Eros ve Uygarlık — Herbert Marcuse

Politik Önsöz, 1966

Çeviri ve Notlar — Aziz Yardımlı


Eros ve Uygarlık: Başlık iyimser, örtmeceli, giderek olumlu bir düşünceyi anlatıyordu: İleri işleyim toplumunun başarımları insanı ilerlemenin yönünü tersine çevirmeye, üretkenlik ve yoketmenin, özgürlük ve baskının öldürücü birliğini kırmaya yetenekli kılacaktı; başka bir deyişle, Ölüm pazarlamacılarına karşı uyumlu bir savaşımda, insanın dünyasını onun Yaşam İçgüdüleri ile uyum içinde şekillendirmek için toplumsal gönencin nasıl kullanılacağını gösteren gay bilimi (gaya sciencia) öğrenme olanağını yaratacaktı. Bu iyimserlik egemenliğin sürekli benimsenişi için gerekçenin bundan böyle geçerli olmadığı, darlığın ve zahmete gereksinimin egemenlik dizgesinin korunması çıkarına salt ‘‘yapay olarak’’ sürdürüldüğü varsayımı üzerine dayanıyordu. Bu ‘‘eskimiş’’ gerekçenin daha da etkili toplumsal denetim biçimleri tarafından (yerine başkası konmadıysa da) büyük ölçüde güçlendirilmiş olduğu olgusunu gözardı ettim ya da önemsemedim. Topluma varoluş savaşımını barışçıllaştırma yeteneğini vermiş olan güçlerin kendileri bireylerde böyle bir kurtuluş gereksinimini baskılamaya yarıyordu. Yüksek yaşam ölçününün insanları yaşamları ve yöneticileri ile uzlaştırmaya yeterli olmadığı yerde ruhun ‘‘toplumsal mühendisliği’’ ve ‘‘insan ilişkileri bilimi’’ zorunlu libidinal katheksisi sağlarlar. Gönenç toplumunda, yetkeler egemenliklerini aklamaya pek zorlanmazlar. Beklenenleri yerine getirirler: Uyruklarının eşeysel ve saldırgan erkelerini doyururlar. Yokedici gücünü öylesine başarıyla temsil ettikleri bilinçaltı gibi, onlar da iyinin ve kötünün bu yanıdırlar, ve mantıklarında çelişki ilkesinin hiçbir yeri yoktur.


Eros and Civilization: the title expressed an optimistic, euphemistic, even positive thought, namely, that the achievements of advanced industrial society would enable man to reverse the direction of progress, to break the fatal union of productivity and destruction, liberty and repression — in other words, to learn the gay science (gaya sciencia) of how to use the social wealth for shaping man’s world in accordance with his Life Instincts, in the concerted struggle against the purveyors of Death. This optimism was based on the assumption that the rationale for the continued acceptance of domination no longer prevailed, that scarcity and the need for toil were only ‘‘artificially’’ perpetuated — in the interest of preserving the system of domination. I neglected or minimized the fact that this ‘‘obsolescent’’ rationale had been vastly strengthened (if not replaced) by even more efficient forms of social control. The very forces which rendered society capable of pacifying the struggle for existence served to repress in the individuals the need for such a liberation. Where the high standard of living does not suffice for reconciling the people with their life and their rulers, the ‘‘social engineering’‘ of the soul and the ‘‘science of human relations’’ provide the necessary libidinal cathexis. In the affluent society the authorities are hardly forced to justify their dominion. They deliver the goods; they satisfy the sexual and the aggressive energy of their subjects. Like the unconscious, the destructive power of which they so successfully represent, they are this side of good and evil, and the principle of contradiction has no place in their logic.

Toplumun gönenci artan bir biçimde savurganlığın, ıvır zıvır aygıtların, önceden tasarlanmış eskimenin, ve yoketme araçlarının aralıksız üretim ve tüketimine bağımlılaşırken, bireylerin bu gereksinimlere geleneksel yolların ötesinde uyarlanmaları gerekir. ‘‘Ekonomik kamçı,’’ en inceltilmiş biçimlerinde bile, bundan böyle bugünün modası geçmiş örgütlenişinde varoluş savaşımının sürdürülmesini güvence altına almaya yeterli görünmez — ne de yasalar ve yurtseverlik dizgenin daha da tehlikeli bir genişlemesi için etkin halk desteğini sağlama bağlamaya yeterli görünürler. İçgüdüsel gereksinimlerin bilimsel yönetimi çoktandır dizgenin yeniden-üretiminde dirimsel bir etmen olmuştur: Satın alınması ve kullanılması gereken eşyalar libidonun nesnelerine dönüştürülmektedir; dövüşülmesi ve nefret edilmesi gereken ulusal Düşman öyle bir düzeye dek çarpıtılıp şişirilmektedir ki, saldırganlığı bilinçaltının derinlik boyutunda etkin kılabilmekte ve doyurabilmektedir. Kitle demokrasisi Olgusallık İlkesinin bu içe-yansıtılmasının gerçekleşebilmesi için politik donatımı sağlar; yalnızca halkın (bir noktaya dek) kendi efendilerini seçmesine ve onları yöneten hükümete (bir noktaya dek) katılmasına izin vermekle kalmaz, ayrıca efendilerin denetledikleri üretici ve yokedici aygıtın uygulayımbilimsel perdesi arkasında kaybolmalarına da izin verir, ve işbirliği edenlere bağışladığı yararların ve konforun insansal (ve özdeksel) bedelini gizler. Etkili olarak denetlenen ve örgütlenen insanlar özgürdürler; bilgisizlik ve erksizlik, içe-yansıtılmış özerksizlik özgürlüklerinin bedelidir.


[ARTIK BASKI: MODERN TOPLUMUN SÜRDÜRÜLMESİ İÇİN EKONOMİK, TÜZEL VE ULUSAL ETMENLER YETERSİZDİR. EROTİK VE SADİSTİK MANİPULASYON DA GEREKLİDİR.]
As the affluence of society depends increasingly on the uninterrupted production and consumption of waste, gadgets, planned obsolescence, and means of destruction, the individuals have to be adapted to these requirements in more than the traditional ways. The ‘‘economic whip,’’ even in its most refined forms, seems no longer adequate to insure the continuation of the struggle for existence in today’s outdated organization, nor do the laws and patriotism seem adequate to insure active popular support for the ever more dangerous expansion of the system. Scientific management of instinctual needs has long since become a vital factor in the reproduction of the system: merchandise which has to be bought and used is made into objects of the libido; and the national Enemy who has to be fought and hated is distorted and inflated to such an extent that he can activate and satisfy aggressiveness in the depth dimension of the unconscious. Mass democracy provides the political paraphernalia for effectuating this introjection of the Reality Principle; it not only permits the people (up to a point) to chose their own masters and to participate (up to a point) in the government which governs them — it also allows the masters to disappear behind the technological veil of the productive and destructive apparatus which they control, and it conceals the human (and material) costs of the benefits and comforts which it bestows upon those who collaborate. The people, efficiently manipulated and organized, are free; ignorance and impotence, introjected heteronomy is the price of their freedom.

Özgür insana kurtuluştan söz etmenin hiçbir anlamı yoktur — ve eğer ezilen azınlıktan değilsek özgürüzdür. Ve erkekler ve kadınlar eşeysel özgürlükten her zaman olduğundan daha da çok yararlanırken, artık-baskıdan söz etmenin hiçbir anlamı yoktur. Ama gerçek bu özgürlüğün ve doyumun yeryüzünü cehenneme dönüştürmekte olduğudur. Cehennem henüz belli uzak yerlerde yoğunlaşmaktadır: Vietnam, Kongo, Güney Afrika’da, ve ‘‘gönenç toplumu’’nun gettolarında: Mississippi ve Alabama’da, Harlem’de. Bu cehennemi yerler bütünü aydınlatmaktadır. Onları büyük bir yıkıma yol açmadan aşamalı olarak ortadan kaldırmaya yetenekli büyüyen bir toplumda buralarda yalnızca yoksulluk ve sefillik gedikleri görmek kolay ve anlaşılabilir birşeydir. Bu yorum giderek gerçekçi ve doğru bile olabilir. Soru şudur: Ne pahasına ortadan kaldırma — dolar ve sent değil, ama insan yaşamları ve insan özgürlüğü pahasına mı?

It makes no sense to talk about liberation to free men — and we are free if we do not belong to the oppressed minority. And it makes no sense to talk about surplus repression when men and women enjoy more sexual liberty than ever before. But the truth is that this freedom and satisfaction are transforming the earth into hell. The inferno is still concentrated in certain far away places: Vietnam, the Congo, South Africa, and in the ghettos of the ‘‘affluent society’’: in Mississippi and Alabama, in Harlem. These infernal places illuminate the whole. It is easy and sensible to see in them only pockets of poverty and misery in a growing society capable of eliminating them gradually and without a catastrophe. This interpretation may even be realistic and correct. The question is: eliminated at what cost — not in dollars and cents, but in human lives and in human freedom?

Sözcüğü — özgürlük — kullanmakta duraksıyorum, çünkü tam anlamıyla özgürlük adınadır ki insanlığa karşı suçlar işlenmektedir. Bu durum hiç kuşkusuz tarihte yeni değildir: Yoksulluk ve sömürü ekonomik özgürlüğün ürünleri idiler; tüm yerküre üzerinde insanlar pekçok kez efendileri tarafından kurtarıldılar, ve yeni özgürlüklerinin boyuneğme olduğu açığa çıktı — yasa yönetimine değil ama başkalarının yasasının yönetimine. Zor yoluyla boyun eğdirme olarak başlayan şey çok geçmeden ‘‘gönüllü kölelik’’ oldu; köleliği artan bir biçimde ödüllendirici ve hoş kılan bir toplumun yeniden üretilmesi için işbirliği oldu. Aynı yaşam yollarının daha büyük ve daha iyi yeniden-üretimi, her zaman olduğundan daha da açık ve bilinçli olarak, serfleri ve efendileri, baskıcı üretkenliği ortadan kaldırabilecek olanaklı başka yaşam yollarının kapatılması anlamını kazandı. I hesitate to use the word — freedom — because it is precisely in the name of freedom that crimes against humanity are being perpetrated. This situation is certainly not new in history: poverty and exploitation were products of economic freedom; time and again, people were liberated all over the globe by their lords and masters, and their new liberty turned out to be submission, not to the rule of law but to the rule of the law of the others. What started as subjection by force soon became ‘‘voluntary servitude,’’ collaboration in reproducing a society which made servitude increasingly rewarding and palatable. The reproduction, bigger and better, of the same ways of life came to mean, ever more clearly and consciously, the closing of those other possible ways of life which could do away with the serfs and the masters, with the productivity of repression.
Bugün, özgürlüğün ve köleliğin bu birliği ‘‘doğal’’ ve bir ilerleme aracı olmuştur. Kalkınma giderek artan bir biçimde özgüdümlü bir üretkenliğin ön-gereği ve yan-ürünü olarak görünmektedir — bir üretkenlik ki, içerdeki ve dışardaki yoksulluk alanlarına ‘‘taşması’’ engellenirken, tüketme için ve yoketme için dış ve iç uzayda sürekli olarak yeni kapılar aramaktadır. Kurtuluş ve saldırganlığın, üretme ve yoketmenin bu birleşmesi karşısında insan özgürlüğü imgesi yerinden edilir: Bu tür ilerlemeyi devirmenin tasarı olur. Barış ve dinginlik için içgüdüsel gereksinimlerin, ‘‘toplum-dışı’’ özerk Eros’un kurtuluşu baskıcı gönençten kurtuluşu öngerektirir; ilerlemenin yönünde bir tersine dönüşü. Today, this union of freedom and servitude has become ‘‘natural’’ and a vehicle of progress. Prosperity appears more and more as the prerequisite and by-product of a self propelling productivity ever seeking new outlets for consumption and for destruction, in outer and inner space while being restrained from ‘‘overflowing’’ into the areas of misery — at home and abroad. As against this amalgam of liberty and aggression, production and destruction, the image of human freedom is dislocated: it becomes the project of the subversion of this sort of progress. Liberation of the instinctual needs for peace and quiet, of the ‘‘asocial’’ autonomous Eros presupposes liberation from repressive affluence: a reversal in the direction of progress.
Eros ve Uygarlık’ın savı — ki Tek-Boyutlu İnsan adlı çalışmamda daha tam olarak geliştirildi — insanın bir Savaş-Yoluyla-Gönenç Devleti yazgısından kaçınabileceği, ve bunu ancak yeni bir başlangıç noktasına erişerek orada üretim aygıtını egemenlik ve araştırma için ansal temeli sağlanmış olan o ‘‘iç-dünyacı çilecilik’’ olmaksızın yeniden kurmakla başarabileceğiydi. Bu insan imgesi Nietzsche’nin ‘‘üstün insan’’ının belirli olumsuzlanmasıydı: Tüm kahramanlardan ve kahramanca erdemlerden vazgeçecek denli ussal ve sağlıklı insan, tehlike içinde yaşama ve meydan okumayı karşılama dürtülerini taşımayan insan, yaşamı bir kendinde-erek yapacak, korkudan uzak bir yaşamı sevinç içinde yaşayacak iyi duyunçlu insan. It was the thesis of Eros and Civilization, more fully developed in my One-Dimensional Man, that man could avoid the fate of a Welfare-Through-Warfare State only by achieving a new starting point where he could reconstruct the productive apparatus without that ‘‘innerworldly asceticism’’ which provided the mental basis for domination and exploration. This image of man was the determinate negation of Nietzsche’s superman: man intelligent enough and healthy enough to dispense with all heros and heroic virtues, man without the impulse to live dangerously, to meet the challenge; man with the good conscience to make life an end-in-itself, to live in joy a life without fear.
İlerlemenin yeni yönünün bütünüyle baskılanmış ya da durdurulmuş örgensel, yaşambilimsel gereksinimleri etkinleştirme — insan bedenini emek yerine hazzın bir aracı yapma — fırsatı üzerine dayanacağını belirtmek için kullandığım terim ‘‘çok-şekilli eşeysellik’’ idi. Eski formül, yürürlükteki gereksinim ve yetilerin gelişimi, yetersiz olarak görünüyordu; yeni, nitel olarak ayrı gereksinim ve yetilerin ortaya çıkışı kurtuluşun ön-gereği, içeriği olarak görünüyordu. ‘‘Polymorphous sexuality’’ was the term which I used to indicate that the new direction of progress would depend completely on the opportunity to activate repressed or arrested organic, biological needs: to make the human body an instrument of pleasure rather than labor. The old formula, the development of prevailing needs and faculties, seemed to be inadequate; the emergence new qualitatively different needs and faculties seemed to be the prerequisite, the content of liberation.

Böyle yeni bir Olgusallık İlkesi düşüncesi, gelişimi için özdeksel (uygulayımsal) önkoşulların ya kurulduğu ya da zamanımızın ileri işleyim toplumlarında kurulabileceği varsayımına dayanıyordu. Uygulayımsal yeteneklerin olgusallığa çevrilmesinin bir devrim anlamına geleceği kendiliğinden açıktı. Oysa demokratik içe-yansıtmanın alan ve etkerliğinin kendisi tarihsel özneyi, devrimin etmenini bastırmıştır: Özgür insanlar kurtuluş gereksiniminde değildirler, ve ezilenler kendilerini kurtaracak denli güçlü değildirler. Bu koşullar Ütopya kavramını yeniden tanımlar: Kurtuluş tüm tarihsel olanakların en gerçekçi, en somut ve aynı zamanda en ussal ve etkili olarak baskılanmış olanıdır — en soyut ve uzak olanak. Hiçbir felsefe, hiçbir kuram efendilerin uyruklarının bilincindeki demokratik izdüşümlerini geri alamaz. Az ya da çok varsıl toplumlarda, üretkenlik onun yararlarından kitlenin de pay alabildiği ve karşıtlığın etkili ve demokratik olarak ‘‘durdurulduğu’’ bir düzeye ulaştığı zaman, efendi ve köle arasındaki çatışma da etkili olarak kısıtlanır. Ya da daha doğrusu toplumsal yerini değiştirmiştir. Vardır, ve geri ülkelerin sömürgeciliğin dayanılmaz kalıtına ve bunun yeni-sömürgecilik tarafından uzatılmasına başkaldırısında patlar. Marxist kavram ancak anamalcılığın kutsamasından özgür olanların onu özgür bir topluma değiştirebilecekleri koşulunda diretiyordu: Varoluşları anamalcı mülkiyetin yadsınmasının kendisi olanlar kurtuluşun tarihsel etmenleri olabilirlerdi. Uluslararası alanda Marxist kavram tüm geçerliliğini yeniden kazanmaktadır. Sömürücü toplumların küresel güçler oldukları düzeye dek, yeni bağımsız ulusların onların çıkarları için savaş alanı olduğu düzeye dek, başkaldırının ‘‘dışsal’’ kuvvetleri dışardan kuvvetler olmaya son vermişlerdir: Onlar dizgenin içersindeki düşmanlardır. Bu durum bu başkaldıranları insanlığın müjdecileri yapmaz. Kendilerinde özgürlüğün temsilcileri değildirler (tıpkı Marx’ın proletaryasının da olmadığı gibi). Marxist kavram burada da geçerlidir: Uluslararası proletarya entellektüel zırhını dışardan alacaktır: ‘‘Düşüncenin şimşeği’’ ‘‘naiven Volksboden’’i [saf halk-tabanı] çarpacaktır. Kuram ve kılgının birliğine ilişkin görkemli düşünceler böyle bir birliğin zayıf başlangıçlarına karşı haksızlık ederler. Gene de, geri ülkelerdeki başkaldırı, gençliğin gönenç içinde baskıya ve dışardaki savaşa karşı protesto içinde olduğu ileri ülkelerde bir yanıt bulmuştur.

The idea of such a new Reality Principle was based on the assumption that the material (technical) preconditions for its development were either established, or could be established in the advanced industrial societies of our time. It was self-understood that the translation of technical capabilities into reality would mean a revolution. But the very scope and effectiveness of the democratic introjection have suppressed the historical subject, the agent of revolution: free people are not in need of liberation, and the oppressed are not strong enough to liberate themselves. These conditions redefine the concept of Utopia: liberation is the most realistic, the most concrete of all historical possibilities and at the same time the most rationally and effectively repressed — the most abstract and remote possibility. No philosophy, no theory can undo the democratic introjection of the masters into their subjects. When, in the more or less affluent societies, productivity has reached a level at which the masses participate in its benefits, and at which the opposition is effectively and democratically ‘‘contained,’’ then the conflict between master and slave is also effectively contained. Or rather it has changed its social location. It exists, and explodes, in the revolt of the backward countries against the intolerable heritage of colonialism and its prolongation by neo-colonialism. The Marxian concept stipulated that only those who were free from the blessings of capitalism could possibly change it into a free society: those whose existence was the very negation capitalist property could become the historical agents of liberation. In the international arena, the Marxian concept regains its full validity. To the degree to which the exploitative societies have become global powers, to the degree to which the new independent nations have become the battlefield of their interests, the ‘‘external’’ forces of rebellion have ceased to be extraneous forces: they are the enemy within the system. This does not make these rebels the messengers of humanity. By themselves, they are not (as little as the Marxian Proletariat was) the representatives of freedom. Here too, the Marxian concept applies according to which the international proletariat would get its intellectual armor from outside: the ‘‘lightning of thought’’ would strike the ‘‘naiven Volksboden.’’ Grandiose ideas about the union of theory and practice do injustice to the feeble beginnings of such a union. Yet the revolt in the backward countries has found a response in the advanced countries where youth is in protest against repression in affluence and war abroad.

[ 1) DEMOKRASİ MARXİST DEVRİM TASARINI, DOLAYISIYLA TÜM GELİŞME OLANAĞINI GEÇERSİZ KILAR.
[ 2) MARXİZM ULUSLARARASI GEÇERLİĞİNİ YENİDEN KAZANMAKTADIR.

Marcuse her iki çözümlemede de (1, 2) yanlıştır. Altyapıya bağımlı bir kurtuluş tasarının kendisi çelişkilidir, ve geçersizliği demokrasinin varlığına bağlı değildir: Marxizmi modern demokrasi çürütmez, kendi kendisini çürütür. Yurttaş hiçbir durumda Evrensel İstencini ideoloğun despotizmine teslim edemez. Bu kavramına aykırıdır. Ama Marxizmi çürüten şey kendi tutarsızlığında, zorunluk yoluyla özgürlüğü, materyalizm yoluyla idealizmi amaçlamasında yatar. Marxizmin bilimsel-olmayan başka ütopik tasarlardan ayrı olarak ‘bilimsel’ olmasını aklayan biricik niteliği ZOR öğesinde diretmesidir (Proleterya Diktatörlüğü).

Marcuse’nin Eros ve Nefret, Özgürlük ve Despotizm, Ruhçözümleme ve Tarihsel Özdekçilik arasında nasıl bir yakınlık gördüğü, böyle bir bağdaşmayı nasıl yapabildiği Batı entellektüelinin anlaşılması güç kaprislerinden biri olarak kalacaktır. Hiç kuşkusuz zamanın tinine karşı çıkmadı, dürtüsel bir başkaldırı akıntısına karşı yüzmeyi sağgörülü bulmadı. Onunla birlikte yüzdü. Gününün önyargıları ile bir çizgiye düşmek için, ussal başkaldırıyı bir suçluluk duygusu yükleyen Marxist ideolojiye aklama girişimini göze aldı. Ve onunla birlikte eskidi.

Bu önsözün gidişinde, biraz aşağıda, Marcuse Erotik ve Politik boyutun buluşmalarından söz eder. Yasanın egemenliği olarak demokrasi Marxizmin yurttaşa yadsıdığı herşeyi sunarken, bunu ona yurttaş olmaya mahkum ederek yapar. Ona insan değer ve anlamını vermeyi başaramaz. Bu eksiklik Eros uğruna kavganın ussal zeminidir, onu zorunlu kılar ve aklar, politik büyüme için Eros uğruna kavgayı zorunlu kılar. Politik kavga estetik, törellik ve ussallık boyutlarıa yükseltilmeli, güzellik, iyilik ve gerçeklik uğruna, duygu, anlam ve değer uğruna olmalıdır. Marcuse böyle hedeflerin onun tüm özdekçiliğini, tüm altyapı kuramcılığını çürüttüğünün ve insan doğasının, insan gerçekliğinin istenci olan idealizme döndüğünün bilincinde değildir. Marcuse’nin uslamlaması birbirini karşılıklı çürüten iki boyutta, Marxist zorunluk ve felsefi özgürlük boyutlarında bir iki-değerlilik çatışmasına götürür. Bu ikirciminin gücüyle, Tarihsel Özdekçilik ussal iletişime tam olarak kapanamaz. Tersine, usa, sağduyuya, değerlere bağlı olmalıdır. Bu onu ruhçözümlemenin kendisine açık kılar. İdeoloji idealine doğru bir nefret öğesi tarafından güdülenir. Entellektüel baskıcı bir bilinçaltı tarafından enerjikleştirilen, sevme ve sevilme yeteneği şu ya da bu ölçüde bastırılmış, nefret yeteneği şu ya da bu ölçüde güçlenmiş bir kişiliktir. Entellektüel ateisttir, dinsel bilincin saf sevgisi tarafından barışçıllaştırılmaya son vermiştir, katı bir üst-bene pıhtılaşmış duyuncu ile cezalandırıcı, yokedicidir, aşırı ölçüde saldırgandır. Entellektüel şiddet için, terör için belirtik bir eğilim gösterir. Entellektüel sinircelidir, ve sinircesinin yeğinliği ile orantılı olarak olgusallıktan uzaklaşır, paranoiddir. Ama bir düşman tarafından, bir korku tarafından enerjikleştirilen paranoya duygusuz ve kavramsız şizofreni ile aynı şey değildir. Tarihsel Özdekçilik, postmodern Nihilizme bozulmadan önce yakalandığında, ussal ve ruhsal sağaltıma yanıt verir.]

Sahte babalara, öğretmenlere ve kahramanlara karşı başkaldırı — yeryüzünün sefilleri ile dayanışma: Protestonun iki yanı arasında herhangi bir ‘‘örgensel’’ bağıntı var mıdır? En çoğundan içgüdüsel bir dayanışma var gibi görünür. Eve karşı evdeki başkaldırı büyük ölçüde dürtüsel görünür, hedeflerini tanımlamak zordur: ‘‘Yaşam tarzı’’ tarafından yaratılan bulantı, fiziksel ve ansal bir temizlik sorunu olarak başkaldırı. Beden ‘‘makine’’ye karşı — yaşamı daha güvenli ve daha yumuşak kılmak için, doğanın acımasızlığını yumuşatmak için kurulmuş olan düzeneğe karşı değil, ama düzeneğin denetimini üstlenmiş olan makineye karşı: Politik makine, şirketler makinesi, kutsamayı ve ilenmeyi tek bir ussal bütüne kaynaştırmış ekinsel ve eğitsel makine. Bütün çok fazla büyümüş, iç-bağı çok fazla güçlenmiş, işlev görmesi çok fazla etkili olmuştur — olumsuzun gücü henüz bölümsel olarak yenilmemiş, ilkel, öğesel kuvvetlerde mi yoğunlaşmaktadır? Beden makineye karşı: Tüm çağların en yabanıl ve yokedici makinesine karşı en ilkel araçlarla savaşan ve ilerleyişini durduran erkekler, kadınlar ve çocuklar: Gerilla savaşı çağımızın devrimini tanımlar mı?
Revolt against the false fathers, teachers, and heroes — solidarity with the wretched of the earth: is there any ‘‘organic’’ connection between the two facets of the protest? There seems to be an all but instinctual solidarity. The revolt at home against home seems largely impulsive, its targets hard to define: nausea caused by ‘‘the way of life,’’ revolt as a matter of physical and mental hygiene. The body against ‘‘the machine’’ — not against the mechanism constructed to make life safer and milder, to attenuate the cruelty of nature, but against the machine which has taken over the mechanism: the political machine, the corporate machine, the cultural and educational machine which has welded blessing and curse into one rational whole. The whole has become too big, its cohesion too strong, its functioning too efficient — does the power of the negative concentrate in still partly unconquered, primitive, elemental forces? The body against the machine: men, women, and children fighting, with the most primitive tools, the most brutal and destructive machine of all times and keeping it in check — does guerilla warfare define the revolution of our time?
Tarihsel gerilik yine ilerlemenin tekerleğini başka bir yöne çevirmenin tarihsel şansı olabilir. Gönenç toplumunun radar-donatımlı bombardıman uçakları, kimyasalları ve ‘‘özel kuvvetleri’’ yeryüzünün en yoksulları üzerine, onların kulübeleri, hastaneleri ve pirinç tarlaları üzerine salıverildiğinde uygulayımsal ve bilimsel aşırı-gelişmişlik çürütülmüş olur. ‘‘İlinekler’’ tözü açığa sererler: Arkasında gerçek güçlerin saklanmakta olduğu uygulayımbilim perdesini yırtarlar. Aşırı-öldürmeye ve aşırı-yakmaya yetenek, ve onunla birlikte giden ansal davranış üretici güçlerin bir sömürü ve baskı dizgesi içersinde gelişmesinin yan-ürünleridirler: Dizge ayrıcalıklı uyruklarına daha büyük rahatlıklar sağladıkça üretici güçler de daha üretken olmuş görünürler. Gönenç toplumu şimdi savaşan bir toplum olduğunu tanıtlamıştır; eğer yurttaşları bunu ayrımsamadıysa, kurbanları hiç kuşkusuz ayrımsamışlardır. Historical backwardness may again become the historical chance of turning the wheel of progress to another direction. Technical and scientific overdevelopment stands refuted when the radar-equipped bombers, the chemicals, and the ‘‘special forces’’ of the affluent society are let loose on the poorest of the earth, on their shacks, hospitals, and rice fields. The ‘‘accidents’’ reveal the substance: they tear the technological veil behind which the real powers are hiding. The capability to overkill and to overburn, and the mental behavior that goes with it are by-products of the development of the productive forces within a system of exploitation and repression; they seem to become more productive the more comfortable the system becomes to its privileged subjects. The affluent society has now demonstrated that it is a society at war; if its citizens have not noticed it, its victims certainly have.
Arkadan-gelenin, uygulayımsal geriliğin tarihsel üstünlüğü gönenç toplumu evresi üzerinden sıçrama üstünlüğü olabilir. Geri halklar yoksullukları ve zayıflıkları tarafından bilim ve uygulayımbilimin saldırgan ve savurgan kullanımından vazgeçmeye, üretici aygıtı dirimsel önemdeki bireysel ve ortaklaşa gereksinimlerin doyum ve gelişimi için à la mesure de l’homme tutmaya, insanın denetimi altında tutmaya zorlanabilirler.
The historical advantage of the late-comer, of technical backwardness, may be that of skipping the stage of the affluent society. Backward peoples by their poverty and weakness may be forced to forego the aggressive and wasteful use of science and technology, to keep the productive apparatus à la mesure de l’homme, under his control, for the satisfaction and development of vital individual and collective needs.
Aşırı-gelişmiş ülkeler için, bu şans özgüdümlü bir güç olarak insan emeğinin insanın üretici aygıta boyun eğmesine ve böylece varoluş için savaşımın eski biçimlerini sürdürmesine yol açan koşullarının ortadan kaldırılmasına eşit olacaktır. Bu biçimlerin ortadan kaldırılması, tıpkı her zaman olduğu gibi, politik eylemin görevidir, ama şimdiki durumda belirleyici bir ayrım vardır. Önceki devrimler üretici güçlerin daha büyük ve daha ussal bir gelişimini getirirken, günümüzün aşırı-gelişmiş toplumlarında devrim bu eğilimin tersine çevrilmesi anlamına gelecektir: Aşırı-gelişimin ve bunun baskıcı ussallığının ortadan kaldırılması. Gönenç üretkenliğinin yadsınması arılığa, yalınlığa ve ‘‘doğa’’ya bir üstenim olmak bir yana, insan gelişiminde uygulayımbilimsel toplumun başarımları üzerine kurulmuş daha yüksek bir evrenin belirtisi (ve silahı) olabilir. Savurganlığa ve yokediciliğe hizmet eden şeylerin üretimi kesintiye uğrarken (bir evre ki anamalcılığın tüm biçimlerinde sonu demek olacaktır), insanda bu üretimin yol açtığı bedensel ve ansal sakatlanmalar geri alınabilir. Başka bir deyişle, çevrenin şekillendirilmesi, doğanın dönüştürülmesi baskılanmıştan çok özgürleşmiş Yaşam İçgüdüleri tarafından güdülebilir, ve saldırganlık bunların istemlerine boyun eğecektir. For the overdeveloped countries, this chance would be tantamount to the abolition of the conditions under which man’s labor perpetuates, as self-propelling power, his subordination to the productive apparatus, and, with it, the obsolete forms of the struggle for existence. The abolition of these forms is, just as it has always been, the task of political action, but there is a decisive difference in the present situation. Whereas previous revolutions brought about a larger and more rational development of the productive forces, in the over-developed societies of today revolution would mean reversal of this trend: elimination of over development and of its repressive rationality. The rejection of affluent productivity, far from being a commitment to purity, simplicity, and ‘‘nature,’’ might be the token (and weapon) of a higher stage of human development, based on the achievements of the technological society. As the production of wasteful and destructive goods is discontinued (a stage which would mean the end of capitalism in all its forms) — the somatic and mental mutilations inflicted on man by this production may be undone. In other words, the shaping of the environment, the transformation of nature, may be propelled by the liberated rather than the repressed Life Instincts, and aggression would be subjected to their demands.
Geri ülkelerin tarihsel şansı baskıcı sömürücü uygulayımbilime ve saldırgan üretkenlik için işleyimselleşmeye yol açan koşulların yokluğunda yatar. Gönenç içindeki savaş devletinin yokedici gücünü geri ülkeler üzerine salıvermesi olgusunun kendisi gözdağının büyüklüğünü aydınlatmaktadır. Geri halkların başkaldırısında, varsıl toplumlar ilkel ve acımasız bir biçimde yalnızca geleneksel anlamda toplumsal bir ayaklanma ile değil, ama bir de içgüdüsel bir ayaklanma ile karşılaşırlar — yaşambilimsel nefretle. Gerilla savaşının uygulayımbilim yüzyılının doruğunda yayılması simgesel bir olaydır: İnsan bedeninin erkesi dayanılmaz baskıya karşı ayaklanır ve kendini baskı aygıtlarının karşısına atar. Belki de ayaklananların bir toplumu örgütleme yollarına, toplumcu bir toplum kurmaya ilişkin hiçbir bilgileri yoktur; belki de bu konuda birşeyler bilen kendi önderleri tarafından terörize edilmektedirler, ama ayaklananların korkunç varoluşları tam bir kurtuluş gereksinimindedir ve özgürlükleri aşırı-gelişmiş toplumlar için çelişkidir. The historical chance of the backward countries is in the absence of conditions which make for repressive exploitative technology and industrialization for aggressive productivity. The very fact that the affluent warfare state unleashes its annihilating power on the backward countries illuminates the magnitude of the threat. In the revolt of the backward peoples, the rich societies meet in an elemental and brutal form, not only a social revolt in the traditional sense, but also an instinctual revolt — biological hatred. The spread of guerilla warfare at the height of the technological century is a symbolic event: the energy of the human body rebels against intolerable repression and throws itself against the engines of repression. Perhaps the rebels know nothing about the ways of organizing a society, of constructing a socialist society; perhaps they are terrorized by their own leaders who know something about it, but the rebels’ frightful existence is in total need of liberation, and their freedom is the contradiction to the overdeveloped societies.
Batı Uygarlığı her zaman kahramanı, yaşamın kent, devlet ve ulus için adanmasını yüceltmiştir; seyrek olarak kurulu kentin, devletin, ulusun özveriye değip değmediği sorusunu sormuştur. Bütünün sorgulanmaz ayrıcalığı üzerindeki tabu her zaman sürdürülüp güçlendirilmiş, ve bütünün özgür bireylerden oluşması daha gerekli oldukça, daha acımasızca sürdürülüp güçlendirilmiştir. Soru şimdi sorulmaktadır — dışardan sorulmaktadır — ve varsılların oyununu oynamayı yadsıyanlar tarafından üstlenilmiştir: Acaba bu bütünün ortadan kaldırılması gerçek bir insan kentinin, devletinin, ulusunun doğuşu için önkoşul mudur?
Western civilization has always glorified the hero, the sacrifice of life for the city, the state, the nation; it has rarely asked the question of whether the established city state, nation were worth the sacrifice. The taboo on the unquestionable prerogative of the whole has always been maintained and enforced, and it has been maintained and enforced the more brutally the more the whole was supposed to consist of free individuals. The question is now being asked — asked from without — and it is taken up by those who refuse to play the game of the affluents — the question of whether the abolition of this whole is not the precondition for the emergence of a truly human city, state, nation.
Denge ezici bir biçimde varolan güçlerden yanadır. Romantik olan şey geri ülkelerdeki kurtuluş devimlerinin olumlu değerlendirilişi değil, ama beklentilerinin olumlu değerlendirilişidir. Bilimin, uygulayımbilimin ve paranın yine yok-etme işini, ve daha sonra kendi imgelerinde yeniden-kurma işini yapmamaları için hiçbir neden yoktur. İlerlemenin bedeli korkutucu ölçüde yüksektir, ama üstesinden geleceğiz. Yalnızca aldatılmış kurbanlar değil ama onların devlet başkanları da böyle demişlerdir. Ve gene de fotoğraflar vardır ki, Vietnam’da kazananlar için sergilenen bir yarı çıplak cesetler dizisini gösterirler: Tüm ayrıntılarda Auschwitz ve Buchenwald’ın bir deri bir kemik kalmış, bitip tükenmiş cesetlerinin resimlerini andırırlar. Hiçbir şey ve hiç kimse bu yapılanların üstesinden hiç mi hiç gelemez — ne de tepkisini daha öte saldırganlıkta gösteren suçluluk duygusu. Ama saldırganlık saldırgana karşı çevrilebilir. İyileşmeyen yaranın ancak yarayı açmış olan silah tarafından iyileştirilebileceğini anlatan tuhaf efsane tarihte henüz doğrulanmış değildir: Şiddet zincirini kıran şiddet yeni bir zinciri başlatabilir. Ve gene de, bu sürekliliğin içinde ve ona karşı, kavga sürecektir. Bu Eros’un Thanatos’a karşı savaşımı değildir, çünkü yerleşik toplumun da kendi Eros’u vardır: Yaşamı korur, sürdürür ve büyütür. Ve bu uyum gösterenler ve baskılayanlar için kötü bir yaşam değildir. Ama tartılırsa, genel önsanı yaşam savunusundaki saldırganlığın Yaşam İçgüdülerine zararının saldırıdaki saldırganlıktan daha az olduğudur. The odds are overwhelmingly on the side of the powers that be. What is romantic is not the positive evaluation of the liberation movements in the backward countries, but the positive evaluation of their prospects. There is no reason why science, technology, and money should not again do the job of destruction, and then the job of reconstruction in their own image. The price of progress is frightfully high, but we shall overcome. Not only the deceived victims but also their chief of state have said so. And yet there are photographs that show a row of half naked corpses laid out for the victors in Vietnam: they resemble in all details the pictures of the starved, emasculated corpses of Auschwitz and Buchenwald. Nothing and nobody can ever overcome these deeds, nor the sense of guilt which reacts in further aggression. But aggression can be turned against the aggressor. The strange myth according to which the unhealing wound can only be healed by the weapon that afflicted the wound has not yet been validated in history: the violence which breaks the chain of violence may start a new chain. And yet, in and against this continuum, the fight will continue. It is not the struggle of Eros against Thanatos, because the established society too has its Eros: it protects, perpetuates, and enlarges life. And it is not a bad life for those who comply and repress. But in the balance, the general presumption is that aggressiveness in defense of life is less detrimental to the Life Instincts than aggressiveness in aggression.

Yaşam savunusunda: Deyimin gönenç toplumunda patlayıcı bir anlamı vardır. Yalnızca yeni-sömürgeci savaş ve kıyıma karşı protestoyu, hapis tehlikesini göze alarak askerlik kağıtlarını yakmayı, yurttaşlık hakları için kavgayı değil, ama gönencin ölü dilini konuşmayı, temiz giysiler giymeyi, gönencin ıvır zıvırından yararlanmayı, gönençten yana eğitimden geçmeyi reddedişi de kapsar. Yeni ‘‘bohëme,’’ ‘‘beatnik’’ ve ‘‘hippie’’ yığınları, barış sürtükleri — tüm bu ‘‘yozlaşmışlar’’ şimdi yozlaşma olası ki her zaman nereye götürdüyse oraya varmışlar, lekeli insanlığın zavallı sığıntıları olmuşlardır.

Erotik ve politik boyut arasındaki bir kavşaktan söz edebilir miyiz?

In defense of life: the phrase has explosive meaning in the affluent society. It involves not only the protest against neo-colonial war and slaughter, the burning of draft cards at the risk of prison, the fight for civil rights, but also the refusal to speak the dead language of affluence, to wear the clean clothes, to enjoy the gadgets of affluence, to go through the education for affluence. The new bohëme, the beatniks and hipsters, the peace creeps — all these ‘‘decadents’’ now have become what decadence probably always was: poor refuge of defamed humanity.

Can we speak of a juncture between the erotic and political dimension?

Gönenç toplumunun öldürücü kertede etkili örgütlenişi içinde ve ona karşı, yalnızca köktenci protesto değil, ama protestoyu formülleştirme, eklemleme, söze dökme girişimi bile çocuksu, gülünç bir toyluğu üstlenir. Böylece Berkeley’deki Özgür Konuşma Deviminin dört harfli bir sözcükten oluşan bir imin görünüşü ile yaratılan bir patırtıda son bulması gülünç ve belki de ‘‘mantıksal’’dır. Göstericilerden (aralarında küçük çocuklar) kimileri tarafından Vietnam’daki insan kıyımına karşı takılan rozetlerde daha derin anlam görmek belki de eşit ölçüde gülünç ve doğrudur: MAKE LOVE, NOT WAR. Öte yanda, reddeden ve başkaldıran yeni gençliğin karşısında eski düzenin temsilcileri vardır ki, bunlar artık o düzenin yaşamını onu yokedicilik, savurganlık ve kirletme işinde gözden çıkarmaksızın koruyamamaktadırlar. Şimdi örgütlü emeğin temsilcileri de bunların arasındadır — anamalcı gönenç içersinde işvermenin yerleşik toplumsal dizgenin sürekli savunusu üzerine dayanması ölçüsünde doğru olarak.
In and against the deadly efficient organization of the affluent society not only radical protest, but even the attempt to formulate, to articulate, to give word to protest assume a childlike, ridiculous immaturity. Thus it is ridiculous and perhaps ‘‘logical’’ that the Free Speech Movement at Berkeley terminated in the row caused by the appearance of a sign with the four-letter word. It is perhaps equally ridiculous and right to see deeper significance in the buttons worn by some of the demonstrators (among them infants) against the slaughter in Vietnam: MAKE LOVE NOT WAR. On the other side, against the new youth who refuse and rebel, are the representatives of the old order who can no longer protect its life without sacrificing it in the work of destruction and waste and pollution. They now include the representatives of organized labor — correctly so to the extent to which employment within the capitalist prosperity depends on the continued defense of the established social system.
Yakın gelecek için sonuç kuşkuda olabilir mi? İnsanlar, gönenç toplumundaki insanların çoğunluğu, var olanın yanındadırlar — olabilecek olanın ve olması gerekenin değil. Ve kurulu düzen bu bağlılığı aklayacak ve sürmesini sağlama bağlayacak denli güçlü ve etkilidir. Ne var ki, bu düzenin güç ve etkililiğinin kendileri dağılma etmenleri olabilirler. Tam-gün emeği için (çok azaltılmış bir biçimde bile olsa) eskimiş gereksinimin sürdürülmesi artan bir kaynak savurganlığını, daha da gereksiz iş ve hizmetlerin yaratılmasını, ve askeri ya da yokedici kesimin büyümesini gerektirecektir. Kızgın savaşlar, savaş için sürekli hazırlık ve bütünsel yönetim pekala insanları denetim altında tutmak için yeterli olabilir, ama toplumun henüz üzerine dayanmakta olduğu ahlakı değiştirme pahasına. Uygulayımsal ilerleme, kendisi yerleşik düzenin sürdürülmesi için bir zorunluk olarak, üzerine dizgenin kurulduğu toplumsal emek örgütlenişine karşıt gereksinim ve yetileri besler. Özedimlileşme sürecinde, toplumsal ürünün değeri üretimi için gerekli emek zamanı tarafından giderek azalan bir kertede belirlenir. Buna göre, üretken emek için gerçek toplumsal gereksinim azalır, ve boşluk üretken olmayan etkinliklerle doldurulmalıdır. Edimsel olarak yerine getirilen işin her zamankinden daha da büyük bir miktarı gereksizleşir, gözden çıkarılabilir ve anlamsız olur. Bütünsel yönetim altında bu etkinliklerin sürdürülebilmesine ve giderek çoğaltılabilmesine karşın, artışlarına bir üst sınır var gibi görünmektedir. Can the outcome, for the near future, be in doubt? The people, the majority of the people in the affluent society, are on the side of that which is — not that which can and ought to be. And the established order is strong enough and efficient enough to justify this adherence and to assure its continuation. However, the very strength and efficiency of this order may become factors of disintegration. Perpetuation of the obsolescent need for full-time labor (even in a very reduced form) will require the increasing waste of resources, the creation of ever more unnecessary jobs and services, and the growth of the military or destructive sector. Escalated wars, permanent preparation for war and total administration may well suffice to keep the people under control, but at the cost of altering the morality on which the society still depends. Technical progress, itself a necessity for the maintenance of the established society, fosters needs and faculties which are antagonistic to the social organization of labor on which the system is built. In the course of automation, the value of the social product is to an increasingly smaller degree determined by the labor time necessary for its production. Consequently, the real social need for productive labor declines, and the vacuum must be filled with unproductive activities. An ever larger amount of the work actually performed becomes superfluous, expendable, meaningless. Although these activities can be sustained and even multiplied under total administration, there seems to exist an upper limit to their augmentation.
Bu sınıra üretken emek tarafından yaratılan artık değer bundan böyle üretmeyen çalışma için ödemede bulunmaya yeterli olmadığı zaman ulaşılacaktır. Emek niceliğinde ilerleyici bir indirgeme kaçınılmaz görünür, ve bu sonuç için dizgenin çalışmasız mesleği sağlamaya hazırlanması gerekir; pazar ekonomisini aşan ve giderek onunla geçimsiz bile olabilen gereksinimleri geliştirmesi gerekir.
This limit would be reached when the surplus value created by productive labor no longer suffices to pay for non-production work. A progressive reduction of labor seems to be inevitable, and for this eventuality the system has to provide for occupation without work; it has to develop needs which transcend the market economy and may even be incompatible with it.
Gönenç toplumu ‘‘güzel için isteği ve topluluk için açlığı,’’ ‘‘doğa ile ilişki’’nin yenilenmesini, ansal varsıllaşmayı, ve ‘‘kendi uğruna yaratış’’ için ayrıcalıkları örgütleyerek bu sonuç için kendi yolunda hazırlanmaktadır. Bu tür bildirimlerin sahte çınlamaları yerleşik düzenin içersinde bu özlemlerin hükümet ve büyük şirketler tarafından desteklenen güdümlü ekinsel etkinliklere çevrildikleri olgusunun belirtisidir — onların yönetici kollarının kitlelerin ruhuna yayılması. Böyle tanımlanan özlemlerde Eros’un özlemlerini ve onun baskıcı bir çevreyi ve baskıcı bir varoluşu özerk dönüştürmesini tanımak neredeyse olanaksızdır. Eğer bu hedefler pazar ekonomisinin gereksinimleri ile uzlaşmaz bir çatışma olmaksızın doyurulacaklarsa tecim ve kâr çerçevesi içersinde doyurulmalıdırlar. Ama bu tür doyum reddetmeye denk düşecektir, çünkü Yaşam İçgüdülerinin erotik erkesi kârlı gönencin insanlık dışı koşulları altında özgürleştirilemez. Hiç kuşkusuz, bir yanda ekonomik olmayan gereksinimlerin emeğin ortadan kaldırılması (kendinde bir erek olarak yaşam) düşüncesini doğrulayacak olan zorunlu gelişimleri, ve öte yanda bir yaşamı kazanma gereksinimini sürdürmenin zorunluğu arasındaki çatışma bütünüyle denetlenebilir bir yapıdadır (özellikle içerdeki ve dışardaki Düşman statükonun savunusu arkasındaki itici kuvvet olarak hizmet edebiliyor oldukça). Bununla birlikte, çatışma eğer ona ileri işleyim toplumunun asıl temelinde beklenen değişimler, eş deyişle anamalcı girişimin özedimlileşme sürecinde aşamalı zayıflatılması eşlik ediyor ve bunlar tarafından ağırlaştırılıyorsa, patlayıcı olabilir.
The affluent society is in its own way preparing for this eventuality by organizing ‘‘the desire for beauty and the hunger for community,’’ the renewal of the ‘‘contact with nature,’’ the enrichment of the mind, and honors for ‘‘creation for its own sake.’’ The false ring of such proclamations is indicative of the fact that within the established system, these aspirations are translated into administered cultural activities, sponsored by the government and the big corporations — an extension of their executive arm into the soul of the masses. It is all but impossible to recognize in the aspirations thus defined those of Eros and its autonomous transformation of a repressive environment and a repressive existence. If these goals are to be satisfied without an irreconcilable conflict with the requirements of the market economy they must be satisfied within the framework of commerce and profit. But this sort of satisfaction would be tantamount to denial, for the erotic energy of the Life Instincts cannot be freed under the dehumanizing conditions of profitable affluence. To be sure, the conflict between the necessary development of noneconomic needs which would validate the idea of the abolition of labor (life as an end in itself) on the one hand, and the necessity for maintaining the need for earning a living on the other is quite manageable (especially as long as the Enemy within and without can serve as propelling force behind the defense of the status quo). However, the conflict may become explosive if it is accompanied and aggravated by the prospective changes at the very base of advanced industrial society, namely, the gradual undermining of capitalist enterprise in the course of automation.
Bu arada, yapılacak şeyler vardır. Dizgenin en zayıf noktası en yabanıl gücünü gösterdiği yerdedir: Askeri gizilgücünün artışında — bir güç ki, daha da kısa barış ve hazırlık araları ile, dönemsel edimselleşme için bastırıyor görünür). Bu eğilim görünürde ancak en güçlü baskı altında tersinebilirdir, ve tersinmesi toplumsal yapıda tehlike noktaları açacaktır: Bu yapının ‘‘normal’’ bir anamalcı dizgeye çevrilmesi ağır bir bunalım ve yaygın ekonomik ve politik değişimler olmaksızın kolay kolay düşünülemez. Bugün, savaşa ve askeri karışmaya karşıtçılık köklere vurmaktadır: Ekonomik ve politik egemenlikleri askeri kuruluşun sürekli (ve genişleyen) yeniden-üretimine, onun ‘‘çoğaltıcıları’’na ve bu yeniden-üretimi zorunlu kılan politikalar üzerine dayananlara başkaldırmaktadır. Bu çıkarları tanımak zor değildir, ve onlara karşı savaş ise misilleri, bombaları ve napalmi gerektirmez. Ama üretmesi çok daha güç olan birşeyi gerektirir: Sansürsüz ve ayarlanmamış bilginin, bilincin yayılmasını, ve herşeyden önce, şimdi insana karşı — geri kalanlara egemen olanların özgürlük ve gönençlerinin savunusu için — kullanılmakta olan özdeksel ve anlıksal araçlar üzerine çalışmayı sürdürmenin örgütlü reddedilişini.
In the meantime, there are things to be done. The system has its weakest point where it shows its most brutal strength: in the escalation of its military potential (which seems to press for periodic actualization with ever shorter interruptions of peace and preparedness). This tendency seems reversible only under strongest pressure, and reversal would open the danger spots in the social structure: its conversion into a ‘‘normal’’ capitalist system is hardly imaginable without a serious crisis and sweeping economic and political changes. Today, the opposition to war and military intervention strikes at the roots: it rebels against those whose economic and political dominion depends on the continued (and enlarged) reproduction of the military establishment, its ‘‘multipliers’’ and the policies which necessitate this reproduction. These interests are not hard to identify, and the war against them does not require missiles, bombs, and napalm. But it does require something that is much harder to produce — the spread of uncensored and unmanipulated knowledge, consciousness, and above all, the organized refusal to continue work on the material and intellectual instruments which are now being used against man — for the defense of the liberty and prosperity of those who dominate the rest.

Örgütlü emeğin statükonun savunusunda işlemesi ölçüsünde, ve özdeksel üretim sürecinde emek payının azalması ölçüsünde, anlıksal beceri ve yetenekler toplumsal ve politik etmenler olmaktadırlar. Bugün bilimcilerin, matematikçilerin, uygulayımcıların, işleyim ruhbilimcilerinin ve kamuoyu araştırmacılarının işbirliğini örgütlü reddedişleri bir grevin, giderek büyük-ölçek bir grevin bir zamanlar başardığı ama artık başaramayacağı şeyi, eş deyişle tersine-dönüşün başlangıcını, politik eylem için zeminin hazırlanmasını pekala başarabilir. Düşüncenin gerçekçilikten bütünüyle uzak görünmesi entellektüelin çağdaş işleyim toplumundaki konum ve işlevinde kapsanan politik sorumluluğu azaltmaz. Entellektüelin reddedişi başka bir katalizörde, protestodaki gençlik arasındaki içgüdüsel reddedişte destek bulabilir. Tehlikede olan şey yaşamlarıdır, ve eğer yaşamları değilse, ansal sağlıkları ve sakatlanmamış insanlar olarak işlev görme yetenekleridir. Protestoları sürecektir çünkü bir yaşambilimsel zorunluktur. ‘‘Doğal olarak,’’ gençler Ölüme karşı, ve ‘‘ölüme giden dolambaçlı yolu’’ kısaltmaya çabalarken aynı zamanda onu uzatmanın araçlarını da denetleyen bir uygarlığa karşı Eros için yaşayanların ve savaşanların en önündedirler. Ama yönetilen toplumda, yaşambilimsel zorunluk dolaysızca eylemde sonlanmaz; örgütlenme karşı-örgütlenmeyi gerektirir. Bugün yaşam için kavga, Eros için kavga, politik kavgadır.

Politik Önsöz SONU

To the degree to which organized labor operates in defense of the status quo, and to the degree to which the share of labor in the material process of production declines, intellectual skills and capabilities become social and political factors. Today, the organized refusal to cooperate of the scientists, mathematicians, technicians, industrial psychologists and public opinion pollsters may well accomplish what a strike, even a large-scale strike, can no longer accomplish but once accomplished, namely, the beginning of the reversal, the preparation of the ground for political action. That the idea appears utterly unrealistic does not reduce the political responsibility involved in the position and function of the intellectual in contemporary industrial society. The intellectual refusal may find support in another catalyst, the instinctual refusal among the youth in protest. It is their lives which are at stake, and if not their lives, their mental health and their capacity to function as unmutilated humans. Their protest will continue because it is a biological necessity. ‘‘By nature,’’ the young are in the forefront of those who live and fight for Eros against Death, and against a civilization which strives to shorten the ‘‘detour to death’’ while controlling the means for lengthening the detour. But in the administered society, the biological necessity does not immediately issue in action; organization demands counter-organization. Today the fight for life, the fight for Eros, is the political fight.

Giriş
Uygarlığın Eytişimi

Freud: Erotik Eleştiri