi bir veriden bir kavram oluşturma gibi bir mantıksal işlevi kapsayabiliyor olsa bile. Şimdi bir kavrama bir nesne sezgide olmaktan başka türlü verilemez; ve, gerçi bir arı sezgi nesneden önce a priori olanaklı olsa da, bu sezgi bile nesnesini ve dolayısıyla nesnel geçerliğini ancak salt biçimi olduğu görgül sezgi yoluyla kazanabilir. Öyleyse tüm kavramlar ve onlarla birlikte tüm ilkeler, ne denli a priori olanaklı olurlarsa olsunlar, gene de görgül sezgilerle, e.d. olanaklı deneyim için verilerle ilişkilidirler. Bu ilişki olmaksızın hiçbir nesnel geçerlikleri yoktur, tersine tasarımları açısından yalnızca imgelem yetisinin ya da anlağın birer oyunudurlar. Matematik kavramlarını örnek alarak [B 299] bunları ilkin arı sezgileri içinde irdeleyelim. Uzayın üç boyutu vardır, iki nokta arasında ancak bir doğru çizgi olabilir, vb. Gerçi tüm bu ilkeler ve bu bilimin ele aldığı nesnelerin tasarımları anda bütünüyle a priori [A 240] üretilebiliyor olsalar da, eğer anlamlarını her zaman görüngülerde (görgül nesnelerde) gösteremiyor olsaydık, hiçbir anlamları olmazdı. Buna göre yalıtılmış bir kavramın duyusal [sinn-lich] kılınmasını, e.d. ona karşılık düşen nesnenin sezgide sunulmasını isteriz, çünkü bu olmaksızın kavram, söylendiği gibi, anlamsız [ohne Sinn] olacak, hiçbirşey anlatmayacaktır. Matematik bu gereksinimi a priori ortaya çıkarılmasına karşın duyular için bulunan bir görüngü olarak şeklin çizimi yoluyla karşılar. Büyüklük kavramı bu aynı bilimde destek ve anlamını sayıda arar, sayı ise parmaklarda, abaküsün toplarında, ya da göz önüne getirilen çizgi ve noktalarda. Kavram her zaman a priori üretilir, ve böyle kavramlardan türetilen bireşimli ilkeler ya da formüller de. Ama bunların kullanımları ve öne sürülen nesnelerle ilişkileri sonunda olanağını (biçime göre) a priori kapsadıkları deneyimden başka bir yerde aranmayacaktır.’’


ANLAM KONUSUNDA WITTGENSTEIN ÜZERİNE
Modern Philosophy—An Introduction: A. R. Lacey. 1982, USA, s. 82- 3.

Ama bir adın anlamının onun taşıyıcısı — adı kendisi üzerine konuşmak için kullandığımız şey — olabileceği düşüncesine daha temel bir saldırı Felsefi Soruşturmalar başlıklı çalışmasının yaklaşık ilk kırk üç kesiminde Wittgenstein (1889 1951) tarafından yapıldı. İlkin karşıçıkışın pek usayatkın olmayan bir biçimine bakalım. Kimi zaman denir ki ‘bir bardak bira’ gibi bir deyimin anlamı onun üzerine konuşmak için kullanıldığı şey, yani bir bardak bira olamaz, çünkü o zaman ‘bir bardak bira’nın anlamını içiyorum dememiz gerekir, ki saçmadır. Ama ne denli saçmadır? Hiç kuşkusuz normal olarak bardağı öyle adlandırmam [ona kendi kendisinin anlamıdır demem], çünkü olağan toplumsal bağlamlarda semantikten söz etmem, ama olabilir ki, eğer anlam gerçekten de nesne ise, normal olarak birayı içerken sağlığımı içip bitiriyordum demem, ama gene de yalnızca onu diyor olabilirdim. Karşıçıkışın bu biçimi tartışma altındaki kurama karşı [çevrilen] soruyu geçiştirir.

Wittgenstein’ın belirttiği önemli bir nokta eğer Aristoteles ‘Aristoteles’in anlamı ise, [ve] Aristoteles ölmüşse, bu anlamın bundan sonra varolmadığı, buna göre onu nasıl bilebileceğimizdir. Bu daha güçlü bir nokta gibi görünüyor. İlkin salt bir hile olarak görülebilir. Hiç kuşkusuz Aristoteles ile tanışık değilimdir. ... Benzer olarak, ‘Aristoteles’ Aristoteles demektir görüşünde, ‘Aristoteles’in anlamının ne olduğunu bilebilirim, ama anlam olan şeyi (Aristoteles) bilmeyebilirim. Böylece anlamın kendisini bilmeksizin anlama ilişkin olguları bilebilirim.
...


Wittgenstein anlamın nesne olmadığını tanıtlamamıştır. Ama söylediklerinde önemli bir gerçeklik vardır. Eğer anlamı bilmek nesneyi bilmekse, o zaman nesneyi bilmede sözcüğü anlamak ve kullanmak için tam olarak donatılmış olmam gerekir. ...

Bir sözcüğü kullanmak için, o zaman, bilmek zorunda olduğum şey bir nesne değil ama bir olgudur, bu ister anlamın nesne olduğu olgusu olsun, isterse başka bir olgu. Belki de anlam nesnenin kendisi değil ama sözcük ve nesne arasındaki bir ilişkidir. ...

But a more fundamental attack on the whole idea that the meaning of a name could be its bearer, the thing we use the name to talk about, was launched by Ludwig Wittgenstein (1889 1951) in the first forty three sections or so of his Philosophical Investigations. First let us look at a not very plausible form of the objection. It is sometimes said that the meaning of a phrase like ‘a glass of beer’ cannot be what it is used to talk about, namely a glass of beer, because then we should have to say that I could drink the meaning of ‘a glass of beer,’ which is absurd. But how absurd is it? Of course I would not normally call the glass that, because in ordinary social context I don’t talk semantics, but it might be that, if the meaning is indeed the object, I would not normally say that in drinking my beer I was drinking my health away, but I could be doing just that, all the same. This form of the objection just begs the question against the theory under discussion.

One point Wittgenstein makes is that if Aristotle is the meaning of ‘Aristotle’ then, since Aristotle is dead, that meaning no longer exists, so how can we know it? Yet we can use the name just as sensibly as when he was alive, so evidently we do know its meaning. This seems a stronger point. At first it might seem a mere trick. Of course I am not acquainted with Aristotle. ... Similarly, on the view that ‘Aristotle’ means Aristotle, I may know what the meaning of ‘Aristotle’ is, but not know that thing (Aristotle) which is the meaning. So I may know facts about the meaning, without knowing the meaning itself.
...


Wittgenstein has not proved that the meaning is not the object. But there is an important truth in what he says. If to know the meaning is to know the object, then in knowing the object I ought to be fully equipped for understanding and using the word. ...

To use a word, then, what I must know is not an object but a fact, whether it is the fact that the meaning is the object, or some other fact. Perhaps the meaning is not the object itself, but a relation between the word and the object. ...


Geliştiriliyor.