Eros ve Uygarlık — Herbert Marcuse

Giriş

Çeviri — Aziz Yardımlı


Sigmund Freud’un uygarlık insan içgüdülerinin sürekli boyun eğdirilişi üzerine dayanır önermesi sorgusuzca alınmıştır. Onun bireylere bu nedenle çektirilen acının ekinin yararlarına değip değmediği sorusu ise çok fazla ciddiye alınmamıştır — alınmamıştır çünkü Freud’un kendisi de süreci kaçınılmaz ve tersinmez olarak görüyordu. İnsanın içgüdüsel gereksinimlerinin özgür doyumu uygar toplum ile bağdaşmaz: vazgeçme ve doyumu erteleme ilerlemenin önkoşullarıdır. ‘‘Mutluluk,’’ diyordu Freud, ‘‘ekinsel bir değer değildir.’’ Mutluluk tam-gün uğraş olarak çalışmanın sıkıdüzenine, tek-eşli üremenin sıkıdüzenine, yasa ve düzenin yerleşik dizgesine güdümlü kılınmalıdır. Libidonun yöntemli adanışı, sert bir dayatma altında toplumsal olarak yararlı etkinlik ve anlatımlara saptırılışı ekindir.


Sigmund Freud’s proposition that civilization is based on the permanent subjugation of the human instincts has been taken for granted. His question whether the suffering thereby inflicted upon individuals has been worth the benefits of culture has not been taken too seriously — the less so since Freud himself considered the process to be inevitable and irreversible. Free gratification of man’s instinctual needs is incompatible with civilized society: renunciation and delay in satisfaction are the prerequisites of progress. ‘‘Happiness,’’ said Freud, ’‘‘is no cultural value.’’ Happiness must be subordinated to the discipline of work as full time occupation, to the discipline of monogamic reproduction, to the established system of law and order. The methodical sacrifice of libido, its rigidly enforced deflection to socially useful activities and expressions, is culture.

Adak iyi sonuç vermiştir: uygarlığın uygulayımsal olarak ileri alanlarında doğanın denetim altına alınması neredeyse tamdır, ve daha çok sayıda insanın her zaman olduğundan daha da artmış gereksinimi karşılanır olmuştur. Ne yaşamın makineleştirilmesi ve ölçünleştirilmesi, ne ansal yoksullaşma, ne de günümüz ilerlemesinin büyüyen yokediciliği Batı uygarlığının ilerlemesini yönetmiş olan ‘‘ilkeyi’’ sorgulamak için yeterli zemini sağlarlar. Üretkenliğin sürekli artışı herkes için daha da iyi bir yaşam umudunu biteviye daha gerçekçi kılmaktadır.

The sacrifice has paid off well: in the technically advanced areas of civilization, the conquest of nature is practically complete, and more needs of a greater number of people are fulfilled than ever before. Neither the mechanization and standardization of life, nor the mental impoverishment, nor the growing destructiveness of present day progress provides sufficient ground for questioning the ‘‘principle’’ which has governed the progress of Western civilization. The continual increase of productivity makes constantly more realistic the promise of an even better life for all.

Bununla birlikte, yeğinleşmiş ilerleme yeğinleşmiş özgürsüzlük ile yakından bağlı görünür. İşleyim uygarlığı dünyasının her yanında insanın insana egemenliğinin alan ve etkililiği artmaktadır. Ne de bu eğilim ilerlemeye giden yolda ilineksel, geçici bir gerileme olarak görünür. Toplama kampları, kitle kıyımları, dünya savaşları ve atom bombaları ‘‘barbarlığa geri düşüş’’ değil, ama çağdaş bilimin, uygulayımbilimin ve egemenliğin başarımlarının baskısızca yaşama geçirilişidir. Ve insanın insan tarafından en etkili boyun eğdirilişi ve yokedilişi uygarlığın doruğunda yer almaktadır — insanlığın özdeksel ve anlıksal kazanımları gerçekten özgür bir dünyanın yaratılmasına izin verecek gibi görünmekteyken.

However, intensified progress seems to be bound up with intensified unfreedom. Throughout the world of industrial civilization, the domination of man by man is growing in scope and efficiency. Nor does this trend appear as an incidental, transitory regression on the road to progress. Concentration camps, mass exterminations, world wars, and atom bombs are no ‘‘relapse into barbarism,’’ but the unrepressed implementation of the achievements of modern science, technology, and domination. And the most effective subjugation and destruction of man by man takes place at the height of civilization, when the material and intellectual attainments of mankind seem to allow the creation of a truly free world.

Günümüz ekininin bu olumsuz yanları yerleşik kurumların eskimişliğini ve yeni uygarlık biçimlerinin yükselişini gösteriyor da olabilir: Baskıcılık belki de ne denli gereksizleşirse o denli çaba ile sürdürülmektedir. Eğer uygarlık olarak uygarlığın özüne gerçekten de ait olmalıysa, o zaman Freud’un uygarlığın bedeline ilişkin sorusu anlamsız olacaktır — çünkü hiçbir almaşık olmayacaktır. These negative aspects of present day culture may well indicate the obsolescence of established institutions and the emergence of new forms of civilization: repressiveness is perhaps the more vigorously maintained the more unnecessary it becomes. If it must indeed belong to the essence of civilization as such, then Freud’s question as to the price of civilization would be meaningless — for there would be no alternative.
Ama Freud’un kendi kuramı onun uygarlığı baskı ile özdeşleştirmesini yadsımak için nedenler sunar. Onun kendi kuramsal başarımlarının zemininde, sorunun tartışılması yeniden açılmalıdır. Uygarlığın ilkesini gerçekten özgürlük ve baskı, üretkenlik ve yoketme, egemenlik ve ilerleme arasındaki karşılıklı ilişki mi oluşturur? Yoksa bu karşılıklı ilişki yalnızca insan varoluşunun belirli bir tarihsel örgütlenmesinden mi doğar? Freudcu terimlerde, haz ilkesi ve olgusallık ilkesi arasındaki çatışma insanın içgüdüsel yapısının baskıcı dönüşümünü zorunlu kılacak kertede uzlaştırılamaz bir nitelik mi taşır? Yoksa bu çatışma varlığın temelden ayrı bir deneyimi, insan ve doğa arasında temelden ayrı bir ilişki, ve temelden ayrı varoluşsal ilişkiler üzerine kurulu baskısız bir uygarlık kavramına izin verir mi? But Freud’s own theory provides reasons for rejecting his identification of civilization with repression. On the ground of his own theoretical achievements, the discussion of the problem must be reopened. Does the interrelation between freedom and repression, productivity and destruction, domination and progress, really constitute the principle of civilization? Or does this interrelation result only from a specific historical organization of human existence? In Freudian terms, is the conflict between pleasure principle and reality principle irreconcilable to such a degree that it necessitates the repressive transformation of man’s instinctual structure? Or does it allow the concept of a non repressive civilization, based on a fundamentally different experience of being, a fundamentally different relation between man and nature, and fundamentally different existential relations?
Baskısız bir uygarlık kavramı soyut ve ütopik bir kurgu olarak tartışılmayacaktır. Tartışmanın iki somut ve gerçekçi zemin üzerinde aklandığına inanıyoruz: ilk olarak, Freud’un kuramsal düşüncesinin kendisi onun tarihsel bir baskıcı-olmayan uygarlık olanağını tutarlı yadsıyışını çürütüyor gibi görünür, ve ikinci olarak, baskıcı uygarlığın başarımlarının kendileri baskının aşamalı bir kaldırılışı için önkoşulları yaratıyor gibi görünür. Bu zeminleri açıklamak için, Freud’un kuramsal anlayışını toplumsal-tarihsel içeriğinin terimlerinde yeniden yorumlamaya çalışacağız. The notion of a non repressive civilization will be discussed not as an abstract and utopian speculation. We believe that the discussion is justified on two concrete and realistic grounds: first, Freud’s theoretical conception itself seems to refute his consistent denial of the historical possibility of a non repressive civilization, and, second, the very achievements of repressive civilization seem to create the preconditions for the gradual abolition of repression. To elucidate these grounds, we shall try to reinterpret Freud’s theoretical conception in terms of its own socio historical content.

Bu yordam düzeltmeci Yeni-Freudcu okullara karşıtlığı imler. Düzeltmecilerin tersine, inanıyorum ki Freud’un kuramı tözünün kendisinde ‘‘toplumbilimsel’’dir,1 ve bu tözü açığa sermek için hiçbir yeni ekinsel ya da toplumbilimsel yönelime gerek yoktur. Freud’un ‘‘yaşambilimciliği’’ Yeni-Freudcu okullar tarafından tutarlı olarak sığlaştırılmış olan bir derinlik boyutundaki toplumsal kuramdır. Vurguyu bilinçaltı etmenlerden bilinç etmenlerine, yaşambilimsel etmenlerden ekinsel etmenlere kaydırmakla, toplumun içgüdülerdeki köklerini koparır ve bunun yerine toplumu, bireyin karşısına onun hazır ‘‘çevresi’’ olarak çıktığı düzlemde, kökenini ve yasallığını sorgulamaksızın alırlar. Bu çevrenin Yeni-Freudcu çözümlemesi böylece toplumsal ilişkilerin gizemselleştirilmesine yenik düşer, ve eleştirileri yalnızca yerleşik kurumların kararlılıkla onaylanan ve çok iyi korunan alanı içersinde devinir. Buna göre, Yeni-Freudcu eleştiri sözcüğün tam anlamıyla ideolojik kalır: yerleşik dizgenin dışında hiçbir kavramsal temeli yoktur; eleştirel düşüncelerinin ve değerlerinin çoğu dizge tarafından sağlanmış olanlardır. İdealistik ahlak ve din mutlu dirilişlerini kutlarlar: başlangıçta savlarını çürüten ruhbilimin kendisinin sözlüğü ile süslenmeleri olgusu, onların resmi olarak istenen ve reklam edilen tutumlar ile özdeşliklerini güçlükle gizler.2 Dahası, inanıyoruz ki uygarlığın tarihsel yapısına yönelik en somut içgörüler tam da düzeltmecilerin yadsıdıkları kavramlarda kapsanırlar. Neredeyse bütün bir Freudcu metapsikoloji, onun içgüdülere ilişkin geç kuramı, insanlığın tarih-öncesini yeniden-yapılaştırması bu kavramlara aittir. Freud’un kendisi bunları salt çalışma varsayımları olarak, belli bulanıklıkları durulaştırmada, kuramsal olarak bağlanmamış içgörüler arasındaki geçici halkaları kurmada yardımcı olarak ele alıyordu — varsayımlar ki her zaman düzeltmeye açıktılar, ve ruhçözümsel kuram ve kılgının ilerlemesini kolaylaştırmadıkları zaman bir yana atıldılar. Ruhçözümlemenin Freud sonrası gelişiminde, bu metapsikoloji hemen hemen bütünüyle ortadan kaldırılmıştır. Ruhçözümleme toplumsal ve bilimsel olarak saygınlık kazandıkça, kendini zararlı kurgulardan kurtarmıştır. Bunlar, gerçekten de, birden fazla anlamda zararlıydılar: yalnızca klinik gözlem ve sağaltıcı yararlılık alanını aşmakla kalmıyor, ama ayrıca insanı toplumsal tabulara Freud’un erken ‘‘tüm-eşeyselcilik’’inden çok daha fazla saldıran terimlerde yorumluyorlardı — terimler ki, uygarlığın patlayıcı temelini açığa sermekteydiler. İzleyen tartışma ruhçözümlemenin tabulaştırılmış (ruhçözümlemenin kendisinde bile tabulaştırılmış) içgörülerini uygarlığın temel eğilimlerinin bir yorumuna uygulamaya çalışacaktır.

1Ruhçözümsel kavramların toplumbilimsel ırasına ilişkin bir tartışma için, bkz. Heinz Hartmann, ‘‘The Application of Psychoanalytic Concepts to Social Science,’’ Psychoanalytic Quarterly’de, Cilt XIX, No. 3 (1950); Clyde Kluckhohn, Mirror for Man (New York: McGraw-Hill, 1949); ve Heinz Hartmann, Ernst Kris ve Rudolph M. Lowenstein, ‘‘Some Psychoanalytic Comments on ‘Culture and Personality,’ ’’ Psychoanalysis and Culture: Essays in Honor of Géza Róheim’de, (New York: International Universities Press, 1951).

2Yeni-Freudcu düzeltmeciliğin daha belirli bir tartışması için aşağıda Sonsöz’e bakınız.

This procedure implies opposition to the revisionist Neo Freudian schools. In contrast to the revisionists, I believe that Freud’s theory is in its very substance ‘‘sociological,’’1 and that no new cultural or sociological orientation is needed to reveal this substance. Freud’s ‘‘biologism’’ is social theory in a depth dimension that has been consistently flattened out by the Neo Freudian schools. In shifting the emphasis from the unconscious to the conscious, from the biological to the cultural factors, they cut off the roots of society in the instincts and instead take society at the level on which it confronts the individual as his ready made ‘‘environment,’’ without questioning its origin and legitimacy. The Neo Freudian analysis of this environment thus succumbs to the mystification of societal relations, and their critique moves only within the firmly sanctioned and well protected sphere of established institutions. Consequently, the Neo Freudian critique remains in a strict sense ideological: it has no conceptual basis outside the established system; most of its critical ideas and values are those provided by the system. Idealistic morality and religion celebrate their happy resurrection: the fact that they are embellished with the vocabulary of the very psychology that originally refuted their claim ill conceals their identity with officially desired and advertised attitudes.2 Moreover, we believe that the most concrete insights into the historical structure of civilization are contained precisely in the concepts that the revisionists reject. Almost the entire Freudian metapsychology, his late theory of the instincts, his reconstruction of the prehistory of mankind belong to these concepts. Freud himself treated them as mere working hypotheses, helpful in elucidating certain obscurities, in establishing tentative links between theoretically unconnected insights — always open to correction, and to be discarded if they no longer facilitated the progress of psychoanalytic theory and practice. In the post Freudian development of psychoanalysis, this metapsychology has been almost entirely eliminated. As psychoanalysis has become socially and scientifically respectable, it has freed itself from compromising speculations. Compromising they were, indeed, in more than one sense: not only did they transcend the realm of clinical observation and therapeutic usefulness, but also they interpreted man in terms far more offensive to social taboos than Freud’s earlier ‘‘pan sexualism’’ — terms that revealed the explosive basis of civilization. The subsequent discussion will try to apply the tabooed insights of psychoanalysis (tabooed even in psychoanalysis itself) to an interpretation of the basic trends of civilization.

1For a discussion of the sociological character of psychoanalytic concepts, see Heinz Hartmann, ‘‘The Application of Psychoanalytic Concepts to Social Science,’’ in Psychoanalytic Quarterly, Vol. XIX, No. 3 (1950). Clyde Kluckhohn, Mirror for Man (New York: McGraw Hill, 1949); and Heinz Hartmann, Ernst Kris, and Rudolph M. Lowenstein, ‘‘Some Psychoanalytic Comments on ‘Culture and Personality,’ ’’ in Psychoanalysis and Culture: Essays in Honor of Geza Roheim (New York: International Universities Press, 1951).

2For a more specific discussion of Neo Freudian revisionism, see the Epilogue below.

Bu denemenin amacı ruhçözümleme felsefesine katkıda bulunmaktır — ruhçözümlemenin kendisine değil. Deneme yalnızca kuram alanında devinir ve ruhçözümlemenin dönüşmüş olduğu uygulayımsal bilim dalının dışında kalır. Freud bir insan kuramı, sağın anlamda bir ‘‘ruh-bilim’’ geliştirdi. Bu kuram ile Freud kendini felsefenin büyük geleneği içersine ve felsefi ölçütler altına yerleştirdi. İlgimiz Freud’un kavramlarının düzeltilmiş ya da geliştirilmiş bir yorumu ile değil ama bunların felsefi ve toplumbilimsel imlemleri iledir. Freud büyük bir özenle felsefesini biliminden ayırdetti; Yeni-Freudcular birincinin çoğunu yadsımışlardır. Sağaltımsal zeminde, böyle bir yadsıma bütünüyle aklanabilir. Bununla birlikte, sağaltım bağlamında getirilebilecek hiçbir uslamlama kuramsal bir yapının gelişmesine engel olmamalıdır — bir yapı ki amacı bireysel hastalıkları iyileştirmek değil, ama genel rahatsızlığa tanı koymaktır. The purpose of this essay is to contribute to the philosophy of psychoanalysis — not to psychoanalysis itself. It moves exclusively in the field of theory, and it keeps outside the technical discipline which psychoanalysis has become. Freud developed a theory of man, a ‘‘psycho logy’’ in the strict sense. With this theory, Freud placed himself in the great tradition of philosophy and under philosophical criteria. Our concern is not with a corrected or improved interpretation of Freudian concepts but with their philosophical and sociological implications. Freud conscientiously distinguished his philosophy from his science; the Neo Freudians have denied most of the former. On therapeutic grounds, such a denial may be perfectly justified. However, no therapeutic argument should hamper the development of a theoretical construction which aims, not at curing individual sickness, but at diagnosing the general disorder.

Terimlere ilişkin birkaç ön açıklama zorunludur: ‘‘Uygarlık’’ ‘‘ekin’’ ile değiştirilerek kullanılmaktadır — Freud’un Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları başlıklı çalışmasında olduğu gibi.
‘‘Baskı’’ ve ‘‘baskıcı’’ uygulayımsal-olmayan anlamda kısıtlama, zorlama ve bastırmanın hem bilinçli hem de bilinçsiz, hem iç hem de dış süreçlerini belirtmek için kullanılmaktadır.
‘‘İçgüdü,’’ Freud’un Trieb kavramı ile uyumlu olarak, insan örgenliğinin tarihsel değişki altında duran birincil ‘‘itkiler’’ini göstermektedir; bunlar bedensel olduğu gibi ansal olarak da temsil edilirler.



Giriş SONU

A few preliminary explanations of terms are necessary: ‘‘Civilization’’ is used interchangeably with ‘‘culture’’ — as in Freud’s Civilization and Its Discontents.
‘‘Repression,’’ and ‘‘repressive’’ are used in the non technical sense to designate both conscious and unconscious, external and internal processes of restraint, constraint, and suppression.
‘‘Instinct,’’ in accordance with Freud’s notion of Trieb, refers to primary ‘‘drives’’ of the human organism which are subject to historical modification; they find mental as well as somatic representation.

Politik Önsöz
Uygarlığın Eytişimi

Freud: Erotik Eleştiri