Analitik ‘Felsefe’


Anglo-Saxon yazarlar Analitik ‘Felsefe’lerinden söz ederken onu da belirli bir felsefe türü olarak, başkalarının yanında eşit onurla ve değerle durma hakkını taşıyan bir düşünce girişimi olarak görürler. Felsefenin bakış açısından durum başka türlü görünür. Herşeyden önce Analitik Gelenek bir gelenek olarak görünür, felsefe olarak değil. Bu gelenekte akla gelen ilk ad matematiği mantıksal temellere oturtmaya çalışmış ama bu başaramamış olduğu kabul edilen Bertrand Russell’dır.

‘‘Bertrand Russell 1921-70: The Ghost of Madness’’ Russell’ın son yaşamöykülerinden birinin başlığıdır (Ray Monk, 574 sayfa, £25, ISBN 0224051725).

Karakteri konusunda kitapta şunlar söylenir:

‘‘Lucid prose and gallant attitudes conceal a dark mass of fear, aggression, snobbery and vanity. Russell was seldom honest, either with himself or others.’’

Yaşamının bir noktasında felsefeyi terketmesinin nedeni sorulduğunda, ‘‘Because I discovered I preferred fucking’’ yanıtını verir. Bu yarı doğrudur. Doğrunun ikinci yarısının Wittgenstein’ın eleştirisi olduğu söylenir.

Glamour dergisi için evli bir erkekle ilişkiye giren kadınlara öğütler veren bir yazıyı niçin yazdığı sorulduğunda, ‘‘I did it for $50’’ yanıtını verir.

Aynı kitapta Russell’dan şöyle bir alıntı daha yapılır.

‘‘It seems on the whole fair to regard negroes as on the average inferior to white men, although for work in the tropics they are indispensable, so that their extermination (apart from questions of humanity) would be highly undesirable.’’

Bu Russell’ın çok duru, kolayca anlaşılır, hiçbir ikircim ya da belirsizlik içermeyen tipik anlatımlarından biridir. Bu aynı Russell toplumcudur. Özgürlük savaşçısıdır. İnsan haklarının savunucusudur.

Russell ayrıca pasivisttir. Bir barış savaşçısıdır. Hiç olmazsa yazılarını okuyan hemen hemen herkes tarafından böyle bilinir. Aynı Russell 1945’ten sonra Sovyetler Birliği’nin Atom Bombasını geliştirmesini önlemek için atom savaşı gözdağı verilmesini, ya da böyle bir savaşın edimsel olarak yapılmasını savundu: ‘‘Communism must be wiped out and world government must be established.’’ Daha sonra, Küba misil bunalımının arkasından görüşünü değiştirerek dünya barışı için başlıca tehlikenin Sovyetler Birliği değil ama ABD olduğunu ileri sürdü. Ve yine dört dörtlük bir pragmatist olduğunu gösterdi: ‘‘Better red than dead.’’

İnsanlığa değil ama Dünya Hükümeti dediği şeye daha büyük bir güveni vardı. İrrasyonalizmi ile tutarlı olarak barışın ancak zor yoluyla korunabileceği sonucunu çıkardı. Dünya politik önderlerini soykırımcılar olarak görürken, kendisi tam olarak aynı düşünceleri taşıyordu:

‘‘Sometimes, in moments of horror, I have been tempted to doubt whether there is any reason to wish that such a creature as man should continue to exist.’’

Bir misantrop, bir insan-düşmanı idi. Kendi çocuğunu davranışçı ruhbilimin ilkelerine göre yetiştirdi. Çocuk büyüdüğünde şizofreniye yenik düştü. Baba Russell oğlundan tüm şefkatini esirgedi ve onu bir ‘‘legal and medical problem’’ olarak gördü.

Aynı delilik, ırkçılık, paranoya, saldırganlık öğeleri tüm irrasyonalistlere ortaktır: Hume, Wittgenstein, Schopenhauer, Nietzsche, Gödel, Locke vb.

 


David Hume 1) Bu ‘felsefe’nin modern kişisel kökenleri genellikle Hume’a bağlanır. Ama Hume’un kendisi de başkalarına borçludur.

2) Bu ‘felsefe’ Kıta ussalcılığı ile karşıtlık içinde Anglo-Saxon ülkelerde (İngiltere ve ABD) kabul edilir. Felsefenin, bilgelik sevgisinin ulusal, etnik, bölgeci ekinsel yapıların üstünde ve ötesinde olan özgür kavramsal doğası ile karşıtlık içinde, burada açıkça görünürde olan şovenizm ya da bölgecilik tonu bu akımın genel usdışı doğasının bir başka anlatımıdır.

3) Analitik geleneğin doğuşu 20’nci yy başlarında İngiltere’de idealizme başkaldıran Moore ve Russell’a (her ikisi de Cambridge kökenli) bağlanır.

4) John Locke, George Berkeley, David Hume, ve John Stuart Mill bu akımın atalarıdır.


Hume için düşünce değil ama duyular güvenilir şeylerdir. Seeing is believing.

—Duyular ve çözümleme arasında nasıl bir bağıntı vardır?
—Ya da, görgücülük niçin bireşim ile karşıtlık içinde çözümlemeyi yeğlemek zorundadır?

Çeşitli nedenlerle. Bireşimli olan, çözümlenmemiş olan duyusal değildir çünkü duyuların en yalın ‘varlık’ öğelerini aldıkları düşünülür: Duyum, sağın olarak, Algılama değildir. Renkler, sesler, acı ve tatlı, sert ve yumuşak, kokular—tümü de ancak yalın olabildikleri düşünülen duyumlardır. Buna karşı algı kendilerinde karmaşık olan şeyleri ansallaştırma yetisidir.

Analitik ‘felsefe’ adlandırmasının soyutluğunu, tek-yanlılığını ilkin seçilen adlandırmanın kendisi gösterir. Kimya bile yalnızca çözümleme ile değil ama bireşim ile de ilgilenir: Biri olmadan öteki söz konusu bile olamaz.

Kişisel Etmen. Görgücü ‘felsefeler’ felsefeye kuramsal (kurgul) düşüncenin, eytişimin doğasını kavramadan giren ve böyle kavrayışsızlığı bir yönteme yükseltmeye başından karar veren doğal bilincin yaratılarıdır. Bu bakış açısından, düşünsel çözümleme, anlağın olağan edimi olarak, bir tasarımı bileşenlerine, kavramlarına ayrıştırır. Elde edilen evrenselin, salt bir düşünce olan öğenin ‘gerçek’ (atomik) bilgi öğesi olduğunu, onunla tekil ve dolayısıyla duyulur olana dayandığını, deneyimden uzaklaşmadığını sanır. Bundan yola çıkarak, bu düşünme eğilimi kendine ‘mantıksal atomizm’ adını da verir. Görgül ya da fiziksel bilimlerin bir gözlem öğesi içerdikleri ölçüde dünyaya ilişkin bilgi verdikleri kabul edilir ve bütünüyle a priori olan ve bu yüzden dünyaya ilişkin bilgi vermedikleri kabul edilen matematik ve mantık ile karşıtlık içine getirilirler.

Bilginin ölçütü duyulurluk, tekillik, yalıtılmışlık, çözümlenebilirlik olur. Ve çözümlemenin atoma dek sürdürüldüğüne inanılır. Bu ‘felsefe’ bir atomizm, daha tam olarak, mantıksal atomizm adını da üstlenir.

Ama ‘atom’ kavramı bile hiç kuşkusuz ne analitik anlağın sandığı gibi yalındır, ne de duyusaldır. Tersine eytişimsel doğası her durumda başka kavramları içerdiğini gösterir, ve duyusal olmaktan en uzak kavramlar arasında durur.

Atom kavramı hiç kuşkusuz modern fiziğin resimsel ‘atom’u değildir. Özdeksel-duyulur ‘atom’ da hiç kuşkusuz görgücünün çözümlemesinden sağ çıkar, varoluşunu yitirmez, çünkü özdek analitik soyutlamaya karşın kavramsal biçimini korur, bireşimli kalır, ve nasıl imgelendiğine ilgisiz olarak belirlenimleri, erke ve konumu vardır, zamandadır. Somuttur. Ama düşünsel çözümlemede biçimsiz ‘atomik-teki’’ özdek durumunda, ya da etkisiz ‘atomik-tekil’ neden durumunda geriye ne özdek ne de biçim, ne neden ne de etki ama yalnızca soyut bir düşünce yaratısı kalır. Bunlar edimsel olarak, ve eytişimsel olarak, birbirlerini vareden ya da belirleyen, varlıklarını kendi karşıtlarında bulan, böylece o denli de ‘ayrıştırılamaz’ olan kavramlardır.

Soyutlama gerçekte olanaksızdır, ya da salt bir sanıdır, sözcüğün sıradan anlamında ‘ideal’dir, yalnızca düşüncededir, olguda değil. Analitik girişim mantıksal olarak her zaman amaçladığının tersini elde eder: Yalnızca çözümlediği ve yalıttığı öğeye, yalnızca kendi tasarımında ya da algısında olana, yalnızca soyut olan öğeye gerçek varlığın ve bilginin değerini yükler — varolmak algılanmaktır.

Analitik düşünce tutumu felsefecilerle birlikte romantik şairler tarafından da dehşetle karşılandı.

Goethe özgür düşüncesi ile, ama o denli de estetik sezgisi ile, çözümlemenin ancak uyumlu Bütünde dirimli olabileni, ancak Somut olarak anlamlı ve edimsel olabileni yokettiğini Alman felsefecilerine hiç kuşkusuz zamanında anımsattı. Ama Kant’ın izinde izinde yürüyenler böyle şeylere aldırmadılar.

Bilmenin gizini, kavramın doğasını hiçbir zaman anlamayı istemeyen bu kuşkuculara karşı Schiller’in yazdıkları hiçbir zaman eskimeyecek gibi görünürler:

‘‘Doğa (duyu) her yerde birleştirir, anlak her yerde ayırır, ama us yeniden birleştirir; bu yüzden insan, felsefeciliğe başlamadan önce, gerçekliğe henüz araştırmasını tamamlamamış felsefeciden daha yakındır’’
::
‘‘Die Natur (der Sinn) vereinigt überall, der Verstand scheidet überall, aber die Vernunft vereinigt wieder; daher ist Mensch, ehe er anfängt zu philosophieren, der Wahrheit näher als der Philosoph, der seine Untersuchung noch nicht geendigt hat.’’


Bertrand Russell, My Philosophical Development (New York, 1959) s. 63 64:

‘‘Çeşitli sorunlar üzerine görüşlerimi değiştirmiş olsam da, ... dışsal ilişkiler öğretisine ve onunla bağlı olan çoğulculuğa sarılmayı sürdürüyorum. Henüz yalıtılmış bir gerçekliğin bütünüyle gerçek olabileceğini savunuyorum. Henüz çözümlemesinin yanlışlama olmadığını savunuyorum. Henüz bir genelemeden başka herhangi bir önermenin, eğer doğruysa, olgu ile bir ilişki dolayısıyla doğru olduğunu, ve genel olarak olguların deneyimden bağımsız olduklarını savunuyorum. Deneyimden yoksun bir evrende hiçbirşeyi olanaksız görmüyorum. ... Tüm bu sorunlar üzerine görüşlerim Kant ve Hegel’in öğretilerini terkettiğimden bu yana değişmemiştir.’’


Analitik Gelenek gerçekte ancak bütünde ortadan kaldırılmış olarak edimsel olan kıpının salt kendi için parça olarak var olduğunu ileri sürer. Bu yüzden tüm söyleminde soyutlamacı anlak işlevinden, bir sanıdan daha öteye, bilgiye geçmez.

Bu bir küçümseme olarak görülmemelidir, çünkü analitik geleneğin kendisi ancak parçanın bilinebileceği, ve dahası, ancak bütünün dışında, ondan ayrı, ondan bağımsız olma koşuluyla bilinebileceği üzerinde vurgulu olarak diretir.

Bu us-fobisinin şu ya da bu dönemde, şu ya da bu çevrede ya da kişilerde kendini sergilemesi mantıksal hiçbir değeri olmayan bütünüyle olumsal bir durumdur ve felsefe tarihinin dışsal yanını ilgilendirir. Felsefe tarihine daha başlangıcından bu yana insan usunun kendine karşı duyduğu derin bir güvensizlik, düşüncenin bilme gücüne yönelik paradoksal bir kuşku çizgisi eşlik etmiştir. Antik evrede Sofistlik olarak biçimlenen bu eğilim modern Avrupa’da Görgücülük olarak yeniden şekillenir, ve yirminci yüzyılda bilgelik sevgisine duyulan açık nefrete, misolojiye dönüşür.

Felsefede ilk biçimsel ilke felsefe adının kendisini doğru kullanmak olmalıdır. Bilgelik sevgisi, ya da saltık gerçeklik olarak bilgiyi arayış felsefe tarihinde ön-Sokratiklerden Hegel’e dek usun bilme gücüne güvenen, usun kendi sınırsızlığını doğrulayan bir varsayımla yola çıkan idealist felsefecilere özgüdür. Buna karşı, modern analitik gelenek kötü de olsa bir felsefecilik türü olmadığı için, Felsefe sözcüğünü görgücü / çözümlemeci eğilimleri anlatmak için kullanmak salt kötü bir alışkanlık sorunudur.

Ad sorunu içerik sorununa bağlıdır, ve usun Sokratik bilmeme tutumundan modern Avrupa idealistlerinde görülen inakçı pekin bilgi tutumlarına dek üstlendiği gerçeklik işlevi Kuşkuculukta tersine dönerken, ‘felsefe’ adının bu iki zıt eğilimi de anlatmak için kullanılmasıne herşeyden önce analitik gelenek yazarları tarafından hoş karşılanmaz:


Birkaç Örnek:

A History of Western Philosophy V, Jones, W. T. (Analitik Geleneğin kökleri üzerine.)

‘‘There is an analytical tradition in philosophy—a set of more or less implicit assumptions about the nature of the world and about the nature of the philosophical inquiry—that can be traced far back into the past—to Hume, beyond Hume to Locke, and beyond Locke to Hobbes. One of the main features of twentieth century philosophy has been reemergence, or revival, of this tradition after a period of quiescence during most of the nineteenth century.
::
Felsefede bir analitik gelenek vardır—dünyanın doğası konusunda ve felsefi incelemenin doğası konusunda az çok örtük sayıltılardan bir küme—ki geçmişte oldukça gerilere dek götürülebilir—Hume’a, Hume’un ötesinde Locke’a, ve Locke’un ötesinde Hobbes’a. Yirminci yüzyıl felsefesinin ana özelliklerinden biri bu geleneğin ondokuzuncu yüzyılın çoğu boyunca süren bir sessizlik döneminden sonra yeniden doğuşu ya da yeniden dirilişidir.’’

Modern Philosophy, An Introduction, A. R. Lacey, s. 190. (Felsefenin kendini yoketme eğilimi üzerine.)

‘‘‘Throughout the history of philosophy there has been a tendency for philosophy to try to abolish itself. In logical positivism this tendency has come as near, if not nearer, to fruition as at any time before. There are two strands in the web of philosophical thought which help to explain this, both of which we have seen already. One is scepticism and the other is Occham’s razor, and they are linked together.
::
Felsefe tarihi boyunca felsefe için kendini ortadan kaldırmaya yönelik bir eğilim olmuştur. Mantıksal olguculukta bu eğilim kendini gerçekleştirmenin daha önce herhangi bir zamanda olduğu denli yakınına gelmiştir—eğer daha da yakınına gelmemişse. Felsefi düşünce örüntüsünde bunu açıklamaya yardım eden ve daha önce her ikisini de gördüğümüz iki çizgi vardır. Biri kuşkuculuk ve öteki Occham’ın usturasıdır, ve bunlar biraraya bağlıdırlar.’’

A Short History of Modern Philosophy, Roger Scruton, s. 271. (Felsefe Tarihinin gerçek başlangıcı üzerine.)

‘‘Our discussion has brought us, by various routes, to that point in philosophical history from which, for a long time, many philosophers have dated its commencement. The discovery of the new logic precipitated ‘analytical’ philosophy, bringing about, first logical atomism, then logical positivism and finally linguistic analysis, the practitioners of which have often paid scant heed to the arguments and aims of their predecessors. A single figure contributed decisively to the formation of each of these schools, and the same figure showed in each of them the seeds of its destruction
::
Tartışmamız çeşitli yollardan geçerek bizi felsefe tarihinde öyle bir noktaya getirmiştir ki, uzun bir süredir birçok felsefeci bu tarihin başlangıcını o noktaya dayandırır olmuştur. Yeni mantığın bulunuşu ‘analitik’ felsefenin doğuşunu hızlandırarak ilkin mantıksal atomculuğu, daha sonra mantıksal olguculuğu ve son olarak dilbilimsel çözümlemeyi ortaya çıkardı, ve bunların uygulamacıları sık sık öncellerinin uslamlama ve amaçlarına çok az kulak astılar. Tek bir ad [Wittgenstein] bu okullardan her birinin oluşumuna belirleyici katkıyı yaptı, ve aynı ad bunlardan her birine kendi yokoluşunun tohumlarını attı.’’

Roger Scruton Felsefe Tarihinin başlangıcını 20’nci yüzyıla almayı ister — bu ‘felsefe’ için karşı çıkılması hiç de gerekmeyen anlamlı bir tarih.


KENDİ SÖZLERİNDE ANALİTİK GELENEK

Analitik gelenek bakış açısından bir felsefe tarihi yazan Jones’dan analitik geleneğin genel çizgileri [Metnin bütünü için bkz.Jones, W. T., A History of Western Philosophy V—The Twentieth Century to Wittgenstein and Sartre. 1952 / 1969 / 1975, Harcours Brace Jovanovich Inc.

Analitik geleneğin başlıca özelliklerinden biri ‘atomculuğa’ bağlılığıdır:

(s. 89)
‘‘the universe consists of a very large number of independent, encapsulated entities. ... the ultimate entities of which the universe is composed are only externally related—that they are, in Hume’s language, ‘loose and separate.’
::
evren çok büyük bir sayıda bağımsız, kapsüllü kendiliklerden oluşur. ... evrenin kendilerinden oluştuğu enson kendilikler yalnızca dışsal olarak ilişkilidirler—bunlar, Hume’un dilinde, ‘gevşek ve ayrı’dırlar.’’

Bu yüzden analitik gelenek için karmaşık kendiliklerin yalın kendiliklere çözümlemesi belirleyici yandır. Çünkü yalın olan, atomik olan, anlaşılır olandır:

(s. 89)
‘‘Because the simple entities are simple they are directly understandable whenever they are encountered. A complex entity is explained only when its analysis into simples has been correctly carried out.
::
Yalın kendilikler yalın
oldukları için ne zaman onlarla karşılaşılırsa doğrudan anlaşılırdırlar. Karmaşık bir kendilik ancak yalınlara çözümlemesi doğru olarak yerine getirildiği zaman açıklanır.’’

Analitik gelenek ‘yalın’dan onun için çok önemli olan duruluk (‘clarity’) kavramını türetir. Deneyim karmaşıktır, ve:

(s. 89)
‘‘most of our experience is an encounter with large, vaguely bounded, and complex conglomerates
::
deneyimimizin çoğu büyük, bulanık sınırlı ve karmaşık öbekleşmeler ile bir karşılaşmadır.’’


Clarity is achieved, in the first place, when such a conglomerate is analyzed into the set of unambiguous simples of which it is composed ...’
::
Duruluk, ilk olarak, böyle bir öbekleşme onu oluşturan ikircimsiz yalınlar kümesine çözümlendiği zaman elde edilir.


(s. 90)
‘‘ ... the universe consists of untidy conglomerates like dogs and cats and apples and oranges, instead of such neat, encapsulated, atomistic entities as sweetness, redness, and sphericity
::
... evren köpekler, kediler, elmalar ve portakallar gibi düzensiz öbekleşmelerden oluşur, tatlılık, kırmızılık, ve kürelik gibi düzgün, kapsüllü kendiliklerden değil.’’
...

Numen olmadığı için onun görelisi olarak fenomen de düşer, ve geriye kalan şey bütünüyle olgusal olandır:

(s. 91)
‘‘ ... for the analytic philosophers, since noumena are meaningless nonsense, it is a mistake to talk about phenomena at all, for this term inevitably suggests something less than wholly real
::
... analitik felsefeciler için, numenler anlamsız birer saçmalık olduğundan, ... bu terim kaçınılmaz olarak bütünüyle olgusaldan daha azı olan birşeyi imler.’’

...
‘‘... by an easy move, the analytical philosophers identified these reals with the unambiguous simples that are the terminii of the process of analysis
::
... kolay bir devimle, analitik felsefeciler bu olgusalları çözümleme sürecinin son noktaları olan ikircimsiz yalınlarla özdeşleştirdiler.’’

(ve s. 92)
‘‘Since the words are clearly atomistic units ...
::
Sözcükler açıkça atomik birimler olduğuna göre ... ’’

Analitik gelenek zamansızlığa, gelişimsizliğe, değişimsizliğe karşı da değildir:

‘‘Therefore, though they [ultimate simples, atomistic entities] endure through time, they do not, in the strict sense of the word, have a history
::
Öyleyse [enson yalınlar, atomik kendilikler] zaman içinden geçseler de, sözcüğün sağın anlamında bir tarihleri yoktur
.’’


(s. 94)
‘‘Finally, whereas the idealists ... undermined the concept of truth ... and replaced it with the concept of interpretation, the philosophers of the analytical tradition wholly rejected this procedure as ‘psychologising.’
::
Son olarak, idealistler ... gerçeklik kavramını zayıflatır ... ve onu yorum kavramı ile değiştirirken, analitik geleneğin felsefecileri bu işlemi ‘ruhbilimselleştirme’ olarak bütünüyle yadsıdılar.’’

David Hume Yine, tüm akademik felsefe dünyası bilir ki mantıksal işlemlerin yerine alışkanlık, çağrışım, bellek gibi ruhbilimsel süreçleri geçiren Hume’dan başkası değildir—ve görgücü düzlemde kaldığı sürece bunu haklı olarak yapar. Ama analitik geleneğin kendi içinden tüm gerçeklik olumsuz imgesinde görünür, ve onun mantığından felsefe ruhbilim, ve ruhbilim felsefedir, kurgul mantık onun çevreninde görünmediği için, ona hiç kuşkusuz kendi kategorileri ile yaklaşacak, onun ne olduğunu en azından tanıdığı ve felsefe ile andırımlı olduğunu sandığı bir alanın terimlerinde saptayacaktır (analitik geleneğin ruhbilimden anladığı ise hiç kuşkusuz davranışçı yorumdur).


Geliştiriliyor.